Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası (2026)

Emre Kaymakçı’nın ‘Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453’ adlı çalışması, Girit’in Venedik yönetimi altındaki Orta Çağ tarihini siyasal ve askerî gelişmelerin ötesine taşıyarak adanın idari yapısını, toplumsal hayatını, ekonomisini ve kültürel dönüşümünü birlikte ele alıyor. Çalışmanın temel amacı, Türk tarihçiliğinde uzun süre sınırlı biçimde incelenmiş olan bu dönemi, Venedik arşivlerindeki birincil kaynaklara dayanarak bütünlüklü biçimde ortaya koymak.

Kitap, Girit’in coğrafi konumu ve Venedik hâkimiyetine giden süreci IV. Haçlı Seferi’nin sonuçlarıyla birlikte değerlendiriyor. 1204 sonrasında Venedik için Doğu Akdeniz ticaretinin ve deniz ulaşımının kilit merkezlerinden birine dönüşen ada, yalnızca bir koloni değil, Venedik’in Ege ve Anadolu’daki siyasal ve ticari faaliyetlerini örgütlediği stratejik bir üs hâline geliyor. Venediklilerin adaya yerleşmesiyle birlikte mevcut idari yapı yeniden düzenleniyor; kolonizasyon ve yeni yönetim mekanizmaları Girit’in demografik ve toplumsal dokusunu değiştiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri, Venedik yönetiminin nasıl işlediğini ve buna karşı gelişen direnişleri inceliyor. Dükadan kale yöneticilerine, mali ve adli görevlilerden diğer memurlara kadar uzanan idari örgütlenme ele alınırken, Girit’te art arda ortaya çıkan isyanlar Venedik hâkimiyetinin kırılganlığını gösteriyor. Aziz Stefanos, Skordil ve Melissinos, Khortatzis ve Kallergis isyanlarından 1363-1366’daki Aziz Titus İsyanı’na kadar uzanan mücadeleler, yerel güçlerle Venedik yönetimi arasındaki gerilimin farklı biçimlerini ortaya koyuyor. Savunma sistemi de bu çerçevede değerlendirilerek adanın askerî açıdan nasıl örgütlendiği gösteriliyor.

Girit’in tarihi aynı zamanda Akdeniz’deki güç dengelerinin tarihidir. Kaymakçı, Venedik’in Ceneviz ve Bizans dünyasıyla ilişkilerinin yanı sıra Menteşeoğulları, Aydınoğulları ve Osmanlı Beyliği ile kurduğu ilişkileri özellikle Girit üzerinden izliyor. Ticaret anlaşmaları, diplomatik girişimler ve askerî çatışmalar aracılığıyla ada, Venedik ile Batı Anadolu’daki Türk siyasi oluşumları arasındaki ilişkilerin önemli bir aracısı olarak beliriyor. Kereste, at, peynir gibi ürünlerin ticareti ve Venedik tüccarlarının Batı Anadolu’daki faaliyetleri, Girit’in ekonomik işlevini daha görünür kılıyor.

Kitap, siyasetin ötesine geçerek Venedik Girit’inin toplumsal ve kültürel yapısını da inceliyor. Demografik değişimler, ekonomi ve ticaret, sivil ve dinî mimari, eğitim, kültür ve sanat ile gündelik hayat ayrı başlıklar altında ele alınıyor. Böylece Venedik hâkimiyeti yalnızca yönetici elitlerin kararları üzerinden değil, adada yaşayan insanların toplumsal ilişkilerini ve günlük yaşamlarını dönüştüren uzun süreli bir süreç olarak resmediliyor.

Çalışmanın özgün yönlerinden biri de kaynak kullanımında ortaya çıkıyor. Kaymakçı, Venedik Devlet Arşivi’ndeki Duca di Candia ve Notai di Candia belgelerinin yanı sıra dönemin kroniklerinden yararlanıyor. Orta Çağ Latincesi, Yunanca ve İtalyanca kaynaklarla çalışabilmek için dil ve paleografya eğitimi alan yazarın Venedik’te gerçekleştirdiği arşiv araştırmaları, daha önce ikincil kaynaklara dayalı olarak parçalı biçimde bilinen birçok gelişmenin yeniden değerlendirilmesini sağlıyor.

