Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor (2026)

Dorothy Dinnerstein’ın bu eseri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini bireysel psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkide arayan çarpıcı bir feminist analiz sunuyor. Kitap, kadın ve erkek arasındaki tarihsel güç dengesizliğinin yalnızca kültürel normlardan değil, çocukluk deneyimlerinden ve bakım ilişkilerinden beslendiğini söylüyor.

Dinnerstein’a göre modern toplumlarda çocuk bakımının neredeyse tamamen kadınlara ait bir sorumluluk olarak görülmesi hem kadınların hem de erkeklerin psikolojik gelişimini derinden etkiliyor. Çocuk, ilk bağını çoğunlukla anneyle kuruyor ve bu durum, kadın figürünü hem bağımlılık hem de otoriteyle ilişkilendirilen karmaşık bir simgeye dönüştürüyor. Bu erken deneyim, yetişkinlikte kadınlara yönelik hem idealizasyonu hem de korku ve düşmanlığı besleyen çelişkili duyguların temelini oluşturuyor.

‘Denizkızı ve Minotor’ (‘The Mermaid and the Minotaur’), adını aldığı “denizkızı” ve “minotor” metaforları üzerinden bu durumu sembolleştiriyor. Denizkızı, besleyen ve koruyan ama aynı zamanda sınırları belirsiz bir figürü temsil ederken; minotor, kontrol, güç ve ayrışma arzusunu simgeliyor. Dinnerstein, bu iki uç arasında kurulan dengenin bozukluğunun, toplumsal cinsiyet rollerini katılaştırdığını ve eşitsizliği yeniden ürettiğini savunuyor.

Eserde, feminist kuram ile psikanalitik düşünce özellikle Kleinyen yaklaşım çerçevesinde birleştiriliyor. Bu sayede bireysel bilinçdışı süreçlerle toplumsal yapı arasındaki bağ görünür kılınıyor. Dinnerstein, çözüm olarak çocuk bakımının kadın ve erkek arasında daha eşit paylaşılmasını öneriyor. Ona göre bu değişim yalnızca aile yapısını değil, aynı zamanda güç ilişkilerini, duygusal dinamikleri ve toplumsal düzeni de dönüştürebilir.

Dorothy Dinnerstein — Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Marazı
Çeviren: İdem Erman • Minotor Kitap
Toplumsal cinsiyet çalışmaları • 400 sayfa • 2026

Margaret Mead — Erkek ve Kadın (2026)

Margaret Mead’in ilk kez 1949’da yayınlanan bu eseri, toplumsal cinsiyetin nasıl oluştuğunu anlamaya yönelik kapsamlı bir antropolojik inceleme. Mead, farklı kültürlerden elde ettiği gözlemlerle kadınlık ve erkekliğin yalnızca biyolojik farkların sonucu olmadığını, aynı zamanda kültürel pratikler ve toplumsal beklentilerle şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, Mead’in önceki çalışmalarına kıyasla daha dengeli bir yaklaşım geliştirmesi. Yazar, toplumsal cinsiyet rollerini sadece kültürle açıklamanın yetersiz kalabileceğini kabul ederek, biyolojik etkenlerin de bu süreçte belirli bir rol oynayabileceğini tartışıyor. Bu bağlamda, insan davranışının hem doğuştan gelen özellikler hem de öğrenilmiş kalıplar aracılığıyla biçimlendiğini ileri sürüyor.

Mead, analizinde Sigmund Freud’un psikanalitik kuramından da yararlanarak, bireyin çocukluk deneyimleri ile toplumsal cinsiyet kimliği arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bu yaklaşım, cinsiyet rollerinin yalnızca dışsal bir dayatma değil, aynı zamanda içselleştirilmiş bir süreç olduğunu gösteriyor. Böylece biyoloji ile kültür arasında keskin bir ayrım yapmak yerine, ikisi arasındaki karmaşık etkileşim ön plana çıkıyor.

