Kolektif – Şekâvet, Hıyânet, İsyan (2023)

‘Şekâvet, Hıyânet, İsyan’da 19. yüzyıl Osmanlısı’ndan Cumhuriyet’e uzanan dönemde, genel olarak eşkıyalık olarak adlandırılan, kaçakçılık ve isyan hareketlerini de içeren pratikler ve söylemler ele alınıyor.

Yalçın Çakmak ve Ahmet Özcan’ın derledikleri kitapta, devletin ve karşı direnç merkezlerinin nasıl konumlandıklarına ışık tutuluyor.

Balkanlar’da, Anadolu, Kürdistan ve Arap vilayetlerinde tırmanan şiddeti denetim altına almak adına yapılan ıslahatlardan ve eşkıyalığın farklı alanlardaki görüngülerinden hareket ederek, devlet söylemi ve pratiklerinde, toplumsal yaşamda, edebiyatta, sinemada ve folklorda eşkıyalığın tezahürleri inceleniyor.

Alişar Akpınar, Toygun Altıntaş, Suavi Aydın, Salih Başkutlu, Mustafa Batman, Ercan Çağlayan, Yalçın Çakmak, Özgür Çataltepe, Erdal Çiftçi, Cevat Dargın, Kudret Emiroğlu, Serdar Erkan, Mehmet Ertan, Fatih Gencer, İlker Kiremit, Ümit Kurt, Orhan Örs, Ahmet Özcan, Mehmet Yıldırım, Abdulazim Şimşek, Serhat Aras Tuna, Murat Yağcı ve Eren Yıldırım’ın makaleleri eşkıyalık olgusu ve anlatılarını farklı açılardan ele alıp, zengin ve derinlikli bir analiz sunuyorlar.

Kitaptan bir alıntı:

“[Osmanlı mantığı içinde] yönetimdeki temel sorunlardan biri, vergi, yağma ve haraç düzeninin (…) mülkiyet haklarıyla ilişkili olarak hukuk ve siyaset ile beraber ideoloji ve söylem açılarından tanımlanıp ayırt edilmesi konusunda yöneticilerin gönülsüz olmasıdır. Bu işleyiş, modern hukukun en temel ilkeleri olan, kişiye, zamana, mekâna göre değişmemesi gereken kanun uygulamalarını Cumhuriyet döneminde de mahkûm etmiş ve sürekli yenilenen klik/kadrolar, defaten yeni olduğunu iddia ettikleri uygulamalarla ‘eşkıyalık yapmış’, bu nedenle de yönetilenlerden eşkıyalıklar yaratmışlardır.”

  • Künye: Kolektif – Şekâvet, Hıyânet, İsyan: Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Eşkıyalık, derleyen: Yalçın Çakmak ve Ahmet Özcan, İletişim Yayınları, inceleme, 432 sayfa, 2023

Kolektif – Türkiye’de Balkanlar (2023)

Balkanlar, Türkiye toplumunun sosyo-kültürel ve siyasi yapısı açısından çok kritik öneme sahip.

Bu çok yönlü derlemede, Türkiye’deki Balkan etkisi ve varlığı enine boyuna ele alınıyor:

  • “Muhacir” sözcüğüyle neredeyse özdeşleşmiş Balkan muhacirleri ve göç politikası…
  • Bu uzun göç tarihinin hafızadaki izleri ve nostaljisi…
  • Kadınların evlilik tecrübesiyle kesişen, çocukları yalnızlığa iten kendine mahsus göç hikayeleri…
  • Ticari ilişkiler…
  • Türkiye’deki Balkanlı dernekleri…
  • Rumelili-Anadolulu gerilimi…
  • Türkiye’nin Balkanlar politikası…
  • Müzik…
  • Gastronomi…

Balkan coğrafyası ve halklarıyla ilgili geniş bilgi içeren bir kaynağa kitaptaki karekodla erişme imkânı veren ‘Türkiye’de Balkanlar’, bize Türkiye’nin başka bir çehresini gösteriyor, Türkiye’yi anlamanın başka bir anahtarını veriyor.

Ulaş Sunata’nın hazırladığı derlemede ayrıca Selda Adiloğlu, Sinem Arslan, Nurcan Özgür Baklacıoğlu, Dimitar Bechev, Tanıl Bora, Ahmet Ceylan, Dionysis Goularas, Gökçe Bayındır Goularas, Özlem Hocaoğlu, Leman İncedere, Ayşe Parla, Bayram Şen, Feryal Tansuğ ve Ersin Uğurkan’ın katkıları yer alıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Balkanlar’ın… Türkiye toplumunun sosyo-kültürel ve siyasi yapısı açısından kendi coğrafyasından sonra belki de en kritik öneme sahip bölge olduğu açıktır. Balkanlar tarih boyu en çok beşerî, sosyal, kültürel irtibat içinde olunan coğrafyadır. Yoğun göç dalgalarıyla bir asırdan uzun zamana yayılmış insan hareketlilikleri bu ilişkinin temelini oluşturur.”

