Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler (2026)

‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’ Yücel Köyağasıoğlu’nun denizcilik alanındaki uzun yıllara dayanan bilgi ve deneyimini bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, yelkenli gemilerin tarihsel gelişimini yalnızca teknik yönleriyle değil; ticaret, keşif, savaş ve kültürel etkileşim tarihindeki belirleyici rolleriyle birlikte ele alarak denizcilik mirasına bütüncül bir bakış sunuyor.

İnsanlığın denizle kurduğu ilişkinin en önemli araçlarından biri olan yelkenin yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümü izleyen çalışma, farklı dönemlerde geliştirilen yelkenli gemi tiplerini, tasarım anlayışlarını ve denizcilik tekniklerini ayrıntılarıyla inceliyor. Böylece yelkenin yalnızca bir ulaşım ya da spor aracı değil, uygarlıkların gelişiminde etkili olmuş temel teknolojilerden biri olduğu ortaya konuyor.

Eser, dünya denizcilik tarihinin yanı sıra Türkiye’nin denizcilik birikimine de özel önem veriyor. Günümüzde giderek unutulan denizcilik gelenekleri, yöresel tekne tipleri ve deniz kültürüne ilişkin bilgiler, tarihsel bağlamları içinde yeniden değerlendiriliyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; denizcilik kültürünün korunmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkı sunuyor.

Köyağasıoğlu, mimar, tekne tasarımcısı, yapımcısı, kaptan ve yelken eğitmeni kimliklerinden beslenen deneyimini, teknik açıklamalarla tarihsel anlatıyı bir araya getirerek aktarıyor. Yelkenli gemilerin yapısal özellikleri, donanımları ve gelişim süreçleri hem denizcilikle ilgilenen okurların hem de araştırmacıların yararlanabileceği açıklıkta ele alınıyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri de zengin görsel içeriği. Yazarın kendi çizimleri ve resimleri, anlatılan gemi tiplerini ve denizcilik ayrıntılarını somutlaştırırken, eserin aynı zamanda estetik bir değer kazanmasını sağlıyor. Buna eklenen kapsamlı denizcilik sözlüğü ise kitabı yalnızca bir anlatı değil, başvurulabilecek bir kaynak niteliğine kavuşturuyor.

Sonuç olarak ‘Denizde İz Bırakan Yelkenliler’, yelkenli gemilerin teknik evrimini denizcilik kültürü, tarih ve insanlık serüveniyle birlikte ele alan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Ticaret yollarından keşif seferlerine, savaşlardan denizcilik geleneklerine uzanan geniş perspektifiyle eser, yelkenin uygarlık tarihindeki dönüştürücü rolünü ortaya koyarken, Türkiye’nin zengin denizcilik mirasını da görünür kılan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Yücel Köyağasıoğlu — Denizde İz Bırakan Yelkenliler: Geçmişten Günümüze Yelkenli Gemiler ve Denizcilik Kültürü
Editör: Orkan Köyağasıoğlu • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu (2026)

Barış Alp Özden’in bu çalışması, Türkiye işçi sınıfının ortaya çıkışını yalnızca sanayileşme ya da ekonomik dönüşüm üzerinden değil, gündelik yaşam, kültürel pratikler ve kolektif mücadele deneyimleri üzerinden yeniden değerlendiriyor. Eser, işçi sınıfının devlet politikalarının pasif bir ürünü olduğu ve haklarını yukarıdan verilen düzenlemelerle kazandığı yönündeki yerleşik tarih anlatısını sorgulayarak, işçilerin kendi siyasal ve toplumsal varlıklarını nasıl inşa ettiklerini gösteriyor.

‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’ (‘Working Class Formation in Turkey’), İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1961’deki Saraçhane Mitingi’ne uzanan dönemi, Türkiye işçi hareketinin biçimlenme evresi olarak ele alıyor. Bu süreçte işçiler yalnızca fabrikalarda üretimin parçası değil; ortak deneyimler, dayanışma ağları ve mücadele pratikleri geliştiren toplumsal bir sınıf hâline geliyor. Böylece 1960’lardan sonra güç kazanacak sendikal ve siyasal hareketlerin kültürel ve örgütsel temellerinin bu dönemde atıldığı ortaya konuyor.

Özden’in yaklaşımının ayırt edici yönü, işçi sınıfını yalnızca işyeri üzerinden okumaması. İşçi mahalleleri, konut koşulları, sokaklar, kahvehaneler, sinema salonları, futbol tribünleri ve diğer gündelik yaşam mekânları, sınıf kimliğinin oluştuğu alanlar olarak inceleniyor. Fabrika kayıtlarının yanı sıra ulusal basın, sendika yayınları ve farklı arşiv kaynaklarından yararlanılarak işçilerin çalışma hayatı ile gündelik kültürü arasındaki bağ görünür kılınıyor.

