Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri (2026)

Leo Löwenthal ve Norbert Guterman tarafından kaleme alınan, modern popülizmin psikolojik ve retorik mekanizmalarını çözümleyen öncü bir çalışma. Frankfurt Okulu’nun otoritaryen kişilik araştırmalarıyla bağlantılı olan eser, özellikle 20. yüzyılda yükselen kitle hareketlerini ve bu hareketleri yönlendiren demagog figürünü analiz ediyor.

‘Aldatmanın Peygamberleri’ (Prophets of Deceit’), ajitatörün nasıl inşa edildiğini ve kitleleri nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu figür, kendisini toplumun kurtarıcısı olarak sunarken, aynı zamanda hayali ya da abartılmış düşmanlar yaratarak korku ve öfke üretiyor. Yazarlar, bu süreçte kullanılan propaganda tekniklerini, dilin manipülasyonunu ve duyguların nasıl araçsallaştırıldığını sistematik bir şekilde çözümlüyor. Ajitatör, karmaşık toplumsal sorunları basitleştirir, sorumluluğu dış düşmanlara yükler ve kendisini tek çözüm olarak konumlandırır.

Eserde dikkat çekilen önemli bir nokta, bu tür liderlerin çoğu zaman derinlikli bir düşünsel altyapıya sahip olmamasına rağmen, etkili bir söylem kurarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilmesi. Bu durum, kitle psikolojisinin kırılganlığına ve insanların belirsizlik dönemlerinde güçlü figürlere yönelme eğilimine işaret ediyor. Yazarlar, popülizmin yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap ayrıca, toplumsal gerilimlerin nasıl üretildiğini ve bu gerilimlerin nasıl siyasal kazanca dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ajitatör, çoğu zaman çözüm sunduğunu iddia ettiği sorunların bizzat yaratıcısıdır; bu da onun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir kriz atmosferine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası eser, modern demokrasilerde manipülasyonun nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor; bu analizler, Donald Trump gibi figürler üzerinden günümüzde de yankı buluyor.

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri: Amerikan Ajitatörünün Teknikleri Üzerine Bir İnceleme
Çeviren: Oğuzhan Taş • İmge Kitabevi
Siyaset • 301 sayfa • 2026

Jack Holland — Mizojini (2026)

Jack Holland, bu eserinde kadın düşmanlığını insanlık tarihinin en eski ve en kalıcı önyargılarından biri olarak ele alıyor. ‘Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı’ (‘A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice’), mizojininin yalnızca bireysel nefret biçimleriyle sınırlı olmadığını, aksine kültürel, dinsel, siyasal ve ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor.

Holland, antik uygarlıklardan başlayarak farklı coğrafyalarda kadınların sistematik biçimde nasıl ikincilleştirildiğini inceliyor. Dinsel metinler, mitolojiler ve felsefi gelenekler aracılığıyla kadınların aşağı konumda tanımlandığını ve bunun toplumsal normlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu tarihsel süreçte kadına yönelik şiddetin—kadın cinayetlerinden zorla evlendirmeye, cinsel istismardan beden denetimine kadar—nasıl meşrulaştırıldığını örneklerle açıklıyor.

Kitapta, Hindistan’da dul kadınların yakılması, kız çocuklarının öldürülmesi, kadın sünneti ve savaşlarda sistematik tecavüz gibi pratikler yalnızca geçmişe ait barbarlıklar olarak değil, günümüzde de farklı biçimlerde süren bir yapının parçaları olarak ele alınıyor. Holland’a göre mizojini, modernleşme, bilimsel ilerleme ve insan hakları söylemine rağmen ortadan kalkmamış; aksine biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Eser, kadınların eşitlik mücadelesinin önündeki en büyük engellerden birinin bu derin köklü önyargı olduğunu vurguluyor. Mizojininin yalnızca kadınlara yönelik bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önünde duran yapısal bir sorun olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle kitap, kadın-erkek eşitliğinin neden hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmediğini anlamak için tarihsel ve eleştirel bir çerçeve sunuyor.