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de Balkanlar, derleyen: Ulaş Sunata, İletişim Yayınları, inceleme, 304 sayfa, 2023

Emre Erol – Foçateyn (2023)

Bugünkü Foça’ya baktığımızda turistik bir kasabadan başka bir şey görmeyiz.

Oysa eski Foça, 19. yüzyılın ortalarından bugüne kadar, yerleşik halkının demografik yapısı tam beş kere, neredeyse tepeden tırnağa, değişmiş bir kasabadır.

Emre Erol’un bu önemli çalışması da eski Foça’nın yakın tarihine, hem Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecine ve hem de

modern çağ göçleri üzerinden insanlık tarihine büyük katkı sunuyor.

İmparatorlukların yerini bağımsız ulus-devletlerin almaya başladığı süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli inanç ve etnik gruplarından oluşan nüfusu, merkezinde göç ve şiddetin yer aldığı, günümüz için belirleyici bir dönüşümden geçti.

‘Foçateyn’, imparatorluktan cumhuriyete dönüşümün toplumsal tarihini Foça’nın yerel tarihi üzerinden ele alıyor.

Yüzyıllar boyunca iç içe yaşayan grupların birbirlerinden ayrıştırılması, çizilen yeni sınırların sonuçları, zorunlu göç, homojen nüfus politikaları tarafından şekillendirilen Foça, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişin toplumsal veçhelerinin incelenmesi için örnek bir coğrafya işlevi görüyor.

Bu dönüşümleri Foça’yla sınırlandırmayıp dünya tarihinin bir parçası olarak, ilk kez kullanılan belgelerin yanı sıra kişisel tanıklıklardan da yararlanarak inceleyen Erol, günümüz dünyasında önemli bir yer tutan göç olgusunu tarihselleştirerek tartışmaya açıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Geçmişe farklı bir yerden bakmak istiyorsak, işe her gün gördüğümüz ve olağan saydığımız izlerle ilgili basit sorular sorarak başlayabiliriz: (…) Eski Foça’nın şimdiki zamanı ne zaman oluştu? Osmanlı Makedonyası, Ege Adaları ve Batı Anadolu’daki bir sahil kasabası gibi üç farklı coğrafyanın insanlarının hayatlarını kesiştiren olaylar nelerdi? Eski Foça’nın geçirdiği büyük dönüşümler ve bunların beraberinde getirdiği demografik değişimler insanlık tarihinin nevi şahsına münhasır bir detayı mıdır, yoksa bütün içerisinde anlamlı bir yere oturtulabilir mi?”

  • Künye: Emre Erol – Foçateyn: Foça’nın Büyük Dönüşümü, İletişim Yayınları, tarih, 278 sayfa, 2023

Yaşar Kaplan – Doğu Hıristiyanları Nesturiler (2023)

Doğu Kilisesi, yahut en bilinen adıyla Nesturi Kilisesi’nin başlangıcından 13. yüzyıla kadar olan tarihsel gelişimi ve sahip olduğu temel itikadi esaslar üzerine çok önemli bir inceleme.

Yaşar Kaplan, Hıristiyanlığın doğuya yayılışı, kilise hiyerarşisinin oluşması ve bağımsız bir kilise hüviyeti kazanması sürecini ortaya koyuyor.

Kitap, esas olarak üç konu üzerinde yoğunlaşıyor.

Öncelikle Hıristiyanlığın Fırat’ın doğusuna doğru yayılmaya başlamasını, dinî kurumsallaşma sürecini ve kilise hiyerarşisinin oluşmasını, Doğu Kilisesi’nin ayrı bir kilise olarak belirginleşmesini ve Part, Sasani, Müslüman ve Moğol yönetimleri altında 13. yüzyıla kadar olan tarihsel gelişimini ele alıyor.

Diğer iki konu ise, Doğu Kilisesi’nin sahip olduğu temel inanç ve ritüeller ile bunların teşekkül sürecinden oluşuyor.