Eserde annelik, kadın kimliğinin merkezi bir unsuru olarak ele alınıyor ve çoğu kültürde derin bir anlam ve doyum kaynağı olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Mead, erkeklik ve kadınlık arasında hiyerarşik bir üstünlük kurmak yerine, her iki cinsin de kendine özgü güçlü yönler taşıdığını savunuyor. Ancak bu yaklaşım, bazı eleştirmenler tarafından geleneksel cinsiyet rollerini yeniden üretme riski taşıdığı gerekçesiyle tartışmalı bulunuyor.

‘Erkek ve Kadın’ (‘Male and Female’), yayımlandığı dönemde toplumsal cinsiyet üzerine yürütülen tartışmaları derinden etkileyerek, 20. yüzyıl ortasında erkeklik ve kadınlık kavrayışlarının yeniden düşünülmesine katkı sağladı. Mead’in saha araştırmalarına dayanan yöntemi, antropoloji disiplininde önemli bir referans noktası oluşturuyor.

‘Erkek ve Kadın’, toplumsal cinsiyetin oluşumunu tek boyutlu açıklamalarla sınırlamayan, biyoloji ile kültürü birlikte değerlendiren bir perspektif sunuyor. Eser, günümüzde de geçerliliğini koruyan sorular ortaya atarak, insanın kimlik oluşumuna dair düşünmeyi derinleştiren önemli bir çalışma olma niteliğini sürdürüyor.

Margaret Mead — Erkek ve Kadın: Değişen Bir Dünyada Cinsiyetler Üzerine
Çeviren: Ebru Kılıç • Minotor Kitap
Antropoloji • 560 sayfa • 2026

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü (2026)

Ernesto Che Guevara’nın bu günlükleri, devrimci pratiğin en doğrudan, en ham tanıklıklarından biri. Bu kitap, Guevara’nın 1966-1967 yıllarında Bolivya’da yürüttüğü gerilla mücadelesi sırasında tuttuğu günlükleri sunuyor.

‘Bolivya Günlüğü’ (‘The Bolivian Diary’), Che’nin Bolivya’ya gizlice giriş yapmasıyla başlıyor ve küçük bir gerilla birliğiyle kırsalda örgütlenme çabasını adım adım izliyor. Günlükler, ideolojik bir manifesto olmaktan çok, sahadaki gerçekliğin kaydı niteliğini taşıyor: zorlu doğa koşulları, yetersiz lojistik, hastalıklar ve sürekli hareket hâlinde olmanın getirdiği yıpranma açıkça aktarılıyor.

Che, gerilla savaşının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu vurguluyor. Yerel köylülerle ilişki kurma çabası, onların desteğini kazanma stratejileri ve bu konuda yaşanan başarısızlıklar metnin önemli bir kısmını oluşturuyor. Beklenen halk desteğinin sınırlı kalması, hareketin giderek izole olmasına yol açıyor.

Günlüklerde disiplin, dayanışma ve moral meseleleri de sık sık gündeme geliyor. Che, birlik içindeki sorunları, firarları ve zayıflıkları açıkça kaydederken, aynı zamanda devrimci kararlılığı sürdürmeye çalışıyor. Bu yönüyle metin, ideal ile gerçeklik arasındaki gerilimi sürekli görünür kılıyor.

Bolivya ordusunun ve CIA destekli operasyonların baskısı arttıkça, gerilla grubunun hareket alanı daralıyor. Günlükler ilerledikçe kuşatma hissi yoğunlaşıyor ve mücadele giderek daha umutsuz bir hâl alıyor. Buna rağmen Che, devrim fikrinden vazgeçmiyor ve mücadeleyi sürdürme iradesini koruyor.

Eser, Che Guevara’nın yakalanmasından kısa süre önce sona eriyor ve böylece okur, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerine değil, aynı zamanda bir yenilginin içerden nasıl deneyimlendiğine tanıklık ediyor. Genel olarak kitap, devrimci mücadeleyi tüm zorlukları ve çelişkileriyle gösteren güçlü ve sarsıcı bir belge niteliğinde.

