Suzie Sheehy — Evrenin Hammaddesi (2026)

Suzie Sheehy’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini atan on iki deney üzerinden bilimin dünyayı nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. Sheehy, soyut teorilerden çok, laboratuvarlarda yapılan somut deneylere odaklanıyor ve bu deneylerin yalnızca fizik bilgisini değil, gündelik hayatı da kökten değiştirdiğini gösteriyor.

‘Evrenin Hammaddesi’ (‘The Matter of Everything: Twelve Experiments That Changed Our World’), J. J. Thomson’ın elektronu keşfetmesinden Rutherford’un atom çekirdeğini ortaya koymasına, kuantum mekaniğinin deneysel doğrulamalarından CERN’deki parçacık çarpıştırmalarına kadar uzanan bir seçki sunuyor. Bu deneyler sayesinde atomun bölünmez olmadığı anlaşılıyor, radyoaktivite keşfediliyor ve maddenin en küçük yapı taşlarına dair yeni bir evren tasavvuru kuruluyor. Sheehy, her deneyin arkasındaki insan hikâyelerini, rekabetleri ve tesadüfleri de görünür kılıyor.

Eser, atom fiziği ve parçacık araştırmalarının yalnızca akademik bir merak olmadığını vurguluyor. Bu çalışmaların nükleer enerjiye, tıbbi görüntüleme tekniklerine, internetin doğuşuna ve hatta akıllı telefonlara kadar uzanan teknolojik sonuçları olduğunu anlatıyor. Böylece temel bilim ile günlük yaşam arasındaki bağ netleşiyor.

Sheehy, deneysel fiziğin riskli ve çoğu zaman politik sonuçlar doğuran bir alan olduğunu da tartışıyor. Nükleer silahların geliştirilmesi gibi karanlık mirasları göz ardı etmiyor; bilimin etik sorumluluğunu gündeme getiriyor.

‘Evrenin Hammaddesi’, maddenin sırlarını çözmeye yönelik cesur deneylerin insanlık tarihini nasıl yeniden şekillendirdiğini anlaşılır ve sürükleyici bir dille aktarıyor. Bilimi soyut bir teori değil, dünyayı değiştiren bir pratik olarak konumlandırıyor.

Suzie Sheehy — Evrenin Hammaddesi: Dünyamızı Değiştiren On İki Deney
Çeviren: Uğur Gülsün • Minotor Kitap
Bilim • 372 sayfa • 2026

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz (2026)

Rob Dunn ve Monica Sanchez’in bu kitabı, insanlık tarihini mutfaktan ve tat alma duyusundan hareketle yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazarlar, “lezzet”in yalnızca keyif veren bir ayrıntı değil, biyolojik evrimimizi, toplumsal örgütlenmemizi ve kültürel yaratıcılığımızı şekillendiren temel bir güç olduğunu savunuyor.

‘Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?’ (‘Delicious: The Evolution of Flavor and How It Made Us Human’), tat alma duyusunun kökenlerini insan öncesi canlılara kadar izliyor ve acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve umami gibi tatların hayatta kalma stratejileriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Zehirden kaçınma, besin değeri yüksek gıdaları ayırt etme ve çevreye uyum sağlama gibi biyolojik ihtiyaçlar, zamanla damak zevkine ve kültürel tercihlere dönüşüyor. Ateşin kontrol altına alınması, fermantasyon, baharat kullanımı ve pişirme teknikleri ise yalnızca yiyecekleri değil, insan bedenini, beyin gelişimini ve sosyal ilişkileri de dönüştürüyor.

Dunn ve Sanchez, lezzetin aynı zamanda ortak yaşamın dili olduğunu vurguluyor. Paylaşılan yemekler, topluluk bağlarını güçlendiriyor; tarifler ve mutfak alışkanlıkları kuşaktan kuşağa aktarılarak kültürel hafızanın parçası haline geliyor. Modern dünyada endüstriyel gıda, şeker ve tuz fazlalığı gibi olgular ise evrimsel mirasımızla çelişen yeni sorunlar yaratıyor.

