Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı (2026)

Tuna Akçay’ın bu çalışması, Roma dinini yalnızca inançlar bütünü olarak değil, devletin siyasal ve toplumsal düzenini kuran temel bir yapı olarak ele alıyor. Çalışma, dini; hukuk, siyaset ve kültürel pratiklerle iç içe geçmiş bir sistem olarak değerlendirerek klasik anlatıların ötesine geçiyor.

Kitapta rahiplik kurumlarının hiyerarşisi, kehanet tekniklerinin siyasal karar alma süreçlerindeki rolü, kutsal hukuk ile sivil hukuk arasındaki ilişki ve tapınakların kent düzenindeki işlevi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Ayrıca uğursuz işaretler ve kehanetlerin, yalnızca inanç alanına ait değil, aynı zamanda kriz yönetiminde etkili araçlar olduğu gösteriliyor. Bu yönüyle Roma’da dinin, devletin işleyişine doğrudan müdahil bir mekanizma olduğu ortaya konuyor.

‘Roma Dini ve İnancı’, Roma dininin zaman içinde değişen ve yeniden kurulan bir yapı olduğunu vurguluyor. Özellikle imparatorluk döneminde yaşanan dinsel dönüşümler, siyasal gücün yeniden tanımlanmasına yol açtı ve kutsal ile iktidar arasındaki bağ farklı biçimlerde kuruldu. Bu süreç, dinin statik değil, tarihsel koşullara göre şekillenen bir güç alanı olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu tarihsel çözümlemeyi günümüzle ilişkilendirmesi. Türkiye’de kültürel miras, kimlik politikaları ve devlet-toplum ilişkileri üzerine yürütülen tartışmalar bağlamında Roma örneği bir karşılaştırma alanı sunuyor. Yazar, modern devletlerin seküler görünse bile ritüeller, semboller ve kolektif hafıza üzerinden işleyen derin yapılara sahip olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, Roma dinini anlamayı yalnızca geçmişi çözmek olarak değil, bugünün siyasal ve kültürel dinamiklerini kavramanın bir yolu olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, kutsallık, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkiyi disiplinler arası bir bakışla ele alarak hem tarihsel hem de güncel düşünmeye katkı sunuyor.

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı: İmparatorluğun Kutsal Sırrı
• Kabalcı Yayınları
Din • 333 sayfa • 2026

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler (2026)

Umut Güner’in ‘Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi’ adlı çalışması, Osmanlı aydınlarının Amerika Birleşik Devletleri’ni nasıl düşündüğünü doğrudan kendi metinleri üzerinden görünür kılan bir düşünce atlası. Eser, 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına uzanan gazete ve dergi yazılarını bir araya getirerek, “Yeni Dünya”nın Osmanlı zihnindeki karşılığını tek bir imgeye indirgemeden, çok katmanlı bir biçimde yeniden kuruyor.

Kitapta Amerika, yalnızca uzak bir coğrafya olarak değil, Osmanlı entelektüellerinin modernleşme arayışlarını sınadıkları bir düşünsel alan olarak beliriyor. Demokrasi, hukuk düzeni, din–devlet ilişkileri, toplumsal yapı ve ekonomik gelişme gibi meseleler, Amerika örneği üzerinden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda Amerika kimi metinlerde ilerlemenin ve refahın simgesi olarak öne çıkarken, kimi yazılarda temkinle yaklaşılması gereken bir model ya da eleştirel bir karşılaştırma zemini olarak ele alınıyor.

Kitabın önsözünde Umut Güner, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya dair bakışını homojen bir anlatıya indirgemek yerine, farklı sesleri ve perspektifleri bir arada sunmayı amaçladığını vurguluyor. Yazarların ideolojik konumları, eğitimleri ve yazdıkları yayın organlarının çizgisi, Amerika tasavvurunun çeşitlenmesinde belirleyici oluyor. Böylece ortaya çıkan tablo, tek yönlü bir hayranlık ya da reddiyeden ziyade, sürekli değişen ve tartışılan bir düşünsel alanı yansıtıyor.

Eser aynı zamanda bilgi dolaşımının izini sürüyor. Başlangıçta Avrupa kaynaklı haberler ve seyyah anlatıları üzerinden şekillenen Amerika algısı, zamanla doğrudan Amerikan kaynaklarının artmasıyla daha somut ve ayrıntılı bir hale geliyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde gündeme gelen Wilson İlkeleri gibi gelişmeler, Osmanlı basınında Amerika’ya yönelik ilgiyi yoğunlaştırarak bu imgeyi daha da belirginleştiriyor.

