Ernesto Che Guevara – Motosiklet Günlükleri (2025)

Ernesto Che Guevara’nın gençlik yıllarında tuttuğu yolculuk notlarından oluşan bu kitap, Güney Amerika’nın farklı coğrafyalarında geçen bir keşif ve dönüşüm hikâyesi anlatıyor. Guevara, arkadaşı Alberto Granado ile birlikte eski bir motosikletle çıktığı bu uzun yolculukta kıtanın dağlarını, köylerini, şehirlerini ve en önemlisi yoksul halklarını tanıyor. Başlangıçta macera ve özgürlük arayışıyla başlayan seyahat, giderek derin bir toplumsal farkındalığa dönüşüyor. Guevara, gittiği yerlerde karşılaştığı yoksulluk, sömürü, eşitsizlik ve dışlanmışlıkla yüzleşiyor, bunların sadece bireysel hikâyeler değil, sistemsel sorunlar olduğunu fark ediyor.

Kitapta yalnızca gözlemler değil, aynı zamanda genç bir doktor adayının insanlara duyduğu merhamet, dayanışma duygusu ve adalet arayışı da yer alıyor. Özellikle cüzzam kolonilerinde geçirdiği zaman, Guevara’nın eşitlik ve insanlık kavramlarına bakışını derinden etkiliyor. İnsanların zor koşullar altında bile sergilediği dayanışma, onun ilerleyen yıllarda sosyalist ideallere yönelişinde güçlü bir iz bırakıyor.

‘Motosiklet Günlükleri: Bir Latin Amerika Seyahati Üzerine Notlar’ (‘The Motorcycle Diaries: Notes on a Latin American Journey’), Guevara’nın devrimci kişiliğinin temellerini anlamak açısından önemli. Yoldaşlık, macera, mizah ve gençliğin heyecanı metnin canlılığını artırıyor. Ancak satır aralarında, geleceğin Che Guevara’sını yaratacak olan öfke, sorgulama ve umut da seziliyor. Seyahat boyunca deneyimlediği her olay, bireysel bir anı olmaktan çıkarak politik bir bilince evriliyor.

Sonuçta ‘Motosiklet Günlükleri’, yalnızca bir yolculuk anısı değil, aynı zamanda bir devrimcinin doğuş hikâyesi olarak da okunuyor. Kıtadaki toplumsal yaralara tanıklık eden bu gençlik güncesi, adalet, eşitlik ve özgürlük uğruna verilecek mücadelenin ilk işaretlerini taşıyor. Guevara’nın gözlemleri, Güney Amerika’nın gerçeklerini bireysel bir serüven üzerinden evrensel bir çağrıya dönüştürüyor.

  • Künye: Ernesto Che Guevara – Motosiklet Günlükleri: Bir Latin Amerika Seyahati Üzerine Notlar, çeviren: Doğuş Çakan, Minotor Kitap, gezi, 248 sayfa, 2025

George Monbiot – Yeniden Doğuş (2025)

George Monbiot, bu kitabında gıda üretimi ile ekolojik denge arasındaki kritik ilişkiyi ele alıyor. Yazar, modern tarımın dünyaya verdiği zararı gözler önüne seriyor ve mevcut sistemin sürdürülemez olduğunu vurguluyor. Ormanların yok olması, toprakların tükenmesi ve iklim krizine katkı sağlayan endüstriyel tarım yöntemleri, gezegenin geleceğini tehdit ediyor. Monbiot, bu gidişatın hem doğa hem de insanlık için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurduğunu açık bir dille anlatıyor.

Kitapta, hayvancılık endüstrisinin çevresel etkisi üzerinde özellikle duruluyor. Et tüketiminin artışıyla birlikte karbon salınımının ve su tüketiminin nasıl yükseldiği verilerle ortaya konuyor. Monbiot, bu sorunun yalnızca üretim teknikleriyle değil, aynı zamanda alışkanlıklarla da bağlantılı olduğunu söylüyor. Daha az et tüketimi, yenilikçi protein kaynakları ve bitki bazlı beslenme alışkanlıkları, kitabın önerdiği çözümler arasında yer alıyor.

