Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma (2026)

Rahel Jaeggi’nin bu kitabı, modern toplumda yabancılaşma kavramının hâlâ geçerli olup olmadığını yeniden tartışıyor. Jaeggi, özellikle Karl Marx’tan miras kalan ve bugünlerde demode olduğu söylenen yabancılaşma düşüncesinin günümüz kapitalist toplumunu anlamak için hâlâ güçlü bir tanımlama olduğunu söylüyor. ‘Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine’ (‘Entfremdung: Zur Aktualität eines sozialphilosophischen Problems’), yabancılaşmayı yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, bireyin kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin bozulması olarak ele alıyor.

Jaeggi’ye göre yabancılaşma, insanın kendi eylemleri, arzuları ve yaşam biçimi üzerinde gerçek bir sahiplik hissi kuramaması durumunda ortaya çıkıyor. İnsanlar hayatlarını sürdürüyor gibi görünse de aslında kendi yaşamlarına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedebiliyor. Bu durum yalnızca iş hayatında değil, gündelik ilişkilerde, tüketim alışkanlıklarında ve kimlik kurma süreçlerinde de ortaya çıkıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, yabancılaşmayı romantik bir “özünü kaybetme” anlatısına indirgemeden yeniden tanımlaması oluyor. Jaeggi, insanların değişmez bir “öz”e sahip olduğu fikrine mesafeli duruyor. Bunun yerine yabancılaşmayı, bireyin yaşam pratikleriyle kurduğu ilişkinin başarısız veya işlevsiz hale gelmesi olarak yorumluyor. Yani sorun, insanların gerçek özlerinden kopması değil; yaşam biçimlerinin kendileri için anlamlı ve sahiplenilebilir olmaması oluyor.

Jaeggi ayrıca yabancılaşmayı yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak görmüyor. Bu durumun toplumsal kurumlar, ekonomik düzen ve kültürel normlarla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim biçimleri, bürokratik kurumlar ve standartlaşmış yaşam modelleri insanların kendi faaliyetleri üzerinde kontrol kurmasını zorlaştırabiliyor.

Sonuç olarak bu kitap, yabancılaşmayı geçmişte kalmış bir eleştiri olarak değil, modern toplumun temel sorunlarından biri olarak yeniden yorumluyor. Jaeggi, özgür bir yaşamın ancak insanların kendi pratiklerini gerçekten sahiplenebildiği ve anlamlı bulabildiği koşullar altında mümkün olduğunu savunarak sosyal felsefede yabancılaşma kavramını güncel bir tartışma haline getiriyor.

Rahel Jaeggi — Yabancılaşma: Toplumsal Felsefi Bir Sorunun Güncelliği Üzerine
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 334 sayfa • 2026

Philipp Sarasin – 1977 (2025)

Philipp Sarasin’in bu eseri, 1977 yılını modern çağın başlangıcı olarak ele alan ve bu yılın siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel olaylarını derinlemesine inceleyen bir çalışmadır. ‘1977: Bugünün Kısa Tarihi’ (‘1977- Eine kurze Geschichte der Gegenwart’), 1977’de yaşanan Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun eylemleri, enerji krizi, neoliberal politikaların yükselişi, yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışı ve kültürel değişimler gibi çeşitli olguları bir araya getirerek, günümüz dünyasının şekillenmesinde bu yılın ne kadar kritik bir rol oynadığını gözler önüne seriyor. Kitap, 1977’yi sadece bir takvim yılı olarak değil, aynı zamanda günümüzdeki pek çok sorunun ve eğilimin köklerinin bulunduğu bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

Sarasin, 1977’deki olayları ve gelişmeleri analiz ederken, farklı coğrafyalardaki benzer ve farklı dinamiklere odaklanıyor. Batı Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun eylemleri, İngiltere’deki punk rock hareketi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhafazakar yükseliş ve İran’daki İslam Devrimi’nin ilk işaretleri gibi birbirinden farklı görünen olayların, aslında küresel bir dönüşümün parçaları olduğunu savunuyor. Kitap, 1977’de atılan adımların, günümüzdeki küreselleşme, neo-muhafazakarlık, popüler kültür ve kimlik politikaları gibi alanlardaki etkilerini detaylı bir şekilde inceliyor.

