Le Corbusier — Katedraller Beyazken (2026)

Le Corbusier’nin bu eseri, 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri yolculuklarından hareketle kaleme aldığı, gezi anlatısı, mimarlık eleştirisi ve uygarlık çözümlemesini bir araya getiren kapsamlı bir deneme. ‘Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat’ (‘Quand les cathédrales étaient blanches: Voyage au pays des timides’), yalnızca New York ve Amerikan kentlerini betimlemekle yetinmez; modern kent yaşamını, teknolojiyi, sanayiyi ve Batı uygarlığının geleceğini sorgulayan düşünsel bir incelemeye dönüşür. Le Corbusier, Amerika’yı hem kendi gerçekliği içinde değerlendiriyor hem de Avrupa’nın sorunlarını yansıtan bir ayna olarak kullanıyor.

Eserin merkezinde New York yer alıyor. Le Corbusier, gökdelenlerin oluşturduğu dikey silueti, kentin dinamizmini ve teknik gücünü hayranlıkla incelerken, plansız büyüme, yoğun trafik, yeşil alan eksikliği ve düzensiz yapılaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Ona göre New York, olağanüstü bir enerjiye sahip olmasına rağmen bu enerjiyi rasyonel şehircilik ilkeleri doğrultusunda kullanamamaktadır. Gökdelenler tek başlarına modernliğin simgesi olsa da bütüncül bir kent planından yoksun oldukları için gerçek potansiyellerine ulaşamazlar.

Le Corbusier, Amerikan toplumunun üretim gücünü, girişimciliğini ve teknik kapasitesini överken, ekonomik düzenin ve tüketim kültürünün yol açtığı savurganlık ile toplumsal çelişkileri de ele alıyor. Fordizm, büyük ölçekli üretim, iş dünyası ve kent ekonomisi üzerinden modern kapitalizmin başarılarını ve sınırlarını birlikte değerlendiriyor. Fransa ile ABD’yi karşılaştırarak Avrupa’nın geleneksel düşünce kalıpları ile Amerika’nın eylem odaklı yaklaşımı arasındaki farklılıkları tartışıyor.

Kitap yalnızca mimarlık ve şehircilikle sınırlı kalmıyor; sanat, eğitim, gelenek, teknoloji ve kültürel yaşam üzerine de geniş değerlendirmeler içeriyor. Le Corbusier, modern mimarlığın geçmişi reddetmeden çağın ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiğini savunurken, sanatın ve mimarlığın toplumsal dönüşümün ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor. New York’taki müzelerden köprülere, ulaşım sistemlerinden kamusal mekânlara kadar pek çok örnek üzerinden mekânın insan yaşamını nasıl biçimlendirdiğini inceliyor.

Eser boyunca şehir planlamasının temel ilkeleri de öne çıkıyor. Le Corbusier, güneş, hava, yeşil alan ve ulaşımın uyum içinde düzenlendiği planlı kentlerin, geleceğin toplumları için zorunlu olduğunu savunuyor. Mimarlığın yalnızca estetik bir faaliyet değil, insan yaşamını doğrudan etkileyen toplumsal bir sorumluluk olduğunu ileri sürerek modern şehircilik anlayışının kuramsal temellerini geliştiriyor.

Sonuç olarak ‘Katedraller Beyazken’, Amerika izlenimlerinden hareketle modern uygarlığı, kent yaşamını ve mimarlığın toplumsal işlevini sorgulayan çok katmanlı bir düşünce kitabı. Le Corbusier, New York’u hayranlık ile eleştiriyi bir arada barındıran gözlemlerle değerlendirirken, modern kentin geleceğine ilişkin özgün şehircilik ve mimarlık görüşlerini ortaya koyuyor.

Le Corbusier — Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat
Çeviren: Alp Tümertekin • Arketon Yayıncılık
Mimari • 240 sayfa • 2026

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz (2026)

André Leroi-Gourhan’ın bu eseri, insanın ortaya çıkışını biyolojik evrim ile teknik ve kültürel gelişimin birbirinden ayrılmaz süreçleri olarak ele alan klasik bir antropoloji eseri. Leroi-Gourhan, insanı yalnızca düşünen ya da konuşan bir varlık olarak değil, bedeniyle hareket eden, elleriyle araçlar üreten ve dili aracılığıyla sembolik bir dünya kuran bir canlı olarak inceliyor. İnsanlaşma sürecinin yalnızca beynin büyümesiyle açıklanamayacağını savunarak beden, beyin, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiyi merkeze alıyor.