Sonuç olarak kitap, Venedik’in Girit’teki yönetimini yalnızca bir sömürgecilik veya fetih tarihi olarak değil; idare, isyan, ticaret, diplomasi, demografi ve kültürün birbirini etkilediği çok katmanlı bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Aynı zamanda Girit’i Venedik ile Bizans ve Batı Anadolu’daki Türk siyasi güçleri arasındaki ilişkilerin merkezlerinden biri olarak konumlandırarak, Osmanlı’nın 1669’daki fethinden önce adanın taşıdığı stratejik önemi daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Emre Kaymakçı — Venedik Hâkimiyetinde Girit Adası, 1204-1453
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 288 sayfa • 2026

Virginie Megglé — Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek (2026)

Virginie Megglé, sahtekârlık duygusunu yalnızca başarıdan kuşku duymaya indirgemiyor; kişinin kendi varlığının meşruiyetini sorgulamasına yol açan derin bir ruhsal deneyim olarak ele alıyor. ‘Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek: Kendine İnanmayı Mümkün Kılmak’ (‘Se libérer du sentiment d’imposture: Permettre de croire en soi’), bu duygunun kaygı, yalnızlık, suçluluk, utanç ve yetersizlik hisleriyle nasıl iç içe geçtiğini psikanalitik bir bakışla inceliyor. Başarılarını şansa bağlayan, övgüyü kabul etmekte zorlanan ve sürekli “bir gün gerçek yüzüm ortaya çıkacak” korkusuyla yaşayan bireylerin ruhsal dünyasını ayrıntılarıyla açıklıyor.

İlk bölümlerde sahtekârlık duygusunun gerçek sahtekârlıktan nasıl ayrıldığını gösteriyor; bu hissin yabancılık, değersizlik ve kendinden kuşku duyma biçiminde ortaya çıktığını anlatıyor. Kadınlarda daha sık görülmesinin toplumsal ve kültürel nedenlerini tartışıyor; süperego, ego ideali ve suçluluk gibi psikanalitik kavramlar üzerinden bu duygunun ruhsal kökenlerini değerlendiriyor.

Ardından çocukluk deneyimlerinin, aile ilişkilerinin, kuşaklararası aktarımların ve aşırı duyarlılığın sahtekârlık duygusunu nasıl beslediğini inceliyor. Kişinin görünmez olma isteğiyle kabul edilme arzusu arasında sıkışıp kaldığını, başarıya rağmen kendisini sürekli yetersiz hissettiğini ve bunun yaşam enerjisini zayıflattığını gösteriyor. Edebiyattan, sinemadan ve danışan öykülerinden yararlanarak bu ruhsal örüntüleri somutlaştırıyor.

Son bölümde ise bu duygudan kurtulmanın kusursuz olmaya çalışmakla değil, kişinin kendi kırılganlığını kabul ederek özsaygısını yeniden inşa etmesiyle mümkün olduğunu vurguluyor. Taklit ile esinlenme arasındaki farkı açıklıyor; sanatın, yaratıcılığın ve kendini ifade etmenin iyileştirici gücünü öne çıkarıyor. Megglé, sahtekârlık duygusunu bütünüyle yok edilmesi gereken bir kusur olarak değil, kökeni anlaşıldığında dönüştürülebilecek bir ruhsal deneyim olarak değerlendiriyor; okuru kendine güvenen, maskesiz ve daha sahici bir yaşam kurmaya çağırıyor.

Virginie Megglé — Sahtekârlık Sendromundan Özgürleşmek: Kendine İnanmayı Mümkün Kılmak
Çeviren: Onur Yıldız • Kabalcı Yayınları
Psikoloji • 178 sayfa • 2026

Laurence Arpi — Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var (2026)

Laurence Arpi’nin bu kitabı, beden ile zihin arasındaki kopukluğun modern insanın birçok psikolojik ve ilişkisel sorununu beslediğini savunuyor. Yirmi yılı aşkın beden ve ses eğitmenliği deneyiminden yararlanan Arpi, kişisel dönüşümün yalnızca düşünce kalıplarını değiştirmekle değil, bedenle bilinçli ve sürekli bir ilişki kurmakla mümkün olduğunu ileri sürüyor. ‘Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var’ (‘Mon corps a des choses à me dire’), psikolojik sıkıntıları yalnızca zihinsel analizlerle açıklamak yerine, bedeni yaşamın merkezine yerleştiren uygulamalı bir yaklaşım geliştiriyor.

