Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği (2026)

Lawrence Venuti’nin bu eseri, çeviribilimin temel metinlerinden biri olarak çevirmenin metin içindeki konumunu, çeviri stratejilerini ve bunların kültürel sonuçlarını tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Venuti, özellikle İngilizce çeviri geleneğinde uzun yıllardır egemen olan “akıcı” ve “şeffaf” çeviri anlayışının çevirmeni görünmez kıldığını, yabancı metinlerin kültürel farklılıklarını ise hedef kültürün beklentilerine uyarlayarak silikleştirdiğini savunuyor. ‘Çevirmenin Görünmezliği’ (‘The Translator’s Invisibility’), çeviriyi yalnızca diller arasında gerçekleşen teknik bir aktarım olarak değil, ideolojik, estetik ve politik tercihlerle şekillenen kültürel bir üretim süreci olarak değerlendiriyor.

Eserin merkezinde yer alan “çevirmenin görünmezliği” kavramı, başarılı çevirinin özgün dilde yazılmış izlenimi veren doğal ve akıcı bir metin üretmesi gerektiği yönündeki yaygın beklentiyi sorguluyor. Venuti’ye göre bu anlayış, çevirmenin yaptığı seçimleri görünmez hâle getirirken yabancı metnin dilsel ve kültürel özelliklerini de büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Böylece çeviri, yalnızca anlam aktaran bir araç olmaktan çıkıp hedef kültürün değerlerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Venuti, on yedinci yüzyıldan günümüze uzanan çeviri tarihini inceleyerek İngilizcede yabancı edebiyat kanonunun oluşumunda akıcılık ilkesinin nasıl baskın hâle geldiğini gösteriyor. Yayıncılık dünyasının beklentileri, eleştirmenlerin ölçütleri, okur alışkanlıkları ve kültürel değerler, çeviri stratejilerini belirleyen başlıca etkenler olarak öne çıkıyor. Bu süreçte yabancı eserler çoğu zaman hedef kültürün normlarına uyarlanıyor; farklılıklar törpüleniyor ve metinler yerel okurun beklentilerine göre yeniden biçimleniyor.

Kitapta bu egemen yaklaşımın karşısına yabancılaştırıcı çeviri anlayışı çıkarılıyor. Yerelleştirici çeviri metni okura mümkün olduğunca yakınlaştırırken, yabancılaştırıcı çeviri metnin dilsel ve kültürel farklılığını korumayı amaçlıyor. Venuti, okurun metni zahmetsizce tüketmesi yerine farklı bir kültürle bilinçli biçimde karşılaşmasının daha değerli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle çeviriyi, kültürel çeşitliliği görünür kılan etik bir müdahale olarak yeniden tanımlıyor ve yabancılaştırmanın çeviride tekdüzeliğe karşı önemli bir alternatif sunduğunu savunuyor.

Venuti ayrıca çeviri değerlendirmelerinde “sadakat” kavramının çoğu zaman akıcılıkla özdeşleştirildiğini tartışıyor. Yasal ve kültürel baskılar ile okurun “anında anlaşılabilirlik” beklentisinin, deneysel ve yabancılaştırıcı çevirilerin geri planda kalmasına yol açtığını belirtiyor. Böylece çeviri alanındaki estetik tercihlerin yalnızca dilsel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve ideolojik dinamiklerden beslendiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Çevirmenin Görünmezliği’, çeviriyi görünmez bir teknik işlem olarak değil, kültürel, etik ve politik sonuçlar doğuran yaratıcı bir etkinlik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Venuti, çevirmenin görünmezliğinin doğal ya da kaçınılmaz olmadığını; tarihsel ve kültürel tercihler sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Çevirinin farklı kültürleri birbirine benzetmek yerine onların özgünlüğünü görünür kılabilecek bir karşılaşma alanı yaratması gerektiğini savunarak, çeviribilimin en etkili ve en çok tartışılan eserlerinden birini ortaya koyuyor.

