Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji (2026)

Max Weber’in sosyoloji düşüncesinin temel metinlerinden ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, toplumsal hayatı insanların eylemlerine yükledikleri anlamlardan başlayarak ekonomi, iktidar ve eşitsizlik ilişkilerine uzanan geniş bir çerçevede çözümlemeyi amaçlıyor. Weber, toplumu bireylerden bağımsız soyut bir bütün olarak değil, insanların başkalarının davranışlarını hesaba katarak gerçekleştirdikleri anlamlı eylemler ile bu eylemlerin zaman içinde oluşturduğu ilişkiler, düzenler ve kurumlar üzerinden kavrıyor. Bu nedenle kitap, her şeyden önce toplumsal eylem, toplumsal ilişki, düzen ve örgütlenme gibi temel sosyolojik kavramların sistematik biçimde kurulmasıyla başlıyor.

Bu kavramsal temel üzerinde Weber, ekonomik eylemin sosyolojik kategorilerine yönelerek ekonominin yalnızca mal üretimi, değişimi ve bölüşümünden ibaret olmadığını gösteriyor. İhtiyaçların karşılanmasından mübadeleye, piyasa ilişkilerinden ekonomik örgütlenmeye kadar ekonomik davranışların toplumsal ilişkiler içerisinde nasıl biçimlendiğini araştırıyor. Böylece ekonomi ile toplum arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir nedenselliğe indirgemeden, ekonomik çıkarların toplumsal düzenlerle karşılıklı etkileşimini çözümlemeye çalışıyor.

Kitabın diğer temel eksenini tahakküm ve otorite biçimleri oluşturuyor. İnsanların neden belirli emirlere itaat ettikleri ve iktidarın hangi koşullarda meşru kabul edildiği sorularından hareket eden Weber, meşru tahakkümün farklı dayanaklarını karşılaştırarak modern toplumun siyasal ve yönetsel kurumlarını anlamaya yönelik bir model geliştiriyor. Bu çözümleme aynı zamanda modern bürokrasinin, kurallara dayalı yönetimin ve otoritenin kurumsallaşmasının ardındaki toplumsal mantığı görünür kılıyor.

Weber son olarak zümreler ve sınıflar üzerinden toplumsal eşitsizliğin farklı kaynaklarını inceliyor. Ekonomik konumun belirlediği sınıfsal farklılıklarla toplumsal itibar ve statüye dayanan zümresel ayrımları birbirinden ayırarak, toplumdaki güç dağılımının yalnızca gelir ya da mülkiyet üzerinden açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Böylelikle ekonomik çıkarlar, toplumsal saygınlık ve iktidar ilişkilerinin birbirleriyle kesişerek eşitsizlikleri nasıl ürettiğini gösteriyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, aynı zamanda tamamlanmış ve Weber tarafından son biçimi verilmiş yekpare bir kitabın alışılmış yayın öyküsüne sahip değil. Kökenleri Weber’in 1909’da başladığı kapsamlı projeye uzanan metinler, yaklaşık on yıllık çalışma boyunca farklı tasarılar doğrultusunda gelişmiş; Weber’in 1920’deki ölümünün ardından geride bıraktığı tamamlanmış ve parçalı çalışmalar Marianne Weber tarafından düzenlenerek yayımlanmış, sonraki baskılarda Johannes Winckelmann tarafından yeniden yapılandırılmış. Dolayısıyla eser, yalnızca Weber sosyolojisinin kavramlarını değil, onun düşüncesinin yıllar içinde geçirdiği oluşum ve dönüşüm sürecini de taşıyor.

Toplumsal eylemden ekonomik davranışa, meşru tahakkümden sınıf ve zümrelere uzanan bu kapsamıyla ‘Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji’, Weber’in modern toplumu anlamlandırmak için geliştirdiği kavramsal araçları bir araya getirerek ekonomi, iktidar, otorite ve eşitsizliğin birbirine bağlandığı toplumsal dünyanın çok katmanlı bir haritasını sunuyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Sosyoloji
Çeviren: Ayşe Zülal Büyükcoşkun • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 688 sayfa • 2026

 

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası (2026)

Dan Zahavi’nin bu kitabı, benlik sorununu fenomenoloji geleneği ile çağdaş zihin felsefesi, psikoloji, psikiyatri ve bilişsel bilim tartışmalarını bir araya getirerek yeniden ele alıyor. ‘Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi’ (‘Self & Other: Exploring Subjectivity, Empathy, and Shame’), benliğin ne değişmez bir metafizik öz ne de bütünüyle toplumsal ya da dilsel bir kurgu olduğunu savunuyor. Ona göre her bilinç deneyimi, kaçınılmaz olarak birinci tekil şahıs perspektifini, yani deneyimin “benim için” oluşunu içerir. Bu deneyimsel benlik, insanın zaman içindeki sürekliliğini sağlayan temel öznel boyuttur; ancak bu durum bireyin başkalarından yalıtılmış olduğu anlamına gelmez. Kitap boyunca benlik ile öznelerarasılık arasındaki ilişkinin birbirini dışlayan değil, birbirini kuran iki boyut olduğu gösteriliyor.