Bu meyanda ulûhiyet, teslis, kristoloji, mariyoloji, enkarnasyon, yaratılış, ölüm ötesi vb. itikadi konular ile kilise sakramentleri, dinî litürji, kilise yapısı ve çeşitli ibadetler üzerinde duruluyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Doğu Kilisesi’nin kendine özgü tarihsel gelişiminin en önemli özelliği, tarih boyunca yabancıların hâkimiyeti altında yaşamasıdır. Normalde Hıristiyan bir hamiden mahrum olmasının, kilise açısından birçok olumsuz sonuç doğuracağı düşünülebilir. Ancak çalışmamızda elde edilen veriler durumun tam olarak böyle olmadığını, aksine Doğu Kilisesi’nin kendi özgünlüğünü koruması ve geliştirmesi açısından olumlu bir işlev gördüğünü ortaya koymuştur.”

  • Künye: Yaşar Kaplan – Doğu Hıristiyanları Nesturiler: Tarih, İnanç, Ritüel, İletişim Yayınları, inceleme, 456 sayfa, 2023

Pierre Bourdieu – Kültür Üretimi (2023)

Avrupa toplumlarında sanatın kurumsallaşmasının tarihi, sanatın özerkliğini kazanmasının tarihidir.

Rönesans’ta tohumları atılan bu özerkleşme süreci boyunca sanat, Kilise ile Saray’ın himayesinden ve vesayetinden koparak bağımsızlaşır.

Aynı süreçte kapitalizmin yükselişine koşut bir sanat piyasası örgütlenir.

Bir yandan da sanat tarihi ve sanat eleştirisi başlı başına birer yazın türü olarak gelişir.

Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, kendi bilgisini ve estetiğini kendi içinde belirleyen, otoriteyi ve meşruiyeti kendi mercilerinden devşiren bir sanat alanı teşekkül etmiştir.

Ne var ki, bu alan bir yandan da piyasaya tâbidir; oysa varlığını “ekonomi”nin inkârı üzerine tesis etmiş, kendini “ticari” kaygıların reddiyle tanımlamıştır.

Pierre Bourdieu, burada yayımladığımız iki temel makalesinde, sanat alanına damgasını vuran bu paradoksu masaya yatırıyor ve “sembolik mallar”ın üretimindeki yapısal dinamikleri ortaya koyuyor.

Tiyatro, edebiyat ve görsel sanat alanlarındaki saha araştırmaları üzerinden, kültürel üretimin temel yasası olan rekabetin nasıl işlediğini inceliyor.

“Çıkar gözetmezlik”, “saf estetik”, “sanat-için-sanat” gibi şiarların üstünü örttüğü sembolik iktidar mücadelelerini gözler önüne seriyor.

Randal Johnson’ın sunuş yazısı ise, Bourdieu’nün çalışmalarını ve temel kavramlarını ele alıyor.

  • Künye: Pierre Bourdieu – Kültür Üretimi: Sembolik Ürünler, Sembolik Sermaye, çeviren: Elçin Gen, İletişim Yayınları, sosyoloji, 224 sayfa, 2023

Jürgen Habermas – Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi (2023)

Jürgen Habermas, 20. yüzyılın sosyal teoride en etkili eserlerinden biri olan kitabının, ‘Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’nün temel tezlerini günümüz medya ve sosyal medya koşullarında yeniden tartışmaya girişiyor.

Buna bağlı olarak, politik kamusallığı çökertmesinden endişe ettiği sağ popülizme karşı müzakereci demokrasinin olanaklarını sorguluyor.

‘Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü’, çağın olağanüstü üretken filozofu Habermas’ın kamusal entelektüel kimliğinin altını çizen bir olgunluk eseri.

Kitaptan bir alıntı:

“Sosyal medyalarla, bütün kullanıcıları anlık-kendiliğinden ve hiçbir sınamaya tâbi olmayan müdahalelere davet eden serbestçe girilebilir alanlar oluşuyor. (…) Beğeni ve hoşnutsuzluk tıklarına indirgenerek etkisizleşmiş bu plebisiter ‘kamusallığın’ altyapısı, teknik ve ekonomik niteliklidir. Fakat ilke olarak, adeta redaksiyonel kamusallığın koşullarından azat olmuş, kendi bakış açılarından ‘sansürden’ kurtulmuş bütün kullanıcılar serbestçe girilebilen bu medya alanlarında anonim bir kamusal topluluğa hitap edebilir ve onun onayını almak için tanıtım yapabilirler. Bu alanlar tuhaf bir anonim mahremiyet kazanıyor gibi görünüyor: bugüne kadarki ölçütlere göre ne kamusal ne özel sayılabilirler, daha ziyade şimdiye dek özel mektup alışverişine tahsisli bir iletişimin şişip kabararak kamusallığa dönüşmesi olarak kavrayabiliriz bunu.”

