H. G. Wells — Dünya Beyni (2026)

‘Dünya Beyni’, insanlığın geleceğini belirleyecek en önemli gücün bilgi olduğunu savunuyor. Kitap, yalnızca bilimsel ilerlemeyi değil, bilginin nasıl üretildiğini, düzenlendiğini, doğrulandığını ve toplumun ortak yararına nasıl kullanılabileceğini tartışıyor. H. G. Wells’e göre modern dünyanın en büyük sorunu bilgi eksikliği değil, dağınık, çelişkili ve güvenilirliği belirsiz bilgi yığınları içinde yönünü kaybediyor oluşumuzdur. Bu nedenle insanlığın ortak hafızasını oluşturacak, sürekli güncellenen ve evrensel ölçekte erişilebilen bir bilgi sistemi kurulması gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin merkezinde yer alan “Dünya Beyni” (“World Brain”) düşüncesi, kütüphaneleri, üniversiteleri, araştırma kurumlarını ve yayın dünyasını birbirine bağlayan küresel bir bilgi ağı tasarlıyor. Wells, bu sistemin yalnızca bilgiyi depolayan bir arşiv değil, hataları ayıklayan, yeni araştırmalarla kendini sürekli yenileyen ve insanlığın ortak aklını geliştiren canlı bir organizma olması gerektiğini savunuyor. Bilginin dar ulusal çıkarların, ideolojik propagandanın ya da siyasal manipülasyonun hizmetine girmesi yerine bütün insanlığın ortak yararını gözeten evrensel bir düzen içinde dolaşıma girmesini öneriyor.

Kitap aynı zamanda eğitimin, uzmanlığın ve bilimsel iş birliğinin önemini de vurguluyor. Wells, hızla değişen dünyada geleneksel eğitim anlayışının yetersiz kaldığını, insanların yaşam boyu öğrenmeye dayalı yeni bir bilgi kültürü geliştirmesi gerektiğini belirtiyor. Bilim insanları, eğitim kurumları ve entelektüeller arasında kurulacak uluslararası iş birliğinin, savaşların, önyargıların ve yanlış bilginin etkisini azaltabilecek güçlü bir zemin oluşturacağını düşünüyor. Ona göre bilgi ancak sistemli biçimde düzenlendiğinde toplumsal ilerlemeye gerçek anlamda katkı sağlayabilir.

Wells, teknolojik gelişmeleri tek başına bir kurtuluş olarak görmüyor; asıl belirleyici olanın bu teknolojilerin hangi değerler doğrultusunda kullanıldığı olduğunu vurguluyor. Bilgi çoğaldıkça insanlığın otomatik olarak daha özgür ya da daha bilge hâle gelmeyeceğini, bunun ancak eleştirel düşünmeyi ve ortak sorumluluğu güçlendiren bir bilgi düzeniyle mümkün olacağını savunuyor. Bu yönüyle ‘Dünya Beyni’, internet, çevrimiçi ansiklopediler, küresel veri ağları ve yapay zekâ çağını onlarca yıl önceden öngören dikkat çekici bir gelecek tasavvuru sunuyor; aynı zamanda bilginin güvenilirliği, erişilebilirliği ve yönetimi üzerine bugün de güncelliğini koruyan temel sorular sormayı sürdürüyor.

H. G. Wells — Dünya Beyni: Bilginin Özgürleşmesi, Örgütlenmesi ve Denetlenmesi Üzerine
Çeviren: Sayat Müller • Kanon Kitap
Deneme • 168 sayfa • 2026

Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri (2026)

Damla Selin Tomru ‘Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri’ adlı eserinde, insanlık tarihinin en dikkat çekici arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe’yi farklı yönleriyle ele alarak okuru Neolitik Çağ’ın bilinmezlikleri üzerine düşünmeye çağırıyor. Kitap, bu eşsiz yapının yalnızca arkeolojik özelliklerini tanıtmakla yetinmiyor; insanlığın yerleşik yaşama, inanç sistemlerine ve uygarlığın doğuşuna ilişkin yerleşik kabulleri yeniden sorgulayan bir keşif yolculuğu sunuyor.