Kitap, sadece tarihsel bir anlatı sunmakla kalmıyor, aynı zamanda günümüz dünyasını anlamak için de önemli bir çerçeve çiziyor. Sarasin, 1977’de yaşananların günümüzdeki siyasi kutuplaşmalar, ekonomik eşitsizlikler, kültürel çatışmalar ve teknolojik gelişmeler üzerindeki uzun vadeli etkilerini sorguluyor. Marksist filozof Ernst Bloch, siyah kadın insan hakları savunucusu Fannie Lou Hammer, “cinsellik devrimcisi” Anaïs Nin, gerçeküstücü şair Jacques Prévert, neoliberal iktisadın öncü uygulayıcılarından Ludwig Erhard. Beşi de 1977 yılında hayatını kaybeden bu şahsiyetlerin düşünce dünyalarından ilhamla Philipp Sarasin, “hakikatin kurallarının” değiştiği bir büyük dönüşümü inceliyor.

  • Künye: Philipp Sarasin – 1977: Bugünün Kısa Bir Tarihi, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, tarih, 391 sayfa, 2025

Wilhelm Schmid – Ölümü Atlatmak (2025)

 

Wilhelm Schmid’in ‘Ölümü Atlatmak’, adlı kitabı, ölümün insan varoluşundaki yerini ve anlamını derinlemesine inceleyen felsefi bir çalışma. Yazar, ölüm karşısında insanların deneyimlediği korku, kaygı ve umut gibi duyguları felsefi bir bakış açısıyla ele alıyor.

Schmid, ölümün sadece biyolojik bir süreç olmadığını, aynı zamanda varoluşsal bir soru olduğunu vurguluyor. İnsanların ölümle yüzleşmekten kaçınma eğiliminde olmalarına rağmen, bu kaçışın mümkün olmadığını belirtiyor. Yazar, farklı kültürlerde ölümün nasıl algılandığını ve farklı felsefi sistemlerde ölüme nasıl bir anlam verildiğini inceleyerek, ölümün insan düşüncesindeki yerini ortaya koyuyor.

Kitapta, ölümün bireysel ve toplumsal kimlikler üzerindeki etkisi, ölüm korkusunun üstesinden gelme yolları, ölüm sonrası yaşam inançları ve ahlak felsefesindeki yeri gibi konulara değiniliyor. Schmid, ölümün insan hayatına verdiği anlamı sorgulayarak, okurları varoluşsal bir yolculuğa çıkarıyor.

Yazar düşünsel derinlik ve sezgi gücüyle hayatın en kavranamaz gerçeğiyle yüzleşirken, okura onunla baş etmenin inceliklerine dair ipuçları veriyor.

  • Künye: Wilhelm Schmid – Ölümü Atlatmak: Kavranamaz Olanla Baş Etmek Üzerine, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, felsefe, 110 sayfa, 2025

Kolektif – Toplumsal Yapı (2024)

Yirmi beş bilim insanının katkılarıyla kapsamlı bir temel referans kitabı olarak hazırlanan ‘Toplumsal Yapı: Türkiye’de Eşitsizlik, Tahakküm, Değişim’, sermaye birikimi, nüfus değişimleri, ailenin dönüşümü, tarımda dönüşüm, üretimin yapısı, devlet-sermaye ilişkilerini güncel veriler ışığında ele alıyor.

Kent ve çevre sorunları, kadın işgücünün durumu, toplumsal cinsiyet rejimi, eşitlik sorunları, ırkçılık, sendikal ve mesleki örgütlenmeler, orta sınıfların ve esnafın konumunda değişimler, toplumsal mücadele alanları gibi konulara eğiliyor. Bu değişim ve mücadelelerin kültürel alana yansımasına ve aile içinde, çalışma hayatında ve dinsel alanda hüküm süren tahakküm ilişkilerine ışık tutuyor.
Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Aksu Bora, Alanur Çavlin, Aslı Aydemir, Aslı Odman, Aybala Ertekin, Cem Özatalay, Cemil Yıldızcan, Deniz Parlak, Deniz Pelek, Deniz Yonucu, Didem Danış, Gözde Orhan, Gülengül Altıntaş, Hande Gülen, Işıl Erdinç, Jean-François Pérouse, Müge Neda Altınoklu, Osman Savaşkan, Ozan Félix Sousbois, Saniye Dedeoğlu, Tanıl Bora, Uraz Aydın, Y. Doğan Çetinkaya, Yıldırım Şentürk, Z. Tül Akbal Süalp.