  • Künye: Jürgen Habermas – Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, siyaset, 88 sayfa, 2023

Cevdet Kadri Kırımlı – Çin Mucizesinin Sonu mu? (2023)

‘Çin Mucizesinin Sonu mu?’, bugünkü Çin’i farklı yönleri ve yakın geçmişi ile anlamaya yönelik bir el kitabı.

Cevdet Kadri Kırımlı, Çin hakkında doğru bilinen yanlışları açıkladığı bu kitabında, bu gizemli ülke hakkında bütüncül bir değerlendirme sunuyor.

Kırımlı, Çin’in sadece siyasal gelişme seyrini, ekonomik büyüme dinamiğini, toplumsal hayatını tasvir etmekle kalmıyor, Çin’in zihniyet dünyasını inceliyor.

Afyon Savaşları’ndan bağımsızlığa, Kültür Devrimi’nden “Mao2.0”a…

Her yerde hazır ve nazır partinin krizinden, ekonomik büyüme krizine, nüfus krizine…

Fotoğraflar, grafikler ve canlı gözlemlerle…

‘Çin Mucizesinin Sonu mu?’, tam anlamıyla bir Çin’i anlama kılavuzu.

Kitaptan bir alıntı:

“Napoléon’un ‘Çin uyuyan bir aslandır, bırakalım uyusun, uyandığında dünyayı titretecek,’ dediği rivayet edilir. Bir de geçmişi 14. yüzyıla kadar giden ‘kâğıttan kaplan’ var. Mao ilk kez 1956 yılında Amerika için kullanmaya başlayarak bu Çin deyişinin bütün dünyada tanınmasını sağlamıştı. Yeni dönemde rejimin içeride baskıcı karakteri, dış ilişkilerde ise şahin ve müdanasız tavrı… ülke içinde ve dışında gerginliklere, hatta sıcak temasa yol açar mı? ‘Çin Mucizesi’nin sonu mu yoksa her şey asıl şimdi mi başlıyor? Dünyayı titretecek bir aslan mı olacak, kâğıttan kaplan mı?”

  • Künye: Cevdet Kadri Kırımlı – Çin Mucizesinin Sonu mu?: Uyuyan Aslan, Kâğıttan Kaplan, İletişim Yayınları, inceleme, 208 sayfa, 2023

Tuğba Tekerek – Taşra Üniversiteleri (2023)

Doğrudur: son yıllarda ülkenin adeta her ilçesine üniversite açıldı.

Neredeyse her biri diğerinden beter, kalitesiz, beton yığınları diyebileceğimiz türden kurumlar.

Tuğba Tekerek, siyasi iktidarın uzantısı olarak işleyen taşra üniversitelerinin akademik ve sosyal hayatını, amfilerden kampüs camilerine, kafelerden yurtlara, ayrıntılı bir şekilde resmediyor.

‘Taşra Üniversiteleri’ kitabı, ülke sathına yayılan üniversitelerin, AKP iktidarının “arka kampüsü” olarak işlediğini gösteriyor.

Birçok yerde akademisyenlerin “tüm derslerin hocası” olmak zorunda kalması ve öğretimin sistematik biçimde ilahiyatlaşması, bu gidişatın önemli unsurları… Taşra üniversiteleri, istihdam, ihale vs. boyutlarıyla, ekonomi-politik açıdan da geniş bir “havuz” oluşturuyorlar.

Her şeye rağmen bir şeyler öğrenme, ufkunu genişletme hevesi taşıyan öğrencilerin, gençlerin sesleri de işitiliyor kitapta.

Hevesleri ve akademinin doğasındaki “heyecan, merak, itiraz” ruhunu boğan üniversitelerdeki hayal kırıklıkları…

Saha gözlemlerine, uzun görüşmelere ve sekiz yıllık araştırmaya dayanan, emek ürünü bir çalışma.

Kitaptan bir alıntı:

“Siyasi iktidarın uzantısı olarak faaliyet gösteren, akademisyen alımlarının da konferansların da kulüp kuruluşlarının da siyasi iktidarın talimatları doğrultusunda yapıldığı […] Taşra üniversitelerinin artık binlerce lisansüstü öğrencisi de yetiştirdiği, lisanstan sonra lisansüstü eğitimin de değersizleştirildiği, taşradaki ‘siyasi iktidarın uzantısı üniversite’ modelinin büyük şehirlerde iyiden iyiye yerleştiği, ülkenin tamamında yükseköğretimin taşralaştığı bir dönemdeyiz.”

