Michel Serres – İnsanlanma (2024)

Silikon vadisinin kurucu merkezlerinden Stanford Üniversitesi’nde on yıllarca bilim tarihi dersleri veren, ayrıca Académie Française’in nadir filozof üyelerinden olan Michel Serres (1930-2021) genç yaşlarından itibaren bir geçiş döneminde yaşadığımızı fark eder ve tüm ömrünü insanlığı bu geçişin sonrasına hazırlamaya vakfeder.

Bugün transhümanizm başlığı altında yapılan tartışmaları kendi yarattığı insanlanma (hominescence) kavramı altında tartıştığı bu kitapta insanın geleceğini bir erginlenme (adolescence) olarak, çocukluktan yetişkinliğe bir geçiş olarak betimler.

İnsanlığın son elli yılda yaşadığı radikal değişimleri değerlendirirken temel dört konuda geri dönüşsüzce yeni bir döneme girdiğimizi söyler: Ölümle ilişki, bedenlerimizle ilişki, yeryüzüyle ilişki ve yeni iletişim ağları nedeniyle başka insanlarla ilişki.

Michel Serres evrimsel düzeyde gerçekleşeceğini öngördüğü bu radikal değişimlerin özellikle zenginler ve yoksullar arasında yaratacağı muazzam eşitsizlik tehlikesine dikkat çeker ve bu sefer adına layık olacak ikinci bir hümanizm çağı için adalet yükümlülüğünün altını çizer.

  • Peki bu gelecek bizi coşturmalı mı yoksa korkutmalı mı?

Michel Serres, ‘İnsanlanma’da iyimser veya kötümser senaryolar üretmektense geleceğin belirsiz ışığını görmemiz için bize rehberlik etmeyi tercih ediyor.

  • Künye: Michel Serres – İnsanlanma, çeviren: İlhan Burak Tüzün, Livera Yayınevi, inceleme, 384 sayfa, 2024

Hans Henrik Bruun – Bilim, Değerler ve Politika (2024)

Türkçe literatürde Weber metodolojisine ilişkin kitapların sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Oysa Almanca metinlerin yanı sıra, İngilizcedeki Weber külliyatı bile belirgin bir ivmeyle birikerek Weberyan bir Babil Kulesi inşa edilmesine katkı sunuyor.

Kimi yorumcular Weber’in kendi ikincil literatürünün gölgesinde kaldığından yakınırken kimileri Weber’in dağınık, polemikçi, kılı kırk yaran metinlerindeki karmaşayı anlamanın bundan başka bir yolu olmadığını savunuyor.

İşte ‘Bilim, Değerler ve Politika’ tam da bu çatallanmanın eşiğinde durur.

Bir yandan, Weber’in yayımlanmış metinlerini, mektuplar, derkenarlar, göz ardı edilmiş notlar ve sözlü tartışmaların ışığında, bütünlüklü bir manzara olarak yeniden inşa ederken; diğer yandan, başka büyük Weber yorumcuları ile yürüttüğü tartışmada kendi özgün konumunu belirginleştirir.

Dolayısıyla, bu kitap halihazırda zayıf olan Türkçe literatür için mükemmel bir pusula işlevi görüyor: Hem Weber’in orijinal metinlerinin okunmasına yardımcı olur hem de ikinci literatürdeki belli başlı yorumların eleştirel bir haritasını oluşturur.

Hans Henrik Bruun’un kitabı, Türkçede hâlâ pozitivizm-hermeneutik ikiliği ve Marx-Weber karşıtlığı gibi elli yıl öncesinin tartışmalarıyla anılan Weber metodolojisine; bilim, değerler ve politika ilişkisi açısından odaklanan taze ama güçlü bir soluk niteliğinde.

  • Künye: Hans Henrik Bruun – Bilim, Değerler ve Politika: Max Weber’in Metodolojisi, çeviren: Ozan Başdaner, Özge Tuncer, Livera Yayınevi, sosyoloji, 496 sayfa, 2024

Elaine Scarry – Acı Çeken Beden (2024)

Elaine Scarry ‘Acı Çeken Beden’de içerisinde yaşadığımız dünyanın hem yıkımında hem de yapımında rol oynayan acının dilinin peşine düşüyor.