Kitaptan bir alıntı: “Tıpkı dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de toplumsal yapı tanımları arasında farklar var. Bunlar toplumsal yapının sorunsallaştırılmasına ve incelenmesi sırasında izlenen yol ve yöntemlere yansıyor. Tüm bu çeşitliliğine rağmen, toplumsal yapı incelemelerinde istatikselleştirilmiş demografik, sınıfsal ya da kültürel oluşumlar, ırksal, dinsel tahakküm ilişkileri, toplumsal cinsiyet rejimleri, yani ilk bakışta bizlere dışsal gibi görünen büyük çaplı olgular karşımıza çıkar. Oysa toplumsal yapı, aynı zamanda maddi ve sembolik (kültürel) pratiklerimizin, gömülü olduğu ilişki ağlarının dışında bir olgu değildir. Toplumsal yapının harcını ve taşıyıcı unsurlarını somut, gerçek insanlar, onların maddi faaliyetleri, reel ilişkileri ve bunlar hakkındaki tasavvurları oluşturur. Toplumsal yapıyı bu bütünselliği dikkate alarak incelemek gerekir.”

  • Künye: Kolektif – Toplumsal Yapı: Türkiye’de Eşitsizlik, Tahakküm, Değişim, derleyen: Cem Özatalay, İletişim Yayınları, inceleme, 638 sayfa, 2024

Kolektif – Affetmenin Politikası (2023)

Elinizdeki kitap affetmenin, bağışlamanın imkânı ya da imkânsızlığını tartışıyor.

Affetmeyi, bağışlamayı, özür dilemeyi, helalleşmeyi, siyasal bağışlamayı, bağışlamanın kederini, politik af ve politik özür dilemeyi, genel af ve özel affı, onarıcı adaleti, hukuki af düzenlemelerini, politik bir enstrüman olarak affı, modern siyasetle af ilişkisini, yas tutmayı, geçmişle yüzleşmeyi, yaralarımızı, yaşamı savunmayı, oyunbozanlığı, sükûtu, uzlaşmayı, direniş imkânlarını, umudun ve hıncın birlikteliğini çeşitli veçheleriyle, kavramsal ya da öznel olarak, tarihsel süreçler içinde masaya yatırıyor.

“Bağışlamanın unutmak olmadığını,” bağışlamanın “ısmarlama unutuşa” hizmet ettiğini, “kötülülüğün” de bağışlama kadar güçlü olduğunu, “cezalandırılamaz olanın bağışlanamayacağını, bağışlanamaz olduğu düşünülenin de cezalandırılamaz olduğunu”, “bağışlamakla özgürlük arasındaki ilişkiyi”, “hınç etiğini”, “felaketi tanıklığın değil edebiyatın anlatabileceğini”, “yaralarımızı” “yaralanabilirliğimizi ve bunun temelinde kurulan yaşamın dönüşümüne dair imkânların peşine düşen bir zeminde kurulan sorumluluğumuzu” derinlemesine irdeliyor.

Feryal Saygılıgil’in derlediği kitaba Sevilay Çelenk, Ali Çakmak, Fatmagül Berktay, Nesrin Uçarlar, Tanıl Bora, Umut Tümay Arslan, Cansu Muratoğlu, Hülya Dinçer, İlkay Özküralpli, Işıl Çoklar Okutkan, Nimet Altıntaş, Hatice Çoban Keneş, Kayuş Çalıkman Gavrilof, Sibel Kır ve Sare Öztürk katkıda bulunmuş.

  • Künye: Kolektif – Affetmenin Politikası, derleyen: Feryal Saygılıgil, Dipnot Yayınları, siyaset, 384 sayfa, 2023

Kolektif – Türkiye’nin 1980’li Yılları (2023)

Türkiye’de ‘80’ler, siyasi, iktisadi ve büyük bir toplumsal dönüşümün miladıdır.

