Virginia Morell — Hayvanların Bilgeliği (2026)

Virginia Morell bu çalışmasında, hayvanların yalnızca içgüdülerle hareket eden canlılar olmadığını, öğrenme, hatırlama, iletişim kurma ve duygusal bağ geliştirme gibi karmaşık zihinsel yetilere sahip olduklarını gösteriyor. ‘Hayvanların Bilgeliği’ (‘Animal Wise’), bilişsel etoloji ve davranış bilimleri alanındaki araştırmaları bir araya getirerek insan ile diğer canlılar arasına çizilen keskin sınırları sorguluyor. Morell, uzun yıllar boyunca farklı türler üzerinde çalışan bilim insanlarının gözlemlerini aktarırken hayvanların dünyayı nasıl algıladıklarını anlatıyor. Böylece insan merkezli bakış açısının ötesine geçen daha geniş bir yaşam kavrayışı sunuyor.

İlk bölümlerde karıncaların birbirlerine bilgi aktarması, balıkların sosyal ilişkiler geliştirmesi ve kuşların beklenenden çok daha gelişmiş problem çözme becerileri sergilemesi ele alınıyor. Özellikle papağanlar üzerine yapılan çalışmalar, bazı kuş türlerinin yalnızca kelimeleri tekrar etmediğini, belirli kavramları anlayabildiğini ortaya koyuyor. Hayvanların çevrelerini yorumlama biçimleri incelendikçe öğrenme, planlama ve karar verme süreçlerinin sanıldığından çok daha karmaşık olduğu görülüyor. Morell, bu örnekler üzerinden zekânın yalnızca insana özgü bir özellik olarak düşünülmesinin bilimsel bulgularla uyuşmadığını gösteriyor.

Kitabın önemli bir bölümü duygular konusuna ayrılıyor. Farelerin oyun sırasında neşeye benzer tepkiler vermesi, fillerin ölülerine karşı yas davranışları sergilemesi ve aile üyelerini yıllar sonra hatırlayabilmesi, duygusal yaşamın hayvanlar arasında da yaygın olduğunu düşündürüyor. Yunuslar üzerine yapılan araştırmalar ise öz farkındalık, işbirliği ve iletişim kapasitesinin dikkat çekici boyutlara ulaşabildiğini ortaya koyuyor. Morell, bu bulguların hayvanları mekanik varlıklar olarak gören eski anlayışı zayıflattığını, onların da öznel deneyimler yaşayabildiğine dair güçlü kanıtlar sunduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde şempanzeler, köpekler ve kurtlar üzerinden toplumsal yaşam, kültür ve ilişkiler inceleniyor. Şempanzelerin gelenek oluşturabildiği, bilgi aktarabildiği ve grup içinde karmaşık sosyal kurallar geliştirebildiği anlatılıyor. Köpeklerin insanlarla kurduğu bağların yalnızca koşullanmanın sonucu olmadığı, sevgi, bağlılık ve ayrılık kaygısı gibi duygusal süreçlerle ilişkili olduğu gösteriliyor.

Morell’in temel savı, hayvanların düşünme ve hissetme kapasitesinin uzun süre küçümsendiği yönünde şekilleniyor. Bu nedenle eser, yalnızca hayvan davranışlarını açıklayan popüler bir bilim kitabı olmanın ötesine geçiyor; insanın doğadaki yerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Alanında önemli bir çalışma olarak, bilinç, zekâ ve duygu gibi kavramların yalnızca insan deneyimiyle sınırlı olmadığını güçlü örneklerle ortaya koyuyor.

Virginia Morell — Hayvanların Bilgeliği: Düşünüp Hissettiklerini Nasıl Biliyoruz?
Çeviren: Orhan Düz • Akademim Yayıncılık
Bilim • 340 sayfa • 2026

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık (2026)

Ruth Fulton Benedict bu çalışmasında, modern dünyanın en etkili ideolojilerinden biri olan ırkçılığı bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla inceliyor. Franz Boas geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Benedict, insan toplulukları arasındaki farklılıkların biyolojik kaderle açıklanamayacağını savunurken, “ırk” ile “ırkçılık” arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor. Kitabın temel amacı, bilimsel görünüme büründürülmüş üstünlük iddialarının aslında tarihsel ve politik çıkarlarla şekillenen ideolojik yapılar olduğunu göstermek oluyor.