Yazar, çağdaş yaşamın insanı sürekli zihnin içinde yaşamaya yönelttiğini, bunun ise tükenmişlik, kaygı, öfke patlamaları, bağımlılık davranışları, yalnızlık, erteleme, enerjisizlik ve ilişkilerde tekrar eden sorunlar gibi birçok güçlüğü derinleştirdiğini belirtiyor. Ona göre beden yalnızca taşınan biyolojik bir yapı değil; kişinin kimliğini, duygularını ve yaşamla kurduğu bağı sürekli ifade eden canlı bir rehber niteliği taşıyor. Sorunların çözümü de yalnızca onları anlamaktan değil, bedenin verdiği sinyalleri yeniden duymayı öğrenmekten geçiyor.

Kitabın ilk bölümü, insanın bedensel “yer-gök ekseni” olarak tanımlanan doğal dikey duruşunu yeniden keşfetmeye odaklanıyor. Arpi, bedenin dengeli biçimde hizalanmasının yalnızca fiziksel rahatlık sağlamadığını; özgüveni, özerkliği ve içsel sağlamlığı da güçlendirdiğini savunuyor. Günlük yaşamın içinde uygulanabilecek egzersizlerle kişinin bedenini yeniden merkezine almasının, kendini daha güçlü ve kararlı hissetmesini sağladığını gösteriyor.

İkinci bölüm, bedende açıklık ve kapalılık kavramlarını ele alıyor. Yazara göre korku, güvensizlik ve ilişkisel bağımlılıklar insanın hem fiziksel hem de duygusal alanını daraltıyor. Bedenin doğal açıklığını yeniden kazanmak ise çevreyle daha sağlıklı ilişkiler kurulmasına, sınırların daha bilinçli çizilmesine ve bireyin kendi yaşam alanını özgürce oluşturmasına katkı sağlıyor. Bu süreçte bırakabilmek, gevşeyebilmek ve bedensel farkındalığı artırmak temel araçlar olarak öne çıkıyor.

Üçüncü bölüm hareketin dönüştürücü gücünü inceliyor. Arpi, insan bedeninin durağanlık için değil hareket etmek üzere yaratıldığını vurguluyor. Hareket yalnızca kasları çalıştıran bir etkinlik değil; yaratıcılığı, yaşam enerjisini ve psikolojik esnekliği besleyen temel bir ihtiyaç olarak değerlendiriliyor. Düzenli bedensel pratiklerin yaş alma sürecini daha sağlıklı kıldığı, zihinsel katılığı azalttığı ve kişinin yaşamla yeniden akış kurmasına yardımcı olduğu anlatılıyor.

Kitabın önemli başlıklarından biri de dokunma deneyimi oluyor. Arpi, fiziksel temasın yalnızca sevgi göstergesi olmadığını; güven duygusunun, sakinleşmenin ve sağlıklı benlik gelişiminin temel unsurlarından biri olduğunu belirtiyor. Modern yaşamın giderek artırdığı fiziksel ve duygusal mesafenin insanlar üzerinde derin etkiler bıraktığını ifade ederken, bilinçli dokunmanın hem kişinin kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiyi güçlendirdiğini savunuyor.

Son bölüm ise sesi, bedenin doğal uzantısı ve kimliğin dışavurumu olarak ele alıyor. Bastırılmış sesin çoğu zaman bastırılmış benliğe işaret ettiğini söyleyen Arpi, nefes, ses ve beden bütünlüğünün yeniden kurulmasının kişinin kendini daha açık ifade etmesini, ilişkilerinde daha sahici olmasını ve kendi yaşam yolunu daha güvenle izlemesini sağladığını anlatıyor. Ses çalışmaları, nefes egzersizleri ve farkındalık uygulamaları bu dönüşümün temel araçları olarak sunuluyor.

Kitabın temel mesajı, insanın yaşamını yalnızca zihinsel analizlerle değiştiremeyeceğini vurguluyor. Laurence Arpi, beden, zihin ve kalbin yeniden bütünleşmesini sağlayan düzenli bedensel çalışmaların bireyin hem psikolojik hem de ilişkisel yaşamında kalıcı değişimler oluşturabileceğini savunuyor. Kuramsal açıklamaları günlük yaşamda uygulanabilecek egzersizlerle birleştiren eser, okuru çay fincanını tutmaktan yürümeye, nefes almaktan konuşmaya kadar en sıradan anları bile bedensel farkındalık pratiğine dönüştürmeye çağırıyor. Böylece bedenin bastırılmış sesini yeniden duymanın, daha özgür, dengeli ve sahici bir yaşamın kapısını aralayabileceğini gösteriyor.