Ernesto Che Guevara — Bolivya Günlüğü
Çeviren: Gökhan Gençay • Minotor Kitap
Anı • 336 sayfa • 2026

Suzie Sheehy — Evrenin Hammaddesi (2026)

Suzie Sheehy’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini atan on iki deney üzerinden bilimin dünyayı nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. Sheehy, soyut teorilerden çok, laboratuvarlarda yapılan somut deneylere odaklanıyor ve bu deneylerin yalnızca fizik bilgisini değil, gündelik hayatı da kökten değiştirdiğini gösteriyor.

‘Evrenin Hammaddesi’ (‘The Matter of Everything: Twelve Experiments That Changed Our World’), J. J. Thomson’ın elektronu keşfetmesinden Rutherford’un atom çekirdeğini ortaya koymasına, kuantum mekaniğinin deneysel doğrulamalarından CERN’deki parçacık çarpıştırmalarına kadar uzanan bir seçki sunuyor. Bu deneyler sayesinde atomun bölünmez olmadığı anlaşılıyor, radyoaktivite keşfediliyor ve maddenin en küçük yapı taşlarına dair yeni bir evren tasavvuru kuruluyor. Sheehy, her deneyin arkasındaki insan hikâyelerini, rekabetleri ve tesadüfleri de görünür kılıyor.

Eser, atom fiziği ve parçacık araştırmalarının yalnızca akademik bir merak olmadığını vurguluyor. Bu çalışmaların nükleer enerjiye, tıbbi görüntüleme tekniklerine, internetin doğuşuna ve hatta akıllı telefonlara kadar uzanan teknolojik sonuçları olduğunu anlatıyor. Böylece temel bilim ile günlük yaşam arasındaki bağ netleşiyor.

Sheehy, deneysel fiziğin riskli ve çoğu zaman politik sonuçlar doğuran bir alan olduğunu da tartışıyor. Nükleer silahların geliştirilmesi gibi karanlık mirasları göz ardı etmiyor; bilimin etik sorumluluğunu gündeme getiriyor.

‘Evrenin Hammaddesi’, maddenin sırlarını çözmeye yönelik cesur deneylerin insanlık tarihini nasıl yeniden şekillendirdiğini anlaşılır ve sürükleyici bir dille aktarıyor. Bilimi soyut bir teori değil, dünyayı değiştiren bir pratik olarak konumlandırıyor.

Suzie Sheehy — Evrenin Hammaddesi: Dünyamızı Değiştiren On İki Deney
Çeviren: Uğur Gülsün • Minotor Kitap
Bilim • 372 sayfa • 2026

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz (2026)

Rob Dunn ve Monica Sanchez’in bu kitabı, insanlık tarihini mutfaktan ve tat alma duyusundan hareketle yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazarlar, “lezzet”in yalnızca keyif veren bir ayrıntı değil, biyolojik evrimimizi, toplumsal örgütlenmemizi ve kültürel yaratıcılığımızı şekillendiren temel bir güç olduğunu savunuyor.

‘Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?’ (‘Delicious: The Evolution of Flavor and How It Made Us Human’), tat alma duyusunun kökenlerini insan öncesi canlılara kadar izliyor ve acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve umami gibi tatların hayatta kalma stratejileriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Zehirden kaçınma, besin değeri yüksek gıdaları ayırt etme ve çevreye uyum sağlama gibi biyolojik ihtiyaçlar, zamanla damak zevkine ve kültürel tercihlere dönüşüyor. Ateşin kontrol altına alınması, fermantasyon, baharat kullanımı ve pişirme teknikleri ise yalnızca yiyecekleri değil, insan bedenini, beyin gelişimini ve sosyal ilişkileri de dönüştürüyor.

Dunn ve Sanchez, lezzetin aynı zamanda ortak yaşamın dili olduğunu vurguluyor. Paylaşılan yemekler, topluluk bağlarını güçlendiriyor; tarifler ve mutfak alışkanlıkları kuşaktan kuşağa aktarılarak kültürel hafızanın parçası haline geliyor. Modern dünyada endüstriyel gıda, şeker ve tuz fazlalığı gibi olgular ise evrimsel mirasımızla çelişen yeni sorunlar yaratıyor.

