Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Oder Alizade – Hunların Dünyası (2025)

Hunlar çoğunlukla savaşçı kimlikleriyle anılıyor, fakat bu kitap onların tarih sahnesindeki rolünü çok daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Dr. Oder Alizade, Hunların sadece askerî güçleriyle değil, bölgesel siyaseti, dinî dönüşümleri ve kültürel etkileşimleri nasıl şekillendirdiğini titiz bir incelemeyle ortaya koyuyor.

Çalışma, V. yüzyıl Armenia müverrihlerinin Grabarca metinlerinde geçen Hun anlatılarını çözümleyerek Güney Kafkasya tarihine yeni bir bakış getiriyor. Hunlar, bu bağlamda Sasanilerle karşı karşıya gelen, Armenia’daki ayaklanmalarda hem müttefik hem de rakip olarak görünen bir güç olarak öne çıkıyor. Hazar’ın doğusu ve batısında farklı siyasi yapılarla varlık gösteren Hunlar, Güney Kafkasya’daki askerî ve siyasî dengelerin seyrini belirleyen kilit aktörler arasında yer alıyor.

Alizade’nin eseri yalnızca bir kaynak derlemesi değil, eleştirel tarih yazımı ve disiplinlerarası perspektifi buluşturan özgün bir araştırma niteliği taşıyor. Klasik anlatıların ötesine geçen metodoloji, Hun tarihine ilişkin yerleşik kabulleri sorguluyor ve yeni bir yorum alanı açıyor.

Bu çalışma, erken dönem Türk tarihi araştırmacılarından Kafkasya çalışmalarına ilgi duyanlara, dil ve din etkileşimlerini inceleyen akademisyenlerden farklı disiplinlerden okurlara kadar geniş bir kesime hitap ediyor. Hunların dünyasına dair derinlikli bir yolculuk arayan herkes için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Oder Alizade – Hunların Dünyası: 5. Yüzyıl Armenia Müverrihlerinin Anlatımında, Kabalcı Yayınları, tarih, 390 sayfa, 2025

Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü (2025)

Evrim kuramı, yalnızca biyolojide değil, Türkiye’de düşünce dünyasında da bir kırılma yaratıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekle modernlik arasında süregelen gerilim, evrim fikriyle birlikte daha da keskinleşiyor. “Eşref-i Mahlûkât”tan Homo Sapiens’e başlıklı bu çalışma, Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları’nın imzasıyla, evrim kuramının Türkiye’ye girişinden günümüze uzanan zorlu entelektüel serüvenini kronolojik bir titizlikle izliyor.

Kitap, toplumu iki farklı bilgi rejimi etrafında kutuplaştıran tarihsel bir çatışmayı mercek altına alıyor: Yaratılış inancı ile evrim kuramı arasındaki epistemik mücadele. Bu mücadele yalnızca biyolojik türlerin kökeni üzerine değil, aynı zamanda bilginin kaynağı, otoritesi ve anlamı üzerine de yürüyor. Yazarlar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu tartışmayı, dönemin basınına, dergilerine, eğitim politikalarına ve entelektüel figürlerine başvurarak somut olaylar üzerinden anlatıyor.

Evrimin Türkiye’deki serüveni, yalnızca bilimsel bir teorinin kabul edilip edilmemesiyle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, insan anlayışının ve otorite algısının sınandığı bir alana dönüşüyor. Demir ve Kalaycıoğulları, bu çok katmanlı öyküyü ideolojik yargılardan uzak, doğrudan kaynaklara dayalı bir biçimde anlatıyor. Kitap, evrim tartışmasının tarihsel ve kültürel bağlamını anlamak isteyen herkes için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü: Eşref-i Mahlukat’tan Homo Sapiens’e, Kabalcı Yayınları, bilim, 224 sayfa, 2025

Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi (2025)

Osmanlı mimarisi, yalnızca bir yapı sanatı değil, aynı zamanda bir medeniyetin estetik ve politik kimliğini yansıtan bir anlatı sunuyor. Godfrey Goodwin, bu kapsamlı çalışmasında, Osmanlı mimarisini kronolojik bir çerçevede ele alıyor ve dönemin sosyal, dini, siyasi etkilerini yapılar üzerinden okumaya olanak tanıyor. ‘Osmanlı Mimarlığı Tarihi’ (‘A History of Ottoman Architecture’), erken Osmanlı dönemiyle başlayarak klasik çağa ve geç döneme kadar ilerliyor. Bu süreçte mimaride görülen sadelikten süslemeye, işlevsellikten sembolizme doğru evrilen bir çizgi dikkat çekiyor.