İlk bölüm, benlik üzerine geliştirilen özcü, anlatısal, toplumsal inşacı ve benlik karşıtı yaklaşımları karşılaştırarak deneyimsel benlik anlayışını temellendiriyor. Zahavi, öz-bilincin düşünsel bir yansıtmanın ürünü olmadığını, her bilinç yaşantısının zaten dolaysız bir öz-farkındalık içerdiğini ileri sürüyor. Bilincin şeffaflığı ile kendiliğin görünürlüğü arasındaki ilişkiyi tartışırken, benliğin psikolojik içeriklerden bağımsız fakat deneyimden ayrı düşünülemeyeceğini savunuyor. Zaman içinde değişen yaşantılara rağmen kişinin kendisini aynı özne olarak deneyimlemesini açıklayan diyakronik birlik fikrini fenomenolojik bir zeminde yeniden yorumlar ve benliğin biyolojik, bilişsel, toplumsal ve fenomenolojik boyutlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyor.

İkinci bölüm, empatiyi başkasının zihnine ilişkin çıkarımsal bir tahmin süreci olarak gören yaklaşımları eleştiriyor. Husserl, Scheler, Edith Stein, Schutz, Sartre ve Merleau-Ponty’nin fenomenolojisinden hareketle empatiyi, başkasını kendi yaşantısının özgünlüğü içinde doğrudan kavramanın temel yolu olarak açıklıyor. Empati, başkasını kendimize indirgemek ya da onun yerine geçmek değildir; onun farklılığını koruyarak özne olarak tanımaktır. Bu çerçevede çağdaş sosyal biliş kuramları, zihin okuma modelleri ve simülasyon teorileri fenomenolojik bakışla karşılaştırılır; öznelerarasılığın yalnızca bilişsel çıkarımlara değil, bedenlenmiş ve yaşanmış karşılaşmalara dayandığı savunuluyor.

Son bölümde Zahavi, benliğin toplumsal boyutunu özellikle utanç deneyimi üzerinden inceliyor. Utanç, bireyin yalnızca kendi gözünden değil, başkasının bakışı altında da kendisini fark ettiği ayrıcalıklı bir yaşantıdır. Bu nedenle benlik, toplumsal ilişkiler içinde görünürlük kazanırken yine de öznel çekirdeğini korur. “Ben”, “sen” ve “biz” ilişkileri, ortak yaşamın ve kolektif kimliklerin nasıl oluştuğunu açıklamak için birlikte değerlendirilir. Zahavi, bireysel öznellik ile toplumsal varoluş arasında keskin bir ayrım kurmak yerine, insanın kendisini ancak başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde tam anlamıyla anlayabileceğini gösteriyor. Böylece kitap, fenomenolojiyi güncel zihin ve toplum tartışmalarıyla buluşturarak benlik, empati ve utanç kavramlarını hem felsefi hem de disiplinler arası bir perspektifle yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma.

Dan Zahavi — Benlik ve Başkası: Öznelliğin, Empatinin ve Utanmanın Keşfi
Çeviren: Selim Baran • Albaraka Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi (2026)

Thierry Gallois’nin parayı yalnızca ekonomik bir araç olarak değil, çocukluktan itibaren aile ilişkileri, duygular ve toplumsal değerlerle örülen psikolojik bir olgu olarak ele aldığı disiplinlerarası bir çalışma. ‘Paranın Psikolojisi’ (‘Psychologie de l’argent’), bireyin parayla kurduğu ilişkinin gelir düzeyinden çok, erken dönem yaşantılar, aile içi mesajlar, sevgi, güven, suçluluk, güç ve özsaygı gibi etkenler tarafından biçimlendiğini savunuyor. Bu nedenle para karşısındaki davranışlar yalnızca rasyonel tercihler değil, çoğu zaman bilinçdışı çatışmaların ve öğrenilmiş kalıpların dışavurumu olarak değerlendiriliyor.