Laurence Arpi — Bedenimin Bana Hatırlatacakları Var
Çeviren: Onur Yıldız • Kabalcı Yayınları
Psikoloji • 185 sayfa • 2026

Remzi Demir — Bilim Toplumu (2026)

Remzi Demir ‘Bilim Toplumu: Erken Dönem Türk Basınında Bilim Algısı’ adlı çalışmasında, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte bilimsel düşüncenin basın aracılığıyla topluma nasıl taşındığını inceliyor. Kitap, yalnızca bilim tarihi açısından değil, aynı zamanda Türkiye’de modernleşme, eğitim ve kamusal tartışma kültürünün gelişimini anlamak için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Bilimsel bilginin akademik çevrelerin sınırlarını aşarak gazete ve dergiler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştığı dönemi, dönemin önde gelen aydınlarının yazıları üzerinden yeniden görünür kılıyor.

Eserin temel amacı, erken dönem Türk basınında yayımlanan bilim yazılarının oluşturduğu düşünsel mirası gün yüzüne çıkarmak ve bilimin kamusallaşma serüvenini somut örneklerle izlemeyi sağlıyor. Bu doğrultuda Mehmed Said’den Namık Kemal’e, Ziya Paşa’dan Salih Zeki’ye, Ahmed Şuayb’dan Osman Nuri’ye kadar birçok önemli ismin makaleleri bir araya getiriliyor. Bilim ile uygulama arasındaki ilişki, tarihin yöntemsel temelleri, tıp, matematik, astronomi, sanayileşme, eğitim, Çin uygarlığı, basım teknolojileri ve bilimsel ilerleme gibi geniş bir konu yelpazesi üzerinden, Osmanlı aydınlarının modern dünyayı nasıl anlamlandırmaya çalıştıkları ortaya konuyor.

Kitap, bilimsel düşüncenin yalnızca teknik bilgi üretmekten ibaret olmadığını; toplumsal gelişme, eğitim reformu, ekonomik kalkınma ve kültürel dönüşümün de temel unsurlarından biri olarak görüldüğünü gösteriyor. Makalelerde sıkça vurgulanan tema, toplumların ilerleyebilmesi için eleştirel düşüncenin, deneysel yöntemin ve sistemli eğitimin vazgeçilmez olduğu düşüncesi oluyor. Bilimin evrenselliği ile yerel kültürün ilişkisi, Batı’daki gelişmelerin Osmanlı dünyasına nasıl aktarıldığı ve bu aktarımın hangi tartışmaları doğurduğu da farklı örneklerle ele alınıyor.

Remzi Demir, metinleri yalnızca bir araya getirmekle yetinmiyor; her birini tarihsel bağlamı içinde değerlendirerek unutulmuş fikir insanlarını ve bilim yazarlarını yeniden gündeme taşıyor. Böylece okur, bilim tarihinin yalnızca laboratuvarlarda ya da üniversitelerde değil, gazete sütunlarında, dergi sayfalarında ve kamusal tartışmalarda da şekillendiğini görüyor. Erken dönem basınının bilim kültürünün oluşumundaki rolünü görünür kılan eser, Türkiye’de bilim tarihi araştırmalarında önemli bir boşluğu doldururken, bilimsel düşüncenin toplumsallaşma sürecini anlamak isteyenler için de kapsamlı ve özgün bir başvuru kaynağı sunuyor.

Remzi Demir — Bilim Toplumu: Erken Dönem Türk Basınında Bilim Algısı
• Kabalcı Yayınları
Bilim • 208 sayfa • 2026

A. M. Dokusov — Rus Edebiyatı ve Dil (2026)

Bu eser, 18. yüzyıldan Sovyet dönemine uzanan geniş bir zaman diliminde Rus yazar ve eleştirmenlerinin dil anlayışını bir araya getiren kapsamlı bir başvuru eseridir. A. M. Dokusov’un derlediği kitap, Mihail Lomonosov’dan Konstantin Fedin’e kadar uzanan isimlerin yazılarından seçilmiş metinlerle, Rus edebiyat dilinin nasıl biçimlendiğini, hangi tartışmalar üzerinden geliştiğini ve dilin ulusal kültür içindeki yerini ortaya koyuyor. Derlemenin temel amacı, dili yalnızca iletişim aracı olarak değil, düşüncenin, kültürün ve toplumsal gelişimin temel taşı olarak ele alan ortak bir düşünce geleneğini görünür kılmak.

