Wilhelm Schmid – Ölümü Atlatmak (2025)

 

Wilhelm Schmid’in ‘Ölümü Atlatmak’, adlı kitabı, ölümün insan varoluşundaki yerini ve anlamını derinlemesine inceleyen felsefi bir çalışma. Yazar, ölüm karşısında insanların deneyimlediği korku, kaygı ve umut gibi duyguları felsefi bir bakış açısıyla ele alıyor.

Schmid, ölümün sadece biyolojik bir süreç olmadığını, aynı zamanda varoluşsal bir soru olduğunu vurguluyor. İnsanların ölümle yüzleşmekten kaçınma eğiliminde olmalarına rağmen, bu kaçışın mümkün olmadığını belirtiyor. Yazar, farklı kültürlerde ölümün nasıl algılandığını ve farklı felsefi sistemlerde ölüme nasıl bir anlam verildiğini inceleyerek, ölümün insan düşüncesindeki yerini ortaya koyuyor.

Kitapta, ölümün bireysel ve toplumsal kimlikler üzerindeki etkisi, ölüm korkusunun üstesinden gelme yolları, ölüm sonrası yaşam inançları ve ahlak felsefesindeki yeri gibi konulara değiniliyor. Schmid, ölümün insan hayatına verdiği anlamı sorgulayarak, okurları varoluşsal bir yolculuğa çıkarıyor.

Yazar düşünsel derinlik ve sezgi gücüyle hayatın en kavranamaz gerçeğiyle yüzleşirken, okura onunla baş etmenin inceliklerine dair ipuçları veriyor.

  • Künye: Wilhelm Schmid – Ölümü Atlatmak: Kavranamaz Olanla Baş Etmek Üzerine, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, felsefe, 110 sayfa, 2025

Büşra Nur Topal Akdoğmuş – Çapanoğulları (2025)

Çapanoğulları, Yozgat havalisinin köklü ve büyük bir hanedan ve elit sülalesi. Popüler hafızada, Milli Mücadele dönemindeki Çapanoğlu İsyanı ile ve “Her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar” deyimiyle biliniyorlar.

Büşra Nur Topal Akdoğmuş, bu incelikli çalışmasında, Çapanoğulları’nı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşra elitinin dönüşüm sürecinin canlı bir “sahası” olarak ele alıyor.

‘Çapanoğulları’nda taşra eliti olgusu, merkez-çevre diyalektiği, patrimonyalizm, sultan rejimleri ve “güçlü devlet geleneği” gibi “büyük” modelleri de zihninin gerisinde tutarak, fakat esasen devlete toplumdan bakan bir görüş açısıyla inceleniyor.

Güçlü analitik yaklaşımıyla, aynı zamanda aile romanı lezzeti taşıyan bir tarihsel sosyoloji anlatısı…

Kitaptan bir alıntı:

“Uzun süreler boyunca taşra toplum düzeninden Osmanlı merkez bürokrasisine kadar birçok alanda görev alan Çapanoğulları’nın iki rejim etrafındaki dönüşümünü konu edinen bu inceleme, ailenin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet sonrasına kadar benimsediği ‘hem emredici hem itaatkâr’ siyaseti merkeze alıyor. Bugüne değin olumsuz çağrışımlarıyla kulaktan kulağa dolaşan ‘her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar’ deyimini bu çalışmayla beraber artık, bir manevra kabiliyeti ve politik maharet türü olarak ‘Çapanoğlu siyaseti’ etrafında düşünmeyi teklif ediyorum.”

  • Künye: Büşra Nur Topal Akdoğmuş – Çapanoğulları: Taşra Elitinin Dönüşümü, İletişim Yayınları, inceleme, 328 sayfa, 2025

Federico Finchelstein – Faşizme Heves Etmek (2025)

‘Faşizme Heves Etmek’, günümüzde yükselişe geçen ve faşizme meyleden popülist hareketleri derinlemesine inceliyor. Federico Finchelstein, bu hareketlerin tarihsel kökenlerini, ideolojilerini ve demokratik sistemlere yönelik tehditlerini detaylı bir şekilde analiz ediyor.

Finchelstein, kitabında “faşizme heves edenler” olarak tanımladığı bu yeni siyasi figürlerin, geleneksel faşist liderlerden farklı olduğunu vurguluyor. Bu yeni nesil liderler, genellikle demokratik yollarla iktidara geliyor ancak daha sonra otoriter yönetim biçimlerine kayıyorlar. Yazar, bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini ve bu liderlerin demokrasiyi içten nasıl çürüttüğünü açıklıyor.