Lawrence Venuti — Çevirmenin Görünmezliği: Bir Çeviri Tarihi
Çeviren: Selçuk Eryatmaz • Everest Yayınları
İnceleme • 568 sayfa • 2026

Carol Helstosky — Pizza (2026)

Bu kitap, bugün dünyanın en yaygın yiyeceklerinden biri olan pizzanın sıradan bir yoksul yemeğinden küresel bir kültürel simgeye dönüşme öyküsünü anlatıyor. Carol Helstosky, pizzayı yalnızca bir yemek olarak değil; göç, kentleşme, sanayileşme, küreselleşme ve tüketim kültürünün kesişiminde yer alan tarihsel bir olgu olarak ele alıyor. ‘Pizza: Küresel Lezzetlerin Tarihi’ (‘Pizza: A Global History’), 18. yüzyıl Napoli’sinin dar sokaklarından başlayarak pizzanın ulusal kimliğin bir parçasına, ardından da dünyanın en tanınan fast food ürünlerinden birine dönüşmesini tarihsel ve toplumsal bağlamıyla açıklıyor.

Helstosky, pizzanın ilk ortaya çıktığı dönemde Napoli’nin yoksul halkı ve sokak gençleri tarafından tüketilen, üzerine birkaç basit malzeme eklenmiş yassı bir ekmek olduğunu gösteriyor. Uzun süre alt sınıfların yiyeceği olarak küçümsenen pizza, domatesin yaygınlaşması ve mozzarella gibi yerel ürünlerle zenginleşmesi sayesinde giderek Napoli’nin simgelerinden biri hâline geldi. İtalya’nın ulusal birliğinin ardından ise pizza, yalnızca bölgesel bir lezzet olmaktan çıkarak İtalyan mutfağının ulusal gurur kaynaklarından biri olarak kabul edildi. Bu süreçte Margherita pizzası etrafında oluşan anlatılar da ulusal kimliğin inşasına katkıda bulundu.

Kitap, pizzanın gerçek küresel yükselişinin İtalyan göçmenler sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştiğini vurguluyor. Göçmen mahallelerinde başlayan üretim, zamanla Amerikan damak tadına uyarlanarak farklı hamur, sos ve malzemelerle çeşitlendi. Pizza Hut, Domino’s ve benzeri zincirlerin yükselişiyle pizza standartlaştırılmış, seri üretime uygun bir ürüne dönüşmüş; eve servis ve dondurulmuş gıda teknolojileri sayesinde dünyanın hemen her köşesine ulaşmıştır. Böylece pizza, İtalyan kökenini korurken aynı zamanda Amerikan tüketim kültürünün de simgelerinden biri hâline geldi ve kültürel alışverişin en görünür örneklerinden birini oluşturdu.

Helstosky, pizzanın küreselleşme sürecinde geçirdiği dönüşümleri de ayrıntılı biçimde inceliyor. Balık ezmesinden ananasa, ıstakozdan havyara, yenebilir altından geyik etine kadar uzanan sıra dışı malzemelerle hazırlanan pizzalar, bu yiyeceğin farklı toplumlarda nasıl yeniden yorumlandığını gösteriyor. Bir yanda milyonlarca insanın kolayca ulaşabildiği ekonomik pizzalar, diğer yanda binlerce dolara satılan lüks örnekler aynı kültürel mirasın farklı yüzlerini temsil ediyor. Kitapta ayrıca evde uygulanabilecek tariflere de yer verilerek pizzanın yalnızca tarihsel değil, pratik yönü de okura sunuluyor. Sonuç olarak eser, bugün ABD’de saniyede yüzlerce dilimi tüketilen pizzanın başarısını yalnızca lezzetiyle değil, farklı kültürlere uyum sağlayabilme yeteneğiyle açıklıyor; bu basit Napoli ekmeğinin nasıl küresel bir ortak dile dönüştüğünü gösteriyor.

Carol Helstosky — Pizza: Küresel Lezzetlerin Tarihi
Çeviren: Öykü Toros Irvana • Everest Yayınları
Yemek • 160 sayfa • 2026

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur (2026)

Kutsi Akıllı’nın ‘Türkiye’de Yemekçe Konuşulur’ adlı eseri, Türkçede yeme içme kültürünün yalnızca sofralarda değil, gündelik dilin ve düşünme biçimlerinin de merkezinde yer aldığını ortaya koyuyor. Ekmekten çorbaya, baldan soğana, bakladan kavuna kadar sayısız yiyecek; atasözlerinde, deyimlerde ve argo ifadelerde toplumsal deneyimleri, değer yargılarını ve yaşam anlayışını yansıtan güçlü simgelere dönüşüyor.