Yazar, araştırmacı kimliği ile saha gözlemlerini bir araya getirirken, Göbeklitepe’nin işlevi ve anlamı üzerine öne sürülen farklı görüşleri de kapsamlı biçimde değerlendiriyor. Yapının bir tapınak, törensel merkez, gözlemevi ya da bambaşka bir toplumsal organizasyonun ürünü olup olmadığına dair tartışmaları aktarırken, kesin yargılardan çok yeni soruların peşine düşüyor. Böylece Göbeklitepe’nin hâlâ çözülememiş yönlerini, insanlık tarihinin en büyük arkeolojik bilmecelerinden biri olarak ele alıyor.

Eser, akademik araştırmalarla kişisel gözlemleri ve uzmanlarla gerçekleştirilen söyleşileri buluşturarak konuyu çok katmanlı bir bakış açısıyla inceliyor. Arkeolojik bulguların yanı sıra kültürel, tarihsel ve spiritüel yorumlara da yer veren anlatı, okuru yalnızca geçmişin izlerini takip etmeye değil, Neolitik dönemin düşünce dünyasını anlamaya da davet ediyor. Bu yaklaşım, Göbeklitepe’yi yalnızca kazı alanı olarak değil, insanın inanç, ritüel ve toplumsal örgütlenme biçimlerini yeniden değerlendirmeyi sağlayan bir merkez olarak konumlandırıyor.

Kitap, özellikle medeniyetin doğuşunda tarımın mı yoksa ortak inanç ve ritüellerin mi belirleyici olduğu sorusunu merkeze alıyor. Mezopotamya’nın tarihsel mirası içinde Göbeklitepe’nin konumunu tartışırken, uygarlığın başlangıcına ilişkin klasik anlatıları farklı açılardan değerlendirmeye açıyor. Böylece Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri, arkeolojik verileri tarih, kültür ve insanlık düşüncesiyle buluşturan; okuru on iki bin yıl öncesinden bugüne uzanan büyük sorular etrafında düşünmeye davet eden kapsamlı bir keşif anlatısı sunuyor.

Damla Selin Tomru — Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri
• Kanon Kitap
Arkeoloji • 164 sayfa • 2026

Paul Valéry — Bir Dehanın İzinde (2026)

Paul Valéry bu eserinde, Leonardo’yu bir sanatçı biyografisi olarak değil, bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Leonardo’nun resim, anatomi, mühendislik ve doğa gözlemleri arasında kurduğu zihinsel bağlantılar merkeze alınıyor. Valéry, bilgiyi disiplinlere ayıran parçalı düşüncenin karşısına bütüncül bir akıl modeli koyuyor. Sezgi ile akıl, deneyim ile soyutlama, sanat ile bilim aynı zihinsel yapı içinde birleşiyor. Böylece metin, bir yaşam öyküsünden çok, düşünmenin nasıl kurulduğunu gösteren bir çözümlemeye dönüşüyor.

Kitapta yaratıcı zekâ, doğuştan gelen “deha” fikriyle değil, dikkat, disiplin, gözlem ve zihinsel esneklikle açıklanıyor. Leonardo’nun yöntemi, dünyayı sabit kategorilerle değil, ilişkiler ağı üzerinden kavrıyor. Bilgi, biriktirilen verilerden çok kurulan bağlantılar sayesinde anlam kazanıyor. Sanat, bilim ve felsefe arasındaki sınırlar sürekli çözülüyor, düşünme eylemi başlı başına bir üretim biçimi hâline geliyor.

‘Bir Dehanın İzinde: Leonardo da Vinci’nin Zihinsel Yolculuğu’ (‘Introduction à la méthode de Léonard de Vinci’), düşünmeyi bir teknik, bir yöntem ve bir yaşam pratiği olarak ele aldığı için modern düşünce tarihinde özgün bir yere sahip oluyor. Yalnızca Leonardo’yu anlamayı değil, insan zihninin nasıl çalıştığını ve yaratıcılığın nasıl kurulduğunu da sorguluyor. Disiplinlerarası düşüncenin erken ve kurucu metinlerinden biri olarak, sanat, bilim ve felsefe arasında kalıcı bir düşünsel köprü kuruyor.