Kitap, faşizmin tarihsel kökenlerinden yola çıkarak günümüzdeki popülist hareketlerin nasıl ortaya çıktığını ve bu hareketlerin ortak özelliklerini inceliyor. Yazar, bu hareketlerin temelde yabancı düşmanlığı, propaganda, siyasi şiddet ve nihayetinde diktatörlüğe giden bir yol izlediğini belirtiyor. Ancak, günümüzdeki faşist eğilimli liderlerin, geçmişteki faşist liderler gibi tam anlamıyla diktatörlük kuramadıklarını da vurguluyor.

Finchelstein, kitabında Trump, Bolsonaro ve Modi gibi güncel örnekleri inceleyerek, “faşizme heves eden” liderlerin nasıl iktidara geldiğini ve ne gibi tehditler oluşturduğunu gösteriyor. Yazar, bu liderlerin ortak özelliklerini ve kullandıkları yöntemleri ortaya koyarak, okurlara bu tür liderleri tanıma ve onlara karşı mücadele etme konusunda önemli bilgiler sunuyor.

‘Faşizme Heves Etmek’, günümüz dünyasının en önemli sorunlarından biri olan popülizm ve otoriterizm meselesine farklı bir bakış açısı getiriyor. Kitap, hem akademik bir çalışma hem de güncel siyaseti anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Federico Finchelstein – Faşizme Heves Etmek: Demokrasiye Karşı En Büyük Tehdidi Anlamak İçin Bir Rehber, çeviren: Zeynep Şarlak, İletişim Yayınları, siyaset, 253 sayfa, 2025

İrfan Aktan – Karihōmen (2025)

İrfan Aktan, 1990’lı yıllardan itibaren baskılar ve yayla yasakları nedeniyle Adıyaman-Maraş-Gaziantep üçgenindeki topraklarını terk etmek zorunda kalan Mahkan aşiretine bağlı Kürtlerin Japonya’da karşılaştıkları zulme sert bir ışık tutuyor.

Aktan, Tokyo’ya yakın Kawaguchi-Warabi şehirlerinde yaşayan kadını, çocuğu, yaşlısıyla iki bin Kürt’ün, Türkiye ve Japonya hükümetleri arasındaki ilişkilere ve Japon iç siyasetine nasıl kurban edilip ikili kuşatmaya alındığını gösteriyor.

Karihōmen denen “denetimli serbestlik” statüsüyle çalışma, sağlık, seyahat ve eğitim dahil, her türlü haktan nasıl mahrum bırakıldıklarını, Japonya’daki Netto-uyo (internet sağı) ile Türkiye’deki ırkçı sosyal medya kullanıcılarının müşterek olarak Kürt karşıtı nefreti nasıl örgütlediğini mercek altına alıyor. Japonya’daki ırk ayrımcılığının tarihsel ve sosyal arka planına eğiliyor. ‘Karihōmen: Japonya’da Kürt Olmak’ bu alanda yapılmış kapsamlı ilk çalışma özelliği taşıyor.

Japoncada “Karihōmen” kelimesi, bir bireyin farklı kültürler, etnik kökenler veya sosyal çevreler arasında sıkışıp kalması, kimliğini yitirmesi veya birden fazla kimliğe sahip olma durumu gibi karmaşık ve çelişkili bir durumu ifade eder. Bu durum, özellikle göçmenler, melezler veya farklı kültürlerden gelen insanlarda sıklıkla yaşanır.

Kitaptan bir alıntı:

“Filistin askısını biliyor musun; Karihōmenlilik işte öyle bir işkence. Vücudunun bütün ağırlığını yere zar zor değen ayak parmaklarının üstünde taşıman gerekiyor. Ben buna ‘Japon askısı’ diyorum. Karihōmenlilik ne zaman indirileceğini bilmeden tutulduğun bir askıdır. Çoğumuz yıllardır Japon askısındayız. İltica başvurusu yapıyorsun, reddediyorlar. Yine başvuruyorsun, yine reddediyorlar. ‘Ülkeme dönersem hapse girerim’ diyorsun, seni burada hapse atıyorlar. Dönmeyi reddedersen seni Karihōmenli yapıp Saitama’ya hapsediyorlar.”

  • Künye: İrfan Aktan – Karihōmen: Japonya’da Kürt Olmak, İletişim Yayınları, siyaset, 351 sayfa, 2025

Murat Can Kabagöz – Kemalizmin Mâbedi (2025)

Murat Can Karaboz, Halkevlerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında inkılapların halka intikalinde oynadığı rolü, resmi söylemlerle gündelik hayat arasındaki çelişkileri ortaya koyarak inceliyor.