Acı en dolayımsız duyudur.

Göz her zaman bir imgeyi görürken, kulak her zaman bir sesi işitir.

Peki, acının nesnesi nedir?

Daima inlemeler ve çığlıkların bulanıklaştırdığı bu duyguyu deneyimin öznesi bile tam olarak anlamazken, acı başkasına nasıl anlatılabilir?

İşte ‘Acı Çeken Beden’in çıkış noktası tam da burasıdır: Tüm bu zorluklara rağmen acıyı ifade eden bir dil için duyulan ihtiyaç.

İnsan Hakları Savunucuları, hukukçular, doktorlar ve sanatçılar acının sözlerini bulmakta önemli başarılar elde etmiştir.

Fakat Scarry bu gibi başarıları kutlamakla ilgilenmez.

Aksine, tam da işkence ve savaşta olduğu gibi, acıyı ifade etmek için kurulan bu dilin acı veren aletleri, silahları ve taktikleri öne çıkararak acı çeken bedenin kendisini nasıl unutturduğunu gözler önüne serer.

Aynı durum, Marx’ın kapitalizm çözümlemesi için de geçerlidir.

Çünkü bu dil dünyanın yalnızca yıkımında değil, kurulumunda da etkindir.

Gerek semavi dinlerin gerekse daha modern söylemlerin kurucu ve yıkıcı dili Scarry’ye göre daima acıyı ifade eden fakat bedeni göz ardı eden bu dil temelinde inşa edilmiştir.

  • Künye: Elaine Scarry – Acı Çeken Beden: Dünyanın Yapımı ve Yıkımı, çeviren: Bilge Demirtaş, Livera Yayınevi, inceleme, 632 sayfa, 2024

Hamid Abdullahiyân – Simurg’un Kanadında (2024)

İran kültürü, sineması ve özellikle de edebiyatı ülkemizde son yıllarda hızla popüler hale geldi ve geniş kitlelere ulaşabilme başarısı gösterdi.

İran edebiyatının büyük isimleri de Türkiye’de her yaş ve toplumsal kesimden okur tarafından tanınıp bilinir hale geldi.

Samed Behrengi, Sâdık Hidâyet, Fürûğ Ferruhzâd, Sohrâb Sipehrî, Sîmîn Dânişver, Ahmed Şâmlu, Celâl Âl-i Ahmed, Sâdık Çûbek, Nîmâ Yuşic, Mahmud Devletâbâdî ve diğer pek çok büyük ismin öyküleri, romanları ve şiirleri bugün Türk okurunun aşina olduğu kültür hazineleri arasına çoktan girdi bile.

Elinizdeki kitap, tüm bu değerli edebiyatçıları, dünyaya bakışlarını, eserlerini ve bir bütün halinde son iki yüzyıllık süreçte modern İran edebiyatını daha yakından tanıyabilmek, bu büyük kültür dünyasını keşfedebilmek için önemli bir başvuru kaynağı.

Aynı zamanda bir öykü ve roman yazarı da olan edebiyat tarihçisi Dr. Hamid Abdullahiyan, İran’daki üniversitelerde referans kitap olarak da okutulan bu eseriyle, hem yazarları ve eserlerini bize daha yakından tanıtıyor hem de edebi kuşaklar ve yazarlar arasındaki karşılıklı etkileşim kanallarını okuyucuya tanıtarak bu büyük hazinenin kapılarını aralıyor.

  • Künye: Hamid Abdullahiyân – Simurg’un Kanadında: Modern İran Edebiyatı, çeviren: Mehmet Akif Koç, Livera Yayınevi, inceleme, 352 sayfa, 2024

Kolektif – Travma ve Anlatı (2024)

‘Travma ve Anlatı’daki yazıların ortaklaştıkları genel izlek, bireysel, tarihsel, kolektif, çevresel ve ekolojik travmanın edebiyatta, edebiyatla yakın temas eden kültürel çalışmalarda kışkırtıcı biçimde nasıl tezahür ettiğidir.

