Mustafa Gürbüz Beydiz – Su ve Deniz Mitolojisi (2022)

Farklı toplumlardaki su tanrıları, yaratıkları ve mitleri hakkında arşivlik bir eser.

Mustafa Gürbüz Beydiz; Aborjin, Afrika, Çin, Hint, Hitit, Japon, Kızılderili, Mezopotamya, Mısır, Nors, Türk, Yunan ve Roma mitoslarında anılan su kökenli tanrıları, yaratıkları ve efsaneleri anlatıyor.

Su hayat mıdır yoksa ölüm mü? Bu soruya büyük bir çoğunluk elbette hayattır, diyecektir.

Belki de bir kısmınızın fikri bu kitabı okuduktan sonra değişecektir.

Gerçek şu ki su yaşamın temel kaynağıdır, su varsa hayat vardır ama bazı sularda da ölüm kol gezmiştir.

Anksiyetik dürtüler her zaman insanların zihinlerini bulandırmış ve hatta bu tür suyla ilişkili korkular psikoloji bilimi içinde limnofobi olarak adlandırılmıştır.

İnsanoğlu bundan dolayı çevresinde bulunan suları (göl, akarsu, deniz) kültleştirmiş ve onları mistik anlamda kişileştirmiştir.

Mitlerle gerçeküstü su canavarları yaratılmış, deniz yolculuklarında onlarla karşılaşılmaktan hep çekinilmiştir.

Her birinin ölüm getireceği endişesi inanışlara dönüşmüştür.

Seyahatler öncesi ve sonrasında belli başlı ritüeller düzenlenmiştir.

Onlardan korunmak amacıyla gemilerin pruvalarına oculus çizilmiş, gemibaş figürleri yerleştirilmiştir.

Hatta bu sulara ve canavarlarına kurban sunulmazsa kötülüklerinin kişilere musallat olacağı düşüncesine birçok mitosta karşılaşılmıştır.

Burada Aborjin, Afrika, Çin, Hint, Hitit, Japon, Kızılderili, Mezopotamya, Mısır, Nors, Türk ile Yunan ve Roma mitoslarında anılan su kökenli tanrılar, yaratıklar ve efsaneler alfabetik sırayla sunuluyor.

Böylece farklı toplumlarda anlatılan su tanrıları, yaratıkları ve mitleri tek kaynakta toplanmış, karşılaştırma yapma ve benzerlikler kurma imkânı sağlanıyor.

Kitapta ayrıca Ortaçağ portolanlarında görülen çeşitli deniz canavarları da anlatılıyor ki bunlar da, denizler ile suların ürkütücü yönlerini ortaya koymasıyla ayrıca dikkat çekiyor.

  • Künye: Mustafa Gürbüz Beydiz – Su ve Deniz Mitolojisi: Tanrılar, Yaratıklar, Efsaneler, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, mitoloji, 632 sayfa, 2022

H. Hande Duymuş Florioti ve Mert Yamaner – Eski Anadolu ve Mezopotamya Toplumlarında Müzik (2022)

Eski Mezopotamya ve Anadolu’da müziğin toplumsal rolü neydi?

Hande Duymuş Florioti ve Mert Yamaner, zengin kaynaklardan yararlanarak müziğin icrası ve işlevini çok yönlü bir bakışla irdeliyor.

Müziğin evrensel bir dil olmasında hiç şüphesiz tarih boyunca geçirmiş olduğu aşamaların da katkısı bulunuyor.

Her ne kadar toplumların, dünyayı ve çevrelerinde olup biteni algılama süreci ve şekli birbirinden farklı olsa da, bir kuş cıvıltısının verdiği huzur ya da akan bir nehrin çıkardığı ses her toplumda ortak bir ses/tını algısı oluşturmuş olmalıdır.

Belki de doğadaki sesleri taklit ederek başlayan bu serüven, her durakta bünyesine yeni şeyler alarak ilerlemiş ve tarih yolculuğunda hiç bitmeyecek bir olguya dönüşmüştür.