Çalışma, grev hakkının henüz tanınmadığı yıllardaki emek mücadelelerine de özel önem veriyor. Resmî olarak grev kabul edilmeyen iş bırakmalar, toplu direnişler, işyeri anlaşmazlıkları ve farklı protesto biçimleri, işçilerin hak arama iradesinin ve kolektif örgütlenme deneyiminin göstergeleri olarak değerlendiriliyor. Böylece işçi hareketinin yalnızca yasal sendikal faaliyetlerden ibaret olmadığı, gündelik direniş pratikleriyle de şekillendiği ortaya konuyor.

Kitap aynı zamanda sınıf bilincinin ekonomik koşulların otomatik sonucu olmadığını savunuyor. Ortak çalışma deneyimleri, mahalle yaşamı, dil, kültür, dayanışma ilişkileri ve siyasal mücadeleler, işçi sınıfının kendisini ayrı bir toplumsal özne olarak kurmasında belirleyici rol oynuyor. Bu bakımdan eser, sınıf oluşumunu ekonomik olduğu kadar kültürel ve siyasal bir süreç olarak ele alıyor.

Sonuç olarak ‘Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu’, Türkiye işçi sınıfının tarihini gecikmiş bir modernleşme anlatısının ötesine taşıyarak, emekçilerin gündelik yaşam içinde geliştirdikleri dayanışma, mücadele ve örgütlenme biçimlerini merkeze alan kapsamlı bir inceleme. Çalışma, 1960’lar sonrasında güçlenecek işçi hareketinin tarihsel ve kültürel köklerini anlamak isteyenler için önemli bir başvuru niteliğinde.

Barış Alp Özden — Türkiye’de İşçi Sınıfının Oluşumu: Çalışma, Kültür, Gündelik Yaşamın Siyaseti, 1946-1962
• Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Elsa Richardson — Gurultular (2026)

Elsa Richardson’ın bu çalışması, mide ve bağırsakları yalnızca biyolojik organlar olarak değil, insanların bedenlerini, duygularını ve kendilerini anlama biçimlerinin tarihine açılan bir pencere olarak ele alıyor. Karnın guruldaması, şişkinlik, açlık ve sindirim gibi gündelik deneyimlerden yola çıkan Richardson, “bağırsak-beyin bağlantısı” olarak bugün bilimsel ve popüler kültürel bir ilgi alanına dönüşen düşüncenin aslında çok daha eski köklere sahip olduğunu gösteriyor.

‘Gurultular’ (‘Rumbles’) Antik Yunan’dan başlayarak farklı dönemlerde insanların karın ile zihinsel ve duygusal yaşam arasında nasıl ilişkiler kurduğunu izliyor. Antik tıp ve felsefede beden ile ruh arasındaki sınırların bugünkü kadar kesin olmadığını gösteren Richardson, sindirim sisteminin yalnızca besinleri işleyen pasif bir mekanizma olarak görülmediğini; ruh hali, düşünce, karakter ve davranış üzerinde etkili olabilecek bir merkez olarak düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Bu anlayış, yüzyıllar boyunca farklı tıbbi, dini ve felsefi yorumlarla değişime uğradı.

Orta Çağ ve erken modern dönemde karın, bedenin kontrol edilmesi ve disipline edilmesiyle ilgili tartışmaların da merkezinde yer alıyor. Dini metinlerde oruç ve perhiz, yalnızca bedensel ihtiyaçların sınırlandırılması değil, iradenin ve ahlaki özdenetimin sınanması olarak görülüyor. Simyacılar ve hekimler ise sindirim süreçlerini insanın doğası ve sağlığı hakkında bilgi veren karmaşık mekanizmalar olarak araştırıyor. Böylece karın, hem günah ve arzuların hem de sağlık ve yaşamın kaynağı olarak farklı anlamlar kazanıyor.

Richardson özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda bedenin toplumsal düzenle ilişkisine dikkat çekiyor. Fransa’dan Viktorya dönemi Britanyası’na uzanan süreçte görgü kuralları, beslenme tavsiyeleri ve tıbbi bilgiler, insanlara bedenlerinin seslerini nasıl kontrol etmeleri gerektiğini öğretiyor. Guruldayan bir karın, gaz veya sindirim sorunları yalnızca fizyolojik bir mesele olmaktan çıkıp utanç, nezaket ve toplumsal kabul sorununa dönüşebiliyor. Karnın “konuşması”, kişinin kamusal alandaki kimliğini bile etkileyebiliyor.

Kitap, bedenin denetimi ile siyasal itiraz arasındaki ilişkiyi de ele alıyor. Açlık grevi yapan süfrajetler, bedeni yalnızca disipline edilmesi gereken bir nesne olmaktan çıkararak politik bir mücadele aracına dönüştürüyor. Edward dönemi vücut geliştiricilerinin bedenlerini biçimlendirme çabaları ise güç, irade ve erkeklik ideallerinin sindirim ve beslenme pratikleriyle nasıl birleştiğini gösteriyor. Böylece karın, toplumsal normlara uymanın olduğu kadar onlara direnmenin de bir alanı hâline geliyor.