Yazar ayrıca, laboratuvar ortamında geliştirilen alternatif gıdalar ve yeni tarım teknolojileri gibi umut vadeden yöntemlere dikkat çekiyor. Toprak kullanımını azaltan ve doğayı yeniden onarmayı mümkün kılan yaklaşımlar, geleceğin gıda güvenliğini sağlayabilecek anahtarlar olarak sunuluyor. Monbiot, bu değişimin yalnızca bireysel tercihlerle değil, küresel politikalar ve toplumsal dönüşümlerle gerçekleşebileceğini vurguluyor.

‘Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz’ (‘How to Feed the World Without Devouring the Planet’), gezegenin geleceğini korumak isteyen herkes için cesur, eleştirel ve çözüm odaklı bir manifesto niteliği taşıyor.

  • Künye: George Monbiot – Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz, çeviren: Asude Küçük, Minotor Kitap, ekoloji, 408 sayfa, 2025

Johnjoe McFadden – Hayat Basittir (2025)

 

 

Johnjoe McFadden, bilimin en güçlü ilkelerinden biri olan Ockham’ın Usturası’nı merkeze alarak, sadeliğin bilimsel ilerlemedeki kritik rolünü anlatıyor. Ockham’ın Usturası, karmaşık açıklamalar yerine en basit olanı tercih etmeyi öneriyor ve bu yaklaşım, yüzyıllar boyunca bilimin yolunu açıyor. McFadden, bu ilkenin felsefi kökenlerinden başlayarak modern bilime kadar uzanan etkilerini inceliyor.

‘Hayat Basittir: Occam’ın Usturası Bilimi Nasıl Özgürleştirdi ve Evrenin Kilidini Nasıl Açtı?’ (‘Life is Simple: How Occam’s Razor Set Science Free and Unlocked the Universe’) , 14. yüzyılda yaşamış William of Ockham’ın düşüncelerine ve dönemin entelektüel atmosferine odaklanıyor. Orta Çağ’ın teolojik ve skolastik kalıplarına karşı çıkan bu yaklaşım, doğa olaylarını basit yasalarla açıklamanın önemini vurguluyor. Yazar, Galileo’dan Newton’a, Darwin’den Einstein’a kadar birçok bilim insanının çalışmalarında bu prensibin nasıl işlediğini örneklerle ortaya koyuyor.

McFadden, bilimsel açıklamalarda sadeliğin her zaman kolaylık anlamına gelmediğini, aksine derin bir kavrayış gerektirdiğini belirtiyor. Basit modellerin karmaşık gerçeklikleri nasıl anlaşılır kıldığını ve bilimsel devrimlere nasıl zemin hazırladığını detaylandırıyor. Evrim teorisinden kuantum fiziğine kadar pek çok alanda Ockham’ın Usturası’nın etkisi hissediliyor.

Son bölümde yazar, günümüzde bilimsel araştırmalarda ve yapay zekâ gibi alanlarda bu ilkenin hâlâ nasıl rehberlik ettiğini tartışıyor. McFadden, sadeliğin yalnızca bir yöntem değil, bilginin doğasına dair bir anlayış olduğunu savunuyor. Bu kitap, bilimin tarihini ve yöntemlerini derinlemesine kavramak isteyen herkes için ufuk açıcı bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Johnjoe McFadden – Hayat Basittir: Occam’ın Usturası Bilimi Nasıl Özgürleştirdi ve Evrenin Kilidini Nasıl Açtı?, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, Minrotor Kitap, bilim, 408 sayfa, 2025

Roger Perron – Neden Psikanaliz? (2025)

Roger Perron bu eserinde psikanalizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde neden hâlâ önemli bir çalışma alanı olduğunu açıklıyor. Psikanalize dair temel sorulardan biri olan “Neden psikanaliz?” sorusu, yazarın hem teorik hem pratik gözlemlerinden süzülen çok boyutlu bir yanıtla karşılık buluyor. Bu yanıt yalnızca psikolojik bir ihtiyaçla sınırlı kalmıyor; kültürel, tarihsel ve etik boyutları da içine alıyor.