Hiç şüphesiz, müziğin kaderinde de kendisini yaratan toplumların üzerinde yaşadıkları coğrafya, toplumu oluşturan bireylerin kişisel tercihleri ve hatta atalardan devralınan hususlar da etkili olmuş olmalıdır.

Evet, hiç bitmeyecek bir serüvendir, müziğin serüveni…

  • Künye: H. Hande Duymuş Florioti ve Mert Yamaner – Eski Anadolu ve Mezopotamya Toplumlarında Müzik, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 176 sayfa, 2022

Hande Duymuş Florioti ve Tülay Deniz – Eski Mezopotamya ve Anadolu Toplumlarında Büyü (2022)

 

Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarında büyünün toplumsal rolü hakkında özgün bir araştırma.

Kitap, iki toplumun büyüye bakışını karşılaştırmasıyla da dikkat çekiyor.

Eski Mezopotamya ve Anadolu’da yaşamış olan toplumların büyünün gücüne ve etkisine olan inançları, söz konusu toplumlara ait çivi yazılı metinlerden ve arkeolojik verilerden anlaşılıyor.

İnsana dair her şeyi kapsayan büyü, çoğunlukla doğumdan ölüme kadar olan yaşamın her safhasında kendisinden yardım beklenilen bir olgu olarak karşımıza çıkar.

Genel olarak çıkar amacı taşıyan büyü, avlanma, düşmanı yenme, çocuk sahibi olma, mal çoğaltma, hastalıklardan kurtulma, tabii olayları kontrol etme, korkuyla başa çıkma, ifritlerle mücadele gibi amaçlarla yapılırdı.

Hatta bu toplumlar “kara büyü” adını verdikleri kötü büyünün etkisinden korunmak için “ak büyü” adını verdikleri yeni büyüsel metotlar da geliştirip uygulamışlardı.

Bu kitaptan da görüleceği gibi, Mezopotamya’da büyünün ortaya çıkmasından sorumlu tutulanlar, insanlarla birlikte tanrıların temsilcisi olduğu düşünülen ifritlerdir.

Günlük hayatın birçok alanında karşımıza çıkan büyünün yeryüzündeki herhangi bir boşluktan ortaya çıkan bu ifritlerle tanrıların gazabını insanlara taşıdıklarına inanılırdı.

Bu noktada Mezopotamyalıların büyüye bakış açısı ile Anadolu’daki toplumların büyüye bakış açısı birbirinden ayrılıyor.

Hastalıkların insana verilme nedenini geçmişte yapılan kötülükler olarak gören Mezopotamya insanı hastalıklardan kurtulmak için de büyüyü kullandı.

Anadolu insanı ise büyünün insan eliyle yapıldığına inanırdı.

Bu temel ayrım, büyüyü def etme çabalarındaki farklı uygulama yöntemlerine de yansıdı.

Bununla birlikte büyü yapmak ya da yaptırmak, hem Eski Mezopotamya hem de Anadolu’da yaşamış toplumlarda hiçbir zaman iyi karşılanmadı.

Çıkarılan birçok kanun maddesi ile iki uygarlıkta da büyü yapanların cezalandırıldığı görülüyor.

  • Künye: H. Hande Duymuş Florioti ve Tülay Deniz – Eski Mezopotamya ve Anadolu Toplumlarında Büyü, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 144 sayfa, 2022

Mehmet Özdoğan – 1960’lı Yılların Güneydoğu Anadolu’su (2022)

40 yıl boyunca Güneydoğu Anadolu’ya gidip gelmiş Mehmet Özdoğan Hocamızın bu kitaptaki izlenimleri, 1960’lı yılların Güneydoğu Anadolu’su üzerine altın değerinde bir kaynak.

Özdoğan’ın 1960’lardan itibaren anı, gözlem, izlenim ve bunlarla ilgili yorumlarını içeren Arkeoloji ve Sanat Yayınları olarak bir dizi halinde yayına hazırlanan üç eseri, öncelikle ülkemizin kazı ve araştırma tarihinin bir bölümünü belgeselleştirmesi açısından önemli kaynaklardı.

