Yusuf Goz – Açık Pozisyon (2009)

Yusuf Goz, dikkat çeken eseri ‘Açık Pozisyon’da, 1992-2000 yılları arasında, Türkiye’de piyasa neslinin doğuşunu anlatıyor.

Bir bankanın fon yönetim bölümünde çalışmaya başlayan Yusuf Goz, kısa bir süre içinde, çoğu insanın hayatı boyunca göremeyeceği heyecanlar, paralar, trajediler ve ihanetler gördüğünü söylüyor.

Daha sonra sektörü terk eden Goz, kendisiyle aynı şeyleri yaşamış, tek tuşa basarak milyon dolarları alıp satan genç insanların birbirleriyle paylaştıkları ilginç anekdotları, yaşanmışlıkları bu kitapta bir araya getiriyor.

Goz, 1990’larla birlikte zirve yapan “piyasa nesli”ni, ekonomik krizleri ve para piyasalarının nasıl şekillendiğini, iyi gözlemlerle anlatıyor.

  • Künye: Yusuf Goz – Açık Pozisyon: Türkiye’de Piyasa Neslinin Doğuşu, İletişim Yayınları, anı, 168 sayfa

Yasin Durak – Emeğin Tevekkülü (2018)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Nisan tarihli AKP grup toplantısında şöyle demişti:

“Sanayicilere sesleniyorum. Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde anında müdahalemizi yapıyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor.”

Yasin Durak’ın, şimdi ikinci baskısı yapılan ‘Emeğin Tevekkülü’ de, Konya’daki çalışma ilişkilerindeki “dindar-muhafazakâr” görünüm üzerinden, Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik-politik seyrinde, eşitsizliği pekiştiren uygulamaların büyük ölçüde neo-liberal İslamcı iktidar bloğu eliyle yürütüldüğünü gözler önüne seriyor.

Her şey bir yana, sadece 2000’li yıllar dahi, dindar-muhafazakârlığın neo-liberal kapitalizme bağlılık yemini ettiğinin ispatı olarak karşımızda duruyor.

Neoliberalist kapitalist vahşet, sınır tanımıyor.

Fakat her seferinde, bu vahşetten çıkar sağlayanlar, var olan eşitsizliği bin bir türlü oyunla örtbas ediyor.

İşte Türkiye’de bu oyunların en öne çıkanlarından biri de, din faktörüdür.

Bu kitaba katılan görüşmecilerden biri şöyle diyor:

“Hepsi Allah’tandır… işvereni zenginlikle sınıyor işte. Onun sınavı o, benim sınavım bu, fakirlik…”

Durak’ın önemli çalışması, dindarlığın, işçilerin ve patronların üretim sürecine bakışlarını ve karşılıklı konumlanmalarını nasıl etkilediğini ayrıntılı bir şekilde ortaya koyuyor ve dinsel sosyalleşmenin, emek sürecinde tahakküm ilişkilerine ve politik hegemonyaya nasıl elverişli bir zemin oluşturduğunu gözler önüne seriyor.

Durak’ın değerlendirmeleri, Konya Organize Sanayi Sitesi’ndeki işçi-işveren ilişkileri üzerine yaptığı sağlam bir araştırmaya dayanıyor.

  • Künye: Yasin Durak – Emeğin Tevekkülü: Konya’da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık, İletişim Yayınları, sosyoloji, 144 sayfa, 2018

Daniel Chandler ve Rod Munday – Medya ve İletişim Sözlüğü (2018)

Medyayı ve iletişimi daha iyi kavramak, bu alana içkin kavramları daha iyi bilmekle mümkün.

İki yazarlı bu sözlük de, yaklaşık 2 bin 300 terim tanımını içeriyor ve bu özelliğiyle en geniş tek ciltlik referans kaynaklardan biri.

Öğrenci ödevlerinden araştırma projelerine, alandaki çalışmalarda kullanılacak referans terimlerini içerecek güvenilir bir başlangıç isteyenlerin yararlanabileceği sözlük, tanımları, o tanımların bağlantılı söylemlerle (örneğin göstergebilim, sosyoloji veya film-yapımı gibi) ilişkili farklı anlamlarını da dâhil edecek şekilde veriyor.