İlk bölümde Benedict, ırk kavramının ne olduğu kadar ne olmadığı sorusuna da odaklanıyor. İnsanların fiziksel özellikler üzerinden katı ve değişmez sınıflara ayrılmasının bilimsel açıdan sorunlu olduğunu anlatırken, dilin, kültürün, zekânın ya da toplumsal gelişmişliğin biyolojik ırklarla açıklanamayacağını vurguluyor. Kafatası ölçümleri, ten rengi ya da kalıtım üzerinden geliştirilen üstünlük teorilerinin güvenilir bir bilimsel temel taşımadığını gösteriyor. Ona göre insan toplulukları tarih boyunca sürekli göç etmiş, birbirine karışmış ve kültürel etkileşimlerle dönüşmüş durumda; bu yüzden “saf ırk” fikri bilimsel olmaktan çok ideolojik bir kurgu niteliği taşıyor.

Benedict ayrıca kalıtım meselesini ele alarak biyolojik mirasın insan davranışlarını ve kültürel başarıları doğrudan belirlediği düşüncesine karşı çıkıyor. İnsan toplulukları arasındaki farkların büyük bölümünün tarihsel koşullar, çevre, eğitim ve kültürel örgütlenmeyle ilişkili olduğunu savunuyor. Bu nedenle herhangi bir halkı “üstün” ya da “geri” ilan eden görüşlerin bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürüyor.

Kitabın ikinci kısmı doğrudan ırkçılığın tarihine odaklanıyor. Benedict, ırkçılığın insanlık tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olmadığını; sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıf çatışmalarıyla birlikte güç kazanan modern bir ideoloji olduğunu anlatıyor. Avrupa’nın denizaşırı yayılması sırasında farklı halkları yönetmek ve sömürmek için geliştirilen üstünlük fikirlerinin zamanla kurumsallaştığını gösteriyor. Irkçılık böylece yalnızca bir önyargı değil, ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran bir araç haline geliyor.

Benedict son bölümde insanların neden hâlâ ırk önyargıları geliştirdiğini sorguluyor. Korku, ekonomik rekabet, toplumsal güvensizlik ve aidiyet ihtiyacının bu önyargıları beslediğini savunurken, ırkçılığın bilgisizlikten çok toplumsal koşullar ve politik çıkarlarla sürdürüldüğünü öne sürüyor. Kitap boyunca insanlığın ortak biyolojik temeline vurgu yapan Benedict, kültürel çeşitliliğin bir üstünlük sıralaması değil, insan deneyiminin zenginliği olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

‘Irk ve Irkçılık’ (‘Race: Science and Politics’), biyolojik determinizme ve ırkçı ideolojilere karşı geliştirilmiş güçlü bir antropolojik eleştiri sunarken, modern dünyadaki ayrımcılık biçimlerini anlamak için de hâlâ önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Ruth Fulton Benedict — Irk ve Irkçılık
Çeviren: Orhan Düz • Albaraka Yayınları
Antropoloji • 184 sayfa • 2026

Peter Gay – Modernizm (2025)

Peter Gay’in bu kitabı, modernizmin tarihini edebiyat, sanat, müzik ve mimari üzerinden geniş bir çerçevede ele alıyor. Gay, modernizmi yalnızca bir estetik yönelim olarak değil, 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl ortasına kadar süren kültürel, toplumsal ve entelektüel bir devrim olarak görüyor. ‘Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi’ (‘Modernism: The Lure of Heresy’), hem modernizmin kökenlerine hem de onun dönüştürücü etkilerine dair kapsamlı bir panorama sunuyor.

Gay’e göre modernizmin temelinde “sapkınlığa kapılma cazibesi” (the lure of heresy) yatıyor. Yani modernistler, geleneksel otoritelere, ahlaki normlara ve estetik kurallara karşı çıkarak, “ihanet” sayılabilecek yeniliklere yöneldiler. Bu ihanetin hedefinde yalnızca sanatsal kalıplar değil, aynı zamanda toplumsal ve dini değerler de vardı. Modernistler, bilinçdışının keşfi, bireysel özgürlüğün vurgulanması ve estetik deneyimin dönüştürücü gücü üzerinden yepyeni ifade biçimleri aradılar.