Eldeki eser ise 1964 yılı Mayıs ayı sonlarında Çayönü kazısına katılmak için, İstanbul’dan o yıllarda kömürle çalışan Kurtalan Ekspresi’yle Ergani’ye ulaşıncaya kadar kömür tozu soluyarak geçen 70 saatlik bir yolculuk sonrasında ilk kez tanıştığı Güneydoğu’yu konu alıyor.

Ağırlıklı olarak 1960’lı yıllarda Prof. Özdoğan’ın Güneydoğu Anadolu’daki gezilerde çektiği fotoğraflarla, kısmen o günlere ait anılarının titizlikle eşleştirilmiş bir derlemesidir.

Özdoğan, aynı yıl, Temmuz ayında Siirt Pervari Herekol Dağı’nda göçerlere gönüllü öğretmenlik yapmak için, ardından da bir arkadaşıyla kışın tam ortasında Gaziantep’ten Mardin’e ve Diyarbakır’a kadar bir uçtan öbür uca bölgeyi tanımak için Güneydoğu Anadolu’ya iki kez daha gitti.

Sonraki 40 yıl boyunca Güneydoğu Anadolu yolcusu olmuş; kazı, yüzey araştırması, gezi olarak bir yılın en az birkaç ayını bölgenin bir yerlerinde, çoğu kez yerel halkla iç içe geçirdi.

Birbirlerinden bağımsız, ayrı amaçlar, ayrı nedenlerle yaptığı geziler burada Özdoğan’ın arşivinde olan fotoğrafların akışına göre sıralanarak bize o yılların Güneydoğu Anadolu’sunu onun gözünden anıları çerçevesinde tüm ayrıntılarıyla aktarılıyor.

  • Künye: Mehmet Özdoğan – 1960’lı Yılların Güneydoğu Anadolu’su: İzlenimler, Yansımalar, Kazılar, Araştırmalar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 176 sayfa, 2022

Evren Şar İşbilen – Zeus’un Kadınları (2021)

Zeus, kadın düşmanlığının feriştahıydı.

Evren Şar İşbilen de bu özenli çalışmasında, binlerce yıllık ana tanrıça kültünün toplumda nasıl sistematik olarak değersizleştirildiğini ve eril erkin toplumu şekillendirmede mitlerden nasıl faydalandığını ortaya sererek Zeus ve birlikte olduğu kadınların hikâyelerini feminist bir çerçeveden okuyor.

Mitolojik öyküler, içinde yeşerdikleri toplumun görüş, düşünüş ve duyuş şekillerini, toplumun siyasi ve sosyal yapılanmasını dışa vuran hatta yorumlanma biçimleri üzerinden düşünce tarihinin izdüşümlerini yansıtan karmaşık yapılardır.

Böylece bu hikâyelerin ardındaki toplumsal dinamiklerin ortaya çıkarılmasında kalıplaşmış yorumların ötesine geçilebilmesi için tarih, sosyoloji ve antropoloji bilimleri adeta birbirine muhtaçtır.

Tüm bunların paralelinde eldeki çalışma, alışılagelen klasik alegorik değerlendirmelerin dışına çıkarak ilk kez, Zeus’un hayatına giren kadınları Zeus’un varlığı ile birlikte bir bütün olarak değerlendirmiş ve gerek mitoloji gerekse Yunan kültür tarihi açısından önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap bu yönüyle Zeus ile kadınlarını, eğlenceli birer anekdot olmanın ötesine taşıyor ve Yunan dünyasında tohumları atılarak günümüze kadar ulaşan cinsiyet ayrımcılığının, Yunan dini yapısındaki köklerine ışık tutuyor.

  • Künye: Evren Şar İşbilen – Zeus’un Kadınları: Antik Yunan Toplumunda Kadın Konumlanmasına Zeus Merkezli Bir Bakış, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, tarih, 112 sayfa, 2021

Mehmet Özhanlı – Antiokheia (2022)

Hellenistik dönemde kurulmuş Antiokheia, paganizm ve Hıristiyanlığın hac merkeziydi.