‘Jest ve Söz, Teknik ve Dil’ (‘Le Geste Et La Parole’), insanlaşma sürecini taş aletlerin ortaya çıkışından dilin ve sembolik düşüncenin gelişimine kadar uzanan uzun bir evrim çizgisi içinde ele alıyor. Dik duruşun elleri hareket ve taşıma açısından özgürleştirmesi, ellerin alet kullanmaya başlaması, teknik becerilerin gelişmesi ve beynin yeniden örgütlenmesi birbirini tamamlayan süreçler olarak açıklanıyor. Böylece teknik, insanın sonradan kazandığı yardımcı bir beceri olarak değil, insan oluşunun temel koşullarından biri olarak değerlendiriliyor.

Leroi-Gourhan, el ile yüz arasındaki sıkı ilişkiye özel bir önem veriyor. Elin aletle kurduğu ilişkinin, yüzün de dille kurduğu ilişkiyle aynı nöropsişik mekanizmanın iki kutbunu oluşturduğunu ileri sürüyor. Eller giderek daha karmaşık teknik faaliyetler gerçekleştirirken yüz ve ağız da seslerin ve dilsel iletişimin gelişimine imkân tanıyor. Bu nedenle alet yapımı ile dilin ortaya çıkışı birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değil, insan beyninin ve bedeninin birlikte dönüşüm geçirdiği tek bir sürecin parçaları olarak görülüyor.

Eser, teknik faaliyetlerin yalnızca doğal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmadığını da gösteriyor. İnsan aletler üreterek çevresini dönüştürürken aynı zamanda kendi yaşam koşullarını, toplumsal ilişkilerini ve dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Teknik nesneler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi izlerini taşırken jestler ve dil, bu ilişkinin iletişimsel ve sembolik boyutunu oluşturuyor. Böylece insanın kültürel dünyası, bedeninden ve teknik etkinliklerinden kopuk bir alan olarak değil, onların devamı olarak ortaya çıkıyor.

Leroi-Gourhan, insan evrimini açıklarken arkeoloji, antropoloji, biyoloji, etnoloji ve dilbilimden yararlanıyor. Taş aletlerin biçimleri ve kullanım biçimleri üzerinden geçmiş insan topluluklarının teknik kapasitesini ve dünyayla ilişkisini anlamaya çalışıyor. Biyolojik evrim ile kültürel gelişim arasındaki sınırları yeniden düşünerek insanın çevresine yalnızca uyum sağlayan bir canlı olmadığını, teknik üretim yoluyla kendisine yeni bir çevre ve yaşam dünyası kurduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Jest ve Söz’, insanı beden, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Leroi-Gourhan, insanlaşmayı dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beyin gelişimi ve dilin ortaya çıkışının birbirini beslediği bütünlüklü bir süreç olarak yorumluyor. Böylece teknik ile sembolik düşüncenin kökenlerini aynı antropolojik zeminde buluşturuyor ve insanın doğayla, kendi bedeniyle ve ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz, Teknik ve Dil
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 216 sayfa • 2026

Kolektif — Zaman (2026)

Alban Gonord’un editörlüğünü yaptığı ‘Zaman’ (‘Le temps’), zaman kavramını felsefe, bilim ve insan deneyimi arasındaki kesişimlerde ele alan bir derleme sunuyor. Kitap, zamanı yalnızca saatlerin ölçtüğü nesnel bir akış olarak değil, hafıza, bilinç, ölüm, tarih ve yaratıcılıkla iç içe geçmiş yaşantısal bir olgu olarak inceliyor. Aristoteles’ten Deleuze’e uzanan düşünce çizgisi boyunca zamanın nasıl kavrandığını gösterirken, insanın kendisini anlamasının da zamanla kurduğu ilişkiye bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin ilk bölümleri, bireyin zamanla kurduğu kişisel deneyimlere odaklanıyor. Seneca zamanın sahip olunan bir kaynak değil, insanı kuşatan bir gerçeklik olduğunu vurgularken, Nietzsche unutmanın yaşamı mümkün kılan yaratıcı bir güç olduğunu gösteriyor. Levinas zamanı ölüm üzerinden düşünürken, Sartre ve Lavelle insan eylemlerinin geleceğe dönük yönelimlerini tartışıyor. Böylece zamanın yalnızca geçen bir süreç değil, kararlar ve beklentilerle şekillenen bir deneyim olduğu açıklanıyor.