Kitapta, Joyce, Woolf, Kafka, Picasso, Schoenberg, Stravinsky, Le Corbusier gibi modernizmin farklı alanlardaki öncüleri ele alınıyor. Gay, bu figürlerin ortak paydasını hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir kopuş ve yeniden kurma arzusunda buluyor. Modernizm, geçmişin mirasını reddederken ondan beslenmeye de devam ediyor; bu gerilim, hareketin yaratıcı dinamizmini besliyor.

Peter Gay ayrıca, modernizmin iki dünya savaşı, faşizm, komünizm ve kitlesel şiddet gibi yıkıcı tarihsel bağlamlarla iç içe geçtiğini; buna rağmen özgürlük, yaratıcılık ve bireyselliğe dair umutları diri tuttuğunu vurguluyor. Kitap, modernizmi yalnızca sanatsal bir dönem değil, insanlığın düşünce ve duyarlılık tarihinde dönüştürücü bir çağ olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Peter Gay – Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi, çeviren: Orhan Düz, Everest Yayınları, sanat, 648 sayfa, 2025

Otto Rank – Psikoloji ve Ruh (2025)

Otto Rank’ın bu çalışması, ruh ile psikoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen temel bir çalışmadır. ‘Psikoloji ve Ruh’ (‘Seelenglaube und Psychologie. Eine prinzipielle Untersuchung über Ursprung, Entwicklung und Wesen des Seelischen’), ruhsal olanın kökenlerini, gelişimini ve özünü anlamaya yönelik prensipli bir soruşturma yürütür. Psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte ruh kavramının geçirdiği dönüşümleri ve bu iki alan arasındaki potansiyel çatışma noktalarını ele alır. Rank’a göre, ilkel insanın ruh inançları, ölüm korkusu ve yaşamı anlamlandırma çabasıyla yakından ilişkilidir. Bu inançlar, ritüeller, mitler ve dinsel pratikler aracılığıyla toplumsal olarak paylaşılır ve bireyin psikolojik yapısını şekillendirir.

Kitapta, psikolojinin bilimselleşme süreciyle birlikte ruh kavramının nasıl nesneleştirildiği ve incelenmeye çalışıldığı tartışılır. Rank, geleneksel ruh anlayışının psikolojik teorilerdeki yerini sorgular ve ruhsal olanın sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, motivasyonlarını ve davranışlarını derinden etkileyen psikolojik bir gerçeklik olduğunu savunur. Ruh ve beden arasındaki dualizm eleştirilirken, psikolojik süreçlerin ruhsal deneyimlerle nasıl iç içe geçtiği vurgulanır. Rank, bireysel psikolojinin gelişiminde ruh inançlarının oynadığı rolü, özellikle çocukluk dönemi deneyimleri ve kültürel etkileşimler bağlamında analiz eder. Ruhsal kavramların, bireyin kimlik oluşumu, değer yargıları ve anlam arayışı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenir.

Rank, psikolojinin ruh inancından tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini, zira insan deneyiminin temelinde ruhsal bir boyutun var olduğunu ileri sürer. Ancak, bu ruhsal boyutun dinsel dogmalarla sınırlı olmadığını, bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunur. Kitap, ruh inancı ve psikoloji arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Rank, her iki alanın da insan doğasını ve deneyimini anlamak için farklı perspektifler sunduğunu ve bu perspektiflerin birbirini tamamlayabileceğini öne sürer. Sonuç olarak, eser, ruhsal olanın psikolojik anlamını ve psikolojinin ruh inancıyla olan kaçınılmaz bağını derinlemesine keşfeden önemli bir çalışmadır.