‘Lezzet’, insanı “düşünen bir varlık” olmanın yanı sıra “tadan, pişiren ve paylaşan” bir canlı olarak ele alıyor. Lezzetin evrimsel geçmişini anlamanın, bugün nasıl beslendiğimizi ve gelecekte nasıl bir gıda dünyası kurabileceğimizi yeniden düşünmek için güçlü bir anahtar sunduğunu gösteriyor.

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?
Çeviren: Doğuş Çakan • Minotor Kitap
İnceleme • 328 sayfa • 2026

Mehmet Altun — İletişim Tarihi (2026)

‘İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim’, iletişimi modern araçlara indirgemeyen, insanlık tarihinin en erken toplumsal deneyimlerine yerleştiren kapsamlı bir düşünce denemesi. Mehmet Altun, iletişimi yalnızca konuşma ya da işaretleşme olarak değil; beden, mekân, nesne ve imgeler üzerinden kurulan çok katmanlı bir ilişki alanı olarak ele alıyor ve onu insanın hayatta kalma mücadelesiyle, birlikte yaşama pratikleriyle ve kültürel belleğin oluşumuyla birlikte düşünüyor.

Yukarı Mezopotamya’yı merkezine alan kitap, Paleolitik dönemden Çanak Çömleksiz Neolitik’e uzanan geniş bir zaman aralığında, iletişimin nasıl giderek toplumsal düzenin kurucu unsurlarından biri hâline geldiğini arkeolojik bulgular eşliğinde tartışıyor. Ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler, heykeller ve işlevi henüz tam çözülememiş maddi kültür öğeleri; bu coğrafyada iletişimin yalnızca anlam paylaşımı değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, hiyerarşinin ve kolektif sürekliliğin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.

Altun’un en güçlü itirazlarından biri, iletişim tarihinin yazıyla başlatılmasına yöneliktir. Yazı öncesi toplumların “sessiz” olmadığına dikkat çeken yazar, maddi kültürün kendisinin yoğun, karmaşık ve süreklilik taşıyan bir iletişim alanı yarattığını söylüyor. Bu yaklaşım, iletişim tarihine dair yerleşik çizgisel anlatıları sorgularken, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve kültürel tarih arasında üretken bir bağ kuruyor.

Bu yönüyle kitap, yalnızca erken dönem iletişim pratiklerini inceleyen bir akademik çalışma değil; insanlığın en eski anlatılarını, örgütlenme biçimlerini ve anlam üretme yollarını kavramak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde.

Mehmet Altun — İletişim Tarihi: Neolitik Yukarı Mezopotamya’da Kültürel Etkileşim
• Minotor Kitap
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz (2025)

Lesley Newson ve Peter J. Richerson bu çalışmalarında, insan evrimini biyolojik determinizmin ötesine taşıyor ve kültürel evrimin belirleyici rolünü merkeze alıyor. Yazarlar, insan topluluklarının salt genetik mirasla değil, öğrenilen davranışlar ve paylaşılan normlarla şekillendiğini vurguluyor ve kültürün seçilim süreçlerini dönüştürdüğünü savunuyor.

‘Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış’ (‘A Story of Us: A New Look at Human Evolution’), biyolojik ve kültürel evrim arasındaki karşılıklı etkileşimi ayrıntılandırıyor ve bu sürecin insanı işbirliğine yönelttiğini ileri sürüyor. Dil, ahlak, paylaşım ve cezalandırma gibi pratiklerin grup içi uyumu güçlendirdiğini açıklıyor. Newson ile Richerson, kültürel normların bireysel çıkarı sınırlandırırken kolektif sürekliliği sağladığını söylüyor ve bu mekanizmanın toplumsal düzeni kurduğunu gösteriyor.