Derlemede yer alan metinler, siyaset, hukuk, toplum, kültür ve gündelik yaşam gibi farklı alanlara yayılıyor ve her biri dönemin zihniyet dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor. Günümüz Türkçesine aktarılarak sunulan bu yazılar, yalnızca tarihsel bir belge niteliği taşımıyor; aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin nasıl küresel bir düşünce akışı içinde şekillendiğini de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya bakışını bir merak nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu bir düşünme biçimi ve karşılaştırma aracı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap hem Osmanlı basın tarihine hem de küresel entelektüel etkileşimlere ışık tutan, araştırmalar için güçlü bir başlangıç zemini oluşturuyor.

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 295 sayfa • 2026

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği (2026)

Mezopotamya, yalnızca yazının değil, kutsal düşünmenin de ilk kez biçim kazandığı bir zemin olarak insanlık tarihinin merkezinde duruyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin söz, işaret ve metin aracılığıyla düzenlendiği bu coğrafya, kutsal metin fikrinin henüz ayrışmadığı, mit, hukuk ve ibadetin iç içe geçtiği bir dünya tasavvuruna ev sahipliği yapıyor. ‘Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma’, tam da bu tarihsel derinlikten hareketle, kutsal metinlerin kökenine dair ezberleri sarsan bir okuma öneriyor.

Çalışma, antik Mezopotamya’nın çivi yazılı metinleri ile Kur’an arasındaki tematik ve biçimsel sürekliliği sistematik bir biçimde görünür kılıyor. Yaratılış anlatıları, peygamberlik dili, ilahi hitap tarzı, ahlaki öğütler, kıyamet tasavvurları ve kutsal sözün yapısal özellikleri gibi başlıklarda kurulan karşılaştırmalar, Kur’an’ın yalnızca indirildiği tarihsel ana değil, çok daha eski ve katmanlı bir kültürel havzaya yaslandığını düşündürüyor. Böylece metin, vahyin tarihsel bağlamını dar bir sebeb-i nüzul çerçevesinin ötesine taşıyor.

Kitap, mukayeseli okumanın yalnızca benzerlikleri tespit eden teknik bir yöntem olmadığını, aynı zamanda kutsalın nasıl düşünüldüğünü, insanın Tanrı’yla kurduğu ilişkinin hangi arketipler üzerinden şekillendiğini anlamaya imkân veren bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor. Antik Yakındoğu metinleriyle Kur’an arasındaki ortak temalar, insanlığın müşterek zihinsel mirasını açığa çıkarırken, Kur’an’ın bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ve yeniden anlamlandırdığını da görünür kılıyor.

Bu yönüyle eser, hem kutsal metinlerin tarihsel serüvenini kavramak isteyenler hem de dinî düşüncenin kökenlerini karşılaştırmalı bir perspektifle okumak isteyenler için güçlü bir davet niteliği taşıyor. Mezopotamya’dan Kur’an’a uzanan bu uzun düşünce hattı, kutsalın tarih içinde donmuş değil, sürekli yeniden kurulan bir anlam alanı olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma
• Kabalcı Yayınları
İnceleme • 325 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026

Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı (2025)

Yevgeni Aleksandroviç Adamov 1924 tarihli bu eserinde, bu eserde İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki gizli diplomatik ilişkileri, Asya Türkiye’sinin paylaşımı üzerinden ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Asya Türkiye’sinin Paylaşımı’, Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi sonrası açığa çıkarılan gizli arşivlerine dayanıyor ve emperyalist güçlerin savaş sürecinde yürüttüğü çıkar hesaplarını bütün açıklığıyla görünür kılıyor. Belgeler, ittifakların ardındaki çelişkileri, karşılıklı aldatmaları ve bölüşüm planlarının nasıl şekillendiğini somut bir zemin içinde ortaya koyuyor.

Adamov, yalnızca Osmanlı topraklarının paylaşımını değil, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki diplomatik mutabakatları da kapsamına alarak dönemin jeopolitik hesaplarını daha geniş bir bağlamda ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından savaşın ilk yıllarında hazırlanan dosyalar üzerinden ilerleyen çalışma, imparatorlukların çözülme sürecini ve modern dünya düzeninin oluşumunu belirleyen politik kırılmaları derinlemesine analiz ediyor. Böylece eser, Birinci Dünya Savaşı’nın görünmeyen yüzünü belge temelli bir perspektifle aydınlatıyor.