  • Künye: Otto Rank – Psikoloji ve Ruh, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Victor J. Stenger – Bilim Tanrı’yı Buldu mu? (2025)

Victor J. Stenger’in ‘Bilim Tanrı’yı Buldu mu?: Evrende Amaç Araştırmasında Son Bulgular’ (‘Has Science Found God?: The Latest Results in the Search for Purpose in the Universe’) adlı kitabı, bilimsel kanıtların evrende bir amaç veya Tanrı’nın varlığına işaret edip etmediği sorusunu ele alıyor. Stenger, bilimsel keşiflerin, evrenin doğal süreçlerle açıklanabileceğini ve doğaüstü bir varlığa ihtiyaç olmadığını gösterdiğini savunuyor. Kitap, fizik, kozmoloji, biyoloji ve nöroloji gibi farklı bilim dallarından elde edilen kanıtları inceleyerek, Tanrı’nın varlığına dair iddiaları eleştiriyor.

Stenger, evrenin başlangıcı, yaşamın kökeni, bilincin doğası ve evrenin ince ayarı gibi konuları ele alarak, bu konularda bilimsel açıklamaların doğaüstü açıklamalarla rekabet ettiğini gösteriyor. Ona göre, bilimsel kanıtlar, evrenin ve yaşamın doğal süreçlerle ortaya çıktığını ve bu süreçlerin Tanrı’nın müdahalesine ihtiyaç duymadığını gösteriyor. Stenger, evrenin ince ayarı iddiasını da eleştirerek, evrenin yaşamı desteklemek için özel olarak tasarlanmadığını, aksine yaşamın evrenin koşullarına uyum sağladığını savunuyor.

Kitap, dinin bilimle uyumlu olduğu veya bilimin Tanrı’nın varlığını kanıtladığı iddialarına karşı çıkıyor. Stenger, bilimin, dinin iddialarını test edebileceğini ve bu testlerin genellikle dinin iddialarını desteklemediğini belirtiyor. Ona göre, bilim ve din farklı alanlarda faaliyet gösteriyor ve birbirleriyle çatışmaları gerekmiyor. Ancak, dinin doğaüstü iddiaları, bilimsel kanıtlarla çeliştiğinde, bilimin tercih edilmesi gerektiğini savunuyor. Stenger, bilimin, evrenin ve yaşamın doğal süreçlerle nasıl ortaya çıktığını ve nasıl işlediğini anlamak için en iyi araç olduğunu vurguluyor.

  • Künye: Victor J. Stenger – Bilim Tanrı’yı Buldu mu?: Evrende Amaç Araştırmasında Son Bulgular, çeviren: Orhan Düz, Beyaz Baykuş Yayınları, bilim, 416 sayfa, 2025

Roger Ariew – G. W. Leibniz ile Samuel Clarke Mektuplaşması (2025)

Bu kitap, 17. yüzyılın iki önemli filozofu olan Gottfried Wilhelm Leibniz ve Samuel Clarke arasında geçen yazışmaları derli toplu bir şekilde sunuyor. Bu mektuplaşma, felsefe tarihinin en önemli tartışmalarından biri olarak kabul edilir ve evren, Tanrı, özgür irade, madde gibi temel felsefi konularda farklı görüşlerin çarpıştığı bir zemin oluşturur.

Ariew, kitabında bu mektupları sadece tarihsel bir belge olarak sunmakla kalmaz, aynı zamanda felsefi bir analiz de yapar. Leibniz’in idealist ve monadolojik görüşleriyle, Clarke’ın Newtoncu ve mekanikçi görüşleri arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar. Bu karşıtlıklar, felsefe tarihine derin izler bırakmış ve modern felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.

Kitap, Leibniz’in evrenin önceden belirlenmiş bir düzen içinde olduğu ve her şeyin en iyi şekilde olduğu şeklinde ifade ettiği “önceden belirlenmiş uyum” ilkesiyle, Clarke’ın Newton’un fizik yasalarına dayalı daha mekanik bir evren anlayışı arasındaki gerilimi vurgular. Ayrıca, özgür irade, ruhun maddeyle ilişkisi, Tanrı’nın evrendeki rolü gibi konularda iki filozof arasındaki farklı görüşler de detaylı bir şekilde incelenir.