İlk bölümlerde para eğitiminin aile içinde nasıl şekillendiği inceleniyor. Paranın tabu hâline getirilmesi, aile sırlarıyla ilişkilendirilmesi ya da toplumsal başarı ve saygınlığın temel ölçütü olarak sunulması, bireyin gelecekteki para algısını belirleyen güçlü deneyimler olarak yorumlanıyor. Çocukların parayla tanışma sürecinde açık iletişimin önemi vurgulanıyor; harçlık, hırsızlık ve sorumluluk gibi konuların cezalandırıcı değil öğretici bir yaklaşımla ele alınması gerektiği savunuluyor. Kitap, çocuklukta edinilen bu ilk temsil ve inançların yetişkinlikte harcama alışkanlıklarından tasarruf anlayışına kadar uzanan geniş bir davranış repertuvarını etkilediğini gösteriyor.

Gallois, para ile kişilerarası ilişkiler arasındaki bağı da ayrıntılı biçimde tartışıyor. Özellikle çift ilişkilerinde para, yalnızca ortak yaşamın finansal boyutu değil; güç dengelerinin, bağımsızlık arayışının ve güven duygusunun da önemli bir göstergesi hâline geliyor. Ortak ya da ayrı hesap tercihleri, harcama alışkanlıkları ve ekonomik kararların paylaşımı, ilişkinin psikolojik dinamikleriyle birlikte değerlendiriliyor. Satın alma davranışının da yalnızca ihtiyaçları karşılamadığı; kimlik kurma, sevgi gösterme, toplumsal statü kazanma ya da duygusal boşlukları telafi etme işlevleri üstlenebildiği ortaya konuyor.

Kitabın önemli bir bölümü parayla bağlantılı aşırı davranış biçimlerine ayrılıyor. Cimrilik, savurganlık, dürtüsel alışveriş, kumar, kredi bağımlılığı ve sürekli daha fazlasını isteme eğilimi; psikanalitik ve bilişsel psikoloji perspektiflerinden açıklanıyor. Bu davranışların ardında kaygıyı azaltma, kontrol duygusunu koruma, heyecan arama ya da eksiklik hissini telafi etme gibi psikolojik gereksinimlerin bulunduğu gösteriliyor. Klinik örnekler aracılığıyla obsesif para biriktirme ile kontrol kaybına dayalı aşırı tüketimin, görünüşte zıt olsalar da benzer duygusal kökenlerden beslendiği vurgulanıyor. Kumarın ve borçlanmanın zamanla haz veren etkinliklerden zorlayıcı bağımlılıklara dönüşebileceği; ani servet, miras ya da piyango kazançlarının ise beklenen mutluluğu getirmek yerine kimlik krizleri ve sosyal uyum sorunları yaratabileceği tartışılıyor.

Son bölümde Gallois, parayla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolunun daha fazla kazanmaktan değil, ona yüklenen anlamları fark etmekten geçtiğini savunuyor. Para ne mutluluğun tek kaynağı ne de bütün sorunların çözümüdür; çoğu zaman sevgi, güvenlik, başarı ya da değer görme ihtiyacının simgesine dönüşmektedir. Yazar, bireyin irrasyonel para inançlarını sorgulamasını, ekonomik kararlarını kişisel değerleriyle uyumlu hâle getirmesini ve aile içinde para üzerine açık iletişim kurmasını öneriyor. Böylece kitap, parayı yalnızca ekonomik yaşamın değil, benlik, aile ve toplumsal ilişkilerin merkezinde yer alan güçlü bir psikolojik gösterge olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Thierry Gallois — Paranın Psikolojisi
Çeviren: Şeyma Gümüş • Albaraka Yayınları
Psikoloji • 184 sayfa • 2026

Annemarie Schimmel — Batı Doğu Yakınlaşmaları (2026)

Annemarie Schimmel’in bu eseri, Avrupa ile İslam dünyası arasındaki ilişkiyi yalnızca savaşlar ve siyasi çatışmalar üzerinden değil; bilim, sanat, edebiyat, mimari, müzik ve tasavvuf gibi kültürel alanlar üzerinden inceleyen kapsamlı bir medeniyet tarihidir. Schimmel, Doğu ile Batı’yı birbirine kapalı iki dünya olarak değil, yüzyıllar boyunca karşılıklı etkilenerek gelişmiş iki büyük kültürel havza olarak ele alıyor.