Kitap, tarihsel olayları yalnızca kronolojik bir anlatı olarak sunmakla yetinmiyor, aynı zamanda diplomatik belgeler aracılığıyla güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve sömürgeci projelerin nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Adamov’un titiz yaklaşımı, Osmanlı’nın savaş içindeki konumunu ve büyük devletlerin stratejik hesaplarını daha net okumayı sağlıyor. Bu yönüyle çalışma, imparatorluk sonrası dünyayı anlamak isteyenler için temel bir referans niteliği taşıyor ve tarihsel bilinçle eleştirel kavrayışı birlikte geliştiriyor. Bu bütüncül bakış, belgelerin sadece geçmişi değil, güncel küresel ilişkileri de anlamaya yardımcı olan eleştirel bir zemin sunduğunu açık biçimde hissettiriyor ve ufuk açıyor.

  • Künye: Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı: Eski Dışişleri Bakanlığı’nın Gizli Belgelerinde, çeviren: Fırat Sözeri, Kabalcı Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Trevor Bryce – Hattuşili (2025)

Hattusili’nin yaşamı, Hitit İmparatorluğu’nun hem kırılganlığını hem de yeniden doğuş gücünü gösteriyor. Trevor Bryce, prens olarak başladığı yolculuğun onu nasıl imparatorluğun kaderini belirleyen bir figüre dönüştürdüğünü anlatıyor. Hattusili, genç yaşından itibaren siyasetin sert dengeleriyle yüzleşiyor ve ailesi içindeki rekabet onu güç arayışına doğru itiyor. Bu dönemde sergilediği kararlılık, ileride kuracağı düzenin ilk işaretlerini veriyor.

‘Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi’ (‘Hattusili, the Hittite Prince Who Stole an Empire: Partner and Rival of Ramesses the Great’), Hattuşili’nin askeri dehasını öne çıkarıyor. Kuzeydeki kabilelerle yürüttüğü mücadeleler, Suriye’deki hakimiyet yarışı ve özellikle Kadeş çevresindeki güç oyunları onun nasıl stratejik bir lider olduğunu gösteriyor. Bryce, bu mücadeleleri aktarırken Hattuşili’nin düşmanlarını yenmekten çok onları kontrol etmeye odaklandığını belirtiyor. Bu yaklaşım, onun imparatorluğu genişletirken aynı zamanda içerideki istikrarı da sağlamasını mümkün kılıyor.

Eserde en çarpıcı bölümlerden biri, Hattuşili ile II. Ramses arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alıyor. İki hükümdar rakip olarak sahneye çıkıyor ancak zamanla diplomatik bir denge kuruyor. Kadeş Savaşı sonrası imzalanan antlaşma, dönemin uluslararası ilişkileri açısından büyük önem taşıyor ve Bryce bunu iki karakterin kişisel hırsları üzerinden yorumluyor.

Son bölümde Hattuşili’nin kendi ailesi içinde yaşadığı iktidar mücadelesi ve yeğeniyle olan çekişmesi anlatılıyor. Bu çatışma, onun hem gücünün hem de kırılganlığının bir yansıması olarak öne çıkıyor. Bryce, Hattuşili’nin siyasi zekasının yanında insani yanını da ortaya koyuyor ve onun tarihte bıraktığı izleri derinlikli bir biçimde aktarıyor. Ayrıca kitap, dönemin kültürel atmosferini ve saraydaki güç dengelerini açıkça aktarıyor. Hattuşili’nin kararlarının yalnızca askeri değil toplumsal sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor.

  • Künye: Trevor Bryce – Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi, çeviren: Gökhan Aydın, Kabalcı Yayınları, tarih, 357 sayfa, 2025

Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar (2025)

Karl O. Högström’un bu çalışması, Hunların İskandinavya’ya ulaşmış olabileceği yönündeki tartışmaları modern DNA verileri, arkeolojik bulgular ve tarihsel analizleri bir araya getirerek yeniden yorumluyor. Yazar, genetik örüntülerde görülen bazı hatların Orta Avrasya kökeniyle ilişkili olabileceğini öne sürüyor; ancak bu verilerin kesin bir göç kanıtı olmadığını, dikkatle değerlendirilmesi gereken istatistiksel olasılıklar sunduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, göç tarihini katı kimliklerin değil, temas ve etkileşimlerin şekillendirdiği uzun erimli süreçler olarak düşünmeye davet ediyor.

‘İskandinavya’daki Hunlar’ (‘The Huns in Scandinavia: A new approach centered around modern DNA’), Güney İsveç’teki mezar biçimleri, ritüel gömüler ve at koşum parçaları gibi buluntuları inceleyerek bunların bazı Orta Avrasya unsurlarıyla sınırlı benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Högström, bu benzerliklerin doğrudan bir Hun yerleşimine değil, kültürel aktarım kanallarına işaret edebileceğini belirtiyor. Dilsel ve toponimik ayrıntılar da tartışmaya dahil ediliyor; yer adlarının tarihsel temaslara dair dolaylı işaretler sunduğu ve bazı örüntülerin göç yollarıyla örtüşebildiği anlatılıyor. Böylece farklı veri türleri bir arada değerlendirilerek daha geniş bir çerçeve kuruluyor.