Jack Holland — Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı (Kadından Nefretin Evrensel Tarihi)
Çeviren: Erdoğan Okyay • İmge Kitabevi
Tarih • 302 sayfa • 2026

Walter Benjamin — Esrar Üzerine (2026)

Walter Benjamin’in bu kitabı, 1927 ile 1934 yılları arasında Berlin, Marsilya ve İbiza’da gerçekleştirilen uyuşturucu deneylerinin tutanaklarını, notlarını ve edebi parçalarını bir araya getiriyor. Metnin omurgasını, Benjamin’in ve yakın çevresinin –Ernst Bloch, Jean Selz ve bazı doktor dostlarıyla birlikte– kontrollü biçimde yürüttüğü esrar ve afyon deneyleri sırasında ya da hemen sonrasında kaleme aldığı kayıtlar oluşturuyor. Bu deneyler, onun için yalnızca kişisel bir merak değil, duyusal ve zihinsel bir laboratuvar işlevi görüyor.

Benjamin, uyuşturucu deneyimini basit bir bilinç kaybı olarak değil, algının yoğunlaşması olarak tasvir ediyor. “Afyonkeşin ya da esrarkeşin deneyimi, tek bir yerden yüz farklı yeri emecek güçte bir bakışın yaşattığı deneyimdir” ifadesi, bu genişlemiş algı halini betimliyor. Mekân parçalanıyor, zaman esniyor, nesneler yeni çağrışımlarla parlıyor. Bu durum, Benjamin’in estetik ve düşünsel kavramlarını besleyen bir eşik deneyimi haline geliyor.

Kitapta merkezi bir kavram olarak öne çıkan “Rausch” (sarhoşluk), yalnızca bedensel bir taşkınlığı değil, yaratıcı bir yoğunluğu ve varoluşsal genişlemeyi ifade ediyor. Benjamin için Rausch, hem estetik sezginin hem de toplumsal özgürleşmenin enerjik koşulu olarak beliriyor. “Aura”, “flanör”, “benzerlik”, “taklit” ve “empati” gibi kavramları anlamak için bu sarhoşluk halinin sunduğu algı dönüşümünü dikkate almak gerekiyor.

‘Esrar Üzerine’ (Über Haschisch: Novellistisches, Berichte, Materialien’), felsefi gözlem ile poetik anlatım arasında gidip geliyor. Benjamin, deneyime içkin bilgiyi kavramlaştırmaya çalışırken düşünceyi edebi bir duyarlılıkla işliyor. Böylece uyuşturucu deneyleri, yalnızca bireysel bir bilinç macerası değil, modern algının sınırlarını araştıran bir düşünce pratiği olarak şekilleniyor.

Kitap, Benjamin’in düşünsel evrenine açılan baş döndürücü bir pencere sunuyor. Sarhoşluğun aydınlığında, aklın ve duyunun yeni bileşimlerini araştıran sıra dışı bir metin olarak öne çıkıyor.

Walter Benjamin — Esrar Üzerine
Çeviren: Suat Kemal Angı • İmge Kitabevi
Deneme • 206 sayfa • 2026

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler (2026)

Kaan Akman’ın ‘Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz’ adlı çalışması, Türkiye’de siyasal düşünceye dair yerleşik okuma alışkanlıklarını bilinçli biçimde sarsan bir iddiayla yola çıkıyor. Kitap, uzun süre “siyasal akımlar” başlığı altında tasnif edilip ideolojik etiketlere hapsedilen düşünürlerin aslında özgün ve tutarlı devlet kuramları geliştirdiklerini gösteriyor. Bu yönüyle çalışma, Türk siyasal düşüncesini Batı ya da İslam merkezli hazır şemalarla açıklamaya çalışan yaklaşımlara mesafeli duruyor.