  • Künye: Tuğba Tekerek – Taşra Üniversiteleri: AK Parti’nin Arka Kampüsü, İletişim Yayınları, siyaset, 400 sayfa, 2023

Burcu Kalpaklıoğlu – Fetvayla Yol Göstermek (2023)

“Bayan fetva odası”, vaizelerin gün boyunca telefonla arayan kadınlara fetva verdikleri odanın ismi.

Burcu Kalpaklıoğlu, vaizelerin verdiği fetvaları ve fetva verme yollarını inceleyerek modern seküler bir kurumda icra edilen “geleneksel” bir pratik aracılığıyla etik, siyaset ve dinin nasıl iç içe geçtiğini ve vaizelerin her bir tekil durum için fetvaları nasıl yeniden yorumladıklarını analiz ediyor.

Vaizeler devletin söylemini, feminist söylemi ve ataerkil fıkıh söylemini birbirine tercüme ediyorlar. Bazen çatışan, bazen üst üste binen söylemler arasında müzakere edip çözümler bulmaya çalışıyorlar.” diyen Kalpaklıoğlu ‘Fetvayla Yol Göstermek’te, “Bayan fetva odası”na telefonla yapılan başvurulara verilen cevapları, yapılan yorumları, bulunulan önerileri inceliyor.

Öncelikle, fetvanın “yönetimsel bir pratik” olarak nasıl iş gördüğünü gözler önüne seren bir inceleme, bu.

Kalpaklıoğlu, dindar kadınların gündelik hayatla ve aile içi sorunlarla ilgili meseleleri karşısında vaizelerin, bazen yorum imkânlarını ataerkil kodlar hilafına kadınlara haklarını “öğretmek” üzere kullandıklarına dikkat çekiyor.

Beri yandan fetva veren vaizelerin, özellikle “kaygan zeminde aileyi koruma” kaygısıyla, birçok zaman da “arada kaldıklarını” gösteriyor.

‘Fetvayla Yol Göstermek’, İslâmî feminizmin, ataerkil ideolojiye ve geleneksel fıkıh’a karşı kaynakları yeniden yorumlama çabasından ilham alıyor.

Ayrıca, Türkiye’de “dinî” ile “seküler”in karşıtlıklarını ve “karışımlarını” yeniden düşünmek için verimli bir örnek sunuyor.

  • Künye: Burcu Kalpaklıoğlu – Fetvayla Yol Göstermek: Alo Fetva Hattı, Vaizeler, Gündelik Hayat Tavsiyeleri, İletişim Yayınları, inceleme, 191 sayfa, 2023

Peter Gay – Weimar Kültürü (2023)

Kısa, ateşli ve harika bir hayatı olmuş Weimar Cumhuriyeti üzerine çok önemli bir çalışma.

Birinci Dünya Savaşı ve akabinde Versay Antlaşması Alman toplumunu derin bir buhrana sürüklemişti.

Weimar kültürü, bu buhranın içerisinden filizlendi ve kısa ömürlü ama kendine özgü demokratik bir deneyime sahne oldu.

Weimar demokrasisinin ayırt ediciliğinin kanıtı olarak Weimar Anayasası çalışmalara epey konu olmuştur ancak Weimar’ın sınırlarını aşıp 20. yüzyılda sanatta, edebiyatta, müzikte Batı kültürünün pek çok veçhesine etki etmiş “Weimar kültürü” dendiğinde ne anlayabiliriz?

Peter Gay’in ‘Weimar Kültürü’ kitabı, bir sanatsal arayışa ve uyanışa eşlik eden bu kültürün canlı ve akıcı bir anlatımını sunarak Weimar deneyiminin saklı hazinesini okurlarına teslim ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Birkaç ay içinde Adolf Hitler Almanya Şansölyesi oldu ve Weimar ahalisi yanına Weimar ruhunu da alarak dört bir yana dağıldı: Kimi kendi içine, Ezop diline çekildi, kimileri soykırım kamplarında ölüme gitti… Ancak kimisi de Weimar ruhunu hayatın içine, müthiş kariyerler yaparak iz bıraktıkları laboratuvarlara, hastanelere, gazeteciliğe, tiyatrolara, üniversitelere taşıdı ve bu ruh gerçek yurduna orada kavuştu, sürgünde.”

  • Künye: Peter Gay – Weimar Kültürü, çeviren: Eren Buğlalılar, İletişim Yayınları, tarih, 246 sayfa, 2023