Perron, psikanalizi yalnızca bir tedavi yöntemi olarak değil, insan ruhunun karmaşıklığını anlamaya yönelik entelektüel bir uğraş olarak da konumlandırıyor. Freud’un başlattığı bu yolculuğun, çağdaş düşünce sistemlerine etkisini göz ardı etmiyor. Ona göre psikanaliz, insanın kendine dair farkındalık geliştirmesine olanak tanıyan bir içsel aynayı temsil ediyor. Bu ayna hem bireyin geçmişini hem bilinçdışını görünür kılıyor.

‘Neden Psikanaliz?’ (Une Psychanalyse, Pourquoi?’), psikanalize duyulan şüpheleri ve bu yöntemin eleştirilerini de ciddiyetle ele alıyor. Perron, psikanalizin zaman zaman bir dogmaya dönüştürüldüğünü kabul ediyor ancak bu yöntemin özündeki sorgulayıcı ve çözümleyici gücün kaybolmadığını savunuyor. Psikanalizi savunurken onu romantikleştirmiyor, aksine sınırlarını ve risklerini de açıkça ortaya koyuyor.

‘Neden Psikanaliz?’, bireyin iç dünyasını çözümlemek isteyen okurlar için yön gösterici bir metin olmayı sürdürüyor. Perron, analitik düşüncenin sadece terapötik değil, aynı zamanda felsefi ve etik bir alan olduğunu gösteriyor. Psikanaliz, insanın hem kendiyle hem başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha derinden kavramasını sağlıyor.

  • Künye: Roger Perron – Neden Psikanaliz?, çeviren: Alp Tümertekin, Minotor Kitap, psikanaliz, 368 sayfa, 2025

Ulrich Beck – Risk Toplumu (2025)

Ulrich Beck’in bu eseri, modernliğin artık yalnızca ilerleme ve refah vaadiyle tanımlanamayacağını öne sürerek, çağdaş toplumların karşı karşıya kaldığı yeni tehlikeleri mercek altına alır. Beck’e göre sanayi toplumunun merkezinde üretim yer alırken, günümüz toplumlarının temel sorunu giderek görünmez, küresel ve geri döndürülemez risklerin yönetimi haline gelmiştir.

Beck, “risk toplumu” kavramını geliştirerek nükleer enerji, çevre kirliliği, genetik mühendislik ve iklim krizi gibi modernleşmenin kendi ürettiği tehditlerin artık toplumsal yapıyı şekillendiren başlıca güç haline geldiğini savunuyor. Bu riskler sınıfsal ayrımları aşarak tüm insanlığı etkiler, ancak etkilerinin dağılımı adil değildir. Zenginler riskten kaçar, yoksullar ise onunla yaşamak zorunda kalır. Böylece yeni bir eşitsizlik biçimi doğar: risk eşitsizliği.

‘Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru’ (‘Risikogesellschaft: Auf dem Weg in eine andere Moderne’), modern toplumun “bilim” ve “teknoloji” aracılığıyla güvenlik ürettiği kadar belirsizlik de ürettiğini vurguluyor. Artık bilimsel bilgi bile toplumda şüphe yaratmakta, uzman görüşleri çatışmakta ve kamuoyu güvenini yitirmektedir. Bu durumda bireyler kendi güvenliklerini kendileri inşa etmek zorunda kalır. Risk toplumu, bireyleri sürekli bir seçim, değerlendirme ve sorumluluk haliyle baş başa bırakır.

Beck, bu yeni modernlik biçiminin sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını da belirtir. Riskler küresel olduğu için, çözüm de küresel dayanışma ve yeni bir siyasal akıl gerektirir. Kitap, modernliğin karanlık yüzünü gösterirken, başka bir modernlik arayışının da yolunu açar: daha açık, daha katılımcı ve daha sorumlu bir toplum tahayyülü.

  • Künye: Ulrich Beck – Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, çeviren: Kâzım Özdoğan, Bülent O. Doğan, Minotor Kitap, inceleme, 392 sayfa, 2025

Luke Brunning – Aşk 2.0 (2025)

Luke Brunning, bu dikkat çekici çalışmasında romantik aşkı sadece duygusal bir deneyim değil, aynı zamanda etik bir eylemlilik alanı olarak ele alıyor. ‘Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü’ (‘Romantic Agency: Loving Well in Modern Life’), modern dünyada “iyi sevmek” ne anlama gelir sorusunun peşinden gidiyor. Aşkı rastlantısal bir tutku değil, irade, sorumluluk ve karar alma süreçleriyle şekillenen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Brunning’e göre aşk, bireyin özgürlüğünü bastıran bir şey değil, aksine otonomiyle birlikte var olabilen bir bağdır. Sevgi, yalnızca hissetmek değil; seçmek, sürdürmek ve yeniden şekillendirmektir. Bu bağlamda romantik ilişkiler, bireylerin etik kapasitesini geliştirir; aşk aracılığıyla insanlar kendi benliklerini hem keşfeder hem dönüştürür.