İlk bölümlerde, Bursa ve Edirne’deki erken dönem yapıları merkeze alıyor. Bu yapılar, Selçuklu etkisini taşıyan ama giderek özgünleşen bir üslubu yansıtıyor. Ardından İstanbul’un fethiyle birlikte mimari anlayışta büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Ayasofya’nın dönüştürülmesi, cami mimarisinde merkezi kubbenin baskın unsur haline gelmesine yol açıyor. Goodwin, özellikle Mimar Sinan’ın yapıtlarını merkeze alarak klasik dönemin estetik doruğuna ulaştığını vurguluyor. Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye camileri, hem teknik yenilik hem de simgesel anlam açısından öne çıkıyor.

Kitapta yalnızca camiler değil, medreseler, türbeler, saraylar, çarşılar ve hamamlar gibi yapılar da yer buluyor. Osmanlı mimarisi, yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, sosyal yapının ve kamusal yaşamın kurucu unsuru olarak görülüyor. Goodwin, yapıların yerleştirildiği kent dokusuna, onların çevreyle kurduğu ilişkiye de dikkat çekiyor. Geç dönem mimarisi içinse Batı etkisiyle ortaya çıkan değişimleri tartışıyor. Bu dönemde klasik formun dışına çıkan yeni arayışlar dikkat çekiyor ve bu durum mimarinin kimlik arayışına dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi, çeviren: Müfit Günay, Kabalcı Yayınları, mimari, 730 sayfa, 2025

Bronislaw Malinowski – Cinsellik, Kültür ve Mit (2025)

‘Cinsellik, Kültür ve Mit’ (‘Sex, Culture, and Myth’), Malinowski’nin uzun yıllar süren antropolojik araştırmalarının damıtılmış bir sonucu. Çoğunlukla Pasifik Okyanusu’ndaki Trobriand Adaları’nda yaptığı saha çalışmalarına dayanan bu metinlerde, cinselliğin sadece bireysel bir dürtü değil, toplumların kültürel yapısını şekillendiren temel bir unsur olduğu savunuluyor.

Malinowski, Freud’un psikanalitik kuramlarına meydan okuyarak Oidipus kompleksinin evrensel olmadığını ileri sürüyor. Trobriand toplumunda baba figürünün biyolojik değil, toplumsal olarak tanımlandığını örneklerle gösteriyor. Bu durum, cinselliğin nasıl kültürel olarak biçimlendiğini açıkça ortaya koyuyor.

Kitapta mitlerin, ritüellerin ve tabuların da cinselliğe dair tutumlarla iç içe geçtiği açıklanıyor. Mitlerin sadece geçmişi anlatan hikâyeler değil, mevcut toplumsal düzeni ve değerleri meşrulaştıran araçlar olduğu belirtiliyor. Bu bağlamda, mitoloji ile cinsellik arasında doğrudan bir ilişki kuruluyor.

Malinowski ayrıca antropolojide doğrudan gözlem yöntemini savunuyor. Ona göre, yalnızca içeriden gözlemle kültürel yapıların gerçek işleyişi anlaşılabilir. Bu yaklaşım, onu “modern antropolojinin kurucularından biri” yapan temel ilkelerden biri.

‘Cinsellik, Kültür ve Mit’, yalnızca akademik bir eser değil; aynı zamanda insan doğasını anlamaya çalışan herkes için provokatif ve düşünmeye zorlayan bir kaynak. Cinselliğin biyolojik bir gerçeklikten öte, her toplumda farklı anlamlara büründüğünü göstererek evrensel kabul edilen birçok varsayımı sorguluyor.