Richardson’ın dikkat çektiği bir başka boyut, mikrobiyolojinin gelişmesiyle bağırsaklara bakışın değişmesi. Görünmeyen mikroorganizmaların keşfi, insan bedeninin kendi sınırları içinde kapalı ve bağımsız bir bütün olduğu düşüncesini sarsıyor. Bağırsaklar, insan ile mikroorganizmalar arasında sürekli bir etkileşim alanı olarak yeniden düşünülmeye başlanıyor. Modern dönemde bunun devamı olarak bağırsakların ruh hali, davranış ve zihinsel süreçlerle ilişkisi yeniden gündeme geliyor.

Sonuçta ‘Gurultular’, sindirim sisteminin tarihini anlatırken aslında insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin tarihini yazıyor. Açlık, haz, utanç, disiplin, sağlık, hastalık, çalışma ve isyan gibi deneyimlerin karınla kurduğu bağlantıyı gösteren Richardson, beden ile zihnin birbirinden kesin biçimde ayrılabileceği fikrini sorguluyor. Kitabın temel sorusu da burada beliriyor: Karnımız yalnızca bedenimizin bir parçası mı, yoksa nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve yaşadığımızı belirleyen ortaklarımızdan biri mi?

Elsa Richardson — Gurultular: Mide ve Bağırsakların Tuhaf Tarihi
Çeviren: Hasan Can Utku • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak (2026)

Denis Noble ve Raymond Noble’ın bu kitabı, yaşamı genlerin belirlediği doğrusal bir program olarak açıklayan indirgemeci biyoloji anlayışına karşı çıkıyor. Yazarlar, organizmaların davranışlarını tek tek genlerin özelliklerine bağlayan yaklaşımın canlı sistemlerin nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Onlara göre DNA son derece önemli olsa da yaşamın anlamı yalnızca genetik kodda aranamaz.

Kitabın temel itirazı, genlerin organizmanın davranışlarını tek başına belirlediği düşüncesine yöneliyor. Bir insanın neyi sevdiği, nasıl davrandığı veya hangi kararları verdiği gibi karmaşık özelliklerin doğrudan belirli genlere bağlanması, biyolojik süreçlerin çok katmanlı yapısını gözden kaçırıyor. Genom, kendi başına çalışan bir talimatlar kitabı değil; hücre, organizma ve çevresiyle sürekli etkileşim içinde anlam kazanan bir sistemin parçası olarak ele alınıyor.

Noble’ler bu görüşü özellikle hücre fizyolojisi üzerinden temellendiriyor. Hücrelerdeki süreçler yalnızca DNA’dan gelen komutların uygulanmasından ibaret değil; moleküller, hücresel yapılar, organlar ve organizmanın bütünü arasında sürekli geri bildirimler bulunuyor. Bu nedenle biyolojik nedensellik tek yönlü, yani “gen → özellik” biçiminde işlemiyor. Daha üst düzeyde ortaya çıkan koşullar da daha alt düzeydeki biyolojik süreçleri etkileyebiliyor. Organizma ile genom arasındaki ilişki karşılıklı ve dinamik bir nitelik taşıyor.

Kitabın önemli kavramlarından biri eyleyicilik. Yazarlar canlıları pasif biçimde genetik talimatları uygulayan makineler olarak değil, çevreleriyle etkileşen ve bu etkileşimler aracılığıyla kendi durumlarını değiştirebilen sistemler olarak görüyor. Bir organizmanın davranışı, yalnızca sahip olduğu genlerin sonucu değil; içinde bulunduğu fizyolojik durum, çevre, geçmiş deneyimler ve diğer canlılarla ilişkiler tarafından da şekilleniyor.

Bu yaklaşım, genetik determinizmin sınırlarını aşarak yaşamı farklı düzeylerin birbirini etkilediği bütünlüklü bir sistem olarak düşünmeyi gerektiriyor. Hücre, organizma, topluluk ve ekosistem birbirinden bütünüyle kopuk katmanlar değil; karşılıklı ilişkiler içinde işleyen bir bütünün parçalarıdır. Dolayısıyla insanı anlamak için yalnızca genomuna bakmak yeterli değildir.

Sonuçta ‘Canlı Sistemleri Anlamak’ (‘Understanding Living Systems’), genlerin önemini reddetmekten çok, onların biyolojik açıklamadaki yerini yeniden düşünmeyi öneriyor. Yaşamı DNA’nın önceden yazdığı bir program olarak görmek yerine, genlerin de içinde yer aldığı karmaşık, geri beslemeli ve çevreyle sürekli etkileşen sistemlere odaklanıyor. Böylece kitap, “Yaşamın Kitabı”nı yalnızca genlerin yazdığı fikrine karşı çıkarak, canlı organizmanın kendi yaşamını kurma ve sürdürme kapasitesini merkeze alıyor.