Mehmet Özhanlı, bugün Yalvaç ilçesinde bulunan bu kentin bize fısıldadığı kadim tarihin izini sürüyor.

Zamanın yolunda yüründüğünde, yaşamın ilk insandan günümüze dek kesintiye uğramadığı ve değişen tek şeyin yönetimler olduğu görülür.

Antiokheia’ya ya geldiğinizde kentin kurulduğu Hellenistik dönemden kentin bugünkü Yalvaç ilçesinin bulunduğu alana tamamen taşındığı, MS 12. yüzyıla kadar yaşanmış olanları görebilir ve yaşamın Yalvaç ve köylerinde devam ettiğine şahit olursunuz.

Günümüz köylerinin altında, yanı başında bulunan höyük ve kale yerleşimleri ise bölgenin, Hellenistik Dönem öncesini anlatan arkeolojik tanıtım levhalarıdır.

Değişen tek şey isimler.

  • Künye: Mehmet Özhanlı – Pisidia’nın Başkenti, Paganizm ve Hıristiyanlığın Hac Merkezi Antiokheia, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 176 sayfa, 2022

İsmail Hakkı Kurtuluş – Edirne Kaleleri (2021)

Çoğunluğu Bizans döneminden olup bir şekilde bugüne ulaşabilmiş Edirne’nin kaleleri üzerine arşivlik bir çalışma.

Kale mimarisinin gelişimi, Trakya ve Edirne bölge tarihçesiyle ilgilenenler kaçırmasın.

Edirne şehri, köklü geçmişindeki tarihi birikimlerin bir kısmı günümüze ulaşmış.

Edirne il sınırları içinde Kalkolitik, Neolitik, Demir Çağ, Roma, Bizans ve özellikle Osmanlı dönemleriyle ilgili birçok buluntu alanı ve ayakta kalmış eserler bulunuyor.

Kitabın içeriğinde Edirne il sınırları İçinde bulunan ve günümüze farklı durumlarda ulaşan kaleler yer alıyor.

Kitaptan da anlaşılacağı gibi, dönemsel olarak en fazla sayıda kalenin Bizans dönemine ait olduğu anlaşılıyor.

Bazı kaleler Roma döneminde kurulmuş, Bizans döneminde geliştirilerek kullanılmaya devam edilmiş.

Ayrıca, Enez’de iki tane, Geç Demir Çağ dönemine tarihlendirilebilecek tahkimat bulunuyor.

Tespit edilen kaleler Edirne Merkez, Lalapaşa, Keşan ve Enez ilçelerinde yoğunlaşıyor.

Bir kale ise Uzunköprü ilçe sınırları içinde bulunuyor.

Bölgedeki en iyi korunmuş durumda günümüze ulaşan kalesi ise Enez Kalesidir.

  • Künye: İsmail Hakkı Kurtuluş – Edirne Kaleleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 624 sayfa, 2021

Fuat Durmuş ve Aslı Aksoy – Etnoarkeolojik Yaklaşımlarla Troya’nın Prehistorik Dönem Dokuma Aletleri (2020)

Prehistorik dönemin yüz akı kentlerinden Troya’nın tekstil ve dokuma kültürü üzerine usta işi bir çalışma.

Fuat Durmuş ve Aslı Aksoy, Troya’nın muazzam tekstil mirasını etnoarkeolojik bir yöntemle yeniden canlandırıyor.

Troya, Prehistorik Dönem’de Kafkasya’dan Yakın Doğu’ya, Anadolu platosundan Avrupa’ya ticari ulaşımın birleşik noktasıydı.

Görkemli yapıları ve eşsiz buluntularıyla Tunç Çağı’nın kültürel bir bileşkesiydi.

Efsanelerin, hazinelerin ve arkeolojik ilklerin kenti Troya’nın taş, keramik, kemik, diş ve boynuz endüstrisi, aslında Troya’nın ilişkisi bugüne kadar kurulamamış tekstil ve dokuma kültürüyle olan bağlantısına işaret eder.