Kapsamlı bir kaynak taramasına dayanan çalışma, yemekle ilgili söz varlığını sistemli biçimde bir araya getirirken, bu ifadelerin kültürel arka planını da görünür kılıyor. Böylece mutfak kültürü ile dil arasındaki etkileşimin, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil; mizahı, inançları, gelenekleri ve toplumsal hafızayı da nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Yemek kültürü, dil tarihi ve folkloru ortak bir zeminde buluşturan eser, Türkçenin yüzyıllar boyunca sofradan beslenen anlatım zenginliğini kayıt altına alıyor. Dilin gündelik yaşamla kurduğu ilişkiyi yeme içme ekseninde inceleyen bu çalışma, kültürel mirasın sözlü ve yazılı izlerini takip etmek isteyen okurlar için özgün ve kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kutsi Akıllı — Türkiye’de Yemekçe Konuşulur: Türkiye Türkçesinden Yeme İçmeyle İlgili Atasözleri, Deyimler ve Argo İfadeleri
• Everest Yayınları
Yemek • 384 sayfa • 2026

David Graeber — Korsan Aydınlanma (2026)

David Graeber’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin kökenlerini Avrupa merkezli anlatıların dışına taşıyarak, 18. yüzyılda Madagaskar çevresinde ortaya çıkan korsan toplulukları üzerinden yeniden yorumluyor. Graeber, korsanları yalnızca kaotik ve yasa dışı figürler olarak değil, alternatif toplumsal düzenler kuran aktörler olarak ele alıyor.

‘Korsan Aydınlanma’ (‘Pirate Enlightenment’), efsanevi Libertalia anlatısından yola çıkarak, bunun tamamen kurgu olmadığını, gerçek tarihsel deneyimlerle iç içe geçtiğini öne sürüyor. Özellikle Madagaskar’daki yerel Malgaş topluluklarıyla korsanlar arasında kurulan ilişkiler, yeni ve melez siyasal yapılar doğuruyor. Bu bağlamda Betsimisaraka Konfederasyonu, korsanlar ile yerel halkın etkileşimi sonucu ortaya çıkan özgün bir toplumsal örgütlenme örneği olarak inceleniyor.

Graeber, bu toplulukların ortak mülkiyet, yatay örgütlenme ve doğrudan demokrasi gibi pratikler geliştirdiğini gösteriyor. Korsan gemilerinde ve yerleşimlerinde kararların kolektif biçimde alınması, otoritenin sınırlanması ve eşitlikçi ilişkilerin kurulması, modern özgürlük ve demokrasi fikirlerinin yalnızca Avrupa düşüncesinden doğmadığını ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda antropoloji ile tarih arasında bir köprü kuruyor. Arşiv belgeleri, seyahat anlatıları ve sözlü tarih unsurları bir araya getirilerek, resmi tarihin dışına itilmiş deneyimler görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, Aydınlanma’nın tek merkezli ve doğrusal bir ilerleme hikâyesi olmadığını; farklı coğrafyalarda, farklı topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunuyor.

‘Korsan Aydınlanma’, özgürlük, eşitlik ve siyasal örgütlenme gibi kavramların kökenlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Graeber, korsanların kurduğu bu geçici ama yaratıcı dünyaları inceleyerek, modern politik hayal gücünün sandığımızdan çok daha geniş ve çoğul bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

David Graeber — Korsan Aydınlanma, (Yahut) Gerçek Libertalia
Çeviren: Nilüfer Şen Çakar • Everest Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

David Bellos — Georges Perec (2026)

David Bellos’un Goncourt Ödülü kazanmış bu biyografisi, Perec’in yaşamını yalnızca kronolojik bir hayat hikâyesi olarak değil, dil, hafıza, travma ve yazı arasındaki derin bağlar üzerinden okuyor. Kitap, Perec’in çocukluk kayıplarını, Holokost deneyiminin yarattığı sessiz boşluğu ve bu boşluğun edebî yaratıcılığa nasıl dönüştüğünü görünür kılıyor. Yazı, Perec için yalnızca estetik bir üretim alanı değil, kimlik inşası ve varoluşsal iyileşme pratiği olarak şekilleniyor.

Bellos, Perec’in Oulipo içindeki yerini, biçimsel kısıtlamalarla kurduğu özgürlük anlayışını ve dil oyunlarının arkasındaki etik ve duygusal derinliği ortaya koyuyor. Oyun, deney ve matematiksel yapı, soğuk teknik araçlar olarak değil, kayıp, bellek ve anlam arayışıyla iç içe geçen insani stratejiler olarak okunuyor. Perec’in metinleri, sıradan hayatı, gündelik ayrıntıları ve görünmeyeni merkeze alarak büyük anlatılar kuruyor.