Özellikle, Halkevlerinin kurulduğu bölgelerdeki sosyal, ekonomik ve coğrafi koşulların, inkılapların yerelde nasıl algılandığını ve uygulandığını anlamak için önemli bir anahtar olduğunu vurguluyor.

Bir resmî raporda (1935), “İslâm’ın camisi, Hıristiyan’ın kilisesi olduğu gibi Kemalist mezhebinin de Halkevleri bence birer mâbedidir” denmişti.

Halkevleri, Türkiye’de tek parti döneminde inkılâp rejiminin “halk terbiyesi” kurumu olarak kurulmuş, gündelik hayatın her alanına müdahale etmeyi amaçlamıştı.

Kabagöz, ‘Kemalizmin Mâbedi’nde, Halkevlerinin taşradaki gerçekliğinin manzaralarını sunuyor.

Halkevleri mekânlarını, eğitsel işlerden eğlenceye, müziğe, spora uzanan geniş faaliyet yelpazesini, aydınlarla ilgili çelişkileri, memur-halk ilişkilerini analiz ediyor.

Erken Cumhuriyet dönemi toplumsal gerçekliğinin, gündelik hayatının son derece ayrıntılı, canlı bir manzarası…

Kitaptan bir alıntı:

“Sonuçta Halkevleri yeteri kadar olmasa da çalışıyordu ve bu haliyle bile sıradan taşra hayatına bir değişiklik katmıştı. Ancak mevcut çalışmaları itibarıyla Halkevleri; akademik araştırmalar yapan birer enstitü, halkı ücretsiz muayene eden birer poliklinik; birer dershane, tiyatro veya konser salonuydu. Kurslar veya eğlenceli etkinlikler için insanlar Ev’e geliyor, sonra da gidiyordu. Evler henüz insanların birlikte vakit geçirdiği, ‘bir düşünür, bir duyar bir kütle’ haline geldiği bir kamusal alan olmaktan çok uzaktı.”

  • Künye: Murat Can Kabagöz – Kemalizmin Mâbedi: Halkevleri ve Gündelik Hayat, İletişim Yayınları, inceleme, 472 sayfa, 2024

Bonnie G. Smith – Dünya Tarihinde Kadınlar (2024)

Bonnie G. Smith’in ‘Dünya Tarihinde Kadınlar’ adlı kitabı, dünya tarihine kadınların bakış açısıyla eleştirel bir yaklaşım sunan kapsamlı bir çalışma.

Kitap, 1450 yılından günümüze kadar farklı coğrafyalardaki kadınların deneyimlerini, rollerini ve mücadelelerini inceliyor.

Kitap, sadece Batı dünyasına değil, Çin’den Rusya’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar farklı kıtalardaki ve kültürlerdeki kadınların yaşamlarını ele alır.

Bu sayede, kadınların deneyimlerinin coğrafi ve kültürel çeşitliliğini gözler önüne serer.

Kitapta, farklı sosyal sınıflardan, etnik kökenlerden ve dinlerden kadınların yaşamları incelenir.

Köleleştirilmiş kadınlardan, soylu kadınlara, kırsal kesimde yaşayanlardan şehirli kadınlara kadar geniş bir yelpazede kadın deneyimleri sunulur.

Kitap, geleneksel tarih yazımının erkek merkezli bakış açısını eleştirir ve kadınların tarihteki rollerini ve etkilerini yeniden değerlendirir.

Kadınların siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki katkılarını vurgular.

Kitap, kronolojik bir anlatı yerine tematik bir yaklaşım benimser.

Aile, iş, din, siyaset, savaş gibi farklı temalar altında kadınların deneyimlerini inceler. Bu sayede, farklı zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda benzer temaların kadınların yaşamlarını nasıl etkilediği daha net bir şekilde görülür.

Kadınların köleleştirilmesi ve ticaretinin tarih boyunca nasıl bir rol oynadığı incelenir.

Sömürgeciliğin kadınların yaşamları üzerindeki etkileri ve kadınların sömürgeciliğe karşı direnişleri ele alınır.

Sanayi Devrimi’nin kadınların iş hayatı ve aile rolleri üzerindeki etkileri incelenir.

Savaşların ve devrimlerin kadınların yaşamlarını nasıl etkilediği ve kadınların bu olaylarda nasıl roller üstlendiği ele alınır.

Farklı dönemlerdeki kadın hareketleri ve feminizm akımları incelenir.