Bu kitapta kaleme alınan özgün incelemeler, travmanın anlatıda sancılı dile gelişinde veya dile gelemeyişinde tek tipleşen biçimine ve sınırlı estetik algısına meydan okuyor.

Türkiye özelinde ise, Osmanlı sonrası çağdaş Türkçe edebiyatta travma ve travmatik belleğin yansımalarının peşi sıra giderken, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sancısı, çatışma, savaş, darbe, yerinden yurdundan edilme, göç ve sürgünlük gibi süreçlerin estetiğini irdeliyor.

‘Travma ve Anlatı’, bireysel, kolektif, kültürel, siyasi ve çevresel kırılmaların birbirinden esasen nasıl ayrılamaz olduğunun altını çiziyor.

Bu yanıyla, travmatik deneyimler ile travmatik belleğin sadece zihinsel durumlar aracılığıyla değil, maddesel, duyumsal ve spiritüel süreçlerle de iç içeliğini gösteriyor.

Livera Yayınevi’nin Edebî Patikalar serisinin ikinci kitabı olan ‘Travma ve Anlatı’, günümüze ait yaralara, kırılgan hayatlara daha eşitlikçi ve adaletli bir yerden bakmaya okuru davet ederken, bize verili hikâyeleri ve varsayımları sorgulayarak travma ve hafıza literatüründe geçmiş, şimdi ve geleceğe dair ikili söylemlerin ötesinde yeni bir hikâye anlatıcılığının aciliyetini vurguluyor.

Covid-19 küresel pandemisi, sınırlarımızın çok yakınında süregiden savaşlar, göçler, yaşadığımız kültürel, ekonomik, politik, çevresel ve iklimsel yerinden edilmeler, tanıklık ettiğimiz depremler, seller ve yersizyurtsuzlaşmalar gibi şimdiki zamana ilişkin felaketleri tartışmaya olanak sağlamak isterken okurları dil ve edebiyata/dilden edebiyattan yeni ve yaratıcı projeksiyonlara davet ediyor.

En önemlisi, dil ile uğraşmanın estetik ve etik boyutlarını yeniden düşünürken travmayı bir oluş, hakikatin ve adaletin dile getirilmesi için katman katman açılan bir alan, yaratıcılıkla örülen bir açıklık olduğunu dile getiriyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Süreyyya Evren, Hazal Bozyer, Aylin Vartanyan Dilaver, Suat Baran, Selen Erdoğan, Zeynep Uysal, Michael Rothberg, Erin McGlothlin, Stef Craps.

  • Künye: Kolektif – Travma ve Anlatı, hazırlayan: Deniz Gündoğan İbrişim, Livera Yayınevi, inceleme, 272 sayfa, 2024

Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm (2024)

“Ya gerçek ateistler olmak istiyorsak dini bir yapıyla hareket etmeye başlayıp onu içeriden zayıflatmak zorundaysak?”

Slavoj Žižek uzun zamandan beri Hıristiyan teolojisi üzerine yaptığı dikkate değer yorum ve eleştirileri bu çalışmasında derleyip topluyor.

Politik gündemin ve bilimsel tartışmaların en güncel olgularının içinden geçerek yürüttüğü tartışmada, kendisiyle tutarlı materyalist bir ateizmin dolaylı yolunu gösterebilmek için Kutsal Kitapların -tabir-i caizse- altını üstüne getiriyor.

Žižek için ateizmin sorunu basitçe Tanrının varlığı ya da yokluğu problemi değildir.

Bunun yerine inanmama deneyiminin kendisini sorgulamak gerekir: Gerçek bir ateist ancak dinin dolayımından geçtikten sonra hakiki bir inançsızlık deneyimi yaşayabilir.

Çünkü ilahi varlığa müsaade edildiğinde Tanrı zaten kendisini tablodan silecektir.

Hıristiyanlığı eşsiz kılan deneyim insanları Tanrıdan ayıran boşluğun bizzat Tanrının kendisinde bulunmasıdır.

Budist düşünce, diyalektik materyalizm, politik öznellik, Yahudi karşıtlığı, MeToo hareketleri, Siyah mücadelesi, toplumsal cinsiyet tartışmaları etrafındaki gerilimler ve kuantum fiziği, yapay zekâ etrafında dönen tartışmalar gibi geniş bir yelpazeden ilerleyen bu kitap, Žižek’in bugüne kadar teoloji ve din üzerine en kapsamlı çalışması.