Paul Valéry — Bir Dehanın İzinde: Leonardo da Vinci’nin Zihinsel Yolculuğu
Çeviren: Arzu Aydan İyidoğan • Kanon Kitap
İnceleme• 117 sayfa • 2026

Archibald Henry Sayce — Asur ve Babil’de Günlük Hayat (2025)

Archibald Henry Sayce bu eserinde, Asur ve Babil uygarlıklarını krallar, savaşlar ve anıtlar üzerinden değil, gündelik hayatın içinden anlatıyor. İlk kez 1893 yılında yayımlanan bu kitap, çivi yazılı tabletler, hukuk metinleri, mektuplar ve ticari belgelerden hareketle Mezopotamya toplumunun sosyal yapısını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

‘Asur ve Babil’de Günlük Hayat’ (‘Social Life Among the Assyrians and Babylonians’), aile yapısı, evlilik, miras, kölelik ve sınıf ilişkileri gibi temel toplumsal kurumlara odaklanıyor. Sayce, kadınların hukuki statüsünü, evlilik sözleşmelerini ve boşanma pratiklerini inceleyerek, bu toplumların sanılandan daha karmaşık ve düzenli bir hukuk anlayışına sahip olduğunu gösteriyor. Günlük yaşamın, katı gelenekler kadar yazılı kurallarla da belirlendiğini vurguluyor.

Ekonomik hayat kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ticaret, borç ilişkileri, faiz uygulamaları ve tapınak ekonomisi üzerinden Asur ve Babil toplumlarının işleyişi açıklanıyor. Tapınaklar yalnızca dinsel merkezler değil, aynı zamanda ekonomik ve idari kurumlar olarak ele alınıyor. Bu yapı, devlet, din ve ekonomi arasındaki sıkı ilişkiyi görünür kılıyor.

Sayce ayrıca dinî inançların, ahlak anlayışının ve eğitim pratiklerinin gündelik hayata nasıl nüfuz ettiğini inceliyor. Tanrılarla kurulan ilişkinin korkuya dayalı olduğu kadar sözleşmeye ve ritüele dayandığını, suç ve ceza anlayışının da bu kozmik düzenle bağlantılı olduğunu savunuyor.

Bu çalışma, Asuroloji ve Mezopotamya tarihinin erken dönem klasiklerinden biri olarak kabul ediliyor. Sayce, eski Yakın Doğu toplumlarını “ilkel” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, Asur ve Babil dünyasının toplumsal karmaşıklığını ve kurumsal derinliğini ortaya koyuyor. Kitap, antik uygarlıkları gündelik yaşam üzerinden anlamak isteyenler için hâlâ temel ve öğretici bir kaynak niteliği taşıyor.

Archibald Henry Sayce — Asur ve Babil’de Günlük Hayat: Uygarlığın Şafağında İlk Kentliler
Çeviren: Sayat Müller • Kanon Kitap
Tarih • 105 sayfa • 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme (2025)

Harry Stack Sullivan, psikiyatrik görüşmeyi sadece bilgi alma süreci olarak değil, hastayla kurulan özel bir insanî etkileşim biçimi olarak tanımlıyor. Görüşme, psikoterapinin temelini oluşturuyor ve yalnızca tanı koymaya değil, tedaviye de hizmet ediyor. Ona göre, hastanın söyledikleri kadar söyleyemedikleri de dikkatle değerlendirilmesi gereken işaretler taşıyor.

‘Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz’ (‘The Psychiatric Interview’), terapistin iletişim biçimi ve yaklaşımının hastayla kurulan ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini detaylandırıyor. Terapist yalnızca dinleyen değil; dikkatle yönlendiren, empatik şekilde yaklaşan, yargılamadan sorular soran aktif bir katılımcı olarak rol alıyor. Bu etkileşim, hastanın kendi iç dünyasını açmasına ve bilinçdışı çatışmalarını ifade etmesine yardımcı oluyor.