‘Lezzet’, insanı “düşünen bir varlık” olmanın yanı sıra “tadan, pişiren ve paylaşan” bir canlı olarak ele alıyor. Lezzetin evrimsel geçmişini anlamanın, bugün nasıl beslendiğimizi ve gelecekte nasıl bir gıda dünyası kurabileceğimizi yeniden düşünmek için güçlü bir anahtar sunduğunu gösteriyor.

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?
Çeviren: Doğuş Çakan • Minotor Kitap
İnceleme • 328 sayfa • 2026

Mehmet Altun — İletişim Tarihi (2026)

‘İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim’, iletişimi modern araçlara indirgemeyen, insanlık tarihinin en erken toplumsal deneyimlerine yerleştiren kapsamlı bir düşünce denemesi. Mehmet Altun, iletişimi yalnızca konuşma ya da işaretleşme olarak değil; beden, mekân, nesne ve imgeler üzerinden kurulan çok katmanlı bir ilişki alanı olarak ele alıyor ve onu insanın hayatta kalma mücadelesiyle, birlikte yaşama pratikleriyle ve kültürel belleğin oluşumuyla birlikte düşünüyor.

Yukarı Mezopotamya’yı merkezine alan kitap, Paleolitik dönemden Çanak Çömleksiz Neolitik’e uzanan geniş bir zaman aralığında, iletişimin nasıl giderek toplumsal düzenin kurucu unsurlarından biri hâline geldiğini arkeolojik bulgular eşliğinde tartışıyor. Ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler, heykeller ve işlevi henüz tam çözülememiş maddi kültür öğeleri; bu coğrafyada iletişimin yalnızca anlam paylaşımı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, hiyerarşinin ve kolektif sürekliliğin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.

Altun’un en güçlü itirazlarından biri, iletişim tarihinin yazıyla başlatılmasına yöneliktir. Yazı öncesi toplumların “sessiz” olmadığına dikkat çeken yazar, maddi kültürün kendisinin yoğun, karmaşık ve süreklilik taşıyan bir iletişim alanı yarattığını söylüyor. Bu yaklaşım, iletişim tarihine dair yerleşik çizgisel anlatıları sorgularken, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve kültürel tarih arasında üretken bir bağ kuruyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca erken dönem iletişim pratiklerini inceleyen bir akademik çalışma değil; insanlığın en eski anlatılarını, örgütlenme biçimlerini ve anlam üretme yollarını kavramak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde.

Mehmet Altun — İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim
• Minotor Kitap
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz (2025)

Lesley Newson ve Peter J. Richerson bu çalışmalarında, insan evrimini biyolojik determinizmin ötesine taşıyor ve kültürel evrimin belirleyici rolünü merkeze alıyor. Yazarlar, insan topluluklarının salt genetik mirasla değil, öğrenilen davranışlar ve paylaşılan normlarla şekillendiğini vurguluyor ve kültürün seçilim süreçlerini dönüştürdüğünü savunuyor.

‘Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış’ (‘A Story of Us: A New Look at Human Evolution’), biyolojik ve kültürel evrim arasındaki karşılıklı etkileşimi ayrıntılandırıyor ve bu sürecin insanı işbirliğine yönelttiğini ileri sürüyor. Dil, ahlak, paylaşım ve cezalandırma gibi pratiklerin grup içi uyumu güçlendirdiğini açıklıyor. Newson ile Richerson, kültürel normların bireysel çıkarı sınırlandırırken kolektif sürekliliği sağladığını söylüyor ve bu mekanizmanın toplumsal düzeni kurduğunu gösteriyor.