Kitabın ilk bölümünde Avrupa’nın İslam dünyasıyla temasının tarihsel seyri anlatılıyor. Erken Orta Çağ’dan itibaren Akdeniz, yalnızca ticaretin değil, fikirlerin de dolaştığı bir alan hâline geliyor. Sicilya ve Endülüs üzerinden Arapça bilimsel ve felsefi miras Avrupa’ya aktarılıyor; matematik, astronomi, tıp ve Aristoteles yorumları Latin dünyasında yeni düşünsel ufuklar açıyor.

Haçlı Seferleri yalnızca askeri çatışmalar değil, aynı zamanda kültürel temaslar da yaratıyor. Ramon Lull gibi düşünürler Hristiyanlık ile İslam arasındaki entelektüel ilişkiyi anlamaya çalışırken, Moğol dönemi Avrupa’nın dünya tasavvurunu genişletiyor. Osmanlı’nın yükselişiyle birlikte “Türk sorunu” Avrupa siyasetinin merkezine yerleşse de, diplomatik ilişkiler ve seyahatnameler sayesinde karşılıklı gözlemler derinleşiyor.

Schimmel, özellikle seyahatnamelerin ve tercüme faaliyetlerinin önemini vurguluyor. Busbecq ve Olearius gibi seyyahlar Osmanlı toplumunu Avrupa’ya tanıtırken, Kur’an tercümeleri ve Arapça çalışmaları İslam’a dair ilk sistemli bilgilerin oluşmasına katkı sağlıyor. ‘1001 Gece Masalları’nın Avrupa hayal gücünü nasıl etkilediği, Doğu’nun romantik ve egzotik bir imgeye dönüşmesinde oynadığı rol de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Herder, Goethe, Hammer-Purgstall, Rückert ve Platen gibi Alman düşünür ve şairleri üzerinden Doğu’nun Avrupa edebiyatındaki yankıları gösteriliyor. Goethe’nin ‘Doğu Batı Divan’ı, Schimmel’e göre, Doğu ile Batı arasında estetik ve manevi bir yakınlaşma arayışının en güçlü örneklerinden biridir.

İkinci bölümde İslam medeniyetinin sanatsal ifade biçimleri inceleniyor. Camiler, türbeler, saraylar ve gündelik yaşam nesneleri yalnızca mimari yapılar değil, aynı zamanda bir dünya görüşünün taşıyıcıları olarak yorumlanıyor. Hat sanatı, resim, şiir ve müzik, İslam kültürünün estetik duyarlılığını yansıtan temel alanlar olarak öne çıkıyor. Schimmel özellikle dil ve şiirin İslam dünyasında taşıdığı merkezi role dikkat çekiyor; Arapça, Farsça ve Türkçe şiir geleneklerinin Avrupa’da bıraktığı izleri de takip ediyor.

Çevirmenin önsözünde vurgulandığı gibi eser, “medeniyetler çatışması” fikrinden çok “medeniyetler arası etkileşim” fikrine dayanıyor. Schimmel, Doğu ve Batı kavramlarını katı coğrafi sınırlar olarak değil, farklı estetik ve zihinsel ufukların karşılaşması olarak yorumluyor. Bu nedenle kitap, İslam ile Avrupa arasındaki ilişkinin yalnızca siyasi rekabetten ibaret olmadığını; ortak bir Akdeniz dünyası içinde bilgi, sanat ve düşünce alışverişiyle şekillendiğini gösteriyor.

‘Batı Doğu Yakınlaşmaları’ (‘West-östliche Annäherungen’), Avrupa ile İslam dünyası arasındaki uzun tarihsel ilişkiyi çatışma merkezli anlatıların ötesine taşıyarak, ortak mirası ve karşılıklı etkileri görünür kılan bir kültür tarihi çalışması. Schimmel, okuru yalnızca geçmişi öğrenmeye değil, medeniyetlerin birbirini nasıl algıladığını ve dönüştürdüğünü yeniden düşünmeye davet ediyor.

Annemarie Schimmel — Batı Doğu Yakınlaşmaları: Avrupa’nın İslam Dünyası ile Buluşması
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Tarih • 200 sayfa • 2026

Kolektif — Natüralizm (2026)

William Lane Craig ve J. P. Moreland editörlüğünde hazırlanan bu eser, çağdaş felsefede uzun süredir etkili olan felsefi natüralizmi analitik felsefenin yöntemleriyle eleştirel biçimde değerlendiren makalelerden oluşuyor. ‘Natüralizm: Eleştirel Bir Analiz’ (‘Naturalism: A Critical Analysis’), natüralizmin yalnızca doğaüstü açıklamaları reddeden bir dünya görüşü olmadığını, aynı zamanda bilgi, gerçeklik, zihin, ahlak ve evrenin kökeni gibi temel felsefi sorunlara kapsamlı açıklamalar getirme iddiasında bulunduğunu vurguluyor. Editörlere göre bu iddialar, disiplinler arası bir inceleme karşısında önemli güçlüklerle karşılaşıyor ve natüralizmin felsefi yeterliliği yeniden tartışılmayı hak ediyor.