Derlemenin devamında Pascal, Augustinus, Kant ve Husserl aracılığıyla zamanın tanımlanabilir olup olmadığı sorgulanıyor. Augustinus’un zaman ile dil arasındaki ilişkiye dair çözümlemeleri, geçmiş, şimdi ve geleceğin bilinç içinde nasıl kurulduğunu açıklıyor. Kant zamanı deneyimin temel koşullarından biri olarak yorumlarken, Husserl zaman bilincini inceliyor. Bu tartışmalar, zamanın dış dünyadaki bir olgu kadar zihinsel bir yapı olduğunu da gösteriyor.

Kitap ayrıca ebediyet, süre ve zaman arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Aristoteles’in “şimdi” kavramı, Plotinos’un ebediyet anlayışı, Spinoza’nın süre düşüncesi ve Descartes’ın yaratılış fikri, zamanın metafizik boyutlarını görünür kılıyor. Ardından Platon’un anımsama kuramı, Newton’un mutlak zaman anlayışı, Prigogine ile Stengers’in zamanın oku tartışmaları ve Jacob’un evrim değerlendirmeleri aracılığıyla bilimsel düşüncenin zaman kavrayışı ele alınıyor.

Son bölümde Hegel, Bergson, Bachelard, Ricoeur, Merleau-Ponty ve Deleuze zamanın yaratıcı yönlerini inceliyor. Bergson’un süre kavramı ile Ricoeur’ün anlatı ve zamansallık ilişkisine dair görüşleri, insan yaşamının kronolojik ölçümlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Le temps, bu temaları bir araya getirerek zaman sorununu düşünmeye çağırıyor ve alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Kolektif — Zaman
Editör: Alban Gonord
Çeviren: Alp Tümertekin • Fol Kitap
Felsefe • 246 sayfa • 2026

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026

Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı (2025)

Bu eser, insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde çağ açıcı bir etki yarattığı Antroposen kavramını tarihsel, siyasal ve toplumsal bir çerçevede ele alıyor. Yazarlar, Antroposen’in sadece son yüzyılda ortaya çıkan bir teknolojik dönüşüm değil, modern dünyanın başlangıcından beri kapitalist genişleme, sanayileşme ve sömürgecilikle bağlantılı uzun bir süreç olduğunu savunuyor.

‘Antroposen Olayı’ (‘L’événement Anthropocène’), çevresel krizlerin “yanlışlıkla” oluştuğu iddiasını eleştiriyor. Politika yapıcılar, şirketler ve devletlerin tarih boyunca ekolojik zararları bilerek görmezden geldiğini, büyüme ve güç arayışının gezegeni bugünkü noktaya getirdiğini vurguluyor. “Bilmeden yaptık” anlatısının, mevcut sistemlerin masumiyetini korumak için üretildiği belirtiliyor.

Yazarlar, çevresel değişimleri yalnızca teknolojinin doğal sonucu olarak görmek yerine, iktidar ilişkilerini, ekonomik modelleri ve tüketim kültürünü sorgulayan bir perspektif öneriyor. Doğa ve insan ilişkisi, özellikle fosil yakıt ekonomisi üzerinden yeniden tartışılıyor. Antroposen, insanlığın ortak suçu değil; güç eşitsizlikleri, sömürgecilik ve endüstriyel sermaye birikimiyle şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Son bölümde kitap, yeni bir politik hayal gücüyle, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya için ekolojik dönüşümlerin zorunluluğunu öne çıkarıyor. Ekolojik yıkımın aktörlerini görünür kılmanın, çözüm üretmenin ilk adımı olduğu savunuluyor.

  • Künye: Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı: Yerküre, Tarih ve Biz, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2025)

Bruno Zevi, bu klasikleşmiş çalışmasında mimarlığı yalnızca biçim ve cephe üzerinden değerlendiren geleneksel bakış açısını eleştiriyor. ‘Mimarlığı Görebilmek’ (‘Saper Vedere l’Architettura’), mimarlığın yüzeysel görsel etkilerle değil, iç mekân deneyimiyle anlaşılması gerektiğini savunuyor. Zevi’ye göre bir binayı anlamak, onun içinden geçmeyi, hacmini hissetmeyi ve mekânsal örgüsünü kavramayı gerektiriyor. Mimarlık, dış görünüşten çok iç boşlukla ve bu boşluğun nasıl yaşandığıyla anlam kazanıyor.

Yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitap, mimarlığın yalnızca teknik bir disiplin değil, aynı zamanda zamana, kültüre ve insana dair bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Zevi, mekânın hareketle ve zamanla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Yapının bir sinema sahnesi gibi deneyimlendiğini, insanın hareket ettikçe algısının değiştiğini ifade ediyor. Bu anlayışla mimarlığı donuk bir nesne gibi değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Böylece yapının iç mekânları, ışık kullanımı, geçiş alanları ve dolaşım kurgusu mimarlığın özü haline geliyor.

Bruno Zevi, özellikle klasik mimarlık anlayışını ve onun simetri, oran, anıtsallık gibi ilkelerini sorguluyor. Modern mimarlığın, mekânı özgürleştiren ve deneyime açık hale getiren yönünü öne çıkarıyor. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi mimarları bu bakışla değerlendiriyor. Kitap, mimariyi “görmeyi bilmek” için yalnızca gözle değil, bedenle ve zihinle algılamanın önemini anlatıyor. Böylece mimarlık, izlenen değil yaşanılan bir sanat haline geliyor. Zevi’nin yaklaşımı, mimarlık eleştirisine dinamik, insani ve çağdaş bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2025

Roger Perron – Neden Psikanaliz? (2025)

Roger Perron bu eserinde psikanalizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde neden hâlâ önemli bir çalışma alanı olduğunu açıklıyor. Psikanalize dair temel sorulardan biri olan “Neden psikanaliz?” sorusu, yazarın hem teorik hem pratik gözlemlerinden süzülen çok boyutlu bir yanıtla karşılık buluyor. Bu yanıt yalnızca psikolojik bir ihtiyaçla sınırlı kalmıyor; kültürel, tarihsel ve etik boyutları da içine alıyor.

Perron, psikanalizi yalnızca bir tedavi yöntemi olarak değil, insan ruhunun karmaşıklığını anlamaya yönelik entelektüel bir uğraş olarak da konumlandırıyor. Freud’un başlattığı bu yolculuğun, çağdaş düşünce sistemlerine etkisini göz ardı etmiyor. Ona göre psikanaliz, insanın kendine dair farkındalık geliştirmesine olanak tanıyan bir içsel aynayı temsil ediyor. Bu ayna hem bireyin geçmişini hem bilinçdışını görünür kılıyor.

‘Neden Psikanaliz?’ (Une Psychanalyse, Pourquoi?’), psikanalize duyulan şüpheleri ve bu yöntemin eleştirilerini de ciddiyetle ele alıyor. Perron, psikanalizin zaman zaman bir dogmaya dönüştürüldüğünü kabul ediyor ancak bu yöntemin özündeki sorgulayıcı ve çözümleyici gücün kaybolmadığını savunuyor. Psikanalizi savunurken onu romantikleştirmiyor, aksine sınırlarını ve risklerini de açıkça ortaya koyuyor.

‘Neden Psikanaliz?’, bireyin iç dünyasını çözümlemek isteyen okurlar için yön gösterici bir metin olmayı sürdürüyor. Perron, analitik düşüncenin sadece terapötik değil, aynı zamanda felsefi ve etik bir alan olduğunu gösteriyor. Psikanaliz, insanın hem kendiyle hem başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha derinden kavramasını sağlıyor.

  • Künye: Roger Perron – Neden Psikanaliz?, çeviren: Alp Tümertekin, Minotor Kitap, psikanaliz, 368 sayfa, 2025

Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup (2025)

Frédéric Lenoir’in bu kitabı, hayvanlara ve onları seven insanlara yönelik içten bir çağrı niteliğinde. ‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’ (‘Lettre Ouverte aux Animaux (Et à Ceux Qui Les Aiment)’), hayvanlarla olan ilişkimizin ahlaki, felsefi ve duygusal boyutlarını sorgularken, insan-merkezli dünyamızda onların sesine kulak vermemiz gerektiğini vurguluyor.

Kitap, insan ile hayvan arasındaki tarihsel ayrımı eleştirerek başlıyor. Lenoir, Descartes’tan beri süregelen hayvanları “duygusuz makineler” olarak gören anlayışın hem bilimsel hem de etik açıdan çöktüğünü savunuyor. Modern bilimsel bulguların hayvanların bilinç, acı, sevgi ve empati gibi duygulara sahip olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Yazar, hayvanlara yönelik şiddetin, endüstriyel tarımda maruz kaldıkları eziyetin ve doğadaki yaşam alanlarının yok edilmesinin ardında yatan ideolojik körlüğe dikkat çekiyor. Bu durumun sadece hayvanlara değil, insanlığın ruhuna da zarar verdiğini ileri sürüyor.