  • Künye: Bonnie G. Smith – Dünya Tarihinde Kadınlar: 1450’den Günümüze, çeviren: Merve Öztürk, İletişim Yayınları, tarih, 423 sayfa, 2024

Louis A. Fishman – Geç Osmanlı Döneminde Yahudiler ve Filistinliler (2024)

Louis A. Fishman’ın ‘Geç Osmanlı Döneminde Yahudiler ve Filistinliler (1908-1914)’ adlı eseri, günümüzde Ortadoğu’nun en önemli sorunlarından biri haline gelen İsrail-Filistin çatışmasının kökenlerini Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar götürerek önemli bir bakış açısı sunar.

Fishman, Yahudi ve Arap topluluklarının Osmanlı yönetimi altında yaşadıkları deneyimleri, birbirleriyle olan ilişkilerini ve ortaya çıkan gerilimleri detaylı bir şekilde analiz eder.

Kitap, Siyonizm hareketinin bölgedeki Yahudi nüfusunu artırması ve bu durumun Arap-Yahudi ilişkilerini nasıl etkilediğini inceler.

Fishman, I. Dünya Savaşı öncesinde Filistin’de yaşanan siyasi gelişmeleri ve farklı güçlerin bölge üzerindeki etkilerini ele alır.

Yazar, günümüzde yaşanan çatışmanın kökenlerinin Osmanlı dönemine kadar uzandığını ve o dönemde atılan tohumların bugün hala meyve verdiğini savunur.

Fishman, İsrail-Filistin çatışmasını daha geniş bir tarihsel çerçeve içinde ele alarak, sorunun sadece son yüzyıla özgü olmadığını gösterir.

Kitap, Yahudi ve Arap toplumlarının birbirleriyle olan etkileşimlerini ve bu etkileşimlerin zaman içinde nasıl değiştiğini analiz eder.

Fishman, Siyonizm hareketinin Filistin’deki siyasi ve sosyal hayatı nasıl şekillendirdiğini inceler.

  • Künye: Louis A. Fishman – Geç Osmanlı Döneminde Yahudiler ve Filistinliler (1908-1914): Anavatanda Hak İddiası, çeviren: Ali Selman, İletişim Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2024

Avedis Hadjian – Türkiye’nin Gizli Ermenileri (2024)

Avedis Hadjian’ın kaleme aldığı ‘Türkiye’nin Gizli Ermenileri’, 1915’ten sonra Türkiye’de yaşamaya devam eden Ermenilerin hikayelerini derli toplu bir şekilde sunuyor.

Yazar, bu zorlu süreçte kimliklerini gizlemek zorunda kalan, dilini ve kültürünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanların hikayelerini, uzun yıllar süren araştırmaları ve yüzlerce kişiyle yaptığı görüşmeler sonucunda ortaya koyuyor.

Hadjian, 1915’ten sağ kurtulanların ve onların torunlarının yaşadığı zorlu süreci anlatıyor.

Kimliklerini korumak için Müslüman, Kürt veya başka bir kimlikle yaşamak zorunda kalan insanların hikayeleri, kitabın merkezinde yer alıyor.

Yazar, Ermeni kökenli insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını, hangi zorluklarla karşılaştıklarını ve kimliklerini nasıl koruduklarını detaylı bir şekilde anlatıyor.

Ermeni dilinin, geleneklerin ve kültürel mirasın kaybolma sürecini inceleyen Hadjian, bu kayıpların bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini de ele alıyor.

Hrant Dink’in cinayeti sonrası bazı Ermenilerin kimliklerini açıklamaya başlamaları ve bu durumun toplum üzerindeki etkileri de kitapta önemli bir yer tutuyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Ermeni kimliğini koruyan ve gelecek nesillere aktarmaya çalışan insanların hikayeleri, kitaba umut ve direnç dolu bir atmosfer katıyor.

Kitap, uzun yıllar boyunca görmezden gelinen veya hafızalardan silinmeye çalışılan bir hikayeyi gün yüzüne çıkarıyor.

Hadjian’ın çalışması, 1915 Ermeni Soykırımı sonrası Türkiye’deki Ermenilerin durumu hakkında önemli bir tarihsel belge niteliği taşıyor.

Kitap, kimlik, aidiyet, hafıza ve unutma gibi evrensel temalara değinerek, okuyucuyu derin düşüncelere sevk ediyor.

Hadjian, kitabıyla adalet ve hakikat arayışının önemini vurguluyor ve unutulanların sesini duyurmaya çalışıyor.

  • Künye: Avedis Hadjian – Türkiye’nin Gizli Ermenileri, çeviren: Akın Emre Pilgir, İletişim Yayınları, inceleme, 624 sayfa, 2024

Mert Karbay – Yeni Dünya Sosyal Medya (2024)

Mert Karbay, gerçekten bir yeni dünya olan, adeta yeni dünyanın kendisi haline gelen sosyal medyayı, hem olanakları hem sorunlarıyla tartışıyor bu kitapta.