Eserin ilk bölümü epistemolojiye ayrılmış. Burada natüralizmin bilgi, akıl yürütme ve doğruluk kavramlarını açıklama kapasitesi sorgulanıyor. Yazarlar, insan zihninin yalnızca doğal süreçlerin ürünü olarak değerlendirilmesi hâlinde, güvenilir bilgiye ulaşmanın ve akıl yürütmenin temellerinin zayıflayabileceğini ileri sürüyor. Bilimsel realizm ile natüralizm arasındaki ilişkinin de sanıldığı kadar uyumlu olmadığı savunulurken, bilimin nesnel gerçekliği açıklama iddiasının yalnızca fiziksel süreçlere indirgenmesinin çeşitli felsefi sorunlar doğurduğu öne sürülüyor.

Ontoloji bölümünde natüralizmin varlık anlayışı farklı açılardan inceleniyor. Niteliklerin, maddi nesnelerin, zihinsel yaşantıların ve insan failliğinin yalnızca fiziksel gerçeklik üzerinden açıklanıp açıklanamayacağı tartışılıyor. Özellikle bilinç, öznel deneyim ve özgür irade gibi olguların katı fizikselci modeller içinde tatmin edici biçimde açıklanamadığı savunuluyor. Yazarlara göre insanın bilinçli deneyimi ve özgür seçim yapabilme kapasitesi, natüralist ontolojinin sınırlarını zorlayan temel problemler arasında yer alıyor.

Kitap, değer teorisi bağlamında ahlakın temellerini de ele alıyor. Natüralist yaklaşımların ahlaki değerleri biyolojik evrim ya da toplumsal gelişim süreçleriyle açıklama girişimleri incelenirken, nesnel ahlaki yükümlülüklerin yalnızca doğal süreçlerden türetilemeyeceği ileri sürülüyor. Bu bölümde özellikle ahlaki doğruların evrenselliği ve bağlayıcılığı üzerine yoğunlaşılırken, etik ilkelerin yalnızca doğal olgulara indirgenmesinin çeşitli felsefi açmazlar doğurduğu savunuluyor.

Son bölüm, doğal teoloji başlığı altında kozmoloji ve tasarım tartışmalarına odaklanıyor. William Lane Craig, Büyük Patlama kozmolojisi ve evrenin başlangıcına ilişkin bulguları değerlendirerek bunların aşkın bir neden fikrine işaret edebileceğini öne sürüyor. William Dembski ise evrendeki karmaşıklık ve düzeni tasarım tartışmaları çerçevesinde ele alıyor. Kitap, çağdaş kozmoloji ve doğa bilimlerinden elde edilen bazı verilerin yalnızca natüralist açıklamalarla sınırlandırılmasının zorunlu olmadığını, bunların teistik yorumlara da kapı aralayabileceğini savunuyor.

Eserde yer alan bütün makaleler ortak bir amaç etrafında birleşiyor: natüralizmin kendi içinde tutarlı, kapsamlı ve yeterli bir dünya görüşü olup olmadığını sorgulamak. Yazarlar, natüralizmin bilgi kuramından zihin felsefesine, ahlaktan kozmolojiye kadar pek çok alanda açıklama gücünün sınırlı kaldığını ileri sürerken, çağdaş analitik felsefede teizmin yeniden güç kazanmasını da bu açıklama eksiklikleriyle ilişkilendiriyor. Bu nedenle eser, teistik felsefeyi yalnızca dinî bir tercih olarak değil, metafizik ve epistemolojik sorunlara alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirmeye çalışıyor.

Kitap, çağdaş analitik felsefede natüralizm ile teizm arasındaki tartışmaları sistematik biçimde ele alan önemli bir derleme niteliği taşıyor. Epistemoloji, ontoloji, zihin felsefesi, ahlak ve doğal teoloji gibi farklı alanlardan hareket ederek natüralist dünya görüşüne yöneltilen eleştirileri bir araya getirirken, aynı zamanda teistik yaklaşımların savunusuna da yer veriyor. Bu yönüyle eser, özellikle din felsefesi, metafizik ve çağdaş analitik düşünceyle ilgilenen okurlar için kapsamlı bir tartışma zemini sunuyor.