  • Künye: Bronislaw Malinowski – Cinsellik, Kültür ve Mit, çeviren: Saner Sarı, Kabalcı Yayınları, antropoloji, 520 sayfa, 2025

Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar (2025)

Malcolm Lambert’in bu çalışması, Orta Çağ Avrupa’sında gelişen sapkınlık (heresy) hareketlerini tarihsel bağlamları içinde ele alıyor. Yazar, sapkınlıkları sadece inançsal bir sapma olarak değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasi dinamiklerle iç içe geçmiş halk hareketleri olarak inceliyor.

Katolik Kilisesi’nin Orta Çağ boyunca kendi içindeki iktidar mücadelesi ve halk üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırma çabası, ona karşı gelişen çok sayıda dinsel direnişi de beraberinde getiriyor. Lambert, sapkınlık olarak adlandırılan bu hareketleri tek boyutlu bir inanç sapması gibi sunmak yerine, onları tarihsel bağlamı, sınıfsal tabanı ve siyasal etkileriyle birlikte analiz ediyor. Özellikle 11. yüzyılda başlayan Gregorius Reformu’nun ardından Kilise’nin kendini yenileme çabaları, aynı zamanda farklı yorumların bastırılmasına da neden oluyor.

Kitapta önce erken sapkınlık örnekleri ele alınıyor: Bogomiller, Katharlar ve Waldensiyanlar gibi grupların inanç sistemleri detaylandırılıyor. Bu hareketlerin özellikle halk kitleleri arasında yaygınlık kazandığı görülüyor. Bu sapkınlıklar, çoğu zaman yoksulluk, eşitlik ve ruhani saflık vurgusu yaparak Kilise’nin dünyevileşmiş yapısına karşı çıkıyor. Lambert, bu hareketlerin yalnızca teolojik değil, aynı zamanda sosyal adalet temelli itirazlar olduğunu öne sürüyor.

On üçüncü yüzyıldan itibaren Engizisyon’un ortaya çıkışı ve Kilise’nin şiddetli baskı politikaları, sapkınlıkla mücadelenin daha kurumsal bir hale geldiğini gösteriyor. Bununla birlikte Lollardlar, Hussçular ve daha sonra Reformasyon’a uzanacak diğer hareketler, direnişin sürekliliğini kanıtlıyor. Kitabın sonunda yazar, bu halk hareketlerinin Reformasyon üzerindeki etkilerini değerlendirerek, sapkınlığın aslında Avrupa’nın dinsel ve politik dönüşümünde önemli bir rol oynadığını savunuyor.

‘Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar’ (‘Medieval Heresy: Popular Movements from the Gregorian Reform to the Reformation’), sapkınlıkları sadece Kilise’ye karşı çıkan bireyler ya da gruplar olarak değil, toplumsal değişimin bir parçası olarak ele alıyor. Heresy’yi anlamanın, yalnızca din tarihini değil, aynı zamanda Avrupa’daki toplumsal muhalefeti de kavramak anlamına geldiğini söylüyor.

  • Künye: Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar, çeviren: Erdem Gökyaran, Kabalcı Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2025

Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa (2025)

Hekataĩos’un bu ünlü eserinin Avrupa bölümü, Antik Yunan coğrafya geleneğinin en erken ve en önemli örneklerinden biri. Bu bölümde Hekataios, Avrupa’nın özellikle kıyı şeritleri ve bilinen iç bölgeleri hakkında gözleme ve seyahat anlatılarına dayalı bilgiler sunuyor. Metnin yalnızca parçaları günümüze ulaştığı için özet, bu fragmanlara ve antik kaynakların aktardıklarına dayanıyor.

‘Yeryüzünün Tasviri’nin (‘Περίοδος γῆς’) Avrupa bölümü, Ege kıyılarından başlayarak batıya ve kuzeye doğru uzanıyor. Trakya, İllirya, İtalya, İber Yarımadası ve Galya gibi bölgeler hakkında etnik, coğrafi ve kültürel notlar içeriyor. Hekataĩos bu halkları adlarıyla anıyor; yaşadıkları bölgelere, şehirlerine ve tanınan ırmaklara dair kısa bilgiler veriyor. Örneğin, Traklar çok sayıda kabileye ayrılmış, savaşçı bir halk olarak tanıtılırken, Keltler henüz fazla tanınmamakta, daha çok “dünyanın sonundaki halklar” arasında sayılmaktadır.