Sullivan, özellikle “kişilerarası ilişkiler teorisi” çerçevesinde, bireyin yaşadığı psikopatolojilerin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Psikiyatrik görüşmenin saf bir teknik değil, etik sorumluluk içeren bir süreç olduğuna vurgu yapılıyor. Görüşme boyunca terapistin amacı yalnızca semptomları anlamak değil, hastayı bir bütün olarak tanımak ve değişime alan açacak güvenli bir atmosfer yaratmak oluyor. Sullivan, terapist-hasta ilişkisinde dürüstlük, dikkat ve insanî duyarlılığın önemini merkeze yerleştiriyor. Bu yaklaşım, hem psikiyatrik hem de felsefî bir yön taşıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatrik Görüşme: Psikiyatrik Görüşme Üzerine Uygulamalı Bir Kılavuz, çeviren: Sayat Müller, Kanon Kitap, psikoloji, 260 sayfa, 2025

Damla Selin Tomru – Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri (2025)

Göbeklitepe… İnsanlık tarihinin başlangıç çizgisini yerinden oynatan gizemli bir yapı. Sıradan bir arkeolojik keşif değil; aksine, binlerce yıl öncesinden gelen bir meydan okuma. Tarımın, yazının ya da şehirlerin değil, inancın medeniyeti başlattığını öne süren bu yer, yerleşik hayata dair ezberleri bozar. Göbeklitepe’de ortaya çıkan her taş, insanlık tarihine yeniden bakmamızı sağlayan birer şifre gibidir.

Damla Selin Tomru bu kadim yapının izini süren bir anlatıcı olarak karşımıza çıkar. Arkeolojik verileri yalnızca bilgi kırıntısı olarak değil, bir sezgi haritasının parçaları gibi ele alır. Kitapta yer alan uzman görüşleri, bilimsel bulgularla spiritüel düşünce arasında köprü kurar. Bu yaklaşım, Göbeklitepe’yi yalnızca geçmişe ait bir yapı değil, bugüne dair derin soruların da kaynağı haline getirir.

Yazar, 12.000 yıl öncesinde temellenmiş bir soruyu ortaya koyar: İnsan hangi duyguyla, hangi ihtiyaçla kutsalı inşa etti? İnanç, korkudan mı doğdu, yoksa birliği arzulayan bir sezgiden mi?

‘Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri’, yalnızca taşlarla örülü bir geçmişe değil, anlamla dokunmuş bir geleceğe de kapı aralıyor. Mezopotamya’nın bereketli topraklarında başlayan bu yolculuk, medeniyetin kökenine olduğu kadar insan ruhunun derinliklerine de uzanıyor. Bir keşiften fazlası: belki de insanlığın kendini yeniden hatırlayış biçimi.

  • Künye: Damla Selin Tomru – Göbeklitepe ve Neolitik Gizemleri, Kanon Kitap, tarih, 164 sayfa, 2025

Nancy McWilliams – Psikanalitik Psikoterapi (2025)

Nancy McWilliams’ın bu kitabı, psikanalitik psikoterapinin temel kavramlarını ve pratik uygulamalarını kapsamlı bir şekilde ele alıyor. ‘Psikanalitik Psikoterapi: Bir Uygulayıcı Rehberi’ (‘Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner’s Guide’), terapistlerin danışanlarını derinlemesine anlamalarına ve etkili bir tedavi süreci yürütmelerine rehberlik etmeyi amaçlıyor. Yazar, psikanalitik teorinin temel taşları olan bilinçdışı süreçler, savunma mekanizmaları, aktarım ve karşı aktarım gibi kavramları klinik örneklerle açıklıyor. Ayrıca, farklı kişilik örgütlenmelerine (nevrotik, borderline, psikotik) özgü terapötik yaklaşımları detaylandırıyor.

Kitap, psikoterapinin başlangıcından sonlandırılmasına kadar olan tüm aşamaları titizlikle inceliyor. İlk görüşmelerde danışanın değerlendirilmesi, tedavi hedeflerinin belirlenmesi, terapötik ilişkinin kurulması ve sürdürülmesi gibi önemli konulara odaklanıyor. McWilliams, terapistin empatik dinleme, yorumlama ve sınır koyma gibi temel becerilerini nasıl kullanması gerektiğini pratik önerilerle destekliyor. Ayrıca, zorlu klinik durumlarla başa çıkma stratejileri ve etik ilkeler üzerine de önemli vurgular yapıyor.