‘Hıristiyan Ateizm’ çağdaş spiritüelliğin önde gelen kaynaklarından birisi olan Budist düşüncenin varyantlarını incelikli şekilde çözümlediği gibi, pek çok kafası karışık New Age zırvasının istismarına konu olan kuantum fiziği etrafındaki yorum kargaşasına hakkını vererek geniş bir yer ayırıyor.

Ve birbiriyle bağdaşmaz görünen tüm bu tartışmaların arkasında Žižek’in diyalektiği yanına alan birleştirici kahkahasını duymak mümkün: Savunmamız gereken dini yapının kendi kendisini yok ettiği materyalist prosedürdür; “tanrının kötü veya aptal olduğunu iddia etmek … içindeki ilahi düşüncenin kendisini yok ettiğinden tanrı yoktur diyen iddiadan bile daha rahatsız edicidir.”

  • Künye: Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm: Nasıl Gerçek Bir Materyalist Olunur, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, felsefe, 408 sayfa, 2024

Eva Illouz – Romantik Ütopyayı Tüketmek (2024)

Eva Illouz’un bu eseri 1900’lerin başından itibaren reklam panoları tarafından yönlendirilen aşkın ve demokratik tüketim ahlakı üzerine inşa edilen romantizmin nasıl piyasa ile buluşarak tüketim kültürüyle iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor.

Metodolojik titizliği elden bırakmayan ve “nasıl” sorusuna odaklanan bu kitabın problemi ne aşkın değersizleştirilmesi ne de evcilleştirilmesi: ‘Romantik Ütopyayı Tüketmek’ romantik deneyimi örtük olarak örgütleyen anlam ve sembollerin geç kapitalizm ile kesiştiği noktalara; kültür ve ekonominin aşkta buluşup melezlendiği mekanizmalara odaklanıyor.

Çünkü Illouz’a göre bugün romantik bağlar piyasa tarafından özgürleştirici çağrışımların kisvesi altında sömürgeleştirilmektedir.

Aşk piyasa tarafından kuşatılan ekonomik ve kültürel ilişkilerden özgürleştiren bir sığınak olmaktan çok uzaktır.

Romantik aşkta sunulan mutluluk vaadi bizim çağımızda tüketim kültürüne zaten çoktan dahil edilmiştir.

Sosyoloji ortaya çıktığı andan itibaren bilimin konusu olması yasaklanan fenomenleri ele alarak düşünceye uygulanan sansüre direnen bilimlerin başında gelir.

Illouz en kişisel olarak görülen romantik ilişkilerin toplumsal ve fenomenal yapısını ele alarak Durkheim ve Bourdieu’dan devraldığı bu geleneği sürdürür.

Fakat bu çalışma yalnızca ele aldığı konu bakımından değil, metodolojik olarak da ilham vericidir: ‘Romantik Ütopyayı Tüketmek’ duygusal deneyimlere dair araştırma yapmak isteyen sosyal bilimcilere örnek bir araştırma modeli sunmaktadır.

  • Künye: Eva Illouz – Romantik Ütopyayı Tüketmek: Aşk ve Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri, çeviren: Gamze Boztepe, Livera Yayınevi, sosyoloji, 536 sayfa, 2024

Kolektif – Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek (2024)

Özgürlükçü düşünce tarihinin en etkili düşünürlerinden anarşist komünizmin kuramcısı Peter Kropotkin’in ‘Karşılıklı Yardımlaşma’ kitabı, dayanışma ve yardımlaşma ahlakının doğadaki ve insan öncesi türlerdeki kökenlerinin izini süren klasikleşmiş bir çalışmadır.

Geliştirdiği noröplastisite kavramı üzerinden nörobilim alanına önemli katkılarda bulunan ve Derrida’nın öğrencisi olmuş çağdaş filozof Catherine Malabou’nun geç dönem çalışmaları da giderek anarşizm üzerine yoğunlaşmaktadır.