Eserin merkezindeki temel düşünce, dilin bireylerin değil, halkın ortak tarihsel yaratımı olduğudur. Dokusov’un giriş bölümünde vurguladığı gibi, Belinski ve Maksim Gorki başta olmak üzere birçok yazar, dilin masa başında icat edilemeyeceğini; filologların dilin yasalarını açıklayabileceğini, yazarların ise bu doğal yapıya uygun biçimde eser verebileceğini savunuyor. Bu yaklaşım, dil ile düşünce arasındaki ayrılmaz ilişkiyi de temel alıyor. Açık düşüncenin açık bir dille ifade edilebileceği, dilin zayıflamasının düşüncenin de yoksullaşmasına yol açacağı fikri, derlemenin ortak eksenlerinden biri hâline geliyor.

‘Rus Edebiyatı ve Dil’ (‘Русские писатели о языке’), Rus edebiyat dilinin tarihsel gelişimini kronolojik bir çizgide izlerken, Lomonosov’un üç stil kuramından Puşkin’in modern edebiyat dilini kurma mücadelesine, Gogol, Tolstoy, Çehov ve Gorki gibi büyük yazarların dil anlayışına kadar uzanan geniş bir panoramayı sunuyor. Özellikle Puşkin’in kitap dili ile halk dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya yönelik çabası, Rus edebiyatının en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendiriliyor. Ona göre edebiyat dili, halkın canlı konuşma dilinden beslenmeli; ancak gündelik konuşmanın basit bir kopyası hâline de gelmemelidir. Böylece estetik değer ile doğallık arasında dengeli bir dil anlayışı geliştiriliyor.

Derleme, dilin korunmasını tutucu bir tavır olarak değil, bilinçli bir gelişim süreci olarak yorumluyor. Yazarlar, gereksiz yabancı sözcük kullanımını, gösterişli fakat anlamsız ifadeleri ve dili yapay biçimde bozmayı eleştirirken, halkın dilinden doğan yeni sözcüklerin ve doğal yeniliklerin benimsenmesini destekliyor. Bu nedenle eser, bir yandan “yabancı dil hayranlığına” karşı çıkarken, diğer yandan dilin canlılığını koruyacak yaratıcı sözcük türetmelerini ve doğal değişimleri olumlu karşılıyor. Dilin kendi iç yasaları doğrultusunda gelişmesi gerektiği düşüncesi, kitabın en güçlü savlarından biri olarak öne çıkıyor.

Kitapta ayrıca gramerin işlevi, üslup, şiir dili, biçem, söz varlığı, çeviri, diyalektler, halk dili ve edebî yaratıcılık arasındaki ilişkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Lomonosov grameri bütün bilimlerin temeli olarak görürken, Belinski ve Çernişevski üslubun düşüncenin ayrılmaz parçası olduğunu savunuyor. Çehov, Tolstoy ve Gorki ise yazarın dili titizlikle işlemesi gerektiğini, her sözcüğün anlamını ve sesini dikkatle seçmesinin sanatsal yaratımın vazgeçilmez koşulu olduğunu gösteriyor. Böylece dil, yalnızca teknik bir araç olmaktan çıkıp estetik ve ahlaki sorumluluk taşıyan bir yaratım alanına dönüşüyor.

Dokusov, büyük Rus yazarlarının dil üzerine düşüncelerini aktarırken onları kusursuz otoriteler olarak sunmuyor; tarihsel koşulların etkisiyle ortaya çıkan hatalı ya da çelişkili görüşlere de yer veriyor. Bu yaklaşım, dil tartışmalarının durağan değil, değişen toplumsal koşullarla birlikte gelişen canlı bir düşünce alanı olduğunu gösteriyor. Derlemede yer alan açıklamalar, bu farklı görüşlerin tarihsel bağlamını anlamaya yardımcı oluyor ve okurun eleştirel bir değerlendirme yapmasını kolaylaştırıyor.

‘Rus Edebiyatı ve Dil’, dil tarihini yalnızca dilbilim açısından değil, edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bakımından da ele alan önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Rus edebiyatının büyük isimlerinin ortaklaştığı dil anlayışını kronolojik bir bütünlük içinde sunarken, ulusal dilin gelişiminin halk kültürü, edebî yaratıcılık ve toplumsal değişimle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, dil bilincinin oluşumunu, edebiyat dilinin evrimini ve yazarların anadillerine duydukları sorumluluğu anlamak isteyenler için alanında temel başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

A. M. Dokusov — Rus Edebiyatı ve Dil
Çeviren: Arif Berberoğlu • Kabalcı Yayınları
İnceleme • 520 sayfa • 2026

 