Kitap, monogami, sadakat, kıskançlık ve bağlılık gibi konuları da tartışarak aşkın toplumsal normlarla nasıl şekillendiğini gösteriyor. Brunning, aşkın biçimlerinin kültürel kodlara göre değiştiğini, ancak “iyi sevmek” fikrinin her bağlamda bir etik mesele olarak kalmaya devam ettiğini savunuyor. Modern ilişkilerde yaşanan kırılmaların da bu etik boyutla yakından ilişkili olduğunu öne sürüyor.

Brunning ayrıca romantikliğin sadece bireysel tatmin değil, karşılıklı tanıma ve saygı temelinde kurulması gerektiğini vurguluyor. Aşkı yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir alan olarak da değerlendiren kitap, modern yaşamda sevmenin ne kadar karmaşık ama aynı zamanda geliştirici bir eylem olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Luke Brunning – Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü, çeviren: Beyza Sumer Aydaş, Minotor Kitap, 264 sayfa, inceleme, 2025

Patrick J. Geary – Fransa ve Almanya’dan Önce (2025)

Patrick J. Geary’nin bu kitabı, günümüz Fransa ve Almanya’sının kökenlerini oluşturan Merovenj dünyasının karmaşık ve dinamik yapısını inceliyor. ‘Fransa ve Almanya’dan Önce: Merovenj Dünyasının Yaratılışı ve Dönüşümü’ (‘Before France and Germany: The Creation and Transformation of the Merovingian World’), 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar süren bu dönemi, basit bir “karanlık çağ” veya Roma İmparatorluğu’nun düşüşünün ardından gelen bir kaos dönemi olarak görmekten ziyade, kendi içinde tutarlı ve dönüştürücü güçlerin etkileşim içinde olduğu bir zaman dilimi olarak ele alıyor. Geary, Merovenj krallıklarının yalnızca bir Frank hanedanlığının yükselişiyle değil, aynı zamanda Roma mirası, Hıristiyanlık, Cermen göçleri ve yerel halkların etkileşimiyle şekillenen çok kültürlü bir yapıya sahip olduğunu vurguluyor. Yazar, bu dönemdeki siyasi, sosyal, kültürel ve dini değişimleri derinlemesine analiz ederek, modern ulus-devletlerin oluşumuna giden yolda atılan önemli adımları gözler önüne seriyor.

Kitap, Merovenj dönemi boyunca iktidar yapılarının nasıl kurulduğunu ve dönüştüğünü, kilisenin siyasi hayattaki rolünü, aristokrasinin gücünü ve toplumsal hiyerarşilerin nasıl işlediğini detaylandırıyor. Geary, dönemin yazılı kaynaklarını, arkeolojik bulguları ve nümizmatik verileri bir araya getirerek, okuyucuya Merovenj toplumunun zengin bir panoramasını sunuyor. Sadece kralların ve savaşçıların değil, aynı zamanda sıradan insanların yaşamlarına, ekonomik faaliyetlere ve günlük pratiklere de ışık tutuyor. Kitap, günümüz Fransa ve Almanya’sının kültürel ve siyasi kimliklerinin bu erken Orta Çağ döneminde nasıl şekillenmeye başladığını gösteriyor.