Travmaların, yeni bir insan ve toplum tipinin, arayışların olduğu kadar kayboluşların, dahası yeni bir “dünya”nın habercisidir…

  • 24 Ocak Kararları, 12 Eylül Darbesi ve 1982 Anayasası
  • Mamak, Metris, Diyarbakır cezaevleri
  • Kenan Evren, Turgut Özal, Bülent Ecevit, Turhan Feyzioğlu, Erdal İnönü, Saim Bülend Ulusu, Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut, Hüsamettin Cindoruk
  • Ordu ve siyaset ilişkisi, bankerler, prensler, 1402’likler, toplu davalar, YÖK
  • Aydınlar Dilekçesi, İnsan Hakları Derneği, 1989 Bahar Eylemleri, Devekuşu Kabare
  • Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, Kürt hareketi, Aleviler
  • Müzik, sinema ve edebiyat âleminde gelişmeler ve tartışmalar…

Mete Kaan Kaynar’ın hazırladığı derlemeye İsmet Akça, Mehmet Ö. Alkan, Murat Arslan, Şükrü Aslan, Gökhan Atılgan, Pınar Aydoğan, Ahmet Bayar, Arzu Bayar, Tanıl Bora, Kemal Can, Aziz Çelik, Zişan Ataman Çelik, Elifcan Çoruk, Kadir Dede, Hande Dönmez, Selçuk Duran, Veysel Ergüç, Çimen Günay-Erkol, Kaan Gaytancıoğlu, Çağdaş Görücü, Demet Gülçiçek, Şenol Gündoğdu, Bora Gürdaş, Nurettin Kalkan, Murat Karayalçın, Erdinç Kaygusuz, Mete Kaan Kaynar, Tuğçe Kelleci, Nuray Ertürk-Keskin, Merve Eken-Küçükaksoy, Bayram Koca, Selçuk Koca, Ertuğrul Zengin, Levent Odabaşı, Göze Orhon, Asım Öz, Gencer Özcan, Celal Oral Özdemir, Cansu Parlak, Selman Saç, Ayşem Sezer-Şanlı, Funda Şenol, Tuncay Şur, Alper Torun, Sibel Utar, Anıl Varel, Aybars Yanık, Kerem Yavaşça, Koray R. Yılmaz, Onur Alp Yılmaz, Mehmet Yüce, Besim Can Zırh, Bengü Öztan-Körün katkıda bulunmuş.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’nin 1980’li Yılları, derleyen: Mete Kaan Kaynar, İletişim Yayınları, inceleme, 1272 sayfa, 2023

Kai Lindemann – “Çetelerin” Siyaseti (2023)

Kitapta kullanılan “çete” kavramı, dar anlamdaki kriminal çetelerle sınırlı değil.

Yönetilenlerin, emekçilerin oluşturduğu topluluklara belirli bir sosyal koruma sunması karşılığında, bir tür haraç gibi, onların itaatini ve rızasını alan iktidar ağlarını anlatıyor.

“İtaate karşı koruma”nın, devlet-olmanın kadim ilkesi olduğunu hatırlatarak…

Kapitalist sistemin, bu “çete” ilişkisi içinde kurduğu “ganimet cemaatleri” sayesinde meşruiyetini sürdürebildiğini ortaya koyuyor.

Sendikacı ve siyaset bilimci Kai Lindemann, Adorno ve özellikle Horkheimer’in yazılarından ilhamla yazdığı “Çetelerin” Siyaseti’nde, yerleşik Marksist ekonomi politiğin bir eleştirisini de yapıyor.

Sadece “zor”un değil, “ekonomi-dışı” gibi görünen başka öznel etkenlerin ve eylemlerin, sınıfların oluşumundaki ve bizzat ekonominin şekillenmesindeki rolüne dikkat çekiyor.

Neoliberal dönemde sınıf mücadelelerinin çarpıcı bir analizi.

Kitaptan bir alıntı:

“Eskiden devletin sınıf devleti olduğuna dair doğal anlayışın sonucu olan kabul, bugün parsellere ayrılmış (mesela mali piyasalarda) neoliberal çete yapılarına dayanak oluşturur, bu zeminde gönlünce tepinen sınıf devleti, sosyal devlet ilkelerinin işletmeselleşmesine hız verir.”

  • Künye: Kai Lindemann – “Çetelerin” Siyaseti: Egemen Sınıfların Pratiği, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, siyaset, 192 sayfa, 2023