Kitapta yazıları bulunan isimler ise şöyle: Paul K. Moser, David Yandell, Dallas Willard, Robert C. Koons, J. P. Moreland, Michael Rea, Charles Taliaferro, Stewart Goetz, John E. Hare, William Lane Craig ve William Dembski.

Kolektif — Natüralizm: Eleştirel Bir Analiz
Editör: William Lane Craig, J. P. Moreland • Albaraka Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri (2026)

Mohammad Gharipour’un bu eseri, Pers bahçe geleneğini yalnızca estetik bir peyzaj anlayışı olarak değil, İran uygarlığının düşünsel, siyasal ve kültürel dünyasını yansıtan çok katmanlı bir mekân biçimi olarak ele alıyor. ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’ (‘Persian Gardens and Pavilions’), İslam öncesi İran’dan başlayarak İslam dünyasında gelişen bahçe kültürünün tarihsel sürekliliğini incelerken, suyun, mimarinin, doğanın ve iktidarın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gharipour’a göre Pers bahçesi yalnızca dinlenme ya da süsleme amacıyla tasarlanmış bir alan değil; cennet tasavvurunun, kozmolojik düzen fikrinin ve siyasal otoritenin mekânsal bir ifadesi oluyor.

Eserde bahçelerin mimari düzeni ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Özellikle dört parçaya ayrılmış “çahar bağ” planı, Pers bahçeciliğinin temel ilkelerinden biri olarak açıklanıyor. Su kanalları, havuzlar, ağaç dizilimleri ve gölgelik alanlar yalnızca işlevsel unsurlar değil; düzen, uyum ve bereket fikrinin sembolleri olarak değerlendiriliyor. İran’ın kurak ikliminde suyun taşıdığı yaşamsal önem, bahçeleri aynı zamanda güç ve mühendislik göstergesine dönüştürüyor. Bahçe ile köşk arasındaki ilişki de kitabın önemli meselelerinden biri. Köşkler, doğayı seyretme, iktidarı temsil etme ve toplumsal hayatı düzenleme işlevleriyle bahçe deneyiminin merkezinde yer alıyor.

Gharipour, Pers bahçelerini yalnızca mimarlık tarihi açısından incelemekle kalmıyor; şiir, minyatür sanatı ve edebiyat üzerinden bu mekânların kültürel hayattaki anlamlarını da araştırıyor. Özellikle klasik İran şiirinde bahçe, aşkın, huzurun, geçiciliğin ve ilahi düzenin simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Gül, servi, bülbül ve su imgeleriyle kurulan estetik dünya, gerçek bahçe tasarımlarıyla iç içe okunuyor. Böylece kitap, fiziksel mekân ile hayal gücü arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor. Minyatürlerde tasvir edilen bahçeler ve saray yaşamı da Pers estetik anlayışının nasıl görselleştirildiğini ortaya koyuyor.

Kitapta Timur, Safevî ve Babür dönemleri geniş biçimde ele alınıyor. Özellikle Safevîler döneminde İsfahan’daki bahçe ve köşk mimarisinin ulaştığı gelişmiş düzey, Pers bahçe kültürünün zirvelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Pers geleneğinin Hindistan’daki Babür bahçelerine etkisi de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece eser, Pers bahçesinin yalnızca İran’a özgü kapalı bir miras olmadığını; İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılan etkili bir estetik ve mekânsal model oluşturduğunu gösteriyor.

Sonuçta ‘Pers Bahçeleri ve Köşkleri’, bahçeyi doğayla insan arasındaki ilişkinin kültürel bir biçimi olarak okuyan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Gharipour, mekânın yalnızca fiziksel değil, düşünsel ve simgesel bir yapı olduğunu vurgulayarak Pers bahçelerini tarih, sanat, şiir ve siyaset arasında kurulan karmaşık ilişkilerin kesişim noktası hâline getiriyor. Kitap, mimarlık ve sanat tarihiyle ilgilenenler kadar, mekânın insan hafızası ve kültürüyle kurduğu bağı anlamak isteyen okurlar için de zengin bir kaynak niteliği taşıyor.

Mohammad Gharipour — Pers Bahçeleri ve Köşkleri
Çeviren: Sevda Akyüz • Albaraka Yayınları
Mimari • 232 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar (2026)

Bu çalışma, Max Weber’in din sosyolojisine dair en kapsamlı analizlerinden biri. Weber’in din sosyolojisini sistematik biçimde kurduğu temel metinlerden biri olarak, dinî toplulukların nasıl ortaya çıktığını, nasıl örgütlendiğini ve toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde inceliyor.