‘Fransa ve Almanya’dan Önce’, Merovenj dünyasının sanılandan çok daha dinamik ve karmaşık bir dönem olduğunu kanıtlayarak, Roma sonrası Batı Avrupa tarihine dair yaygın yanlış anlamaları düzeltmeyi amaçlıyor. Geary, bu dönemin, ilerideki büyük dönüşümlerin tohumlarının ekildiği, yeni bir Avrupa medeniyetinin temellerinin atıldığı bir “yaratım ve dönüşüm” süreci olduğunu savunuyor. Kitap, erken Orta Çağ’ın, modern Batı dünyasının şekillenmesindeki merkezi rolünü vurgulayan, tarihçiler ve bu döneme ilgi duyan herkes için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Patrick J. Geary – Fransa ve Almanya’dan Önce: Merovenj Dünyasının Yaratılışı ve Dönüşümü, çeviren: Serap Işık, Minotor Kitap, tarih, 288 sayfa, 2025

Nick Midgley – Anna Freud’u Okumak (2025)

Nick Midgley’nin bu kitabı, psikanalizin öncü isimlerinden Anna Freud’un düşünce dünyasına kapsamlı bir giriş sunan ve onun Sigmund Freud’un kuramına yaptığı özgün katkıları detaylı bir şekilde inceliyor. ‘Anna Freud’u Okumak’ (‘Reading Anna Freud’), Anna Freud’un çocuk psikanalizi alanındaki çığır açan çalışmalarını, ego psikolojisine yaptığı önemli katkıları ve psikanalitik düşüncenin pedagoji ve sosyal hizmet gibi farklı disiplinlere uygulanmasındaki rolünü derinlemesine ele alıyor. Kitap, Anna Freud’un temel kavramlarını, özellikle savunma mekanizmaları üzerine olan detaylı analizlerini, çocukların gelişimsel süreçlerine dair özgün bakış açılarını ve psikanalitik tedavi tekniklerinin çocuklara uyarlanmasındaki yenilikçi yaklaşımlarını anlaşılır bir dille açıklıyor.

Midgley, Anna Freud’un sadece babasının kuramını takip eden bir figür olmadığını, aksine kendi özgün düşünceleri ve klinik gözlemleriyle psikanalitik teoriyi önemli ölçüde zenginleştirdiğini vurguluyor. Kitap, Anna Freud’un çocukların iç dünyasını anlama ve onlara psikolojik olarak yardımcı olma konusundaki derin hassasiyetini ve bu alandaki titiz çalışmalarını örnek vakalar ve teorik tartışmalar üzerinden aktarıyor. Midgley, Anna Freud’un ego psikolojisi üzerindeki etkisini ve bu alandaki kavramsal çerçeveyi nasıl genişlettiğini, özellikle savunma mekanizmalarının sınıflandırılması ve işleyişine dair yaptığı detaylı analizlerle ortaya koyuyor. Kitap ayrıca, Anna Freud’un psikanalitik düşüncenin eğitim ve sosyal hizmet gibi alanlarda uygulanmasına yönelik çabalarını ve bu alandaki kalıcı etkisini de değerlendiriyor.

‘Anna Freud’u Okumak’, bu önemli psikanalistin düşüncelerine kapsamlı ve eleştirel bir giriş sunarken, onun psikanaliz tarihindeki merkezi rolünü ve günümüzdeki etkilerini de gözler önüne seriyor. Midgley’nin çalışması, psikanalize ilgi duyan öğrenciler, akademisyenler ve klinisyenler için değerli bir kaynak niteliği taşıyor. Kitap, Anna Freud’un karmaşık ve derinlikli düşünce dünyasına erişilebilir bir kapı aralarken, psikanalitik teorinin temel kavramlarını ve klinik uygulamalarını anlamak isteyen okuyuculara rehberlik ediyor.

  • Künye: Nick Midgley – Anna Freud’u Okumak, çeviren: Gülin Ekinci, Minotor Kitap, psikanaliz, 432 sayfa, 2025

Mehmet Altun – Yukarı Mezopotamya’da Devletin Kökeni (2025)

Yakındoğu’da devletin ortaya çıkış süreci, arkeologlar ve eskiçağ tarihçileri tarafından uzun yıllardır incelenen karmaşık bir konudur. Bu sürecin nasıl başladığına dair hem yazılı kaynaklar hem de arkeolojik buluntular önemli bilgiler sunmaktadır. Kazılarla ortaya çıkarılan yerleşim yerlerinin boyutları, nüfus yoğunluğu, meslek grupları, dini ve idari yapılar gibi veriler, devletin temel özelliklerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Ancak, Eski Yakındoğu’da devletin tanımı hala tartışmalıdır ve günümüz dünyasında bile kesin sınırlarla tanımlanmış kavramlardan uzaktır.