 

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche (2026)

Aydın Çiçek’in bu çalışması, çağdaş felsefenin en etkili düşünürlerinden biri olan Gilles Deleuze ile onun düşünsel kaynaklarının başında gelen Friedrich Nietzsche arasındaki derin ilişkiyi inceleyen kapsamlı bir değerlendirme. ‘Deleuze ve Nietzsche’, Deleuze’ün Nietzsche’yi yorumlamakla yetinmediğini, onu kendi felsefi projesinin kurucu unsurlarından biri haline getirdiğini söylüyor. Bu yönüyle eser, hem Nietzsche düşüncesinin temel kavramlarını hem de Deleuze’ün özgün kavramsal evrenini birlikte ele alarak iki filozof arasındaki yaratıcı etkileşimi görünür kılıyor.

Çalışmanın ilk bölümünde Nietzsche’nin düşüncesini şekillendiren temel kavramlar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Özellikle décadence, nihilizm, güç istenci ve ebedi dönüş kavramları üzerinden Nietzsche’nin modern kültüre, dine, ahlaka ve metafiziğe yönelttiği eleştiriler ele alınıyor. Nietzsche’nin insan anlayışı da farklı insan tipleri üzerinden değerlendiriliyor; sürü insanından özgür insana, oradan da üstinsana uzanan dönüşüm süreci tartışılıyor. Bunun yanında Hristiyanlığın değer sistemine yönelik eleştiriler, değer yaratımı düşüncesi ve Antik Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Nietzsche’nin yaşamı olumlayan felsefesinin temel bileşenleri olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde odak noktası Deleuze’ün felsefesi. Fark kavramı, içkinlik düzlemi, oluş, arzu, virtüellik, olay ve yersizyurtsuzlaştırma gibi Deleuze düşüncesinin merkezindeki kavramlar sistemli biçimde açıklanıyor. Deleuze’ün felsefeyi değişmez özlerin araştırılması olarak değil, sürekli hareket eden ilişkilerin ve dönüşümlerin incelenmesi olarak gördüğü vurgulanıyor. Böylece onun düşüncesinde yaşam, sabit kimliklerden çok oluş süreçleri üzerinden anlaşılıyor. Bu bölüm, Deleuze’ün neden geleneksel metafizikten uzaklaştığını ve farkı düşüncenin temel ilkesi hâline getirdiğini ortaya koyuyor.

Kitabın merkezini oluşturan üçüncü bölümde Deleuze’ün Nietzsche yorumuna odaklanılıyor. Özellikle ebedi dönüş kavramı bu yorumun anahtarı olarak ele alınıyor. Deleuze’e göre ebedi dönüş, aynı olanın sonsuz biçimde geri gelişi anlamına gelmiyor; yaratıcı, etkin ve yaşamı olumlayan güçlerin yeniden ortaya çıkışını ifade ediyor. Bu nedenle ebedi dönüş bir tekrar teorisinden çok, farkın üretimini sağlayan seçici bir ilke olarak yorumlanıyor. Güç istenci de baskı kurma arzusu değil, yaratıcı etkinliğin kaynağı olarak değerlendiriliyor. Nihilizm, beden, bilim, hakikat, trajedi ve soykütük gibi kavramlar da bu çerçevede yeniden ele alınarak Deleuze’ün Nietzsche’den nasıl özgün sonuçlar çıkardığı gösteriliyor.

Dördüncü bölümde ise Deleuze ve Nietzsche’nin ortak eleştirileri inceleniyor. Platon’dan Hegel’e kadar uzanan metafizik gelenek, her iki filozofun perspektifinden değerlendiriliyor. Özellikle özdeşlik, temsil, aşkınlık ve değişmez hakikat anlayışlarına yöneltilen eleştiriler üzerinde duruluyor. Deleuze ile Nietzsche’nin, yaşamı ve farklılığı bastıran düşünce biçimlerine karşı birlikte geliştirdikleri alternatif yaklaşımın, modern felsefe açısından taşıdığı önem ortaya konuyor.