Bu kitapta da, Troya’nın trajik öyküsü altında kalmış muazzam tekstil mirası etnoarkeolojik yöntemlerle yeniden canlandırılıyor, ayrıca Troya’nın aynı zamanda bir tekstil merkezi olduğunu arkeolojik bulgularla ortaya koyuyor.

  • Künye: Fuat Durmuş ve Aslı Aksoy – Etnoarkeolojik Yaklaşımlarla Troya’nın Prehistorik Dönem Dokuma Aletleri, editör: Rüstem Aslan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 248 sayfa, 2020

Plutarkhos – Artakserkses (2021)

Plutarkhos’un kaleminden, Pers Kralı Artakserkses II Mnemon üzerine altın değerinde bir biyografi.

Plutarkhos, bu Pers kralına duyduğu özel hayranlığı gizlemiyor.

Sevgi Sarıkaya’nın girişi, çevirisi ve notlarıyla sunulan eser, Plutarkhos’un ‘Paralel Yaşamlar’ külliyatından veya derlemesinden günümüze kadar eksiksiz olarak gelen dört ‘tek Yaşamlar’dan MÖ 405/404 yılından 359/358 yılına kadar hüküm sürmüş Pers kralı Artakserkses II Mnemon’un biyografisi.

Artakserkses, tek Yaşam biyografileri arasında yerini almakla birlikte, eserin diğer Hayatlar’dan kendine özgü farklılığı ise biyografi yazarının seçkisini, bu iki uygarlığı birleştirmek için Hellen ve Romalı kişilerden oluştururken bir istisna uygulayıp Pers kralının hayatını da Paralel Yaşamlar yapıtının bir parçası haline getirmesi.

Artakserkses biyografisi, Plutarkhos’un “Tarihin Babası” Herodotos’u barbar severlikle (philobar-baros [φιλο-βάρβα-ρος]) itham ederken bizzat kendisinin de bu Pers kralına özel bir hayranlık duyduğunun kanıtı olarak okunabilir.

  • Künye: Plutarkhos – Artakserkses, giriş, çeviri ve notlar: Sevgi Sarıkaya, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, biyografi, 147 sayfa, 2021

Ceyhun Berkol – Ayak İzinin 10.000 Yıllık Öyküsü ve Osmanlı Uygarlığında Ayakkabı (2021)

10 bin yıldan fazla tarihi bulunan ayakkabının izini, arkeolojik buluntulardan da yararlanarak süren özgün bir çalışma.

Ceyhun Berkol, yazının icadından önceki dönemlerden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanarak ayakkabının tarih içindeki dönüşümünü kayıt altına alıyor.

Soğuktan korunma ve örtünme gereksinimleriyle başlayan giyim kuşam zaman içinde insanoğlunun ayırt edici özelliği haline dönüştü.

Bunlardan kuşkusuz en önemlisi de, insanın her türlü doğa koşullarına uyum ve dayanıklılığını sağlayan, yaşamına konfor katan ayakkabıdır.

Berkol da bu çalışmasında, ayakkabının, tıpkı giysi ve kostüm gibi, bireyin içinde yaşadığı dönem, toplum, ustalık, etkileşim ve ticaretle ilgili bize ne gibi bilgiler vereceğini irdeliyor.

Şimdilerde, üniversitede moda ve kostüm tarihiyle ilgili dersler veren Berkol, yerli ve yabancı kaynaklardan edindiği bilgileri arkeolojik kazılardan elde ettiği malzemelerle harmanlayarak zengin bir ayakkabı tarihi meydana getirmiş.

Kitap, Sinop il merkezinde yer alan Roma dönemi buluntularından Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna değin dokuma, kostüm, ayakkabı ve giyim aksesuarlara, oradan Balatlar Kilisesi Kazılarında gün ışığına çıkarılan buluntulara uzanarak tarihsel süreci 10 bin yıl öncesinden başlayan ayakkabının, deri sanatının keşfi ile birlikte nasıl bir dönüşüm geçirdiğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Ceyhun Berkol – Ayak İzinin 10.000 Yıllık Öyküsü ve Osmanlı Uygarlığında Ayakkabı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, tarih, 184 sayfa, 2021