Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği (2026)

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’un ‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığı yalnızca estetik bir uğraş değil; akıl, teknik, ihtiyaç ve yapı mantığı arasındaki ilişkinin ürünü olarak ele alıyor. Viollet-le-Duc’a göre mimarlık, rastgele biçimler üretme sanatı değil, yapının neden öyle kurulduğunu anlayabilme yetisiyle başlıyor. Bu nedenle bir mimarın ilk görevi süslemek değil, yapının taşıyıcı mantığını çözmek. Ona göre gerçek mimari, biçim ile işlevin birbirinden kopmadığı bir düşünme biçiminden doğuyor.

Kitap boyunca mimarın hangi kavramlarla düşündüğü, bir yapıyı tasarlarken hangi ilkelere bağlı kaldığı ve mimarlığın neden yalnızca “güzel bina yapma” işi olmadığı tartışılıyor. Viollet-le-Duc özellikle Gotik mimarlığı incelerken, yapıların estetik değerini onların konstrüksiyon mantığında arıyor. Bir kemerin, sütunun ya da çatının biçimi yalnızca görsel tercihlerden değil; yük taşıma, dayanıklılık ve kullanım gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle mimarlıkta “zevk” kavramı bile teknik doğruluktan bağımsız düşünülemiyor.

Daha sonraki bölümde ise mimarlık daha öğretici ve gündelik bir anlatımla ele alınıyor. Evlerin neden belirli biçimlerde inşa edildiği, malzemenin düşünceyi nasıl belirlediği ve bir yapının çevresiyle nasıl ilişki kurduğu açıklanıyor. Viollet-le-Duc burada mimarlığı yalnızca anıtsal yapılar üzerinden değil, gündelik yaşamın ihtiyaçları üzerinden düşünmeye çağırıyor. Bir evin planından pencerenin konumuna kadar her ayrıntının belirli bir akıl yürütmenin sonucu olduğunu gösteriyor.

Eserin en önemli yönlerinden biri, mimarlığı geçmiş stillerin körü körüne taklidi olmaktan çıkarması. Viollet-le-Duc tarihsel mimarlığı incelerken geçmişe hayranlık duyuyor ama onu donmuş bir model olarak görmüyor. Ona göre mimarlık yaşayan bir bilgi alanı; her çağ kendi malzemesine, teknolojisine ve ihtiyaçlarına uygun yapılar üretmek zorunda kalıyor. Bu yaklaşım, modern mimarlık düşüncesinin gelişiminde büyük bir etki yaratıyor.

‘Mimar ve Mesleği’, mimarlığın yalnızca biçim üretmek değil, düşünmek, çözümlemek ve inşa etmenin mantığını kavramak olduğunu gösteriyor. Viollet-le-Duc, mimarı bir süs tasarımcısından çok, yapının aklını kuran kişi olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, mimarlığın estetik kadar etik ve teknik bir sorumluluk taşıdığını hatırlatan temel metinlerden biri haline geliyor.

Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc — Mimar ve Mesleği
Çeviren: Alp Tümertekin • Janus Yayınları
Mimari • 192 sayfa • 2026

Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı (2025)

Bu eser, insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde çağ açıcı bir etki yarattığı Antroposen kavramını tarihsel, siyasal ve toplumsal bir çerçevede ele alıyor. Yazarlar, Antroposen’in sadece son yüzyılda ortaya çıkan bir teknolojik dönüşüm değil, modern dünyanın başlangıcından beri kapitalist genişleme, sanayileşme ve sömürgecilikle bağlantılı uzun bir süreç olduğunu savunuyor.

‘Antroposen Olayı’ (‘L’événement Anthropocène’), çevresel krizlerin “yanlışlıkla” oluştuğu iddiasını eleştiriyor. Politika yapıcılar, şirketler ve devletlerin tarih boyunca ekolojik zararları bilerek görmezden geldiğini, büyüme ve güç arayışının gezegeni bugünkü noktaya getirdiğini vurguluyor. “Bilmeden yaptık” anlatısının, mevcut sistemlerin masumiyetini korumak için üretildiği belirtiliyor.

Yazarlar, çevresel değişimleri yalnızca teknolojinin doğal sonucu olarak görmek yerine, iktidar ilişkilerini, ekonomik modelleri ve tüketim kültürünü sorgulayan bir perspektif öneriyor. Doğa ve insan ilişkisi, özellikle fosil yakıt ekonomisi üzerinden yeniden tartışılıyor. Antroposen, insanlığın ortak suçu değil; güç eşitsizlikleri, sömürgecilik ve endüstriyel sermaye birikimiyle şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Son bölümde kitap, yeni bir politik hayal gücüyle, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya için ekolojik dönüşümlerin zorunluluğunu öne çıkarıyor. Ekolojik yıkımın aktörlerini görünür kılmanın, çözüm üretmenin ilk adımı olduğu savunuluyor.