Sosyal medyanın, çağımızın “halk yazısı” olduğuna dikkat çekiyor; herkesin yazabileceği; herkese hitap eden yazı…

Bu bakımdan, bir demokratikleştirme potansiyeli taşıyor.

Ama kamusal iletişimdeki geleneksel “kapı bekçilerinin” yerini alan “algoritma” da, “akla zarar” başka problemler getiriyor.

Kamusal entelektüelin yerini alan trol, influencer, oyunbaz, küratör gibi sosyal tipler; “bağımlı insan-bağımsız sosyal medya” paradoksuna aracılık ediyor.

Sosyal medyanın yaygınlaştırdığı “sosyal dikkat dağınıklığı” ve “sonsuz dikkat dağınıklığı”, bu mecradan yayılan yalanlarla mücadelenin nafileliği gibi olgular, “aksak” bir kamusallığa, politikanın ketlenmesine giden bir yolu döşüyor.

‘Yeni Dünya: Sosyal Medya’, sosyal medyanın, çoğalttığı “Mutsuzum ama keyfim yerinde!” duygusunun derinindeki sorunları tahlil ediyor.

Ve evet, yine de, olanaklarıyla birlikte…

Kitaptan bir alıntı:

“Gündelik hayatın monotonluğundan bıkıp Sosyal Medya’nın cazibesine koştuk. Şimdi de oradaki zorbalıklar, linçler, veri güvenliği, gözetleme gibi yığınla problem bir tarafa, Sosyal Medya’nın kendisi başlı başına bir mesele haline gelmişe benziyor: Akıllı cihazlarına bakmadan duramayanlar, kaybolmakta olan yüz yüze, samimi ilişkiler, hakikatteki aşınmalar…”

  • Künye: Mert Karbay – Yeni Dünya Sosyal Medya, İletişim Yayınları, inceleme, 296 sayfa, 2024

Banu Bargu – Beden Bir Silah Olunca (2024)

  • İnsan yaşamı diğer her şeyin üzerinde midir?
  • Yaşamın kendisi bir direniş biçimi alabilir mi?
  • Yaşamı ortaya koyarak direnmek hem diğer direniş biçimleri arasında hem de genel politik çerçevede nerede ve nasıl konumlandırılabilir?

Banu Bargu, 2015’te Amerikan Siyaset Bilimi Derneği’nin (APSA) en iyi ilk kitap ödülünü alan bu eserinde “zor” ve “çetin” soruların peşinden gidiyor, Türkiye’de ölüm orucu mücadelelerinin kazısını yapıyor; bu mücadelenin içindekilerle de konuşarak yaşamını politik bir adanmışlıkla sınayan aktörleri devleti, toplumsal ve politik bağlamı hesaba katıp incelerken, bedeni ölüme yatırmanın politik ve felsefi veçhelerini değerlendiriyor.

Kitap, Türkiye’deki sol görüşlü siyasi tutukluların yüksek güvenlikli hapishanelerin getirilmesine karşı ölüm oruçları düzenleyerek kendi bedenlerini birer silah haline getirme mücadelesini derinlemesine inceliyor.

Bargu, ölüm oruçlarını sadece bireysel bir intihar girişimi olarak değil, aynı zamanda siyasi bir direniş ve devlete karşı bir güç gösterisi olarak ele alıyor.

Michel Foucault’nun biyopolitika kavramından yola çıkarak, devletin hayat üzerindeki gücünü ve bu güce karşı bedenin nasıl bir araç olarak kullanıldığını analiz ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitaptaki iddialardan biri ve kitabın üzerine oturduğu mantık, kıyıda köşede kalıp isyan edenlerin bakış açısıyla merkezdekilerin nasıl göründüğünü ve devletin bakış açısıyla iktidarın kıyıda köşede kalmışları nasıl etkilediğini teşhir etmek suretiyle, iktidarı ve direnişi hem iki uçlu bir zıtlık hem de aynı hikâyenin birbirini tamamlayan parçaları halinde sunabilmek. Çok sayıda aktörün ağzından aktarılan hikâyeler vasıtasıyla yerinde tespit edilen bu bakış açılarının her biri, diğerinin belirli bir ‘hakikatini’ ortaya çıkarma işlevi görüyor ve diğerinin gizli gerçekliğine göz atma imkânı sağlıyor.”

  • Künye: Banu Bargu – Beden Bir Silah Olunca: Ölüm Oruçları, çeviren: İsmail Ferhat Çekem, İletişim Yayınları, inceleme, 419 sayfa, 2024