Lenoir, hayvanlarla daha adil ve saygılı bir ilişki kurmanın yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda içsel bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Onlara duyulan sevginin insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşamasının anahtarlarından biri olduğunu vurguluyor.

‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’, insan merkezli düşünceyi aşarak türler arası empatiyi merkeze alan, duyarlı ve dönüştürücü bir metin olarak öne çıkıyor.

Künye: Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 144 sayfa, 2025

Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında (2025)

Philippe Boudon’un bu kitabı, mimari ve geometrinin karmaşık ilişkisini derinlemesine inceliyor.

Kitap, matematik ve mimarlığın kesişim noktasında, iki disiplin arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları mercek altına alıyor.

Boudon, mimaride kullanılan geometrik şekillerin sadece estetik bir unsur olmadığını, aynı zamanda yapıların işlevselliği ve anlamlarıyla da yakından ilişkili olduğunu vurguluyor.

Kitap, tarih boyunca mimarların ve matematikçilerin birbirlerini nasıl etkilediğini, ortak bir dil geliştirmeye çalıştıklarını ve bu etkileşimin mimariye nasıl yansıdığını inceler.

Boudon, farklı geometrik şekillerin (küp, piramit, küre vb.) mimarideki sembolik anlamlarını ve çağrışımlarını derinlemesine analiz ediyor.

Kitap, modern mimaride geometrik şekillerin daha soyut ve karmaşık bir şekilde kullanıldığını, bu durumun mimariye yeni bir boyut kazandırdığını belirtiyor.

Mimarlık ve matematik gibi farklı disiplinleri bir araya getirerek, bu iki alan arasındaki köprüleri kuruyor.

Geçmişten günümüze mimarideki geometri kullanımını incelerken, bu konudaki tarihsel gelişimi ortaya koyuyor.

Geometrinin mimarideki rolünü farklı açılardan ele alarak, mevcut anlayışlara yeni bir boyut katıyor.

  • Mimarın “geometrisi” ile matematikçinin geometrisi arasında ne gibi farklılıklar var?
  • Geometrik şekiller mimariye nasıl anlamlar katıyor?
  • Modern mimaride geometrik şekillerin kullanımı nasıl değişti?
  • Tarih boyunca mimarlar ve matematikçiler nasıl bir etkileşim içinde olmuşlar?

‘Geometri ile Mimarlık Arasında’, mimari ve geometri arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kapsamlı bir kaynak.

Kitap, hem mimarlık öğrencileri hem de bu konuya ilgi duyan herkes için değerli bir referans noktası olacaktır.

Boudon, bu kitabı ile mimarlığın sadece bir sanat değil, aynı zamanda matematiksel bir disiplinle iç içe geçmiş bir alan olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, mimari, 256 sayfa, 2025

Guillaume Pitron – Nadir Metaller Savaşı (2024)

“Yenilenebilir” diye bilinen kaynaklardan enerji sağlamak ve teknolojik ürünlerin imalatı için kayalarda ve diğer yaygın metallerin içinde eser miktarda bulunan nadir metallere muhtacız.

Cep telefonları, bilgisayarlar, elektrikli araba motorları, jet uçakları, uydular, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri bu nadir metaller olmadan imal edilemez.

Öte yandan, bu metallerin çıkarılması sağlığa ve çevreye zararlı kimyasalların kullanıldığı, hiç de yenilenebilir olmayan son derece enerji yoğun bir süreç.

Kısa sürede çoksatar haline gelen ve on bir dile çevrilen kitabında Guillaume Pitron bu hammaddelerin tedarikini sağlamanın jeopolitik, ekonomik, çevresel ve toplumsal etkilerini ortaya koyuyor.

Küresel iklim krizinin daha “yeşil” bir küresel enerji üretimiyle çözüleceği varsayımına meydan okuyan kitap aynı zamanda, bir düzine ülkede altı yıl boyunca yapılan araştırmalara dayanan titiz bir araştırmacı gazetecilik örneği.

  • Künye: Guillaume Pitron – Nadir Metaller Savaşı: Enerji Geçişinin ve Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, ekoloji, 296 sayfa, 2024