İtalya bölümünde, özellikle Güney İtalya’daki Yunan kolonilerine odaklanılıyor. Tarentum, Cumae, Napoli gibi şehirler hem coğrafi hem kültürel açıdan kısaca tanıtılıyor. Roma henüz küçük bir yerleşim yeri olarak geçiyor. Hekataĩos, deniz ticareti açısından önemli limanlara ve yollar üzerindeki geçitlere vurgu yapıyor.

Avrupa’nın iç kesimlerine dair bilgiler oldukça sınırlıdır; çünkü Yunanların bilgi alanı daha çok kıyı şeritleriyle sınırlıdır. Yine de Tuna Nehri ve çevresindeki halklardan kısaca bahsedilir. Skythler, kuzeydeki göçebe halklar olarak tanımlanır; yaşam biçimleri ve alışkanlıklarına dair kısa gözlemler bulunur.

Genel olarak Hekataĩos’un Avrupa tasviri, mitolojik açıklamaları reddeden ve gözleme dayalı, haritaya eşlik eden bir betimleme çabasıdır. Avrupa, hem bilinmezliği hem de çeşitliliğiyle antik Yunan düşüncesinde uzak ve gizemli bir kıta olarak sunulur. Bu bölüm, sonraki coğrafya yazarlarına öncülük eden önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri: Avrupa, çeviren: Sehriye Şahin, Kabalcı Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Félix Marie Charles Texier – Küçük Asya (2025)

Félix Marie Charles Texier’in bu çalışması, 19. yüzyılın en kapsamlı Anadolu incelemelerinden biridir. ‘Küçük Asya: Tarihi, Coğrafyası ve Arkeolojisi’ (‘Asie Mineure: Description géographique, historique et archéologique des provinces et des villes de la Chersonnèse d’Asie’), Anadolu yarımadasını coğrafi, tarihi ve arkeolojik yönleriyle detaylı biçimde ele alıyor. Eser, dönemin bilimsel gezilerine dayanan gözlemlerle şekillenmiş.

Kitapta her bölge, hem antik kaynaklara dayandırılarak hem de yazarın sahadaki gözlemleriyle anlatılıyor. Antik çağlardan Bizans dönemine kadar Anadolu şehirlerinin geçirdiği evreler titizlikle belgeleniyor. Yerleşimlerin tarihi işlevleri, mimari kalıntılar ve topografya ilişkisi detaylandırılıyor.

Texier, özellikle antik kentlerin konumlarını, tapınakları, tiyatroları ve sur kalıntılarını çizimlerle destekleyerek sunuyor. Coğrafi özelliklerin yerleşim düzenleri üzerindeki etkisine de dikkat çekiyor. Bu bağlamda kitap, bir arkeoloji rehberi kadar tarihsel bir atlas işlevi de görüyor.

Eser, Anadolu’nun çok katmanlı kültürel mirasını Avrupa bilim dünyasına tanıtmak açısından öncü bir kaynak niteliğinde. Hem bilimsel hem de estetik bir anlatı sunan Texier, Anadolu’nun geçmişine dair zengin bir panorama çiziyor. ‘Küçük Asya’ hem tarihçiler hem coğrafyacılar hem de meraklı okuyucular için eşsiz bir başvuru kaynağı.