Ariew’ın çalışması, bu mektuplaşmanın felsefe tarihindeki yerini ve önemini vurgulamanın yanı sıra, modern felsefi tartışmaların temelini oluşturan birçok konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Kitap, felsefe öğrencileri ve araştırmacılar için olduğu kadar, felsefeye ilgi duyan herkes için de değerli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Roger Ariew – G. W. Leibniz ile Samuel Clarke Mektuplaşması, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, tarih, 2025

Todd May – Foucault’nun Felsefesi (2024)

Michel Foucault’nun tarihsel ve felsefi araştırmaları, arkeolojik, soybilimsel ve etik gibi birçok aşamaya sahiptir.

Ancak bu aşamalarda değişmeyen şey, tüm bu araştırmaları tetikleyen sorudur: Biz kimiz?

Foucault’nun erken dönemde kaleme aldığı ‘Deliliğin Tarihi’nden yakın geçmişte yayımlanan ‘Collège de France Dersleri’ne kadar olan yolculuğunun izini süren Todd May, kim olduğumuz sorusunun farklı bağlamlarda farklı görünümlere sahip olsa da Foucault’nun eserlerinin bir noktasında mutlaka var olduğunu gösteriyor.

May bunu yaparken, Foucault’nun eserlerini ayrıntılı bir şekilde inceliyor ve Freud, Nietzsche ve Sartre gibi diğer düşünürlerle yapılan karşılaştırmalardan da etkili bir şekilde yararlanarak tarihsel bir bağlama yerleştiriyor.

‘Foucault’nun Felsefesi’, Foucault’yu felsefenin yanı sıra siyaset, sosyoloji ve tarih açısından inceleyenler tarafından memnuniyetle karşılanacak, anlaşılması kolay ve ilham verici bir giriş niteliğinde.

Kitaptan bir alıntı:

“Foucault ile birlikte kim olduğumuzu, şu anda kim olduğumuzu sormalıyız. Bu sorunun seyrini onun metinlerinde ve hep kısmi olarak verdiği yanıtlarda takip etmeliyiz. Ne var ki kim olabileceğimize dair tutkulu bir merak olmadığı sürece bu yolun beyhude olduğu er ya da geç anlaşılır. Foucault o tutkuyu bize aşılamaz. Yalnızca bize söylenen kim olduğumuzun olasılıklara bağlı oluşunu açığa vurabilir ama başka biri olma arzusunu alevlendiremez. Bu arzu eğer alevlenecekse, kendi hayatları değişime açık olanlar tarafından alevlendirilecektir.”

  • Künye: Todd May – Foucault’nun Felsefesi: Kim Olduğumuz Üzerine Bir İnceleme, çeviren: Orhan Düz, İrene Kitap, felsefe, 280 sayfa, 2024

Roy F. Baumeister – İnsan Nasıl Kendisi Olur? (2024)

Benlik, hemen herkesin aşina olduğu ancak tanımlaması ve anlaması zor bir kavramdır.

Öncü araştırmacı, sosyal psikolog Roy F. Baumeister’ın imzasını taşıyan bu kitap, insan benliğinin panoramik bir görüntüsünü sağlamak için geniş bilgi birikimini sentezliyor.

İnsan benliğinin nasıl geliştiğini ve işlediğini, neden var olduğunu ve yaşam yolculuğunda hangi problemlerle karşılaştığını inceleyerek bu konulara yeni bir ışık tutuyor.

  • Kendini tanımanın faydaları nelerdir ve ne kadar ulaşılabilir?
  • Tek bir benliğimiz mi var, yoksa birden fazla mı?
  • Benlik ve toplumun ilişkisi nedir?

Baumeister, 28 kısa bölümden oluşan kitabında tüm bu karmaşık kavramları netlik ve içgörü ile açıklıyor.

Hem bireylerin hem de kültürlerin gelişmesini sağlamada benliğin oynadığı merkezi rolü ortaya koyuyor.

  • Künye: Roy F. Baumeister – İnsan Nasıl Kendisi Olur?, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 576 sayfa, 2024

Michael Tomasello – İnsan Düşünüşünün Doğal Tarihi (2024)

Tomasello, insan öncesi atalarımızın, günümüzün büyük maymunları gibi, sorunları düşünerek çözebilen sosyal varlıklar olduğunu savunuyor.