‘Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Religiöse Gemeinschaften’), dinlerin kökenine dair bir analizle başlıyor ve dinî düşüncenin büyüsel pratiklerden kurumsallaşmış yapılara doğru nasıl evrildiğini gösteriyor. Bu süreçte büyücüler ile rahipler arasındaki ayrım, dinî otoritenin farklı biçimlerini anlamak açısından belirleyici oluyor. Weber, büyünün kişisel ve pratik yönüne karşılık rahipliğin daha düzenli, kurumsal ve öğretiye dayalı bir yapı kurduğunu vurguluyor.

Kitapta tanrı kavramının gelişimi, dinî ahlak ve tabu sistemleriyle birlikte ele alınıyor. Bu çerçevede din, yalnızca kutsal olanla ilişki kurma biçimi değil, aynı zamanda davranışları düzenleyen bir normlar bütünü olarak değerlendiriliyor. Max Weber özellikle peygamber figürü üzerinden karizmatik otoritenin dinî dönüşümlerdeki rolünü analiz ediyor; peygamberin, mevcut düzeni sarsan ve yeni bir anlam dünyası kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

Cemaatin oluşumu ve sürekliliği, eserin önemli bir diğer boyutunu oluşturuyor. Dinî bilgi, vaaz ve manevi rehberlik gibi pratikler aracılığıyla toplulukların nasıl bir arada tutulduğu ve yeniden üretildiği açıklanıyor. Bu noktada dinin, yalnızca bireysel inanç değil, kolektif bir yaşam biçimi olduğu vurgulanıyor.

Weber ayrıca din ile toplumsal tabakalaşma arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zümreler ve sınıflar ile dinî yönelimler arasındaki karşılıklı etkileşim, dinin toplumsal eşitsizlikleri nasıl meşrulaştırdığı ya da sorguladığı üzerinden ele alınıyor. Bu bağlamda teodise sorunu—yani dünyadaki kötülük ve adaletsizliğin nasıl anlamlandırıldığı—merkezi bir tartışma alanı hâline geliyor.

Eserde kurtuluş ve yeniden doğuş kavramları da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Weber, farklı dinlerin sunduğu kurtuluş yollarını karşılaştırarak bu yolların bireylerin yaşam tarzlarını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Asketizm, mistisizm ya da dünyevi eylem gibi farklı yönelimlerin, ekonomik ve toplumsal davranışlar üzerinde doğrudan etkili olduğunu savunuyor.

Son olarak dinî etik ile dünya arasındaki ilişki ve “kültür dinleri”nin tarihsel rolü ele alınıyor. Weber, büyük dinlerin dünya ile kurduğu ilişkinin, modern toplumun rasyonelleşme süreciyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Kitap, dinî toplulukları yalnızca inanç birlikleri olarak değil, toplumsal düzenin kurulmasında ve dönüşümünde aktif rol oynayan dinamik yapılar olarak analiz ediyor.

Max Weber — Ekonomi ve Toplum: Dini Topluluklar
Yayına hazırlayan: Vefa Saygın Öğütle
Çeviren: Şeyda Neslihan Avcı • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 576 sayfa • 2026

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler (2026)

Bu çalışma, Orta Çağ Akdeniz dünyasında yükselen denizci şehir devletlerinin siyasal, ekonomik ve askerî gücünü tarihsel bir çizgide ele alıyor. Ermanno Orlando, Amalfi, Pisa, Ceneviz ve Venedik gibi cumhuriyetlerin ortaya çıkışını, rekabetlerini ve dönüşümünü, Akdeniz’in değişen güç dengeleri içinde inceliyor.

‘Denizci Cumhuriyetler’ (‘Le Repubbliche Marinare’), ilk olarak Amalfi üzerinden başlıyor ve bu kentin Arap-Bizans dünyasıyla kurduğu ilişkiler sayesinde nasıl erken bir deniz gücüne dönüştüğünü gösteriyor. Amalfi’nin ticaret ağlarıyla genişlediğini, ancak siyasal kırılganlıklar ve dış baskılar nedeniyle bağımsızlığını kaybettiğini anlatıyor. Ardından Pisa ve Ceneviz’in Tiren Denizi’nde yükselişi ele alınıyor; bu iki güç arasındaki rekabetin, Akdeniz ticaret yolları ve deniz hâkimiyeti üzerinde belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Venedik ise ayrı bir eksende inceleniyor. Venedik’in Bizans ile olan ilişkilerinden sıyrılarak Adriyatik’te bağımsız ve baskın bir güç hâline geldiği, deniz ticareti ve diplomasi sayesinde kalıcı bir üstünlük kurduğunu gösteriyor. Bu süreçte şehir devletlerinin Haçlı Seferleri ile kurduğu ilişki özel bir yer tutuyor. Haçlı Seferleri, bu cumhuriyetler için yalnızca askeri değil, aynı zamanda ticari ve coğrafi genişleme fırsatları yarattı.