‘Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat’ (‘Georges Perec: A Life in Words’), Perec’i yalnızca deneysel bir yazar değil, modern insanın kırılganlığını, aidiyet sorununu ve bellek kaybını edebiyatın merkezine taşıyan özgün bir düşünür olarak konumluyor. Bellos’un biyografisi, yaşam ile metin arasındaki sınırları görünür kılıyor ve edebiyatın travmayla baş etme biçimi olduğunu gösteriyor. Perec’in gündelik hayatı en küçük ayrıntılarıyla kaydetme arzusu, dünyayı düzenleme ihtiyacıyla varoluşsal kaygının birleştiği bir alan yaratıyor.

Mekân, nesne, liste ve envanter tutma pratiği, yalnızca edebî bir teknik değil, kaybın yarattığı boşlukla baş etme biçimi olarak okunuyor. Böylece biyografi, edebiyat ile yaşam arasındaki karşılıklı dönüşümü görünür kılıyor. Bu yaklaşım, modern yazının etik yönünü tartışmaya açıyor.

David Bellos — Georges Perec: Sözcükler Arasında Bir Hayat
Çeviren: Can Sezer • Everest Yayınları
Biyografi • 816 sayfa • 2026

Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek (2025)

Alain de Botton bu kitabında, gündelik hayatın içindeki sıradan görüntülerin nasıl fark edilmeden akıp gittiğini anlatıyor. Görmenin yalnızca biyolojik bir işlev olmadığını, dikkat ve anlamla kurulan kültürel bir pratik olduğunu savunuyor. Sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin dünyaya bakma biçimlerinden yola çıkarak, bakmanın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri olduğunu gösteriyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’ (‘On Seeing and Noticing’), estetik deneyimi müze ve galeri duvarlarından çıkarıp sokaklara, evlere ve gündelik nesnelere taşıyor. de Botton, bir ağacın, bir sandalyenin, bir binanın ya da bir yüzün ancak dikkatle bakıldığında zenginleştiğini söylüyor. Fark etmenin insanı yavaşlattığını, hız ve verimlilik takıntısıyla şekillenen modern dünyada derinlik duygusunu geri kazandırdığını vurguluyor.

Yazar, görmenin aynı zamanda ahlaki bir boyutu olduğunu öne sürüyor. Bir şeye dikkat etmek, ona değer vermek anlamına geliyor ve bu tutum dünyayla kurulan ilişkinin yönünü belirliyor. Görmezden gelinen şeyler silikleşirken, üzerine eğilineni anlamlandırmak mümkün oluyor. Bu nedenle kitap, bakışın niteliğini bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’, okuru dünyaya yeniden bakmaya, sıradan olanın içindeki anlamı keşfetmeye çağırıyor. Görsel yorgunluğun ve dikkat dağınıklığının arttığı çağımızda, algıyı derinleştiren bu yaklaşım estetik düşünce açısından önemli bir yerde duruyor ve gündelik hayatın felsefi değerini görünür kılıyor.

  • Künye: Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek, çeviren: Ahu Antmen, Ahu Sıla Bayer, Ayşe Ece, Everest Yayınları, deneme, 104 sayfa, 2025

David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar (2025)

David Graeber’in bu kitabı, antropoloji ile anarşizm arasında kurulmamış ama kurulması gereken fikri hattı cesurca tartışan kısa ama etkili bir manifesto niteliği taşıyor. İlk kez 2004’te yayımlanan bu çalışma, “var olmayan bir bilimin taslağı” olarak yola çıkıyor ve hem akademiye hem de siyasal düşünceye radikal bir soru yöneltiyor: Hiyerarşi, iktidar, şiddet ve kolektif örgütlenme biçimlerini inceleyen antropoloji ile aynı meseleleri politik bir etik üzerinden sorgulayan anarşizm neden ortak bir zemin yaratamıyor?

Graeber, modern olmayan toplumların karar alma süreçlerini ve çatışma çözme mekanizmalarını incelerken Batı’nın demokrasi anlayışının ne kadar dar bir tarihsel çerçeveye dayandığını gösteriyor. Antik Atina’nın “demokrasinin sıfır noktası” olarak sunulmasını eleştiriyor ve bunun, insan topluluklarının binlerce yıldır kullandığı farklı ve daha yatay örgütlenme biçimlerini görünmez kıldığını vurguluyor. Ona göre antropoloji, bu alternatif pratiklerin kaydını tutarak yalnızca tarihsel çeşitliliği değil, hiyerarşiye mecbur olmadığımız gerçeğini de ortaya çıkarıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’ (‘Fragments of an Anarchist Anthropology’), çoğunluk demokrasisinin hangi durumlarda işlemediğini, konsensüs, müzakere ve gönüllü birliktelik gibi başka karar alma yöntemlerinin neleri mümkün kıldığını somut örneklerle tartışıyor.