Yazarlar, modern dünyada hızlanan değişim karşısında insan topluluklarının uyum kapasitesini tartışıyor ve kültürel mirasın bu uyumu beslediğini ileri sürüyor. Geleneklerin, eğitim pratiklerinin ve ortak anlatıların bireyleri birbirine bağladığını ifade ediyor. Aynı zamanda rekabetçi çevre koşullarının yeni davranış kalıpları ürettiğini, bu kalıpların da yeni değerler doğurduğunu belirtiyor.

Çalışma, insanlık tarihini çizgisel bir ilerleme miti olarak değil, sürekli müzakere edilen bir ortaklık süreci olarak okuyor. Kültürel çeşitlilik, yazarların gözünde bir zayıflık değil, evrimin temel itkisi olarak anlam kazanıyor. Bireyin kararları ile kolektif hafıza arasındaki ilişkinin toplumsal davranışı yönlendirdiğini anlatıyor ve insan türünün esnekliğini görünür kılıyor. Böylece eser, kimlik, aidiyet ve dayanışma üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor ve insan olmanın müşterek bir öğrenme deneyimi olduğunu duyumsatıyor.

  • Künye: Lesley Newson, Peter J. Richerson – Bizim Hikâyemiz: İnsan Evrimine Yeni Bir Bakış, çeviren: Dilara Erdem, Minotor Kitap, bilim, 440 sayfa, 2025

Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler (2025)

‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, Benjamin’in yarım kalmış ama etkisi hiç azalmayan ‘Pasajlar Projesi’nden esinle yola çıkan düşünsel bir derleme. Bu kitap, yalnızca Benjamin’in fikirlerine bir saygı duruşu değil; aynı zamanda modernliğin labirentinde süren bir keşif denemesi olarak okunuyor. Benjamin’in 19. yüzyıl Paris’inde şekillenen pasajları, burada tarih, kültür, sanat ve kent deneyimiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir düşünme biçimine dönüşüyor. Pasajlar, modernliğin hem büyüsünü hem de kaygısını taşıyan ara mekânlar olarak, günümüz kentlerinin ruhuna da yansıyor.

Kitapta yer alan makaleler, Benjamin’in modernleşmeyi görme, gösterme ve temsil rejimleri üzerinden okuma biçimini bugünün sorularıyla yeniden buluşturuyor. Paris ve Beyoğlu pasajlarından flâneur figürüne, Baudelaire’in alegorik diliyle kentteki tekinsizliğe kadar uzanan bu metinler, modernliğin görsel, mekânsal ve duygusal katmanlarını çözümlüyor. Haussmann’ın Paris’ine yapılan müdahaleler, barikatlar ve ütopya tartışmaları, kent yaşamının estetik olduğu kadar politik bir alan olduğunu hatırlatıyor.

Serpil Kırel’in editörlüğündeki bu derleme, Benjamin’in “her pasajın kapısı aralıktır” düşüncesini rehber edinerek, okuru farklı dönemler, kavramlar ve mekânlar arasında dolaşmaya davet ediyor. Bu gezinti, yalnızca geçmişin izini sürmek değil, aynı zamanda bugünün şehirlerinde Benjamin’in duyarlılığını yeniden keşfetmek anlamına geliyor. ‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, modernliğin süreğen ritmini anlamak isteyen okurlar için bir tür entelektüel harita sunuyor; zamansız bir yürüyüşe çıkarıyor.

  • Künye: Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler, editör: Serpil Kırel, Minotor Kitap, felsefe, 328 sayfa, 2025

Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi (2025)

Maurice Merleau-Ponty’nin ilk olarak 1945’te yayımlanan bu eseri, insanın dünyayla ilişkisinin özünü bedensel deneyim üzerinden yeniden tanımlıyor. Yazar, bilinci soyut bir düşünme etkinliği olarak değil, dünyaya yönelmiş yaşayan bir varlık olarak ele alıyor. Fenomenoloji geleneğinden hareketle, algının bilginin temeli olduğunu savunuyor. Ona göre insan, dünyayı önce düşünerek değil, bedeninin yönelimiyle kavrıyor. Görmek, dokunmak, işitmek yalnızca duyusal süreçler değil; varoluşun aktif biçimleri olarak açıklanıyor.