Böylece çağdaş Fransız felsefesi ile klasik Rus anarşizmi arasında karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, özgür bir temas doğmuş olur.

Fakat bu ciltte bir araya gelen metinler iki büyük düşünsel kaynağı daha bir araya getirirler: Fen bilimleri ve sosyal bilimler arasında özellikle insan doğası tartışmaları konusundaki kutuplaşmaları aşacak köprüler kuran bir felsefi-politik tartışma zemini kitabın yazarları tarafından yine aynı doğrultuda kurulur.

Darwin, Kropotkin, Proudhon, Stirner, Foucault, Simondon, Dawkins, Malabou gibi düşünürler etrafında gelişen bir dizi tartışmadan yola çıkarak; ırkçılık karşıtı hareketler, Siyah hareketi, Polonya Dayanışma Hareketi, feminist hareket, LGBTİ+ hareketler, müşterekler mücadelesi gibi toplumsal hareketlere odaklanan bu eser, insan öznelliği ile dayanışmacı direniş biçimleri arasındaki bağlantılara dikkat çeker.

Tam da Kropotkin’in yaptığı gibi, insan öncesi biyolojik kökenlerden en kapsamlı dayanışmacı mücadelelere uzanan ortak çizgileri, Malabou’nun nöroplastisite kavramı etrafından dönen olağanüstü zengin tartışmaların ışığında belirginleştirir.

‘Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek’ bugün felsefe, bilim ve politikanın bambaşka bir kesişimine işaret ederek politikayı biyolojinin yardımıyla düşünmenin zorunlu olarak bir fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûm olmadığını gösteriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Dayanışmayı, karşılıklı yardımlaşmayı ve anarşizmi düşünmek, nasıl birlikte yaşayabileceğimiz ve yaşadığımızla bunu nasıl farklı yapabileceğimizi düşünmektir. Karşılıklı yardımlaşma Peter Kropotkin’in meşhur ifadesinde evrimsel bir etmendir ama aynı zamanda eylemcilerin kriz zamanlarında giriştikleri bilinçli bir politik stratejidir. Biyoloji ve politikayı birleştiren bu tutum, ihtilaflara ve hatta mahcubiyete kaynaklık etse de yakın dönemin gelişmeleri yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Bu cilde katkıda bulunan yazılar, karşılıklı yardımlaşma fikrine duyulan ilgiyi yenilemeyi ve biyolojik iddiaların nasıl özcü kısıtlamalar gibi görünmeden politik projelere dahil edilebileceğini düşünmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın toplumsal yaşamımız için taşıdığı gerekliliğe işaret ederken onları sık sık içinde bulduğumuz biyolojik ve sembolik zincirlerden kurtarmayı amaçlamaktadır.”

  • Künye: Kolektif – Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek: Karşılıklı Dayanışma ve Anarşizm Üzerine, derleyen: Catherine Malabou, Dan Swain, Petr Urban, Petr Kouba, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, siyaset, 416 sayfa, 2024

Kolektif – Tapınağın Dışında (2024)

Tapınak kendisini içeriye kapatan duvarlarla çevrilidir.

Bu duvarların yüksekliği içeride korunması beklenen kutsal bir özün ritüellerin ötesine taşan kirli bir alana bulaşmasını önlemek içindir.

Üniversite skolastik bir akademinin tapınağı haline geldiğinde, orada kural dışını düşünmek yasaktır.

Oysa elinizdeki derlemenin akademik ciddiyetin yüce sınırlarını çiğnemekle hiçbir sorunu yoktur.

Zaten ismi de buradan ileri gelir: Latince kökenli profane sıfatı (dindışı, seküler, kutsala saygısız vs.) profanum sözcüğünden türer.

Profanum ise kökensel olarak tapınağın önündeki yer, yani tapınağın dışı demektir.

‘Tapınağın Dışında’ uygarlığı iki yönden kuşatan yeme rejimlerinin değerlendirilmesiyle başlar; insanın uygarlaşma sürecinde bir tiksinti olarak tezahür eden kokuların izini sürerek; ölüme, baş sağlığına, kültürel ya da doğal, vahşi ya da uygar her türlü yaşamın sonuna varır.