Yazarlar, modern dünyada hızlanan değişim karşısında insan topluluklarının uyum kapasitesini tartışıyor ve kültürel mirasın bu uyumu beslediğini ileri sürüyor. Geleneklerin, eğitim pratiklerinin ve ortak anlatıların bireyleri birbirine bağladığını ifade ediyor. Aynı zamanda rekabetçi çevre koşullarının yeni davranış kalıpları ürettiğini, bu kalıpların da yeni değerler doğurduğunu belirtiyor.

Çalışma, insanlık tarihini çizgisel bir ilerleme miti olarak değil, sürekli müzakere edilen bir ortaklık süreci olarak okuyor. Kültürel çeşitlilik, yazarların gözünde bir zayıflık değil, evrimin temel itkisi olarak anlam kazanıyor. Bireyin kararları ile kolektif hafıza arasındaki ilişkinin toplumsal davranışı yönlendirdiğini anlatıyor ve insan türünün esnekliğini görünür kılıyor. Böylece eser, kimlik, aidiyet ve dayanışma üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor ve insan olmanın müşterek bir öğrenme deneyimi olduğunu duyumsatıyor.

  • Künye: Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış, çeviren: Dilara Erdem, Minotor Kitap, bilim, 440 sayfa, 2025

Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler (2025)

‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, Benjamin’in yarım kalmış ama etkisi hiç azalmayan ‘Pasajlar Projesi’nden esinle yola çıkan düşünsel bir derleme. Bu kitap, yalnızca Benjamin’in fikirlerine bir saygı duruşu değil; aynı zamanda modernliğin labirentinde süren bir keşif denemesi olarak okunuyor. Benjamin’in 19. yüzyıl Paris’inde şekillenen pasajları, burada tarih, kültür, sanat ve kent deneyimiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir düşünme biçimine dönüşüyor. Pasajlar, modernliğin hem büyüsünü hem de kaygısını taşıyan ara mekânlar olarak, günümüz kentlerinin ruhuna da yansıyor.

Kitapta yer alan makaleler, Benjamin’in modernleşmeyi görme, gösterme ve temsil rejimleri üzerinden okuma biçimini bugünün sorularıyla yeniden buluşturuyor. Paris ve Beyoğlu pasajlarından flâneur figürüne, Baudelaire’in alegorik diliyle kentteki tekinsizliğe kadar uzanan bu metinler, modernliğin görsel, mekânsal ve duygusal katmanlarını çözümlüyor. Haussmann’ın Paris’ine yapılan müdahaleler, barikatlar ve ütopya tartışmaları, kent yaşamının estetik olduğu kadar politik bir alan olduğunu hatırlatıyor.

Serpil Kırel’in editörlüğündeki bu derleme, Benjamin’in “her pasajın kapısı aralıktır” düşüncesini rehber edinerek, okuru farklı dönemler, kavramlar ve mekânlar arasında dolaşmaya davet ediyor. Bu gezinti, yalnızca geçmişin izini sürmek değil, aynı zamanda bugünün şehirlerinde Benjamin’in duyarlılığını yeniden keşfetmek anlamına geliyor. ‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, modernliğin süreğen ritmini anlamak isteyen okurlar için bir tür entelektüel harita sunuyor; zamansız bir yürüyüşe çıkarıyor.

  • Künye: Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler, editör: Serpil Kırel, Minotor Kitap, felsefe, 328 sayfa, 2025

Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi (2025)

Maurice Merleau-Ponty’nin ilk olarak 1945’te yayımlanan bu eseri, insanın dünyayla ilişkisinin özünü bedensel deneyim üzerinden yeniden tanımlıyor. Yazar, bilinci soyut bir düşünme etkinliği olarak değil, dünyaya yönelmiş yaşayan bir varlık olarak ele alıyor. Fenomenoloji geleneğinden hareketle, algının bilginin temeli olduğunu savunuyor. Ona göre insan, dünyayı önce düşünerek değil, bedeninin yönelimiyle kavrıyor. Görmek, dokunmak, işitmek yalnızca duyusal süreçler değil; varoluşun aktif biçimleri olarak açıklanıyor.