Mehmet Altun’un ‘Yukarı Mezopotamya’da Devletin Kökeni’ adlı kitabı, bu tartışmalara yeni bir bakış açısı getirerek, devlet oluşumunun kökenlerini MÖ 10.000’lere kadar götürüyor. Kitap, Mezopotamya’nın coğrafi koşullarının devlet oluşumuna nasıl zemin hazırladığını ve ilk yerleşimlerin, tapınakların ve toplumsal organizasyonların daha sonraki devlet yapılarını nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Altun, prehistorya ve eskiçağ alanındaki akademik birikimini kullanarak, bu doğal süreci ve devletin temel kurallarını ustalıkla ortaya koyuyor.

Yukarı Mezopotamya’da devletin kökeni, MÖ 4. binyılın sonlarına kadar uzanır. Bu dönemde, sulama tarımının yaygınlaşması ve nüfusun artmasıyla birlikte, karmaşık toplumsal yapılar ortaya çıkmaya başladı. Bu yapılar, zamanla şehir devletlerine ve ardından imparatorluklara dönüştü. Altun’un kitabında ele alınan ilk yerleşimler ve tapınaklar, bu dönemde ortaya çıkan toplumsal organizasyonun ve devlet yapılarının temelini oluşturdu.

Mezopotamya’nın verimli toprakları ve sulama imkanları, tarımsal üretimin artmasını ve nüfusun yoğunlaşmasını sağladı. Bu durum, toplumsal iş bölümünün ve uzmanlaşmanın ortaya çıkmasına yol açtı. Tapınaklar, sadece dini merkezler değil, aynı zamanda ekonomik ve idari merkezler olarak da işlev gördü. Tapınaklarda toplanan ürünler, depolandı ve dağıtıldı. Bu durum, merkezi bir otoritenin ve devlet yapısının ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

‘Yukarı Mezopotamya’da Devletin Kökeni’, Yakındoğu’da devletin ortaya çıkış sürecini ve Yukarı Mezopotamya’daki kökenlerini anlamak için önemli bir kaynak. Kitap, arkeolojik buluntular ve yazılı kaynakları bir araya getirerek, devletin temel özelliklerini ve gelişim sürecini detaylı bir şekilde inceliyor. Altun, okuyuculara, devletin sadece siyasi bir yapı olmadığını, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel bir olgu olduğunu da gösteriyor.

  • Künye: Mehmet Altun – Yukarı Mezopotamya’da Devletin Kökeni, Minotor Kitap, tarih, 272 sayfa, 2025

Susan Bassnett – Çeviribilim (2025)

Susan Bassnett’in ‘Çeviribilim’ (‘Translation Studies’) adlı kitabı, çeviri çalışmalarının evrimini ve çeviriye dair farklı yaklaşımları inceleyen bir eserdir. Bassnett, çevirinin sadece dilsel bir aktarım olmadığını, aynı zamanda kültürel, politik ve sosyal bir süreç olduğunu savunur.

Kitapta, çeviriye dair geleneksel yaklaşımlardan postmodern yaklaşımlara kadar geniş bir yelpazede farklı kuramlar ele alınır. Bassnett, çevirinin metinler arası bir ilişki olduğunu ve çevirmenin metne kendi yorumunu kattığını vurgular.

Kitapta, çevirinin tarihsel gelişimi, çeviri kuramlarının evrimi, çevirinin kültürel ve politik boyutları, çeviride eşdeğerlik sorunu, çeviride sadakat sorunu gibi konular detaylı bir şekilde incelenir.

Bassnett, çevirinin sadece dilsel bir aktarım olmadığını, aynı zamanda kültürel, politik ve sosyal bir süreç olduğunu savunuyor.

Kitapta, çeviriye dair farklı yaklaşımların birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduğu ve çeviri çalışmalarının nasıl geliştiği ele alınır.

Kitap, çeviri çalışmalarına ilgi duyan herkes için kapsamlı bir kaynak niteliğindedir.

  • Künye: Susan Bassnett – Çeviribilim, çeviren: Melda Dinçel Enginsu, Minotor Kitap, dilbilim, 248 sayfa, 2025