Merleau-Ponty, Kartezyen zihin-beden ikiliğini reddediyor. Beden, zihnin taşıyıcısı değil, anlamın ilk kurucusu haline geliyor. Algı, özne ile nesne arasındaki ayrımı aşan bir birlik alanı olarak düşünülüyor. Bu nedenle dünya, bilinç tarafından temsil edilen bir nesneler toplamı değil; insanın beden aracılığıyla sürekli yeniden kurduğu bir “yaşantı ufku” oluyor. Zaman, mekân ve ötekiyle ilişki de bu yaşantının dokusunda yer alıyor. Yazar, bilincin dünyayı açıklamaktan çok, onun içinde yer alarak anlam kazandığını vurguluyor.

‘Algının Fenomenolojisi’ (‘La Phénoménologie de la Perception’), fenomenolojiyi salt teorik bir felsefe olmaktan çıkararak gündelik deneyimin merkezine taşıyor. Merleau-Ponty’nin dili hem felsefi hem edebi bir yoğunluk taşıyor; algının dokusunu betimleyerek insan varoluşunun karmaşıklığını görünür kılıyor. ‘Algının Fenomenolojisi’, insanın hem özne hem nesne olarak dünyada bulunma biçimini açıklıyor. Böylece düşünmekle yaşamak arasındaki mesafeyi kapatarak, felsefeyi yeniden bedensel ve yaşanır bir etkinlik haline getiriyor.

  • Künye: Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi, çeviren: Emine Sarıkartal, Eylem Hacımuratoğlu, Minotor Kitap, felsefe, 592 sayfa, 2025

Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında (2025)

Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Kolbert’in bu kitabı, insanlığın doğa üzerindeki etkilerini tersine çevirmeye çalışırken aslında doğayı yeniden tasarladığı paradoksal bir dönemi anlatıyor. 2021’de yayımlanan kitap, üç bölümde ilerliyor: İlk bölüm mühendislik müdahaleleriyle nehirlerin yönünü değiştirmenin ekolojik bedellerini, ikinci bölüm nesli tükenen canlıları genetik müdahaleyle kurtarma çabalarını, son bölüm ise, kitabın başlığındaki “beyaz gökyüzü”yle, gezegenin iklim mühendisliğiyle soğutulabileceği bir geleceğe işaret ederken, iklim mühendisliğinin yarattığı etik ve çevresel gerilimleri inceliyor. Kolbert, Chicago Nehri’nin ters çevrilmesinden Avustralya’daki “süper mercan” deneylerine, İzlanda’daki karbon yakalama tesislerinden güneş ışığını yansıtma projelerine kadar çok sayıda örnek üzerinden modern bilimin ikili doğasını gözler önüne seriyor.

Yazarın temel savı, insanlığın artık “doğayı koruma” aşamasını geride bıraktığı ve şimdi “doğayı tamir etme” çabasıyla yeni bir çağa girdiği yönünde. Ancak bu tamir, çoğu zaman yeni hataların tohumlarını ekiyor. Kolbert, bilimsel çözümlerin umut verici olduğu kadar riskli de olduğunu gösteriyor; doğayı kontrol etme hırsının, gezegeni geri döndürülemez biçimde insan yapımı bir sisteme dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor. “Beyaz gökyüzü” imgesi, güneş ışığını azaltma fikrinin sembolü olarak, insanın gezegenin iklimini tasarlama arzusunu temsil ediyor.

‘Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?’ (‘Under a White Sky: The Nature of the Future’), çevre yazını içinde hem eleştirel hem uyarıcı bir yere sahip. Kolbert, teknolojik ilerlemeyi ne romantize ediyor ne de bütünüyle reddediyor; asıl soruyu şu şekilde soruyor: “İnsanın doğayı yeniden yaparken kendini de dönüştürme gücü nerede durmalı?” Bu soruyla kitap, geleceğin doğasını değil, doğanın geleceğini tartışıyor.

  • Künye: Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, ekoloji, 256 sayfa, 2025