Merleau-Ponty, Kartezyen zihin-beden ikiliğini reddediyor. Beden, zihnin taşıyıcısı değil, anlamın ilk kurucusu haline geliyor. Algı, özne ile nesne arasındaki ayrımı aşan bir birlik alanı olarak düşünülüyor. Bu nedenle dünya, bilinç tarafından temsil edilen bir nesneler toplamı değil; insanın beden aracılığıyla sürekli yeniden kurduğu bir “yaşantı ufku” oluyor. Zaman, mekân ve ötekiyle ilişki de bu yaşantının dokusunda yer alıyor. Yazar, bilincin dünyayı açıklamaktan çok, onun içinde yer alarak anlam kazandığını vurguluyor.

‘Algının Fenomenolojisi’ (‘La Phénoménologie de la Perception’), fenomenolojiyi salt teorik bir felsefe olmaktan çıkararak gündelik deneyimin merkezine taşıyor. Merleau-Ponty’nin dili hem felsefi hem edebi bir yoğunluk taşıyor; algının dokusunu betimleyerek insan varoluşunun karmaşıklığını görünür kılıyor. ‘Algının Fenomenolojisi’, insanın hem özne hem nesne olarak dünyada bulunma biçimini açıklıyor. Böylece düşünmekle yaşamak arasındaki mesafeyi kapatarak, felsefeyi yeniden bedensel ve yaşanır bir etkinlik haline getiriyor.

  • Künye: Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi, çeviren: Emine Sarıkartal, Eylem Hacımuratoğlu, Minotor Kitap, felsefe, 592 sayfa, 2025

Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında (2025)

Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Kolbert’in bu kitabı, insanlığın doğa üzerindeki etkilerini tersine çevirmeye çalışırken aslında doğayı yeniden tasarladığı paradoksal bir dönemi anlatıyor. 2021’de yayımlanan kitap, üç bölümde ilerliyor: İlk bölüm mühendislik müdahaleleriyle nehirlerin yönünü değiştirmenin ekolojik bedellerini, ikinci bölüm nesli tükenen canlıları genetik müdahaleyle kurtarma çabalarını, son bölüm ise, kitabın başlığındaki “beyaz gökyüzü”yle, gezegenin iklim mühendisliğiyle soğutulabileceği bir geleceğe işaret ederken, iklim mühendisliğinin yarattığı etik ve çevresel gerilimleri inceliyor. Kolbert, Chicago Nehri’nin ters çevrilmesinden Avustralya’daki “süper mercan” deneylerine, İzlanda’daki karbon yakalama tesislerinden güneş ışığını yansıtma projelerine kadar çok sayıda örnek üzerinden modern bilimin ikili doğasını gözler önüne seriyor.

Yazarın temel savı, insanlığın artık “doğayı koruma” aşamasını geride bıraktığı ve şimdi “doğayı tamir etme” çabasıyla yeni bir çağa girdiği yönünde. Ancak bu tamir, çoğu zaman yeni hataların tohumlarını ekiyor. Kolbert, bilimsel çözümlerin umut verici olduğu kadar riskli de olduğunu gösteriyor; doğayı kontrol etme hırsının, gezegeni geri döndürülemez biçimde insan yapımı bir sisteme dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor. “Beyaz gökyüzü” imgesi, güneş ışığını azaltma fikrinin sembolü olarak, insanın gezegenin iklimini tasarlama arzusunu temsil ediyor.

‘Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?’ (‘Under a White Sky: The Nature of the Future’), çevre yazını içinde hem eleştirel hem uyarıcı bir yere sahip. Kolbert, teknolojik ilerlemeyi ne romantize ediyor ne de bütünüyle reddediyor; asıl soruyu şu şekilde soruyor: “İnsanın doğayı yeniden yaparken kendini de dönüştürme gücü nerede durmalı?” Bu soruyla kitap, geleceğin doğasını değil, doğanın geleceğini tartışıyor.