Denis Noble, Raymond Noble — Canlı Sistemleri Anlamak
Çeviren: Yonca Aşçı Dalar • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 240 sayfa • 2026

George Dyson — Analog Dünya (2026)

George Dyson’ın bu kitabı, teknolojinin gelişimini yalnızca bilgisayarların ve dijital kodların yükselişi üzerinden okumak yerine, insan, doğa ve makine arasındaki daha eski ve karmaşık ilişkilerden hareketle yeniden düşünüyor. Dyson’ın temel sorusu, programlanabilir makinelerin dünyayı giderek daha fazla kontrol ettiği bir çağda, kontrol edilemeyen süreçlerin ve analog sistemlerin nasıl yeniden önem kazandığıdır.

Dyson, yaklaşık üç yüzyıllık teknoloji tarihini birbirinden kopuk icatlar dizisi olarak değil, insanın doğayla ve makinelerle kurduğu ilişkinin dönüşümü olarak ele alıyor. Bu tarihsel çizgide el yapımı aletlerden makinelerin makine ürettiği sanayi çağına, kodların kendilerini kopyalayabildiği dijital döneme ve günümüzde ortaya çıkan özerk sistemlere uzanan dört aşamalı bir gelişim modeli kuruyor. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca daha fazla hesaplama gücüne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmadığını savunuyor.

Kitabın anlatısı 18. yüzyıldaki Kuzey Pasifik keşiflerinden vakum tüplerine, Apaçi Savaşları sırasında kullanılan haberleşme yöntemlerinden bilgisayarların ve yapay zekânın gelişimine kadar uzanıyor. Dyson bu örnekler aracılığıyla teknolojik yeniliklerin çoğu zaman önceden belirlenmiş bir planın sonucu olmadığını; farklı ihtiyaçların, tesadüflerin, çevresel koşulların ve insan yaratıcılığının kesişmesinden doğduğunu gösteriyor. Haberleşme ağları ve hesaplama sistemleri de bu açıdan yalnızca teknik araçlar değil, kendi içinde beklenmedik ilişkiler üreten yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Dyson’ın özellikle üzerinde durduğu nokta, dijital kontrolün sınırları. Bilgisayar programları belirli kurallar ve algoritmalar üzerinden çalışarak karmaşık süreçleri kontrol edebilse de canlı sistemler, ekolojik ağlar ve insan toplulukları aynı şekilde önceden programlanamaz. Doğanın işleyişi doğrusal ve deterministik olmaktan çok, geri beslemelere, rastlantılara ve kendiliğinden oluşan örüntülere dayanır. Dyson’a göre geleceğin teknolojileri de tam olarak bu nedenle yalnızca daha iyi algoritmalardan ibaret olmayabilir.

Bu yaklaşım, kitabın merkezindeki analog dünya fikrini ortaya çıkarıyor. Analog olan, burada yalnızca dijitalin karşıtı bir elektronik teknoloji anlamına gelmiyor; sürekli değişen, birbirine bağlı, çevresine tepki veren ve bütünüyle öngörülemeyen süreçleri ifade ediyor. Dyson, teknolojinin doğayı bütünüyle kontrol altına almak yerine onun organik özelliklerini yeniden üretmeye başladığı bir döneme girildiğini düşünüyor. Özerk makineler, yapay zekâ ve kendiliğinden gelişen sistemler bu dönüşümün örnekleri olarak ele alınıyor.

Dyson’ın kişisel tarihi de anlatının önemli bir parçası. Einstein ve John von Neumann gibi 20. yüzyıl biliminin büyük isimlerinin çevresinde geçen çocukluğunun anıları, bilimsel gelişmeleri soyut bir başarılar tarihinden çıkarıp insanlar arasındaki ilişkiler, fikir alışverişleri ve entelektüel çevreler üzerinden görmesini sağlıyor. Böylece kitap, bilim tarihi ile kişisel hafızayı ve teknoloji tarihini aynı anlatı içerisinde buluşturuyor.

Sonuçta ‘Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı’ (‘Analogia: The Emergence of Technology Beyond Programmable Control’), dijital teknolojinin kaçınılmaz biçimde her şeyi denetleyeceği fikrine mesafeli duruyor. Dyson’a göre teknoloji geliştikçe karşılaştığımız dünya daha fazla hesaplanabilir olmaktan ziyade, daha karmaşık, bağlantılı ve özerk hâle gelebilir. Geleceği yalnızca kodların ve algoritmaların belirleyeceği bir dünya olarak düşünmek yerine, insanın makinelerle ve doğayla birlikte oluşturduğu, bütünüyle programlanamayan bir sistem olarak kavramamız gerektiğini savunuyor.