Yaşam ile ölüm arasındaki bulanık ve sancılı bir süreci, bebeğini doğurduktan sonra kendisi de yeniden doğan annelerin çok katmanlı deneyimini katederek; bir kez daha yaşamın tam kalbine: sekse, hazza ve acıya, hazzın acılı, acının haz verici hallerine geri döner ve cinselliğin en büyük hapishanesi olarak kodlanan tek-eşli aşkın acımasız eleştirisiyle son bulur.

Hannibal Lecter ile Stoacılığı, Spinoza ile BDSM’i, Hegel ile ménage à trois’yı ya da diyalektiğin asık suratı ile lohusa kanından henüz arınmış bir annenin neşesini bir araya getiren bu düşünce denemelerinde filozofların metinlerinden itinayla kazımaya çalıştığı yüzlerinden arta kalan izler bulunur.

Peki ama şimdiye kadarki tüm ciddiyetin; skolastik olanın sınırları içerisine gizlice, el altından hapsedilmiş düşüncenin önünde hazır bulduğu meşru görevlerdeki ağırbaşlılık ve resmiyetin ötesine geçerek halihazırda kutsal, yakışıksız ve dokunulmaz bulunan her şeyle böylesi oyuncu bir cesaretle ilişkilenmeyi amaçlayan bu ‘felsefe’ ciddiyetsizlik mi demektir?

Hiç de değil. Tam aksine, Nietzsche’nin de dediği gibi: Belki de büyük ciddiyet ancak böyle başlayacak…

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Alev Özkazanç, Hüseyin Deniz Özcan, Maya Mandalinci, Mustafa Çağlar Atmaca, Nazile Kalaycı, Toros Güneş Esgün.

  • Künye: Kolektif – Tapınağın Dışında: Marjinal Konular Üzerine Felsefi Denemeler, derleyen: Hüseyin Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 184 sayfa, 2024

Saul Newman – Postanarşizm ve Politika (2024)

  • Bugün anarşizmin radikal politika ufkundaki yeri nedir?
  • Son yirmi küsur yılda toplumsal hareketlerde ve yeni eylemcilik biçimlerinde giderek yayılan etkisiyle anarşizm zamanımızın radikal politik evrenini nasıl yeniden biçimlendiriyor?
  • Kapitalizmin şiddetinin artması ve devlet gücünün eşi benzeri görülmemiş genişlemesi toplumsal muhalefetin karşısına hangi yeni politik problemleri çıkarıyor?
  • Yeni özgürleşme tahayyüllerine eşlik eden mücadeleler inşa ederken devlete arasını açan bir politikanın oluşturulmasına anarşizm teorik olarak nasıl katkı sunabilir?
  • Demokrasi mücadelesi bugün ne anlama gelir ve anarşizmle demokrasinin ilişkisi nedir?

‘Postanarşizm ve Politika’, günümüzde giderek daha fazla ilgi gören anarşist düşüncenin en temelde politik teori açısından taşıdığı öneme ve sergilediği alternatif ufka odaklanıyor.

Yönetimin olmadığı bir toplum görüşü anlamına gelen anarşist tahayyülün, adına layık herhangi bir radikal politikanın nihai etik ve politik ufku olarak alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Hem anarşist hareketin içinden Bakunin, Kropotkin Bookchin, Zerzan gibi düşünürlerle çağdaş felsefenin Lacan, Lyotard, Levinas, Derrida, Foucault, Agamben gibi figürleriyle hem sol düşüncenin Balibar, Rancière, Badiou, Žižek, Negri, Laclau ve Mouffe gibi önemli çağdaş temsilcileriyle verimli bir eleştirel tartışmaya girişiyor.

Devletle arasını açamamış radikal politika biçimlerinin sınırlarını ortaya koyuyor.

Kitap, kendi temellerini yenileyebilen bir anarşizmin ortaya çıkmakta olan yeni özerk politika biçimleriyle ilişkisini incelerken radikal (anti)politikanın bu en heretik biçiminin yüceltilip yeniden gözden geçirilmesi.

  • Künye: Saul Newman – Postanarşizm ve Politika, çeviren: Cem Sili, Livera Yayınevi, siyaset, 288 sayfa, 2024