Kitabın dayandığı tez, Türk devlet düşüncesinin kendi iç mantığı, kavramsal süreklilikleri ve kırılmaları olan bağımsız bir düşünce alanı olarak ele alınması gerektiğini savunuyor. Akman, İbrahim Kafesoğlu’ndan Hikmet Kıvılcımlı’ya, Ziya Gökalp’ten Fuat Köprülü’ye, Hilmi Ziya Ülken’den Behice Boran’a uzanan geniş bir düşünür yelpazesini, “kimden yana” ya da “kime karşı” oldukları üzerinden değil, devleti nasıl kavradıkları üzerinden okuyor. Böylece göçebe–bozkır ayrımı, tarih tezi, iktidar ve egemenlik ayrımı gibi kavramların, bu düşünürlerin metinlerinde nasıl kuramsal bir bütün oluşturduğunu görünür kılıyor.

Çalışmanın merkezinde tipolojik bir sınıflandırma yer alıyor. Türk devlet olgusuna atfedilen asyatiklik/feodallik, despotiklik ve kerimlik gibi kök varsayımlar, yalnızca tanımlayıcı etiketler olarak değil, düşünce geleneklerini şekillendiren derin kabuller olarak ele alınıyor. Bu sayede birbirine kapalı görünen ideolojik çemberler açılıyor; farklı düşünürler arasında beklenmedik akrabalıklar ve gerilimler ortaya çıkıyor.

Kitap, yalnızca bir sınıflandırma denemesi değil; aynı zamanda yerli siyasal düşüncenin kuramsal zenginliğini iade etmeyi amaçlayan güçlü bir düşünce haritası sunuyor.

Kaan Akman — Devleti Nasıl Düşündüler: Tipolojik Sınıflandırma ve Analiz
• Daimon Yayınları
Siyaset • 536 sayfa • 2026

Ali Fuat Kalyoncu — Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar (2025)

Ali Fuat Kalyoncu’nun ‘Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar’ adlı kitabı, iki dünya savaşı arasındaki çalkantılı dönemde Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkileri, diplomatik dengelerin ötesine geçerek entelektüel, bilimsel ve kültürel etkileşimler üzerinden yeniden okuyor. Kitap, 1918–1945 yılları arasında Türkiye’nin modernleşme sürecinin yalnızca iç dinamiklerle değil, Avrupa’daki siyasal kırılmalar ve özellikle Almanya kaynaklı zorunlu göçlerle nasıl şekillendiğini gösteriyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda müttefik olan iki ülke, İkinci Dünya Savaşı’nda ise Türkiye’nin bilinçli tarafsızlık politikası sayesinde daha temkinli ve çok katmanlı bir ilişki kuruyor. Kalyoncu, bu dönemde Türkiye’nin Almanya için stratejik bir denge unsuru, Almanya’nın ise Türkiye için hem bir tehdit hem de bilgi ve insan kaynağı anlamına geldiğini vurguluyor. Nazi iktidarının yükselişiyle birlikte Almanya’dan dışlanan bilim insanları, sanatçılar ve düşünürler için Türkiye’nin bir sığınak hâline gelmesi, kitabın merkezî anlatı eksenlerinden birini oluşturuyor.

Özellikle üniversite reformu sürecinde Türkiye’ye gelen Alman kökenli akademisyenlerin hukuk, tıp, mimarlık, mühendislik ve sosyal bilimler alanlarında bıraktıkları kalıcı izler ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bu isimlerin yalnızca bilgi aktarmadıkları; akademik etik, bilimsel yöntem ve kurumsal kültür açısından Cumhuriyet’in entelektüel altyapısına doğrudan katkı sundukları gösteriliyor. Kitap, bu katkıları bireysel yaşam öyküleri üzerinden anlatarak, büyük tarih anlatılarında çoğu zaman görünmez kalan ilişkileri görünür kılıyor.