George Dyson — Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı
Çeviren: Mehmet Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 344 sayfa • 2026

Georgios Varouxakis — Batı (2026)

Georgios Varouxakis’ın bu kitabı, “Batı”yı tarihin başından beri var olan bir medeniyet birliği olarak değil, farklı dönemlerde kurulmuş ve yeniden tanımlanmış bir siyasal fikir olarak ele alıyor. Temel soru, insanların ne zaman kendilerini “Batılı” saymaya başladıkları ve bu kavramı neden kullandıklarıdır. Varouxakis, Antik Yunan’dan liberal demokrasiye uzanan kesintisiz Batı anlatısının sonradan kurulmuş olduğunu gösteriyor.

Kitabın en önemli tezi, “Batı”nın bugünkü anlamıyla oldukça yeni olduğudur. Antikçağ ve erken modern dönemde ortak kimlik daha çok Hıristiyan âlemi veya Avrupa üzerinden düşünülüyordu. “Batı”nın siyasal ve kültürel bir kimlik olarak belirginleşmesi 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Avrupa’nın Rusya’yı da kapsaması, Batı’yı Avrupa’dan farklı düşünme ihtiyacını güçlendirdi. Auguste Comte’un 1840’larda bu kullanımı yaygınlaştırmadaki rolünü vurguluyor. Kökenlerini emperyalizm kadar Avrupa içindeki siyasal ayrımlarda ve Rusya kaygısında da arıyor.

Varouxakis daha sonra kavramın Britanya, Amerika ve Almanya’daki farklı anlamlarını izliyor. Batı kimi zaman özgürlük ve anayasal yönetimle, kimi zaman Hıristiyanlık, ırk, kültür veya modernlikle özdeşleştiriliyor. Dünya savaşları sırasında “Batı medeniyeti” fikri yeni anlamlar kazanırken Tagore ve W. E. B. Du Bois gibi isimler kavramın sınırlarını sorguluyor. Böylece kitap, tek bir Batı fikri yerine birbirleriyle yarışan farklı Batı tasavvurlarını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş döneminde “Batı”, liberal demokrasiler ile Sovyetler Birliği arasındaki karşıtlığın temel kavramlarından birine dönüşüyor; Atlantik topluluğu ve NATO bu anlamı güçlendiriyor. Ancak Varouxakis, Batı fikrinin Soğuk Savaş’la başlamadığını özellikle gösteriyor. Savaş sonrasında liberalizm, milliyetçilik ve “Batı’nın çöküşü” tartışmaları kavramı değiştirmeyi sürdürüyor. 2022 sonrasında Ukrayna’nın konumu etrafında yeniden çizilen aidiyet tartışmaları da bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Sonuçta Varouxakis tek ve değişmez bir “Batı” bulunmadığını savunuyor. Batı; sınırları değişen, bazı toplumları içine alırken bazılarını dışarıda bırakan tartışmalı bir siyasal ve kültürel kategoridir. ‘Batı: Bir Kavramın Tarihi’ (‘The West: The History of an Idea’), siyasal kimliklerin bugün doğal değil, tarih içinde üretilmiş fikirler olduğunu hatırlatıyor.

Georgios Varouxakis — Batı: Bir Kavramın Tarihi
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Buket Cengiz — Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları (2026)

Buket Cengiz’in bu çalışması, Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kuramını merkeze alarak 1960’lardan günümüze Türk romanında İstanbul’un nasıl temsil edildiğini inceliyor. Kitap, kenti yalnızca binalar ve sokaklardan oluşan fiziksel bir mekân olarak değil; iktidar ilişkilerinin, sınıfsal mücadelelerin, göç deneyimlerinin ve aidiyet arayışlarının kesiştiği toplumsal bir alan olarak değerlendiriyor. Kentsel dönüşüm, mekânsal eşitsizlik ve neoliberal kent politikalarının edebiyattaki yansımalarını ele alırken, “İstanbul kimin şehridir?” sorusunu romanlar üzerinden yeniden tartışmaya açıyor.

‘1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları’ (‘Right to the City: Novels in Turkish Literature from the 1960s to the Present’), İstanbul üzerine kurulan iki baskın anlatıyı karşı karşıya getiriyor. Bir yanda kaybolan eski İstanbul’a duyulan özlem etrafında şekillenen, kente sonradan gelenleri dışlayan seçkinci nostaljiyi inceliyor; diğer yanda ise göçmenlerin, işçilerin, yoksulların ve kent çeperlerinde yaşam mücadelesi veren insanların bakış açısından gelişen alternatif anlatıları öne çıkarıyor. Cengiz, bu ikinci damarı “kent hakkı romanları” olarak adlandırıyor ve bu eserlerin, görünmez bırakılan toplulukların şehir üzerindeki hak iddialarını edebiyat aracılığıyla görünür kıldığını savunuyor.

