Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler (2026)

Akira O’Connor ve Erin Robbins ‘Sömürge Zihinler’de modern psikolojinin hangi bilgi ve anlatıları “bilimsel gerçek” olarak kabul ettiğini ve bu kabullerin hangi tarihsel koşullar içinde oluştuğunu araştırıyor. Yazarların hareket noktası, psikoloji kanonunun yalnızca en etkili araştırmacıların ve çalışmaların toplamından oluşmadığı düşüncesidir. Ders kitaplarında, üniversite müfredatlarında ve araştırma yöntemlerinde tekrar tekrar aktarılan insanlar, kavramlar ve yöntemler belirli bir düşünme sistemini de yeniden üretiyor. Bu nedenle yazarlar, “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanında “Neden bu bilgi doğru kabul edildi ve bu statüyü sürdürmesini sağlayan kurumlar neler?” sorusunu da soruyor.

Kitabın ilk bölümü kanon kavramını ele alıyor. Psikolojide açıkça tanımlanmış bir kanon bulunmadığı düşünülse de lisans eğitiminde öğretilen teoriler, yöntemler, araştırmacılar ve analiz araçları arasında güçlü bir ortaklık olduğu belirtiliyor. Yazarlar bu ortaklığın, psikolojinin neyi önemli, ölçülebilir ve araştırılmaya değer gördüğünü belirlediğini savunuyor. Dolayısıyla kanonu sorgulamak yalnızca geçmişte unutulmuş isimleri müfredata eklemek değil, bilginin üretilme ve aktarılma biçimlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

İkinci bölüm, istatistiğin psikolojideki yükselişi ile öjeni arasındaki tarihsel bağlantıya odaklanıyor. İstatistiksel yöntemlerin kendisi öjenik bir düşünceyle özdeşleştirilmiyor; ancak psikolojinin “bilimsel” ve ölçülebilir bir disiplin olarak güçlenmesinde rol oynayan bazı istatistiksel yaklaşımların öjenik ideallerle aynı tarihsel ortamı paylaştığı gösteriliyor. İnsanların özelliklerini ölçmek, sınıflandırmak ve gruplar arasında karşılaştırmak, bazı durumlarda toplumsal hiyerarşileri doğal ve nesnel göstermek için kullanılıyor. Böylece bugün teknik ve tarafsız görünen araçların hangi amaçlarla ve hangi varsayımlar altında geliştirildiği sorusu ortaya çıkıyor.

Üçüncü bölümde zekâ testleri inceleniyor. Binet-Simon ölçeğinin ortaya çıkışından itibaren psikolojik testlerin yalnızca bireysel özellikleri anlamak için kullanılmadığı, eğitim ve toplum politikaları üzerinde de etkili olduğu anlatılıyor. “Zayıf akıllı” insanların belirlenmesi fikri, zekânın tek ve değişmez bir özellik olduğu varsayımıyla birleştiğinde ayrımcı uygulamaları destekleyebiliyor. Yazarlar burada testlerin sonuçlarından çok, zekânın nasıl tanımlandığı, hangi kültürel becerilerin ölçüldüğü ve ölçümlerin toplumsal kararlar için nasıl kullanıldığı üzerinde duruyor.

Dördüncü bölüm psikiyatrik tanıların sapma ve marjinalleşmeyle ilişkisini ele alıyor. Ruhsal hastalık kategorileri insanların yaşantılarını anlamlandırmak ve tedavi etmek açısından önemli araçlar olabilse de “normal” ile “anormal” arasındaki sınırı belirleyen kurumsal otoritenin nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Psikiyatrik tanının yalnızca bir hastalığı betimleyen teknik araç olmadığı, aynı zamanda toplumun kabul edilebilir davranışlara ilişkin sınırlarını da etkileyebildiği gösteriliyor. Böylece tanı, bilgi üretimi ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin örneklerinden biri hâline geliyor.

Beşinci bölüm frenoloji ve modern nörogörüntüleme tekniklerini karşılaştırıyor. Frenolojinin zihinsel özellikleri kafatasının biçimi üzerinden açıklama girişimi bilimsel geçerliliğini yitirmiş olsa da, yazarlar eski bir hatanın ortadan kalkmasının benzer düşünme biçimlerinin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmediğini savunuyor. Günümüzde beyin görüntüleme teknolojileri, özellikle fMRI, zihinsel süreçleri belirli beyin bölgeleriyle ilişkilendirmede güçlü araçlar sağlıyor. Ancak görüntülerin yorumlanması, istatistiksel eşikler ve teknolojinin sağladığı görsel kesinlik duygusu, bilimsel sonuçların olduğundan daha doğrudan ve kesin algılanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle teknoloji ile bilgi arasındaki ilişkinin de eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Altıncı bölüm psikolojide kadınların konumunu inceliyor. Kadınlar uzun süre araştırmanın nesnesi olarak belirli toplumsal ve biyolojik varsayımlar çerçevesinde incelenirken araştırmacı olarak da bilimsel kurumların dışında veya kenarında bırakılıyor. Histeri, hormonlar ve mutluluk ilaçları üzerinden kadın bedeninin ve davranışlarının nasıl tanımlandığı ele alınıyor. Yazarlar kadınların psikolojiye yalnızca araştırma konusu olarak değil, araştırmacı olarak da katılımının önemini vurgularken, cinsiyet farklılıklarının doğal ve değişmez kategoriler olarak kabul edilmesinin taşıdığı sorunları tartışıyor.