Kitabın genelinde savunulan temel düşünce, Deleuze’ün Nietzsche’yi yalnızca açıklamadığı, onu yeni bir düşünsel bağlam içinde yeniden ürettiğidir. Nietzsche’nin güç istenci, ebedi dönüş ve nihilizm gibi kavramları, Deleuze’ün fark, oluş ve içkinlik merkezli felsefesinde yeni anlamlar kazanıyor. Bu nedenle eser, bir yandan Nietzsche’nin düşüncesine farklı bir bakış açısı sunarken diğer yandan Deleuze felsefesinin nasıl şekillendiğini anlamaya yardımcı oluyor. Sonuçta kitap, yaşamı olumlayan, yaratıcı gücü merkeze alan ve yerleşik metafizik kalıpları sorgulayan iki büyük filozof arasındaki verimli düşünsel diyaloğu gözler önüne seren önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Aydın Çiçek — Deleuze ve Nietzsche: Deleuze’ün Nietzsche Okuması
• Kabalcı Yayınları
Felsefe • 302 sayfa • 2026

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı (2026)

Tuna Akçay’ın bu çalışması, Roma dinini yalnızca inançlar bütünü olarak değil, devletin siyasal ve toplumsal düzenini kuran temel bir yapı olarak ele alıyor. Çalışma, dini; hukuk, siyaset ve kültürel pratiklerle iç içe geçmiş bir sistem olarak değerlendirerek klasik anlatıların ötesine geçiyor.

Kitapta rahiplik kurumlarının hiyerarşisi, kehanet tekniklerinin siyasal karar alma süreçlerindeki rolü, kutsal hukuk ile sivil hukuk arasındaki ilişki ve tapınakların kent düzenindeki işlevi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Ayrıca uğursuz işaretler ve kehanetlerin, yalnızca inanç alanına ait değil, aynı zamanda kriz yönetiminde etkili araçlar olduğu gösteriliyor. Bu yönüyle Roma’da dinin, devletin işleyişine doğrudan müdahil bir mekanizma olduğu ortaya konuyor.

‘Roma Dini ve İnancı’, Roma dininin zaman içinde değişen ve yeniden kurulan bir yapı olduğunu vurguluyor. Özellikle imparatorluk döneminde yaşanan dinsel dönüşümler, siyasal gücün yeniden tanımlanmasına yol açtı ve kutsal ile iktidar arasındaki bağ farklı biçimlerde kuruldu. Bu süreç, dinin statik değil, tarihsel koşullara göre şekillenen bir güç alanı olduğunu gösteriyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu tarihsel çözümlemeyi günümüzle ilişkilendirmesi. Türkiye’de kültürel miras, kimlik politikaları ve devlet-toplum ilişkileri üzerine yürütülen tartışmalar bağlamında Roma örneği bir karşılaştırma alanı sunuyor. Yazar, modern devletlerin seküler görünse bile ritüeller, semboller ve kolektif hafıza üzerinden işleyen derin yapılara sahip olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, Roma dinini anlamayı yalnızca geçmişi çözmek olarak değil, bugünün siyasal ve kültürel dinamiklerini kavramanın bir yolu olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, kutsallık, hukuk ve iktidar arasındaki ilişkiyi disiplinler arası bir bakışla ele alarak hem tarihsel hem de güncel düşünmeye katkı sunuyor.

Tuna Akçay — Roma Dini ve İnancı: İmparatorluğun Kutsal Sırrı
• Kabalcı Yayınları
Din • 333 sayfa • 2026

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler (2026)

Umut Güner’in ‘Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi’ adlı çalışması, Osmanlı aydınlarının Amerika Birleşik Devletleri’ni nasıl düşündüğünü doğrudan kendi metinleri üzerinden görünür kılan bir düşünce atlası. Eser, 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına uzanan gazete ve dergi yazılarını bir araya getirerek, “Yeni Dünya”nın Osmanlı zihnindeki karşılığını tek bir imgeye indirgemeden, çok katmanlı bir biçimde yeniden kuruyor.

Kitapta Amerika, yalnızca uzak bir coğrafya olarak değil, Osmanlı entelektüellerinin modernleşme arayışlarını sınadıkları bir düşünsel alan olarak beliriyor. Demokrasi, hukuk düzeni, din–devlet ilişkileri, toplumsal yapı ve ekonomik gelişme gibi meseleler, Amerika örneği üzerinden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda Amerika kimi metinlerde ilerlemenin ve refahın simgesi olarak öne çıkarken, kimi yazılarda temkinle yaklaşılması gereken bir model ya da eleştirel bir karşılaştırma zemini olarak ele alınıyor.

Kitabın önsözünde Umut Güner, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya dair bakışını homojen bir anlatıya indirgemek yerine, farklı sesleri ve perspektifleri bir arada sunmayı amaçladığını vurguluyor. Yazarların ideolojik konumları, eğitimleri ve yazdıkları yayın organlarının çizgisi, Amerika tasavvurunun çeşitlenmesinde belirleyici oluyor. Böylece ortaya çıkan tablo, tek yönlü bir hayranlık ya da reddiyeden ziyade, sürekli değişen ve tartışılan bir düşünsel alanı yansıtıyor.