  • Künye: Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, ekoloji, 256 sayfa, 2025

Ernesto Che Guevara – Motosiklet Günlükleri (2025)

Ernesto Che Guevara’nın gençlik yıllarında tuttuğu yolculuk notlarından oluşan bu kitap, Güney Amerika’nın farklı coğrafyalarında geçen bir keşif ve dönüşüm hikâyesi anlatıyor. Guevara, arkadaşı Alberto Granado ile birlikte eski bir motosikletle çıktığı bu uzun yolculukta kıtanın dağlarını, köylerini, şehirlerini ve en önemlisi yoksul halklarını tanıyor. Başlangıçta macera ve özgürlük arayışıyla başlayan seyahat, giderek derin bir toplumsal farkındalığa dönüşüyor. Guevara, gittiği yerlerde karşılaştığı yoksulluk, sömürü, eşitsizlik ve dışlanmışlıkla yüzleşiyor, bunların sadece bireysel hikâyeler değil, sistemsel sorunlar olduğunu fark ediyor.

Kitapta yalnızca gözlemler değil, aynı zamanda genç bir doktor adayının insanlara duyduğu merhamet, dayanışma duygusu ve adalet arayışı da yer alıyor. Özellikle cüzzam kolonilerinde geçirdiği zaman, Guevara’nın eşitlik ve insanlık kavramlarına bakışını derinden etkiliyor. İnsanların zor koşullar altında bile sergilediği dayanışma, onun ilerleyen yıllarda sosyalist ideallere yönelişinde güçlü bir iz bırakıyor.

‘Motosiklet Günlükleri: Bir Latin Amerika Seyahati Üzerine Notlar’ (‘The Motorcycle Diaries: Notes on a Latin American Journey’), Guevara’nın devrimci kişiliğinin temellerini anlamak açısından önemli. Yoldaşlık, macera, mizah ve gençliğin heyecanı metnin canlılığını artırıyor. Ancak satır aralarında, geleceğin Che Guevara’sını yaratacak olan öfke, sorgulama ve umut da seziliyor. Seyahat boyunca deneyimlediği her olay, bireysel bir anı olmaktan çıkarak politik bir bilince evriliyor.

Sonuçta ‘Motosiklet Günlükleri’, yalnızca bir yolculuk anısı değil, aynı zamanda bir devrimcinin doğuş hikâyesi olarak da okunuyor. Kıtadaki toplumsal yaralara tanıklık eden bu gençlik güncesi, adalet, eşitlik ve özgürlük uğruna verilecek mücadelenin ilk işaretlerini taşıyor. Guevara’nın gözlemleri, Güney Amerika’nın gerçeklerini bireysel bir serüven üzerinden evrensel bir çağrıya dönüştürüyor.

  • Künye: Ernesto Che Guevara – Motosiklet Günlükleri: Bir Latin Amerika Seyahati Üzerine Notlar, çeviren: Doğuş Çakan, Minotor Kitap, gezi, 248 sayfa, 2025

George Monbiot – Yeniden Doğuş (2025)

George Monbiot, bu kitabında gıda üretimi ile ekolojik denge arasındaki kritik ilişkiyi ele alıyor. Yazar, modern tarımın dünyaya verdiği zararı gözler önüne seriyor ve mevcut sistemin sürdürülemez olduğunu vurguluyor. Ormanların yok olması, toprakların tükenmesi ve iklim krizine katkı sağlayan endüstriyel tarım yöntemleri, gezegenin geleceğini tehdit ediyor. Monbiot, bu gidişatın hem doğa hem de insanlık için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurduğunu açık bir dille anlatıyor.