McWilliams, teorik bilgiyi klinik deneyimleriyle harmanlayarak, okuyucuya hem sağlam bir kavramsal çerçeve sunuyor hem de tedavi sürecinde karşılaşılabilecek çeşitli zorluklara ilişkin pratik çözümler öneriyor. Kitap, sadece deneyimli terapistler için değil, alana yeni başlayan öğrenciler ve ruh sağlığı profesyonelleri için de değerli bir kaynak niteliği taşıyor. Psikanalitik psikoterapinin zenginliğini ve derinliğini anlaşılır bir dille aktararak, bu yaklaşımın günümüzdeki önemini ve geçerliliğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Nancy McWilliams – Psikanalitik Psikoterapi: Bir Uygulayıcı Rehberi, çeviren: Burak Mert, Kanon Kitap, psikanaliz, 524 sayfa, 2025

Bronislaw Malinowski – Özgürlük ve Uygarlık (2025)

Bronislaw Malinowski’nin ‘Özgürlük ve Uygarlık’ (‘Freedom and Civilization’) adlı kitabı, antropolojik bir bakış açısıyla özgürlük ve uygarlık arasındaki karmaşık ilişkiyi inceleyen bir eserdir. Malinowski, geleneksel düşüncenin aksine, özgürlüğün uygarlığın doğal bir sonucu olmadığını, aksine uygarlığın gelişimiyle birlikte yeni kısıtlamaların ve bağımlılıkların ortaya çıktığını savunur. Kitap, ilkel topluluklardan modern toplumlara kadar farklı kültürel bağlamlarda özgürlük kavramını ele alır ve özgürlüğün bireysel ve toplumsal boyutlarını analiz eder. Malinowski, özgürlüğün sadece siyasi veya ekonomik bir kavram olmadığını, aynı zamanda bireylerin kendi kültürel ve sosyal çevrelerinde anlamlı eylemlerde bulunabilme kapasitesiyle de yakından ilişkili olduğunu vurgular.

Malinowski, uygarlığın ilerlemesiyle birlikte iş bölümünün ve uzmanlaşmanın arttığını, bunun da bireylerin birbirlerine olan bağımlılığını ve dolayısıyla bazı özgürlüklerinin kısıtlanmasını beraberinde getirdiğini ileri sürer. Ancak, bu kısıtlamaların tamamen olumsuz olmadığını, çünkü uygarlığın aynı zamanda bireylere yeni fırsatlar, güvenlik ve refah sağladığını belirtir. Kitap, özgürlüğün ve uygarlığın diyalektik bir ilişki içinde olduğunu, yani birinin diğerini hem mümkün kıldığını hem de sınırladığını savunur. Malinowski, farklı kültürlerde özgürlük anlayışlarının nasıl şekillendiğini ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin bireysel özgürlükleri nasıl etkilediğini çeşitli etnografik örneklerle açıklar.

Malinowski, özgürlüğün korunması ve genişletilmesi için kültürel değerlerin, hukuki düzenlemelerin ve toplumsal kurumların önemini vurgular. Kitap, bireysel özgürlüklerin toplumsal düzenle nasıl dengeleneceği sorusunu ele alır ve farklı toplumlarda bu dengeyi kurmak için geliştirilen mekanizmaları inceler. Malinowski, özgürlüğün dinamik ve sürekli olarak yeniden tanımlanması gereken bir kavram olduğunu, her toplumun kendi özgün koşulları içinde özgürlüğün anlamını ve sınırlarını belirlemesi gerektiğini savunur. Sonuç olarak bu kitap, özgürlük ve uygarlık arasındaki karmaşık ilişkiyi antropolojik bir perspektifle derinlemesine inceleyen ve bu kavramlar üzerine düşünmeye teşvik eden önemli bir eserdir.

  • Künye: Bronislaw Malinowski – Özgürlük ve Uygarlık: Siyasetin İcadından Devletin Oluşumuna Medeniyet Tarihimizin Antropolojisi, çeviren: İbrahim Şener, Kanon Kitap, antropoloji, 342 sayfa, 2025

Edward Frederick Knight – Türkiye’nin Uyanışı (2024)

“Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik!”