Eserin ilerleyen bölümleri, özellikle Pisa-Ceneviz ve Venedik-Ceneviz savaşları üzerinden yoğun bir güç mücadelesini analiz ediyor. Meloria ve Chioggia gibi kritik savaşların, yalnızca askeri sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda Akdeniz’deki ticaret dengelerini köklü biçimde değiştirdiğini ortaya koyuyor. Bu mücadeleler sonucunda bazı cumhuriyetler gerilerken, bazıları daha geniş denizaşırı ağlar kurarak etkilerini sürdürmeye çalışıyor.

Kitap ayrıca bu şehirlerin kurduğu denizaşırı kolonileri ve ticaret ağlarını da inceliyor. Bu yapılar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal etkileşim alanları olarak değerlendiriliyor. Son bölümde ise Venedik’in yeniden güç kazanma çabaları, Ceneviz’in Atlantik’e yönelmesi ve Osmanlı gibi yeni güçlerle kurulan ilişkiler üzerinden, Akdeniz merkezli dünya düzeninin dönüşümü ele alınıyor.

Genel olarak eser, denizci cumhuriyetleri yalnızca ticaret aktörleri olarak değil, Akdeniz’in siyasal yapısını şekillendiren dinamik güçler olarak konumlandırıyor ve onların yükselişinden çöküşüne uzanan süreci bütünlüklü bir tarihsel perspektifle analiz ediyor.

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler: Venedik, Ceneviz, Amalfi ve Pisa
Çeviren: Emre Kaymakçı • Albaraka Yayınları
Tarih • 240 sayfa • 2026

Hartmut Rosa — Rezonans (2026)

Modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin neden zayıfladığını ve bu kopuşun nasıl aşılabileceğini tartışan kapsamlı bir çalışmadır. Hartmut Rosa, modern toplumun temel dinamiğini “hızlanma” ve sürekli artış mantığı üzerinden açıklayarak, bu sürecin insanın dünyayı deneyimleme biçimini kökten dönüştürdüğünü gösteriyor.

Rosa’ya göre modern yaşam, verimlilik, kontrol ve genişleme üzerine kurulu olduğu için insan ile dünya arasındaki ilişki giderek araçsallaştı. Daha fazla şeye ulaşma, daha hızlı yaşama ve daha çok deneyim biriktirme arzusu, paradoksal biçimde derin bir yabancılaşma yarattı. İnsan, doğayı, nesneleri ve hatta diğer insanları işlevsel ölçütlerle değerlendirmeye başladı; böylece dünya ile kurulan bağ yüzeyselleşiyor ve duygusal derinliğini yitirdi.

Rosa’nın geliştirdiği “rezonans” kavramı, bu yabancılaşmaya karşı bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Rezonans, insanın dünya ile tek yönlü bir hâkimiyet ilişkisi kurması yerine, karşılıklı bir etkileşim içinde bulunmasını ifade ediyor. Bu ilişki biçiminde birey yalnızca dünyaya yönelmez; aynı zamanda dünyadan etkilenir, değişir ve dönüşür. Sanat, doğa, din, sevgi ya da anlamlı toplumsal ilişkiler, rezonansın mümkün olduğu alanlar olarak öne çıkıyor.

‘Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi’ (‘Resonanz: Eine Soziologie der Weltbeziehung’), tatmin edici bir yaşamın daha fazla deneyim biriktirmekten değil, bu tür derin ve dönüştürücü ilişkiler kurmaktan geçtiğini savunuyor. Bu nedenle modernliğin krizini yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, yapısal bir ilişki biçimi sorunu olarak ele alıyor.

Genel olarak kitap, insan ile dünya arasındaki ilişkinin hâkimiyet ve kontrol üzerinden değil, açıklık, duyarlılık ve karşılıklılık üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, modern yaşamın hız ve verimlilik baskısı içinde kaybolan anlam arayışına güçlü bir sosyolojik çerçeve sunuyor.

Hartmut Rosa — Rezonans: Dünya ile İlişkinin Sosyolojisi
Çeviren: Mahmut Kamadan • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 672 sayfa • 2026