Graeber’in amacı yeni bir sistem inşa etmekten çok, mevcut politik hayal gücümüzün önündeki engelleri kaldırmak. Devletin zorunlu olmadığını, iktidarın doğal bir olgu değil tarihsel bir tercih olduğunu hatırlatıyor. Antropolojiyi, yalnızca kültürleri betimleyen bir disiplin olarak değil, özgürlük pratiklerini ortaya çıkarabilen bir araç olarak yeniden konumlandırıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’, siyaset teorisine alternatif bir perspektif sunması, demokratik pratikleri yeniden düşünmeye çağırması ve toplumsal hayal gücünü genişletmesi bakımından Graeber’in en etkili metinlerinden biri.

  • Künye: David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar, çeviren: Ulaşcan Kurt, Everest Yayınları, antropoloji, 104 sayfa, 2025

Alain de Botton – Statü Endişesi (2025)

Alain de Botton’un bu kitabı, modern toplumda insanların neden sürekli olarak başkalarıyla kendilerini kıyasladıklarını ve başarı ölçütlerinin bu kadar baskın hale geldiğini sorguluyor. De Botton’a göre “statü endişesi”, yalnızca zenginlik ya da şöhret arzusu değil; sevilme, değerli görülme ve onaylanma ihtiyacının toplumsal bir tezahürüdür. Bu endişe, insanların kendilerini başkalarının gözünden değerlendirmesine ve yaşamlarını görünmez bir rekabet duygusunun belirlemesine yol açar.

Yazar, tarih boyunca bu endişenin nasıl değiştiğini anlatıyor. Feodal çağda statü, doğuştan belirlenirken modern dünyada bireyin çabasıyla elde edilir hale gelmiştir. Bu özgürlük görünüşte cazip olsa da, başarısızlık artık kişisel kusur sayıldığı için bireyi sürekli bir yetersizlik korkusuna mahkûm eder. De Botton, kapitalist sistemin “herkesin yükselebileceği” vaadiyle bu kaygıyı daha da büyüttüğünü, reklamlardan eğitim sistemine kadar her yapının insanlara sürekli “daha fazlasını hak ettiğini” fısıldadığını söyler.

‘Statü Endişesi’ (‘Status Anxiety’), felsefe, edebiyat, sanat ve din tarihinden örneklerle bu kaygıya karşı geliştirilebilecek düşünsel panzehirleri tartışır. Stoacı bilgelik, Hristiyan tevazusu, bohem yaşam tarzı ve sanatın özgürleştirici bakışı bu panzehirler arasındadır. De Botton’a göre gerçek huzur, statüyü değil, anlamı merkeze alan bir yaşam anlayışıyla mümkündür.

‘Statü Endişesi’, incelikli bir toplumsal eleştiri olmasının yanında, modern insanın görünmez baskılarına karşı felsefi bir rehber. De Botton, statü arzusunun insanı tutsak ettiğini, ama farkındalıkla dönüştürülebileceğini hatırlatıyor: başkalarının gözünde değil, kendi gözümüzde değerli olmanın yollarını aramamız gerektiğini söylüyor.

  • Künye: Alain de Botton – Statü Endişesi, çeviren: Ahu Sıla Bayer, Everest Yayınları, deneme, 360 sayfa, 2025

Peter Gay – Modernizm (2025)

Peter Gay’in bu kitabı, modernizmin tarihini edebiyat, sanat, müzik ve mimari üzerinden geniş bir çerçevede ele alıyor. Gay, modernizmi yalnızca bir estetik yönelim olarak değil, 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl ortasına kadar süren kültürel, toplumsal ve entelektüel bir devrim olarak görüyor. ‘Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi’ (‘Modernism: The Lure of Heresy’), hem modernizmin kökenlerine hem de onun dönüştürücü etkilerine dair kapsamlı bir panorama sunuyor.