Yedinci bölüm psikolojinin ırk konusundaki tarihine odaklanıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel ırkçılık, zekâ araştırmaları ve eğitim politikaları üzerinden, psikolojik ölçümlerin ırksal hiyerarşileri desteklemek için nasıl kullanılabildiği inceleniyor. Zekânın toplumsal ve kültürel koşullardan bağımsız, değişmez bir özellik olarak ele alınması eleştirilirken, insanların yaşadığı çevrelerin ve eğitim sistemlerinin psikolojik ölçümlere etkisi gündeme getiriliyor. Böylece “bilimsel” kategorilerin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yalnızca yansıtmakla kalmayıp onları yeniden üretebilme ihtimali ortaya konuyor.

Sekizinci bölüm, psikolojik araştırmalarda Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların —WEIRD toplumlarının— aşırı temsil edilmesi sorununu ele alıyor. Psikoloji insan zihni hakkında evrensel sonuçlara ulaşmayı hedeflerken araştırmaların belirli toplumlarda yoğunlaşması, elde edilen sonuçların bütün insanlığa genellenmesini sorunlu hâle getirebiliyor. Yazarlar kültürlerarası araştırmanın bu problemi çözebileceğini kabul etmekle birlikte, kültürlerarası yöntemlerin de kendi varsayımlarını ve etik sorunlarını taşıdığını belirtiyor. Amaç yalnızca örneklemi çeşitlendirmek değil, “evrensel insan” hakkında nasıl düşündüğümüzü de yeniden değerlendirmek oluyor.

Dokuzuncu bölüm üniversiteleri bilgi üretiminin ve dağıtımının güçlü kurumları olarak ele alıyor. Yükseköğretim eşitsizlikleri azaltmayı amaçlasa bile hangi bilginin değerli kabul edileceğine, hangi araştırmaların yayımlanacağına ve kimlerin bilgi üretme imkânına sahip olacağına ilişkin eşitsizlikleri sürdürebiliyor. Akademik kurumların kendi kanonlarını yeniden üretmesi, çeşitliliğin yalnızca öğrenci ve araştırmacı sayısını artırmakla çözülemeyeceğini gösteriyor. Bilginin üretim ve dolaşım koşullarının da değişmesi gerekiyor.

Sonuç bölümünde yazarlar psikoloji kanonunun dönüştürülmesini, geçmişteki sorunlu isimleri basitçe listeden çıkarmaktan daha geniş bir mesele olarak ele alıyor. Amaç, psikolojinin hangi varsayımlarla çalıştığını, hangi insanların deneyimlerini merkeze aldığını ve hangi kurumların bilgiye meşruiyet kazandırdığını sürekli sorgulayan bir disiplin anlayışı geliştirmek. Yazarların kendi akademik geçmişlerini de eleştiriye dahil etmeleri bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Kendi çalışmalarının ve kurumlarının da söz konusu kanonun içinde yer aldığını kabul ederek, eleştirinin dışarıdan yöneltilen bir suçlama değil, araştırmacının kendi konumunu da sorgulamasını gerektiren bir süreç olduğunu vurguluyorlar.

‘Sömürge Zihinler’ (‘Colonised Minds: Narratives That Shape Psycholog’) böylece psikoloji tarihini yalnızca geçmişteki hataların dökümü olarak sunmuyor. İstatistikten zekâ testlerine, psikiyatrik tanıdan beyin görüntülemeye, kadın ve ırk araştırmalarından üniversitelerin bilgi üretme biçimlerine kadar uzanan örneklerle, psikolojik bilginin toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olmadığını gösteriyor. Kitabın temel sorusu da burada belirginleşiyor: İnsan zihnini daha kapsayıcı biçimde anlayabilmek için yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, hangi bilgileri neden bilimsel ve önemli kabul ettiğimizi de yeniden düşünmek gerekiyor.

Akira O’Connor, Erin Robbin — Sömürge Zihinler: Psikolojiyi Şekillendiren Anlatılar
Çeviren: Beyza Konuk • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Hartmut Rosa – Yabancılaşma ve Hızlanma (2022)

Sınır tanımaz hızdan, hiçbir şeyi göremez hale geldik.

Hartmut Rosa, modern hayatın “hızlandırılmış” zaman anlayışının nasıl büyük bir yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.

Modern yaşam her geçen gün daha da hızlanıyor.

Ayrıca iletişim ve üretimde yeni teknolojilerin geliştirilmesiyle beraber zamandan daha fazla tasarruf ediyoruz.

Ancak yine de tüm bu ilerlemelere rağmen hiçbir şeye vakit bulamayacak kadar yoğunuz.