Eserin temel katkısı, İskandinavya’nın geç antikçağ tarihini yalnızca yerel gelişmelerle değil, Avrasya’nın uzun süreli hareketlilikleriyle birlikte ele alan çoğulcu bir okuma sunması oluyor. Högström, Hun mirasını genetik bir zorunluluk değil, kültürel, sembolik ve olasılıksal izler üzerinden anlamayı öneriyor. Bu yaklaşım, bölgenin geçmişine dair yerleşik anlatıları sorgulayan ve yeni araştırmalara kapı açan eleştirel bir perspektif oluşturuyor.

  • Künye: Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar, çeviren: Aydın Şelte, Kabalcı Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2025

Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Oder Alizade – Hunların Dünyası (2025)

Hunlar çoğunlukla savaşçı kimlikleriyle anılıyor, fakat bu kitap onların tarih sahnesindeki rolünü çok daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Dr. Oder Alizade, Hunların sadece askerî güçleriyle değil, bölgesel siyaseti, dinî dönüşümleri ve kültürel etkileşimleri nasıl şekillendirdiğini titiz bir incelemeyle ortaya koyuyor.

Çalışma, V. yüzyıl Armenia müverrihlerinin Grabarca metinlerinde geçen Hun anlatılarını çözümleyerek Güney Kafkasya tarihine yeni bir bakış getiriyor. Hunlar, bu bağlamda Sasanilerle karşı karşıya gelen, Armenia’daki ayaklanmalarda hem müttefik hem de rakip olarak görünen bir güç olarak öne çıkıyor. Hazar’ın doğusu ve batısında farklı siyasi yapılarla varlık gösteren Hunlar, Güney Kafkasya’daki askerî ve siyasî dengelerin seyrini belirleyen kilit aktörler arasında yer alıyor.

Alizade’nin eseri yalnızca bir kaynak derlemesi değil, eleştirel tarih yazımı ve disiplinlerarası perspektifi buluşturan özgün bir araştırma niteliği taşıyor. Klasik anlatıların ötesine geçen metodoloji, Hun tarihine ilişkin yerleşik kabulleri sorguluyor ve yeni bir yorum alanı açıyor.

Bu çalışma, erken dönem Türk tarihi araştırmacılarından Kafkasya çalışmalarına ilgi duyanlara, dil ve din etkileşimlerini inceleyen akademisyenlerden farklı disiplinlerden okurlara kadar geniş bir kesime hitap ediyor. Hunların dünyasına dair derinlikli bir yolculuk arayan herkes için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Oder Alizade – Hunların Dünyası: 5. Yüzyıl Armenia Müverrihlerinin Anlatımında, Kabalcı Yayınları, tarih, 390 sayfa, 2025

Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü (2025)

Evrim kuramı, yalnızca biyolojide değil, Türkiye’de düşünce dünyasında da bir kırılma yaratıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekle modernlik arasında süregelen gerilim, evrim fikriyle birlikte daha da keskinleşiyor. “Eşref-i Mahlûkât”tan Homo Sapiens’e başlıklı bu çalışma, Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları’nın imzasıyla, evrim kuramının Türkiye’ye girişinden günümüze uzanan zorlu entelektüel serüvenini kronolojik bir titizlikle izliyor.

Kitap, toplumu iki farklı bilgi rejimi etrafında kutuplaştıran tarihsel bir çatışmayı mercek altına alıyor: Yaratılış inancı ile evrim kuramı arasındaki epistemik mücadele. Bu mücadele yalnızca biyolojik türlerin kökeni üzerine değil, aynı zamanda bilginin kaynağı, otoritesi ve anlamı üzerine de yürüyor. Yazarlar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu tartışmayı, dönemin basınına, dergilerine, eğitim politikalarına ve entelektüel figürlerine başvurarak somut olaylar üzerinden anlatıyor.

Evrimin Türkiye’deki serüveni, yalnızca bilimsel bir teorinin kabul edilip edilmemesiyle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, insan anlayışının ve otorite algısının sınandığı bir alana dönüşüyor. Demir ve Kalaycıoğulları, bu çok katmanlı öyküyü ideolojik yargılardan uzak, doğrudan kaynaklara dayalı bir biçimde anlatıyor. Kitap, evrim tartışmasının tarihsel ve kültürel bağlamını anlamak isteyen herkes için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü: Eşref-i Mahlukat’tan Homo Sapiens’e, Kabalcı Yayınları, bilim, 224 sayfa, 2025