‘Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar’, Türk-Alman ilişkilerini romantize etmeden ama indirgemeci bir siyasal okumaya da sıkıştırmadan ele alıyor. Göç, sürgün, savaş ve modernleşme deneyimlerinin iç içe geçtiği bu dönemi, bugünün Avrupa’sında yeniden yükselen göç ve sağ siyaset tartışmalarıyla ilişkilendirerek tarihin güncel anlamını hatırlatıyor. Kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel oluşumunu anlamak isteyen okur için, arka planda kalmış ama belirleyici bir tarihsel hattı titizlikle ortaya koyuyor.

Ali Fuat Kalyoncu — Türkiye’yi Dönüştüren Aydınlar: 1918-1945 (Almanların ve İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne Etkisi)
• İmge Kitabevi
İnceleme • 466 sayfa • 2025

Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil (2025)

‘Somut Hukuk, Somut Tahlil’ son dönemde yapılan çeşitli hukuki düzenlemelere ilişkin değerlendirmeleri bir araya getiriyor. Sırasıyla madencilik, gıda ve beslenme, idare karşısında hak arama, iş uyuşmazlıkları ve arabuluculuk, toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesi, göçmen emek rejimi, konut hakkı ve barınma sorunu, planlı kalkınmanın dönüşümü ve son olarak kamu sağlığı ve şehir hastaneleri konularında yazılar içeren bu derlemenin temel amacı, hukuk iletişiminin sürdüğü her alanı bir sınıf sorunu olarak görmenin bir yolunu bulmak.

Derleme, bu yolu ararken hukuk sistemini, özerk değil, son tahlilde belirlenen bir sistem olarak ele alıyor. Ancak, hukukun üstyapı alanını bütünüyle kuşatan kalın bir kurumsal yapı ve ince bir ideolojik örtüye sahip olduğunu, bu nedenle de diğer sistemlerden farklı bir değerlendirmeyi gereksindiğini gösteriyor. Öte yandan, hukukçunun mesleki deformasyonunun bir ifadesi olan, hukuki sorunları birer hukuk sistemi sorunu olarak sınırlandırma, bir başka deyişle hukuku hukukla açıklama eğilimi, nihayetinde hukuk veya uygulamasının değişimiyle sorunların çözülebileceği yanılsamasını üretiyor.

Mücadele pratiğine, hukuktan hayata doğru bir katkı sunan derleme, sözü edilen eğilimin karşısına başka bir yaklaşım modeli koymayı da amaçlıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Gökçe Çataloluk, Ulaş Karadağ, A. Deniz Bilgehan, Duygu Hatıpoğlu Aydın, Evrim Durmaz, Furkan Yılmaz, Gönenç Hacaloğlu, Hande Heper, Irmak Kepenek, Tevfik Can Peker ve Zülfiye Yılmaz.

  • Künye: Kolektif – Somut Hukuk, Somut Tahlil: Güncel Hukuk Sorunlarına Eleştirel Bakışlar, editör: Ulaş Karabat, Gökçe Çataloluk, İmge Kitabevi ve Daimon Yayınları, hukuk, 290 sayfa, 2025

Kolektif – Politik ‘Şeyleri’ Tasniflemek (2025)

Komplo teorilerine yaklaşım, geçmişe kıyasla bugün çok daha karmaşık bir soru halini alıyor. Bu kitap, meseleyi tekil cevaplardan ziyade, komplo teorilerini anlama biçimlerini inceleyen bir bakışla ele alıyor. Amacı, bu teorilerin sunduğu dünya tasavvurunun ardındaki ideolojik sınıflandırma mantığını çözümlemek. Sosyal bilimler perspektifinden hareket eden yazar, komplo teorilerinin yalnızca irrasyonel veya paranoyak bir tutumun ürünü olarak damgalanmasını sorguluyor.