Okurlara, farklı söylemler arasında bağlantı kurmaya yardım eden, terim açıklamalarını geniş bir çapraz-referanslama ile zenginleştiren sözlüğün, bu yönüyle oldukça okur dostu olduğunu söylemeliyiz.

  • Künye: Daniel Chandler ve Rod Munday – Medya ve İletişim Sözlüğü, çeviren: Babacan Taşdemir, İletişim Yayınları, 496 sayfa, sözlük, 2018

John Alexander Armstrong – Milliyetçilikten Önce Milletler (2018)

On sekizinci yüzyılın sonundan bu yana milliyetçilik, birçok açıdan başat siyasi doktrin haline geldi. Bireylerin ait oldukları devleti seçme hakkı, yani, kendi grup kimliği bilincine karşılık gelen teritoryal siyasi yapıları kurmak, siyasi çözümlemenin esas temasını oluşturdu.

Milliyetçilik ve etnik kimlik üzerine yaptığı öncü çalışmalarla bilinen John Alexander Armstrong’un ufuk açıcı çalışması ‘Milliyetçilikten Önce Milletler’ ise, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun bir kısmından diğerine dikkate değer ölçüde değişen hâkim siyasi yapıların oluşturulmasında etnik kimlik bilincinin başat güç haline gelmesinden önceki dönemde, milliyetçiliğin eşiğinde durmasıyla dikkat çekiyor.

Armstrong’un çalışması, sembollerin, mitlerin, dillerin, dinlerin bireyleri birbirlerine bağlayıp bir “aidiyet” kurmada hangi şartlarda ve nasıl etkili olduklarını, yerleşik yaşamı oluşturmada nasıl işlevsellik kazandıklarını gözler önüne sermesiyle tarih alanına çok önemli bir katkı sunuyor.

Kitapta tartışılan kimi konular şöyle:

  • Teritoryal yaşamın ortaya çıkışı,
  • Etnisite ve yaşam biçimi,
  • Medeni kimlik ve kent uygarlığı,
  • İmparatorluk ve siyasi kurumları,
  • İslam’da inanç ve imparatorluk kimliği,
  • Batı Avrupa’da imparatorluk miti,
  • İmparatorluk yönetiminin Batı’daki yansımaları,
  • Dini ve etnodinsel kimlikler,
  • Doğu ve Batı kiliseleri arasında yarılma,
  • Siyasi kurumlarda dilsel kodlar…

Armstrong’un kitabı, özellikle bugün çokça tartışılan “kimlik” meselesini ve kimlik siyasetlerini daha iyi kavramamıza olanak sağlayacak bir perspektif sunmasıyla çok önemli.

  • Künye: John Alexander Armstrong – Milliyetçilikten Önce Milletler, çeviren: S. Erdem Türközü, İletişim Yayınları, inceleme, 416 sayfa, 2018

Gökhan Demirkol – Gırgır (2018)

Türkiye’de mizah dergileri, basın tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olmakla birlikte akademide siyasi dergi ve günlük gazetelere oranla daha az çalışılan bir alan olarak kaldı.

Bu durumdan, Türkiye mizah yayıncılığında bir fenomen olmuş, efsane haline gelmiş Gırgır Dergisi de nasibini ziyadesiyle aldı.

Basın tarihi alanında çalışan Gökhan Demirkol’un bu incelemesi de, tam da böylesi bir boşluğu doldurmasıyla önemli.

Daha önce mizah dergilerini ele alan çalışmalar, daha ziyade ele aldıkları dergilerin “muhalif” yönlerini merkeze almıştı.

Oysa Demirkol, sadece “muhaliflik” olgusu çerçevesinden bu tür dergileri incelemenin, dergilerin toplumsal hayata dair sağlayacağı yeni yaklaşım, olgu ve olanakları göz ardı etmek anlamına geldiğini düşünüyor.

Demirkol böylece, gündelik hayat pratiklerinden beslenen bir mizah dergisi olarak Gırgır’ı, Türkiye toplumunun geçmişini ve bugününü anlama konusunda verimli bir kaynak olarak inceliyor.

“Gırgır’ın alamet–i farikası neydi?” sorusunun yanıtını arayan her okurun ilgiyle okuyacağı bir çalışma.