Kitapta Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Latife Tekin, Ayhan Geçgin, Hatice Meryem ve Orhan Pamuk gibi farklı dönemlerden yazarların romanları karşılaştırmalı biçimde inceleniyor. Bu eserlerde göç, yoksulluk, barınma sorunu, gecekondu mahalleleri, kentsel dönüşüm ve yerinden edilme gibi olguların karakterlerin yaşamlarını nasıl biçimlendirdiği gösteriliyor. Kent hakkı kavramı yalnızca şehirde yaşama hakkını değil; kenti dönüştürme, kamusal alanı paylaşma, karar süreçlerine katılma ve kent yaşamını birlikte şekillendirme hakkını da kapsıyor. Böylece roman kahramanlarının gündelik mücadeleleri, daha geniş toplumsal adalet ve mekânsal eşitlik tartışmalarıyla ilişkilendiriliyor.

Cengiz, İstanbul’un geçirdiği dönüşümün yalnızca fiziksel çevreyi değil, hafızayı, kimliği ve aidiyet duygusunu da değiştirdiğini vurguluyor. Tarihî mahallelerin dönüşmesi, yoksulların merkezden çepere itilmesi ve kentin giderek ticarileşmesi, romanlarda bireylerin yaşam deneyimlerini belirleyen temel dinamikler olarak öne çıkıyor. Bu nedenle şehir, olayların geçtiği sıradan bir fon olmaktan çıkıyor; karakterlerin kaderini belirleyen, çatışmaları derinleştiren ve toplumsal ilişkileri yeniden kuran etkin bir özneye dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, Türk romanını kent çalışmaları ve eleştirel şehir kuramı ışığında yeniden okuyarak, İstanbul’un yalnızca geçmişe duyulan nostaljiyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Kentin gerçek sahiplerinin yalnızca tarihî mirası temsil eden seçkin kesimler olmadığını; göçmenlerin, emekçilerin ve kent çeperlerinde yaşayan görünmez toplulukların da şehir üzerinde söz söyleme ve onu dönüştürme hakkına sahip olduğunu gösteriyor. Böylece İstanbul romanlarının, kent hakkı mücadelesini edebiyatın imkânlarıyla görünür kılan güçlü bir anlatı geleneği oluşturduğunu savunuyor.

N. Buket Cengiz — 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
Çeviren: Mehmet Zeki Giritli • Koç Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 256 sayfa • 2026

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları (2026)

Gülbahar Baran Çelik’in bu eseri, İstanbul’un tarihi yarımadasında Yenikapı, Sirkeci ve Vezneciler raylı sistem kazıları sırasında ortaya çıkarılan Geç Antik Çağ’a ait takı ve kişisel kullanım eşyalarını ayrıntılı biçimde inceleyen kapsamlı bir arkeoloji çalışması. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda, arkeolojik bağlamları korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan bu buluntular, yalnızca zenginlikleriyle değil, ait oldukları yaşam çevreleriyle birlikte değerlendirilebilmeleri sayesinde Geç Antik Dönem’in maddi kültürüne ışık tutuyor. Kitap, bu özgün koleksiyon aracılığıyla dönemin üretim tekniklerini, estetik anlayışını ve toplumsal yaşamını yeniden yorumluyor.

Eserde küpeler, yüzükler, kolyeler, bilezikler, broşlar, kemer parçaları, saç aksesuarları ve çeşitli süs eşyaları ayrıntılı biçimde sınıflandırılıyor. Her eser; üretildiği malzeme, işçilik özellikleri, süsleme teknikleri, kullanım amacı ve bulunduğu arkeolojik bağlam dikkate alınarak değerlendiriliyor. Altın, gümüş, bronz, cam, kemik ve değerli taşlar gibi farklı malzemelerin kullanım biçimleri incelenirken, kuyumculuk sanatında ulaşılan teknik ustalık ile zanaatkârların estetik tercihleri de ortaya konuyor.