1908 yılında, on yıllar süren ve şiddeti giderek artan, devleti de toplumsal yapıyı da kemirip bitiren istibdat rejimi, yerini meşrutiyete bırakmıştı; mutlak hâkim bir padişah ise bir meclis ve bir anayasa ile yetkilerinin kısıtlanmasını kabul etmiş gibi görünmekteydi.

Ancak bu yıllar boyunca yalnızca düşünceleri değil, hemen her türden talepleri kısıtlanmış, yürütülen denge siyaseti nedeniyle kendi etnik, dinsel ya da siyasal kimliklerine radikal düzeylerde bağlanmak zorunda bırakılmış olan halk arasındaki huzursuzluk bitmemişti.

Dünyanın siyaseten ve ekonomik olarak geçirdiği dönüşümün hem bir izdüşümünü yaşamanın kaçınılmaz olması hem de biriken tüm yıpranmışlığıyla devlet sisteminin, modern bir devletin sahip olması gereken olanak ve insan kaynağından uzak olması nedeniyle, istibdat rejiminin yıkılışını hazırladığı ülkenin bütünlüğünü koruması mümkün olmamış, takip eden 15 senede nüfusu iç kavgalar ve savaşlar nedeniyle kırılan Osmanlı İmparatorluğu, siyasi mirasını cumhuriyete, toprak mirasını ise birçok küçük ülkeye bırakarak tarihteki yerini almıştır.

Knight’ın bu çalışması, Osmanlı’nın bu son dönemine ilişkin yetkin değerlendirmeler içerirken, aynı zamanda Batılıların ikiyüzlü, aldatıcı ve değişken politikalarının perde arkasını gözler önüne seriyor.

Knight, özgürlüğün olmadığı bir ülkede, refahın, sağlığın ve huzurun da olamayacağını söyleyen bu çalışmasıyla bir asır öncesinden güncel tartışmalarımıza ışık tutuyor.

  • Künye: Edward Frederick Knight – Türkiye’nin Uyanışı: 1908 Devrimi, çeviren: Zuhal İnal Baycılı, Kanon Kitap, tarih, 288 sayfa, 2024

Laura Beatty – Theophrastus’un İzinde (2024)

Aristoteles’in halefi, botanik biliminin kurucusu Theophrastus üzerine önemli bir çalışma.

Sakin, huzurlu ve meraklı bir adam olan Theophrastus, 2000 yıl kadar önce Ege kıyılarındaki adalarda ve dönemin önemli büyük şehirlerinde yaşamış, Platon’un ünlü Akademi’sinde Aristotales ile çalışmış, Büyük İskender dönemi Yunanistan’ı, Makedonya’sı ve haliyle Anadolu’sunda ayak izleri olan bir filozof.

Theophrastus, mevsimleri ve toprağı neyin yönettiğini açıklamak için mitler yerine duyularına ve gözlemlerine güvenen bir doğa filozofuydu.

Seyahatleri sırasında karşılaştığı muhteşem karakterlerden oluşan zengin hatıra koleksiyonunu parşömenler üzerine yazdı.

Linnaeus’un canlıları sınıflandırma sisteminden, Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri’ne, farklı alanlardaki çok sayıda çalışmaya; hatta neredeyse modern roman düşüncesine ilham verdi.

Laura Beatty bu önemli figürü kolektif bilince geri kazandırıyor ve bunu yaparken Theophrastus’un kendi izlerinde seyahat ediyor; etrafımızdaki dünyayı nasıl gördüğümüzü, anladığımızı ve kendimizle nasıl ilişkilendirdiğimizi keşfediyor; bize doğayı nasıl görmemiz gerektiğini öğreten antik çağ insanlarını unuttuğumuzda modern yaşamın neleri kaybettiğini sorguluyor.

  • Künye: Laura Beatty – Theophrastus’un İzinde: Kayıp Filozofun Peşinde Antik Kentlerde, çeviren: Esra Çıldır Kırtay, Kanon Kitap, tarih, 288 sayfa, 2024