  • Künye: Gökhan Demirkol – Gırgır: Bir Mizah Dergisinde Gündelik Hayatın Dönüşümü (1972-1989), İletişim Yayınları, inceleme, 182 sayfa, 2018

Burak Onaran – Padişahı Devirmek (2018)

Burak Onaran’ın bu önemli çalışması, payitaht İstanbul’da, padişahı devirmek üzere isyan planları yaparken 1859 ve 1867 yıllarında ortaya çıkarılmış olan, Kuleli ve Meslek (Meslek Cemiyeti) isimleriyle bilinen isyanları yeni bir bakışla değerlendiriyor.

Bu isyanlar önemliydi, zira 17. yüzyılın başından beri yeniçerilerin 1826 yılındaki ilgasını takip eden dönemde hükümdarın iktidardan düşürülmesi veya öldürülmesi hedefine yönelik ilk girişimlerdi.

Kitap bu yönüyle, yeniçerilerin artık sahnede olmadığı dönemde Osmanlı padişahını devirmeyi hedefleyen yeni tür isyanlar ve isyancılar üzerine bir inceleme olarak okunmalı.

Daha önce yapılmış, bu isyanlara dair çalışmalar, daha çok isyanın elebaşlarına odaklanmakla sınırlı kalmışlardı.

Onaran’ın çalışması ise, bu iki siyasi isyanın tarihini yeniden yazdığı gibi, isyanların özgün yapılarını, işleyişlerini ve stratejilerini mercek altına alıyor ve mensuplarının siyasi taleplerine, motivasyonlarına ve sosyal profillerine ışık tutuyor.

Her iki isyanın özgün yönlerini 1850’li ve 1860’lı yıllardaki toplumsal ve siyasi dönüşümler bağlamında sorgulayan kitabın, özellikle Osmanlı’da siyasi alanın söz konusu dönemde geçirdiği değişimlerin daha iyi anlaşılmasına büyük katkı sağlayacağını söyleyebiliriz.

Künye: Burak Onaran – Padişahı Devirmek: Osmanlı Islahat Çağında Düzen ve Muhalefet, çeviren: Saadet Özen, İletişim Yayınları, tarih, 430 sayfa, 2018

Rex A. Wade – Rus Devrimi, 1917 (2018)

Bolşevik Devrimi, modern tarihin en önemli olaylarından biri olmaya devam ediyor.

Hem 20. yüzyıl dünya tarihinin şekillenmesinde oynadığı merkezî rolüyle hem de tarihî mirasıyla etkisini bugün de sürdürüyor.

Rus tarihi alanında yaptığı çok sayıda çalışma ile bildiğimiz Rex Wade de, bu sürecin nitelikli bir fotoğrafını çekiyor.

Wade’in çalışmasının alana en büyük katkısı, hem Ekim Devrimi’ne dair mitlerle hesaplaşması hem de kadınlar, köylüler, askerler ve azınlıklar gibi, devrimde yer almış kesimlerin rollerini daha iyi aydınlatması.

Çalışma ilk olarak, devrimin siyasi tarihini yeniden kalıba döküyor; devrime eşlik eden siyasal saflaşmaların önemini ve devrim sırasında birçok açıdan geleneksel parti etiketlerinden çok daha önemli olan yeni siyasi blokların anlamını vurguluyor.

Kitap, benzer şekilde Ekim Devrimi sırasında, sadece Bolşeviklerin değil, radikal sol blokun da öneminin iyice ayırt edilmesine olanak sağlıyor ve ayrıca “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ve “Sovyet iktidarı” düşüncesinin, Ekim Devrimi’ne giden yolun taşlarını döşediğini belirtiyor.

Wade ayrıca, Ekim Devrimi’nin karmaşıklığının ve hakiki bir halk mücadelesi olan “Bütün İktidar Sovyetlere” talebiyle ne denli bütünleşmiş olduğunun altını çiziyor ve yalnızca bundan sonra bir “Bolşevik Devrimi”ne dönüştüğüne mim koyuyor.

Wade’in bu yaklaşımının, elimizdeki kitabın bu önemli ayaklanmayı uzun zamandır bulanıklaştıran pek çok mit ve yanlış kanının ortadan kaldırılmasına olanak sağladığını belirtelim.