Bilhassa Batı toplumlarında bireyler, her gün daha hızlı koşmaları gerektiği mecburiyeti altında yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Fakat bu koşuşturma bir amaca varmak için değil, sadece kişinin bulunduğu konumu kaybetmemesi için sürdürülen bir yarış gibi görünüyor.

Bu kitap, modernitenin temel unsurlarından biri hâline gelen bu “hızlandırılmış” yaşam biçimlerinin kaynağına iniyor ve bu yaşam biçimlerine ilişkin eleştirel olduğu kadar analitik bir çerçeve sunuyor.

Kitap ayrıca, bu türden “hızlandırılmış” bir yaşam biçiminin başta kişinin kendi öz-benliği olmak üzere, kişiyi çeşitli yabancılaşma biçimlerine maruz bıraktığı iddiasında bulunuyor.

  • Künye: Hartmut Rosa – Yabancılaşma ve Hızlanma: Geç Modern Zamansallığına Dair Bir Eleştirel Teori’ye Doğru, çeviren: Beyza Konuk, Albaraka Yayınları, inceleme, 119 sayfa, 2022

Zbigniew Kotowicz – R. D. Laing ve Anti-Psikiyatrinin Yolları (2022)

Psikiyatri kurumuna meydan okumuş R. D. Laing’in çalışmaları üzerine harikulade bir eleştirel inceleme.

Zbigniew Kotowicz, aynı zamanda devrim yaratmış kimi anti-psikiyatri denemelerini de kapsamlı şekilde ele alıyor.

1960’lı ve 1970’li yıllarda R. D. Laing’in radikal ve vizyoner fikirleri, tanının bilimsel olarak anlamsız olduğu iddiasıyla psikiyatri kurumuna meydan okudu.

Bu görüşler psikiyatri pratiğindeki düşüncelerde ve deliliğin anlamında bir devrim yarattı.

‘Bölünmüş Benlik’ten ‘Düğümler’e, Laing’in çalışmaları kısa süre içinde hemen herkes tarafından tanınmasını sağladı.

‘R. D. Laing ve Anti-Psikiyatrinin Yolları’, çağdaş bir perspektiften Laing’in çalışmalarının kapsamlı bir değerlendirmesini sunuyor.

En üretken olduğu on yıla odaklanarak yazar, Laing’in teorik yazılarının gerekçelendirilmiş bir eleştirisini yapıyor ve ilk eserleri üzerinde etkili olan fenomenoloji ve varoluşçuluk ile kişilerarası iletişim çalışmalarına etki eden Amerikan aile etkileşimi araştırmalarını ve Sartre dâhil Laing’in düşüncesine tesir eden etkenlerin izini sürüyor.

Kitap aynı zamanda, deneysel bir terapi topluluğu olan Kingsley Hall’ü, Almanya’daki Sosyalist Hastalar Kolektifi ve İtalya’daki tüm psikiyatri sisteminin yeniden şekillendirilmesi gibi diğer anti-psikiyatri denemelerine paralel olarak ele alıyor.

  • Künye: Zbigniew Kotowicz – R. D. Laing ve Anti-Psikiyatrinin Yolları, çeviren: Beyza Konuk, Albaraka Yayınları, psikiyatri, 172 sayfa, 2022

R. D. Laing – Benlik ve Ötekiler (2022)

Herkes bir ötekinin tamamlanmasına ya da yok edilmesine katkı sunar.

Ronald David Laing psikanaliz ve varoluş felsefesini ustaca harmanladığı ‘Benlik ve Ötekiler’de kişilik sorununa ve “kendiliğin” sosyal ve psikolojik olarak nasıl üretildiğine ilişkin ufuk açıcı bir tartışma sunuyor.

Ronald David Laing ‘Benlik ve Ötekiler’de, her bir kişinin, birinin kendine dair yaşantısını nasıl etkilediğinin yollarını ve [aralarındaki] etkileşimin nasıl meydana geldiğini anlamak için bir sosyal sistem ya da insanlar “grubu” içindeki kişileri resmetmeye çalışıyor.

Ona göre, herkes bir ötekinin tamamlanmasına ya da yok edilmesine katkı sunar.

Kitap, özellikle evlilik ve aile içlerindeki etkileşim süreçleri üzerine yapılan araştırmaların bir çıktısı niteliğinde.

Bu çerçevede kitap boyunca, Laing’in klinik deneyimleri temelinde çoğunlukla psikoza referans yapılmış.

Kitabın bir diğer amacı, yaşantı ve davranışı tutarlı bir teoride birleştirmektir; zira yazara göre yaşantı ve davranış gerçek hayatta iç içedir.

Ne var ki bu ikisini ayrıştırmaya çalışan kuramsal görüş bu kitabın yazılmasından bu yana devam ediyor.

Laing bu durumu kişiler arasındaki ilişkiyi kişisel açıdan anlamak için kendi döneminde gösterilen nispeten az sayıdaki çabayla tutarlı olmaya çalışmak olarak değerlendiriyor.

  • Künye: R. D. Laing – Benlik ve Ötekiler, çeviren: Beyza Konuk, Albaraka Yayınları, psikoloji, 200 sayfa, 2022