‘Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları’ (‘Late Antique Jewelry And Accessories Finds From The Marmaray And Metro Excavations At Istanbul’s Historical Peninsula’), takıları yalnızca sanat tarihi açısından ele almıyor; onları Geç Antik Dönem toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya yarayan tarihsel belgeler olarak değerlendiriyor. Mücevherlerin statü göstergesi olarak üstlendikleri rol, dinsel sembollerle ilişkileri, gündelik yaşamda ve törensel ortamlarda nasıl kullanıldıkları ile farklı toplumsal kesimlerin tüketim alışkanlıkları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Böylece kişisel süs eşyaları, bireysel beğeninin ötesinde dönemin kimlik anlayışını, inanç dünyasını ve toplumsal hiyerarşisini yansıtan maddi kültür unsurları olarak okunuyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, buluntuları arkeolojik bağlamları içinde değerlendirmesi oluyor. Takıların hangi yapılarda, mezarlarda ya da yerleşim katmanlarında bulunduğu dikkate alınarak kullanım süreleri, üretim merkezleri ve dolaşım ağları hakkında çıkarımlar yapılıyor. Bu yaklaşım, Konstantinopolis’in Geç Antik Çağ’daki ticaret ilişkilerini, zanaat üretimini ve Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını daha iyi anlamaya katkı sağlıyor. Aynı zamanda farklı bölgelerden bilinen benzer eserlerle yapılan karşılaştırmalar sayesinde İstanbul’un Doğu Akdeniz dünyasındaki konumu da daha net biçimde ortaya konuyor.

Kitap, Marmaray ve metro kazılarında ortaya çıkarılan eşsiz buluntu grubunu bilimsel yöntemlerle değerlendirirken, Geç Antik Çağ Bizans dünyasının gündelik yaşamına, kuyumculuk geleneğine ve maddi kültürüne kapsamlı bir bakış sunuyor. İstanbul’un son yıllardaki en önemli arkeolojik keşiflerinden birine dayanan eser, takı ve aksesuarların estetik değerinin ötesine geçerek bunların tarih, sanat tarihi, arkeoloji ve Bizans araştırmaları açısından taşıdığı çok yönlü önemi ortaya koyan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları
Çeviren: Merve Özkılıç, Umur Çelikyay • Koç Üniversitesi Yayınları
Arkeoloji • 296 sayfa • 2026

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi (2026)

Telmo Pievani bu çalışmasında, yaşamın ve evrenin gelişimini kusursuzluk fikri üzerinden değil, hata, sapma ve rastlantı kavramları üzerinden yorumluyor. Yaygın düşüncenin aksine doğanın mükemmel bir tasarım ürünü olmadığını, tersine sayısız kusur, başarısızlık ve beklenmedik olayın birikimi sayesinde bugünkü çeşitliliğine ulaştığını savunuyor. Yazarın temel tezi şu: yaşam kusurlara rağmen değil, büyük ölçüde kusurlar sayesinde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle kitap, evrimi eksiksiz bir planın uygulanması olarak değil, sürekli değişen koşullara verilen yaratıcı tepkilerin tarihi olarak ele alıyor.

Pievani anlatısına evrenin doğuşuyla başlıyor. Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan madde dağılımlarındaki küçük düzensizliklerin galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu mümkün kıldığını gösteriyor. Eğer evren tamamen simetrik ve kusursuz olsaydı bugün bildiğimiz karmaşık yapılar ortaya çıkamayacaktı. Bu nedenle düzensizlik ve sapma, daha en başından itibaren yaratıcı bir güç olarak işlev görüyor. Evrenin tarihi, beklenmedik olayların yeni olasılıklar üretmesinin öyküsüne dönüşüyor.

Kitabın merkezinde biyolojik evrim yer alıyor. Pievani, DNA’nın kopyalanması sırasında meydana gelen mutasyonların yaşamın çeşitlenmesindeki temel kaynaklardan biri olduğunu anlatıyor. İlk bakışta hata gibi görünen bu değişimler, kimi zaman yeni çevresel koşullara uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Doğal seçilim bu varyasyonlar arasından belirli özellikleri destekliyor, ancak hiçbir çözüm kalıcı bir mükemmellik sunmuyor. Bir dönemde avantaj sağlayan özellikler başka koşullarda dezavantaja dönüşebiliyor. Bu nedenle evrim sürekli ilerleyen bir mükemmelleşme süreci değil, geçici çözümler üreten açık uçlu bir süreç olarak gelişiyor.

‘Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya’ (‘Imperfection: A Natural History’), hayvanlar dünyasından verdiği örneklerle bu görüşü somutlaştırıyor. Devasa boynuzları nedeniyle hareket etmekte zorlanan İrlanda musları, uçamayan kivi kuşları ve sıra dışı anatomik yapılara sahip birçok canlı, doğanın kusursuz tasarımlar üretmediğini gösteriyor. Evrim çoğu zaman sıfırdan yeni yapılar kurmak yerine elindeki malzemeyi dönüştürüyor. Bunun sonucu olarak canlılarda uyumsuzluklar, fazlalıklar ve verimsizlikler ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu eksiklikler yeni uyum yollarının açılmasına katkı sağlıyor.