Gay’e göre modernizmin temelinde “sapkınlığa kapılma cazibesi” (the lure of heresy) yatıyor. Yani modernistler, geleneksel otoritelere, ahlaki normlara ve estetik kurallara karşı çıkarak, “ihanet” sayılabilecek yeniliklere yöneldiler. Bu ihanetin hedefinde yalnızca sanatsal kalıplar değil, aynı zamanda toplumsal ve dini değerler de vardı. Modernistler, bilinçdışının keşfi, bireysel özgürlüğün vurgulanması ve estetik deneyimin dönüştürücü gücü üzerinden yepyeni ifade biçimleri aradılar.

Kitapta, Joyce, Woolf, Kafka, Picasso, Schoenberg, Stravinsky, Le Corbusier gibi modernizmin farklı alanlardaki öncüleri ele alınıyor. Gay, bu figürlerin ortak paydasını hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir kopuş ve yeniden kurma arzusunda buluyor. Modernizm, geçmişin mirasını reddederken ondan beslenmeye de devam ediyor; bu gerilim, hareketin yaratıcı dinamizmini besliyor.

Peter Gay ayrıca, modernizmin iki dünya savaşı, faşizm, komünizm ve kitlesel şiddet gibi yıkıcı tarihsel bağlamlarla iç içe geçtiğini; buna rağmen özgürlük, yaratıcılık ve bireyselliğe dair umutları diri tuttuğunu vurguluyor. Kitap, modernizmi yalnızca sanatsal bir dönem değil, insanlığın düşünce ve duyarlılık tarihinde dönüştürücü bir çağ olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Peter Gay – Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi, çeviren: Orhan Düz, Everest Yayınları, sanat, 648 sayfa, 2025

Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar (2025)

Edmund de Waal’ın bu kitabı, hayali mektuplar biçiminde kaleme aldığı derin bir düşünce-nesne ilişkisi üzerine meditasyon kitabı. 58 mektubun adresi, 19. Yüzyıl İstanbul’una, özellikle de Galata semtinde derin izler bırakan Camondo Ailesi’nin fertlerinden Moïse de Camondo. De Waal, bu mektuplarda Camondo’nun anılarını, yasını, sanatla ve nesnelerle kurduğu bağı inceliyor.

Moïse de Camondo, oğlu Nissim’i I. Dünya Savaşı’nda kaybettikten sonra evini müze olarak devlete bırakmış; evi olduğu gibi korumayı vasiyet etmiş. De Waal, bu “donmuş” mekânın izlerini sürüyor. Evin her odasını gezip, arşivdeki günlük yaşam nesnelerine ve notlara dokunuyor. Ama asla eşyalara müdahale etmeyip, yalnızca eklemeler öneriyor: porselenden küçük objeler, altın ve kurşunla yapılan kintsugi benzeri “tamir” işaretleri…

Ev sadece dekor değil; yankılanan seslerin, yemek kokularının, arşiv notlarının, hizmetli listelerinin bulunduğu bir yaşam alanı. De Waal, bu alanı bellek ve yas mekânı olarak yeniden keşfediyor. Araya gizlenmiş eserler, bazen bir vitrinin içinde kimi zaman gizli bir çekmecede yer alıyor. Camondo’nun hatırasına düşlediği onurlu bellek biçimlerine cevaben, sanatçı “broken places” olarak tanımladığı kırılgan noktaları tespit ederek zarif müdahalelerle işaretliyor.

Açık avluda yer alan sekiz taş bank da bu sürecin parçası: sessizlikte oturmak için, kayıp üzerinde düşünmek için düşünülmüş. Her bankta altın ve kurşundan küçük bir kırık izi var; markajla değil, saygıyla onarma arzusu taşıyor. Bu bir tamir değil, “kırıkların estetikle onurlanması” gibi.

De Waal’ın evi “tamir etme” değil, aynı zamanda “iz bırakma” arzusu var. “You cannot mend this house or this family, but you can mark the broken places with dignity, with love.” (Evi ya da aileyi tamir edemezsiniz ama kırıkları onurla, sevgiyle işaretleyebilirsiniz.) mesajı bu dilekleri somut şekilde ifade ediyor.

‘Camondo’ya Mektuplar’ (‘Letters to Camondo’), sadece bir anma kitabı değil; nesneler aracılığıyla geçmişin izini süren, yas ile sanat, hatıra ile mekân arasında ince, estetik bir köprü kuran eşsiz bir eser.

  • Künye: Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar, çeviren: Gülenay Börekçi, Everest Yayınları, anlatı, 224 sayfa, 2025