  • Künye: Félix Marie Charles Texier – Küçük Asya: Tarihi, Coğrafyası ve Arkeolojisi, çeviren: A. Kadir Paksoy, Kabalcı Yayınları, tarih, 1408 sayfa, 2025

Sezer Seçer Fidan – Hitit Nehir Tanrı(ça)ları (2025)

Sezer Seçer Fidan’ın ‘Hitit Nehir Tanrı(ça)ları’ adlı eseri, Hitit yazılı kaynaklarında şimdiye dek sınırlı bir bakış açısıyla incelenmiş olan Nehir Tanrıçalarını etraflıca ele alıyor. Bu inceleme, yalnızca Nehir Tanrıçalarını değil, su ve suyun kutsallığıyla bağlantılı tüm tanrı gruplarını da kapsıyor. Hitit arşivlerindeki çivi yazılı metinlerin detaylı bir şekilde incelenmesiyle, Nehir Tanrıçalarının tüm adları belirlenmiş, cinsiyetleri tespit edilmiş, dinsel rolleri ve işlevleri ortaya çıkarılmış ve Hitit tanrı topluluğundaki konumları saptanmıştır. Nehir Tanrıçalarının etkileşimde olduğu diğer tanrı grupları da kitapta önemli bir yer tutuyor. Kitapta, bu tanrıların dinsel yönlerinin yanı sıra, onlarla birlikte anılan nehirlerin coğrafi konumları da inceleniyor.

Fidan’ın bu çalışması, coğrafi bir unsur olarak “nehir”in kutsallığını ve farklı nehirleri temsil eden tanrı/tanrıçaları, Hitit çivi yazılı metinlerinin tamamını tarayarak ortaya koyuyor. Mitolojiden bayram ritüellerine, siyasi metinlerden mektuplara, kanunlardan dualara kadar çeşitli metin türleri inceleniyor. Ayrıca, Hitit Kaya Anıtları bölümüyle, bu anıtların çoğunun suyun kutsallığıyla ilişkili olduğu vurgulanıyor.

  • Künye: Sezer Seçer Fidan – Hitit Nehir Tanrı(ça)ları, Kabalcı Yayınları, tarih, 416 sayfa, 2025

Bronislaw Malinowski, Robert Briffault – Dünden Bugüne Evlilik (2025)

Bu kitap, antropoloji alanındaki iki önemli figür olan Bronislaw Malinowski ve Robert Briffault arasındaki bir fikir ayrılığını yakalayan önemli bir antropolojik eserdir. ‘Dünden Bugüne Evlilik’ (‘Marriage: Past and Present. A Debate Between Robert Briffault and Bronislaw Malinowski’), evliliğin doğası ve kökenleri hakkında bir tartışma sunar. Anlaşmazlıkları, özellikle “ilkel” toplumlarda evliliğin evrensel bir kurum olup olmadığı sorusu üzerine odaklanır.

Bronislaw Malinowski çekirdek ailenin evrenselliğini ve babanın çocuk yetiştirmedeki önemini vurguladı. Evliliğin tüm insan toplumlarında bulunan temel bir kurum olduğunu, ebeveynliği meşrulaştırmaya ve aileyi istikrarlı bir sosyal birim olarak kurmaya hizmet ettiğini savundu. Trobriand adalarındaki saha çalışması teorilerini büyük ölçüde etkiledi. Robert Briffault ise en eski insan toplumlarının ana soylu olduğunu ve anne-çocuk bağının temel sosyal birim olduğunu savundu. Babanın rolünün başlangıçta marjinal olduğuna ve resmi bir kurum olarak evliliğin nispeten geç geliştiğine inanıyordu. “Anneler” adlı eseri teorilerinin köşe taşıdır.

Tartışma, antropolojide evliliğin kökenleri ve işlevleri hakkındaki farklı teorik bakış açılarını vurgular. Farklı kültürlerde aile, akrabalık ve sosyal organizasyonun doğası hakkında önemli soruları gündeme getirir. Eser, insan sosyal davranışı hakkında temel konuları ele aldığı için bugün hala geçerliliğini koruyor. O dönemde antropolojik alandaki düşünce değişimini gösteriyor.

Özetle, kitap, insan sosyal yaşamının temel bir yönü hakkında iki etkili bilim insanının zıt görüşler sunduğu antropolojik düşüncede çok önemli bir anı yakalar.

Kitap, Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor.

  • Künye: Bronislaw Malinowski, Robert Briffault – Dünden Bugüne Evlilik, çeviren: Gökhan Aydın, Kabalcı Yayınları, antropoloji, 96 sayfa, 2025