İnsan bedeni de bu kusurlu tarihin bir ürünü olarak değerlendiriliyor. Apandis, yirmi yaş dişleri, bel ağrılarına yol açan dik duruş ve erkeklerdeki meme uçları gibi özellikler, biyolojik yapımızın kusursuz bir mühendislik ürünü olmadığını gösteriyor. Pievani özellikle insan beynine dikkat çekiyor. Beynin olağanüstü yeteneklerine rağmen birçok çelişki, önyargı ve bilişsel sınırlılık içerdiğini vurguluyor. İnsan zihni, önceden planlanmış bir tasarımın değil, uzun ve karmaşık bir evrimsel tarihin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak Pievani, doğadaki kusurların istisna değil kural olduğunu savunuyor. Yaşamın yaratıcılığı, dayanıklılığı ve çeşitliliği büyük ölçüde bu eksikliklerden kaynaklanıyor. Kusurlar ortadan kaldırılması gereken arızalar değil, yeni olasılıkların kapısını açan üretken kaynaklar olarak beliriyor. Kitap, insanın kendisini ve doğayı mükemmellik idealiyle değerlendirme alışkanlığını sorguluyor; evrenin, canlıların ve insanın tarihini tesadüflerin, uyumsuzlukların ve yaratıcı hataların şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, evrime yalnızca biyolojik değil aynı zamanda felsefi bir gözle bakarak kusurluluğun yaşamın temel koşullarından biri olduğunu ortaya koyuyor.

Telmo Pievani — Kusurların Doğal Tarihi: Büyük Patlama’dan DNA’ya
Çeviren: Bülent O. Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Biyoloji • 168 sayfa • 2026

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış (2026)

Jon Roozenbeek ve Sander van der Linden’in bu kitabı, yanlış bilgilerin nasıl ortaya çıktığını, neden bu kadar hızlı yayıldığını ve insanların bu bilgilere neden inandığını irdeliyor. Yazarlar, mezenformasyonu yalnızca dijital çağın bir sorunu olarak görmüyor; köklerini insan zihninin evrimsel gelişiminde, sosyal ilişkilerinde ve karar alma mekanizmalarında arıyor. İnsanların dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları zihinsel kestirme yolların çoğu zaman faydalı olduğunu, ancak bazı koşullarda hatalı yargılara da yol açabildiğini gösteriyor. Böylece yanlış bilgiye inanmanın yalnızca cehaletle açıklanamayacağını, bunun insan psikolojisinin işleyişiyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

‘Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi’ (‘The Psychology of Misinformation’), doğruluk ile yanlışlık arasındaki sınırın çoğu zaman düşünüldüğü kadar net olmadığını vurguluyor. Bir bilginin tamamen sahte olabileceği gibi, gerçek unsurlar içerirken bağlamından koparılması nedeniyle yanıltıcı hale de gelebileceğini anlatıyor. Bu nedenle yazarlar, bireylerin yalnızca bilginin içeriğine değil, üretildiği koşullara, kaynağına ve dolaşıma sokulma biçimine de dikkat etmesi gerektiğini savunuyor. Sosyal medya platformlarının çalışma mantığı, dikkat ekonomisi ve algoritmaların etkisi de bu çerçevede ele alınıyor. Dijital ortamların duygusal ve çarpıcı içerikleri öne çıkarmasının, yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırdığını gösteriyor.

Eserde insanların yanlış bilgileri paylaşma nedenleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Pek çok kişinin kötü niyetle hareket etmediği, aksine çevresine faydalı olmak ya da önemli gördüğü bir bilgiyi duyurmak istediği belirtiliyor. Ancak aidiyet duygusu, grup kimliği, politik kutuplaşma ve doğrulama yanlılığı gibi etkenler, bireylerin hatalı içerikleri sorgulamadan benimsemesine yol açabiliyor. Yazarlar, insanların çoğu zaman gerçeği aramaktan çok mevcut inançlarını korumaya yöneldiğini ve bu durumun bilgi kirliliğini artırdığını açıklıyor. Böylece mezenformasyonun yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir mesele olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, sorunu teşhis etmekle yetinmemesi. Roozenbeek ve van der Linden, yanlış bilgiye karşı geliştirilen bilimsel yöntemleri de değerlendiriyor. Özellikle aşılama teorisi ve önceden çürütme stratejileri sayesinde bireylerin manipülasyon tekniklerini daha erken fark edebileceğini anlatıyor. Amaç, insanları her bilgiye kuşkuyla yaklaşan bireyler haline getirmek değil; kanıtları daha dikkatli değerlendiren, kaynakları sorgulayan ve eleştirel düşünmeyi alışkanlık haline getiren bir bakış açısı geliştirmek. Psikoloji, iletişim çalışmaları ve davranış bilimlerini bir araya getiren eser, bilgi kirliliğinin giderek arttığı günümüzde mezenformasyonun nasıl işlediğini açıklayan önemli bir kaynak niteliği taşıyor ve alanında öne çıkan çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor.

Jon Roozenbeek, Sander Van Der Linden — Yalan Yanlış: Mezenformasyonun Psikolojisi
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Koç Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 232 sayfa • 2026