Eser, komplo teorilerini baştan reddetmek yerine, onların siyasî coğrafya ve yerel-kültürel bağlamla kurduğu ilişkileri anlamaya odaklanıyor. Bu yaklaşım, araştırmacıya hem eleştirel hem de mesafeli bir duruş imkânı sağlıyor. Kitap, komplo teorilerinin toplumsal işlevlerini, kategorik yapılarını ve söylemsel bağlamlarını analiz ederek, onları yalnızca yanlış bilgi üretimi olarak değil, belirli bir düşünme biçimi ve toplumsal ilişki kurma tarzı olarak konumlandırıyor.

Bu çerçevede, okura hem teorik hem de yöntemsel bir araç seti sunarak, komplo teorilerini tek boyutlu bir reddedişin ötesine taşıyor. Böylece konu, günümüz siyasal ve kültürel tartışmalarıyla bağlantılı olarak, daha geniş ve eleştirel bir perspektifle değerlendirilebiliyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: İsmet Parlak, Yağız Alp Tangün, Efe Baştürk, Toygar Sinan Baykan, Hamit Bozarslan, Kadir Dede, Mehmet Güldal, Kerem Karaosmanoğlu, Mehmet Akif Kumtepe, Beate Küpper, Armağan Öztürk, Erol Sağlam, Elif Sandal Önal, Doruk Tatar, Çağla Pınar Tunçer, Andreas Zick.

  • Künye: Kolektif – Politik ‘Şeyleri’ Tasniflemek: Komplo Teorileri Nasıl Okunmalı, editör: İsmet Parlak, Yağız Alp Tangün, İmge Kitabevi, siyaset, 409 sayfa, 2025

Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (2025)

Müziğin, devlet başta olmak üzere iktidar yapılarıyla kurduğu ilişki, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin dikkatini çekiyor. Platon’dan Konfüçyüs’e kadar birçok figür, müziğin toplumu nasıl etkilediğini ve devletin düzeniyle nasıl bağlantı kurduğunu tartışıyor. Ancak modern devletin ortaya çıkışıyla bu ilişki daha da karmaşık bir hal alıyor. Müzik, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, ideolojik, toplumsal ve kurumsal bir araca dönüşüyor.

Bu dönüşümle birlikte müzik, sosyolojiden siyaset bilimine, müzikolojiden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplinde inceleniyor. Fakat tüm bu ilgiye rağmen, müzik ile devletin somut düzeyde nasıl bir örgütlenme kurduğu sorusu çoğu zaman yüzeyde kalıyor. İşte ‘Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi’ adlı bu kitap, tam da bu boşluğa ışık tutuyor. Yüzüncü yaşını kutlayan Cumhuriyet’in müzikle ilişkisini çok boyutlu bir şekilde analiz ediyor.

Kitap, devletin müziğe neden müdahale ettiğini anlamak için yüz yıllık süreci üç döneme ayırıyor. Her dönemin kendi içinde belirleyici nedenleri olduğu savunuluyor. Bu nedenler, siyasal ideolojilerden kültürel kimlik arayışına, modernleşme projelerinden ulusal birlik inşasına kadar farklılık gösteriyor.

Diğer yandan, devletin müziği nasıl örgütlediği sorusuna ise on farklı analiz birimiyle cevap aranıyor. Bu birimler, kurumlar, politikalar, yasalar ve uygulamalar düzeyinde inceleniyor. Böylece müzik ve devlet ilişkisinin yalnızca soyut düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve tarihsel bağlamda nasıl biçimlendiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet’in müzikle kurduğu ilişkiyi bütünsel biçimde ele alan bu çalışma, Türkiye’de kültür politikaları alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (1923- 2023), İmge Kitabevi, müzik, 413 sayfa, 2025

Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa (2025)

Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun kaleme aldığı bu çalışma, Cezayir’de İslamcılığın dönüşümünü tarihsel bir perspektifle analiz ediyor. Yazar, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın istifasına yol açan barışçıl halk hareketlerinde İslamcı yapıların gözle görülür biçimde geri planda kalışını sıradan bir detay olarak görmüyor. Aksine, bu durumu, Cezayir’in kendine özgü tarihsel ve siyasal bağlamında anlamlandırmaya çalışıyor. 1990’lı yıllarda yaşanan kanlı iç savaşın ardından İslamcı aktörlerin zayıflayan meşruiyeti ve toplumsal karşılığı üzerine kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Kitap, radikalizmi yalnızca dini inançlara bağlayan kültüralist yaklaşımlarla, kısa vadeli siyasi analizlerin ötesine geçiyor. Ekşioğlu, İslamcı ideolojinin zamanla geçirdiği dönüşümleri üç aşamada ele alıyor: rasyonalist, devletçi ve kimliğe dayalı. Bu yaklaşım, hem küresel sistemin hem de yerel özgünlüklerin İslamcı hareketler üzerindeki etkisini bütüncül bir biçimde açıklıyor. Cezayir özelinde ise İslamcılığın biçimlenişini Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslam arasında kurulan tarihsel gerilimler üzerinden tartışıyor.

Yazar, Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı yerleşimci sömürgeci düzenin toplumda yarattığı yapısal bölünmenin, sonrasında rantçı devlet eliyle yeniden üretildiğini ve bu koşulların iç savaşın zeminini oluşturduğunu ileri sürüyor. Kitap, Cezayir siyasetinde süreklilik ve kırılmaları, sadece ideolojiler üzerinden değil, yapısal koşullar ve toplumsal hafıza üzerinden de okuyor. Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun bu eseri, İslamcılığı dar tanımların ötesine taşıyor ve Cezayir örneğinden yola çıkarak İslam dünyasındaki dönüşümlere dair derin bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa: Cezayir’de Devlet İnşası ve İslamcılık, İmge Kitabevi, inceleme, 379 sayfa, 2025

Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet (2025)

Militarizm yalnızca askerî kurumlar ve ideolojilerle sınırlı kalmayan, toplumsal yapının her katmanına sirayet eden bir tahakküm biçimidir. Adem Yavuz Elveren’in çalışması, militarizmi ataerkil düzenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alarak, iktidar ilişkilerinin cinsiyetçi boyutunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda, militarist ideolojilerle beslenen erkeklik kurgusunun yalnızca orduya itaat eden değil, aynı zamanda tahakküm kuran bir “erkek” figürü yarattığı vurgulanıyor. Askerliğin bireyi “oğlan”lıktan “erkekliğe” geçirdiği yönündeki toplumsal kabuller, bu yeni erkeklik halinin içinde iktidara sadakati ve şiddeti meşru gören bir zihniyet dünyasını barındırıyor.

Kitap, militarizmin erkekliği nasıl kahramanlık, dayanıklılık ve şiddet kapasitesi üzerinden tanımladığını irdeleyerek, bu yapının kadınları nasıl sistematik biçimde ötekileştirdiğini gösteriyor. Kadınlar ve kadınsı kodlarla ilişkilendirilen tüm unsurlar, militarist kültürde aşağılanmaya ve bastırılmaya mahkûm edilmiştir. Bu nedenle, militarizmin etkilerini anlamak için yalnızca politik ya da ideolojik çözümlemeler değil, toplumsal cinsiyet perspektifi de şarttır. Aksi halde, militarizmin meşruiyetini sağlayan ataerkil tahakküm biçimleri eksik anlaşılır.

Elveren’in çalışması, bu karmaşık yapıları çözümleyerek feminist ve barış odaklı düşünsel mücadeleye değerli bir katkı sunuyor. Yazarın kendi deneyimlerini analiz sürecine dâhil etmesi ise, metni sadece akademik değil, aynı zamanda içten ve sahici kılıyor. Bu yönüyle eser, şiddetsiz ve eşitlikçi bir dünya inşa etmeye çalışan tüm toplumsal hareketler için güçlü bir yol haritası niteliği taşıyor.

Künye: Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet: İktisadi Bir İnceleme, İmge Kitabevi, inceleme, 239 sayfa, 2025