  • Künye: Rex A. Wade – Rus Devrimi, 1917, çeviren: Ergin Özler, İletişim Yayınları, tarih, 359 sayfa, 2018

Marie-France Hirigoyen – Manevi Taciz (2015)

Kurbanlarını felç ederek koruma duvarlarını yıkan manevi tacizcilerden, leşçilerden nasıl korunabiliriz?

Psikoterapist Marie-France Hirigoyen’den, sapkın kişilerin verebilecekleri zararlar, başkalarını yönelik tehlikeli yanları ve kurbanlar ile müstakbel kurbanların kendilerini daha iyi savunmaları konusunda dört dörtlük bir rehber.

  • Künye: Marie-France Hirigoyen – Manevi Taciz, çeviren: Heval Bucak, İletişim Yayınları

Ercan Kesal – Evvel Zaman (2018)

Ercan Kesal’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki muhtar sahnesi, Türkiye sinema tarihinin en unutulmayacak sahnelerindendir.

Fakat, bu film ve Kesal’la ilgili söyleyebileceklerimiz elbette bununla sınırlı değil.

Mesela, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin, bizzat Ercan Kesal’ın Anadolu’nun ücra bir yerinde doktorluk yaparken tanık olduğu bir hikâyeye dayandığını biliyoruz.

İşte Kesal’ın elimizdeki kitabı, bunların tümü hakkında.

‘Evvel Zaman’, hem ‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryosu, hem filmin kamera arkası ve hem de hikâyenin geçtiği Anadolu hakkında bir kitap diyebiliriz.

Kesal, filmin hikâyesinin konuşulmaya başlandığı ilk günden filmin yavaş yavaş oluşma sürecine, hikâyenin gelişmeye başlamasından oyuncu seçimine, set sürecinden stüdyoya, film ve hikâye hakkında merak edilen pek çok konuyu bizimle paylaşıyor.

Günü gününe tutulmuş notlarla güzel bir film güncesi.

  • Künye: Ercan Kesal – Evvel Zaman, İletişim Yayınları, sinema, 216 sayfa, 2018

 

Raymond Williams – Modern Trajedi (2018)

Antik Yunan’dan Rönesans’a, trajedinin fikir ve felsefe olarak gelişimini ortaya koyan çok iyi bir inceleme.

Trajedi fikrinin dört dörtlük bir soykütüğü.

Raymond Williams, edebi bir form olarak trajedinin gündelik deneyime özgü olayları tanımlamak için kullanılan trajediden ayrı ele alınamayacağını vurgular.

Düşünüre göre, trajedi sadece edebi bir türü değil, kendisinin ifadesiyle, “savaş ve toplumsal devrim” gibi kapsamlı tarihsel deneyimleri ve “maden felaketi, perişan olmuş bir aile, başarısız bir kariyer, bir trafik kazası” gibi bireysel deneyimleri de kapsar.

İşte ‘Modern Trajedi’, trajedi kavramını edebi ve kısıtlanma, tahribat, geri dönüş gibi günlük deneyimleri de içine alacak şekilde genişletmesiyle alana çok özgün bir katkı sunmasıyla önemli.

Williams çalışmasına, Yunan tiyatrosundan günümüzde trajedi geleneğini çeşitli şekillerde etkilemeye devam eden 20. yüzyıl tiyatrosu ve anlatısına kadar trajik edebiyatı inceleyerek başlıyor.

Williams ardından, modern trajediyi, devrimci toplumsal dönüşüme içkin ütopyacı umutlar ve onun ardından ortaya çıkan hayal kırıklıklarıyla bağlantılandırıyor.

Williams bu bakımdan modern trajediyi edebi bir türle sınırlamak yerine daha kapsamlı bir bireysel ve kolektif deneyime doğru genişletir.

Yazar ayrıca, Ibsen ve Strindberg tiyatrosunda kapana kısılmış, arzu dolu ama son kertede aciz bireylerden Camus ve Sartre tiyatrosunda varoluşçu kahramanların trajik isyanına kadar trajedinin 20. yüzyılda aldığı çeşitli biçimleri de inceliyor.

  • Künye: Raymond Williams – Modern Trajedi, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, eleştiri, 302 sayfa, 2018