Eser aynı zamanda bilgi dolaşımının izini sürüyor. Başlangıçta Avrupa kaynaklı haberler ve seyyah anlatıları üzerinden şekillenen Amerika algısı, zamanla doğrudan Amerikan kaynaklarının artmasıyla daha somut ve ayrıntılı bir hale geliyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sürecinde gündeme gelen Wilson İlkeleri gibi gelişmeler, Osmanlı basınında Amerika’ya yönelik ilgiyi yoğunlaştırarak bu imgeyi daha da belirginleştiriyor.

Derlemede yer alan metinler, siyaset, hukuk, toplum, kültür ve gündelik yaşam gibi farklı alanlara yayılıyor ve her biri dönemin zihniyet dünyasına açılan bir pencere işlevi görüyor. Günümüz Türkçesine aktarılarak sunulan bu yazılar, yalnızca tarihsel bir belge niteliği taşımıyor; aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin nasıl küresel bir düşünce akışı içinde şekillendiğini de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Osmanlı aydınlarının Amerika’ya bakışını bir merak nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu bir düşünme biçimi ve karşılaştırma aracı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap hem Osmanlı basın tarihine hem de küresel entelektüel etkileşimlere ışık tutan, araştırmalar için güçlü bir başlangıç zemini oluşturuyor.

Umut Güner — Atlantik’e Bakan Gözler: Osmanlı’da Amerika Tasavvuru, Yeni Dünya ve Amerika İmgesi
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 295 sayfa • 2026

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği (2026)

Mezopotamya, yalnızca yazının değil, kutsal düşünmenin de ilk kez biçim kazandığı bir zemin olarak insanlık tarihinin merkezinde duruyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin söz, işaret ve metin aracılığıyla düzenlendiği bu coğrafya, kutsal metin fikrinin henüz ayrışmadığı, mit, hukuk ve ibadetin iç içe geçtiği bir dünya tasavvuruna ev sahipliği yapıyor. ‘Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma’, tam da bu tarihsel derinlikten hareketle, kutsal metinlerin kökenine dair ezberleri sarsan bir okuma öneriyor.

Çalışma, antik Mezopotamya’nın çivi yazılı metinleri ile Kur’an arasındaki tematik ve biçimsel sürekliliği sistematik bir biçimde görünür kılıyor. Yaratılış anlatıları, peygamberlik dili, ilahi hitap tarzı, ahlaki öğütler, kıyamet tasavvurları ve kutsal sözün yapısal özellikleri gibi başlıklarda kurulan karşılaştırmalar, Kur’an’ın yalnızca indirildiği tarihsel ana değil, çok daha eski ve katmanlı bir kültürel havzaya yaslandığını düşündürüyor. Böylece metin, vahyin tarihsel bağlamını dar bir sebeb-i nüzul çerçevesinin ötesine taşıyor.

Kitap, mukayeseli okumanın yalnızca benzerlikleri tespit eden teknik bir yöntem olmadığını, aynı zamanda kutsalın nasıl düşünüldüğünü, insanın Tanrı’yla kurduğu ilişkinin hangi arketipler üzerinden şekillendiğini anlamaya imkân veren bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor. Antik Yakındoğu metinleriyle Kur’an arasındaki ortak temalar, insanlığın müşterek zihinsel mirasını açığa çıkarırken, Kur’an’ın bu mirası nasıl dönüştürdüğünü ve yeniden anlamlandırdığını da görünür kılıyor.

Bu yönüyle eser, hem kutsal metinlerin tarihsel serüvenini kavramak isteyenler hem de dinî düşüncenin kökenlerini karşılaştırmalı bir perspektifle okumak isteyenler için güçlü bir davet niteliği taşıyor. Mezopotamya’dan Kur’an’a uzanan bu uzun düşünce hattı, kutsalın tarih içinde donmuş değil, sürekli yeniden kurulan bir anlam alanı olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Emin Güler — Antik Mezopotamya’nın Çivi Yazılı Metinleri ile Kuran’ın 100 Ortak Özelliği: Kuran’ın Tarihsel Bağlamına Yönelik Kapsamlı ve Derin Bir Araştırma
• Kabalcı Yayınları
İnceleme • 325 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026