Gelgelelim ekolojik değişiklikler sadece kendi bireysel hedefleri peşinde koşan bu rekabetçi canlıları daha işbirlikçi bir yaşam formuna zorladı.

Böylece ilk insanlar eylemlerini koordine etmek ve düşüncelerini işbirliği kurdukları ortaklarına iletmek zorunda kaldılar.

Tomasello’nun “ortak maksatlılık hipotezi”, sosyal açıdan giderek karmaşıklaşan bu yaşam formunun nasıl olup da kavramsal açıdan karmaşıklaşan düşünme biçimlerine yol açtığını ortaya koyuyor.

Hayatta kalabilmek için insanların dünyayı çeşitli sosyal perspektiflerden görmeyi, sosyal olarak yinelenen çıkarımlar yapmayı ve grubun normatif standartları aracılığıyla kendi düşüncelerini denetlemeyi öğrenmesi gerekiyordu.

Dil ve kültür bile öteden beri süregelen birlikte çalışma ihtiyacından doğdu.

Tomasello, bizi diğer büyük maymunlardan en çok ayıran şeyin, işbirliğine ve iletişime dayalı yeni etkileşim biçimlerimizin ortaya çıkardığı yeni düşünme tarzları olduğunu gösteriyor.

‘İnsan Düşünüşünün Doğal Tarihi’, insanın toplumsallığı ile biliş arasındaki bağlantı hakkında bugüne değin yapılmış en ayrıntılı bilimsel analizi sunuyor.

İnsan düşünüşünü eşsiz kılan şey nedir?

Michael Tomasello’nun maymunlar ve çocuklarla yaptığı deneysel çalışmalardan yola çıktığı bu ufuk açıcı kitabı, insan bilişinin evrimsel kökenlerine dair önemli yeni görüşler ileri sürüyor.

  • Künye: Michael Tomasello – İnsan Düşünüşünün Doğal Tarihi, çeviren: Orhan Düz, Yapı Kredi Yayınları, bilim, 216 sayfa, 2024

Edvard Munch – Mahrem Günlükler (2024)

Çığlık adlı tablosuyla küresel bir kültür ikonuna dönüşen Norveçli ressam Edvard Munch (1863-1944) eserlerinde melankoli, endişe, bunalım, korku ve iç sıkıntısı temalarını ustalıkla işledi.

İlk çizimlerinden itibaren benzersiz bir üslup geliştiren Munch, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden bakışı ve dışavurumcu tarzıyla âdeta huzursuzluğun resmini yapmayı başardı.

Munch ressam olduğu kadar yazar olarak da yeteneklerini ortaya koydu.

Nitekim gençliğinden itibaren anı, kurgu, portre yazıları, şiir ve felsefi deneme tarzında metinler kaleme aldı.

İnsanlık durumunun hem coşkusunu hem de karanlık dehlizlerini şiirsel bir dille günlüklerine yansıtan Munch, yazılarında resimlerini bütünlüyor gibidir.

Munch günlüklerinde sadece sanat anlayışını ya da eserlerini var eden unsurları değil, kişiliğinin gizli yanlarını da bazen ironik, komik, sevecen, bazen gotik, romantik sözlerle ve hikâyelerle ortaya koyuyor.

Yer yer Nietzsche’nin üslubuna yaklaşan, kimi zaman ise kendi uçurumundan kaçmaya çalışan Munch’un günlüklerini okuyanlar, ressamın yaşam öyküsünü takip ederek dostluk, aile ve aşk hakkındaki düşüncelerini öğreneceği gibi, onun kronik depresyonunu ve içindeki Çığlık’ı da hissedecektir…

Munch, “Benim gözümde hayat bir hücrenin penceresinden dışarıya bakmak gibidir. Vaat edilmiş topraklara asla ulaşamayacağım” diyor.

  • Künye: Edvard Munch – Mahrem Günlükler: “Bizler Dünyadan Püsküren Alevleriz”, çeviren: Orhan Düz, Beyoğlu Kitabevi, günlük, 224 sayfa, 2024