Kitapta, hayvancılık endüstrisinin çevresel etkisi üzerinde özellikle duruluyor. Et tüketiminin artışıyla birlikte karbon salınımının ve su tüketiminin nasıl yükseldiği verilerle ortaya konuyor. Monbiot, bu sorunun yalnızca üretim teknikleriyle değil, aynı zamanda alışkanlıklarla da bağlantılı olduğunu söylüyor. Daha az et tüketimi, yenilikçi protein kaynakları ve bitki bazlı beslenme alışkanlıkları, kitabın önerdiği çözümler arasında yer alıyor.

Yazar ayrıca, laboratuvar ortamında geliştirilen alternatif gıdalar ve yeni tarım teknolojileri gibi umut vadeden yöntemlere dikkat çekiyor. Toprak kullanımını azaltan ve doğayı yeniden onarmayı mümkün kılan yaklaşımlar, geleceğin gıda güvenliğini sağlayabilecek anahtarlar olarak sunuluyor. Monbiot, bu değişimin yalnızca bireysel tercihlerle değil, küresel politikalar ve toplumsal dönüşümlerle gerçekleşebileceğini vurguluyor.

‘Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz’ (‘How to Feed the World Without Devouring the Planet’), gezegenin geleceğini korumak isteyen herkes için cesur, eleştirel ve çözüm odaklı bir manifesto niteliği taşıyor.

  • Künye: George Monbiot – Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz, çeviren: Asude Küçük, Minotor Kitap, ekoloji, 408 sayfa, 2025

Johnjoe McFadden – Hayat Basittir (2025)

 

 

Johnjoe McFadden, bilimin en güçlü ilkelerinden biri olan Ockham’ın Usturası’nı merkeze alarak, sadeliğin bilimsel ilerlemedeki kritik rolünü anlatıyor. Ockham’ın Usturası, karmaşık açıklamalar yerine en basit olanı tercih etmeyi öneriyor ve bu yaklaşım, yüzyıllar boyunca bilimin yolunu açıyor. McFadden, bu ilkenin felsefi kökenlerinden başlayarak modern bilime kadar uzanan etkilerini inceliyor.

‘Hayat Basittir: Occam’ın Usturası Bilimi Nasıl Özgürleştirdi ve Evrenin Kilidini Nasıl Açtı?’ (‘Life is Simple: How Occam’s Razor Set Science Free and Unlocked the Universe’) , 14. yüzyılda yaşamış William of Ockham’ın düşüncelerine ve dönemin entelektüel atmosferine odaklanıyor. Orta Çağ’ın teolojik ve skolastik kalıplarına karşı çıkan bu yaklaşım, doğa olaylarını basit yasalarla açıklamanın önemini vurguluyor. Yazar, Galileo’dan Newton’a, Darwin’den Einstein’a kadar birçok bilim insanının çalışmalarında bu prensibin nasıl işlediğini örneklerle ortaya koyuyor.

McFadden, bilimsel açıklamalarda sadeliğin her zaman kolaylık anlamına gelmediğini, aksine derin bir kavrayış gerektirdiğini belirtiyor. Basit modellerin karmaşık gerçeklikleri nasıl anlaşılır kıldığını ve bilimsel devrimlere nasıl zemin hazırladığını detaylandırıyor. Evrim teorisinden kuantum fiziğine kadar pek çok alanda Ockham’ın Usturası’nın etkisi hissediliyor.

Son bölümde yazar, günümüzde bilimsel araştırmalarda ve yapay zekâ gibi alanlarda bu ilkenin hâlâ nasıl rehberlik ettiğini tartışıyor. McFadden, sadeliğin yalnızca bir yöntem değil, bilginin doğasına dair bir anlayış olduğunu savunuyor. Bu kitap, bilimin tarihini ve yöntemlerini derinlemesine kavramak isteyen herkes için ufuk açıcı bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Johnjoe McFadden – Hayat Basittir: Occam’ın Usturası Bilimi Nasıl Özgürleştirdi ve Evrenin Kilidini Nasıl Açtı?, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, Minrotor Kitap, bilim, 408 sayfa, 2025