  • Künye: Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı: Yerküre, Tarih ve Biz, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2025)

Bruno Zevi, bu klasikleşmiş çalışmasında mimarlığı yalnızca biçim ve cephe üzerinden değerlendiren geleneksel bakış açısını eleştiriyor. ‘Mimarlığı Görebilmek’ (‘Saper Vedere l’Architettura’), mimarlığın yüzeysel görsel etkilerle değil, iç mekân deneyimiyle anlaşılması gerektiğini savunuyor. Zevi’ye göre bir binayı anlamak, onun içinden geçmeyi, hacmini hissetmeyi ve mekânsal örgüsünü kavramayı gerektiriyor. Mimarlık, dış görünüşten çok iç boşlukla ve bu boşluğun nasıl yaşandığıyla anlam kazanıyor.

Yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitap, mimarlığın yalnızca teknik bir disiplin değil, aynı zamanda zamana, kültüre ve insana dair bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Zevi, mekânın hareketle ve zamanla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Yapının bir sinema sahnesi gibi deneyimlendiğini, insanın hareket ettikçe algısının değiştiğini ifade ediyor. Bu anlayışla mimarlığı donuk bir nesne gibi değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Böylece yapının iç mekânları, ışık kullanımı, geçiş alanları ve dolaşım kurgusu mimarlığın özü haline geliyor.

Bruno Zevi, özellikle klasik mimarlık anlayışını ve onun simetri, oran, anıtsallık gibi ilkelerini sorguluyor. Modern mimarlığın, mekânı özgürleştiren ve deneyime açık hale getiren yönünü öne çıkarıyor. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi mimarları bu bakışla değerlendiriyor. Kitap, mimariyi “görmeyi bilmek” için yalnızca gözle değil, bedenle ve zihinle algılamanın önemini anlatıyor. Böylece mimarlık, izlenen değil yaşanılan bir sanat haline geliyor. Zevi’nin yaklaşımı, mimarlık eleştirisine dinamik, insani ve çağdaş bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2025

Roger Perron – Neden Psikanaliz? (2025)

Roger Perron bu eserinde psikanalizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde neden hâlâ önemli bir çalışma alanı olduğunu açıklıyor. Psikanalize dair temel sorulardan biri olan “Neden psikanaliz?” sorusu, yazarın hem teorik hem pratik gözlemlerinden süzülen çok boyutlu bir yanıtla karşılık buluyor. Bu yanıt yalnızca psikolojik bir ihtiyaçla sınırlı kalmıyor; kültürel, tarihsel ve etik boyutları da içine alıyor.

Perron, psikanalizi yalnızca bir tedavi yöntemi olarak değil, insan ruhunun karmaşıklığını anlamaya yönelik entelektüel bir uğraş olarak da konumlandırıyor. Freud’un başlattığı bu yolculuğun, çağdaş düşünce sistemlerine etkisini göz ardı etmiyor. Ona göre psikanaliz, insanın kendine dair farkındalık geliştirmesine olanak tanıyan bir içsel aynayı temsil ediyor. Bu ayna hem bireyin geçmişini hem bilinçdışını görünür kılıyor.

‘Neden Psikanaliz?’ (Une Psychanalyse, Pourquoi?’), psikanalize duyulan şüpheleri ve bu yöntemin eleştirilerini de ciddiyetle ele alıyor. Perron, psikanalizin zaman zaman bir dogmaya dönüştürüldüğünü kabul ediyor ancak bu yöntemin özündeki sorgulayıcı ve çözümleyici gücün kaybolmadığını savunuyor. Psikanalizi savunurken onu romantikleştirmiyor, aksine sınırlarını ve risklerini de açıkça ortaya koyuyor.

‘Neden Psikanaliz?’, bireyin iç dünyasını çözümlemek isteyen okurlar için yön gösterici bir metin olmayı sürdürüyor. Perron, analitik düşüncenin sadece terapötik değil, aynı zamanda felsefi ve etik bir alan olduğunu gösteriyor. Psikanaliz, insanın hem kendiyle hem başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha derinden kavramasını sağlıyor.

  • Künye: Roger Perron – Neden Psikanaliz?, çeviren: Alp Tümertekin, Minotor Kitap, psikanaliz, 368 sayfa, 2025

Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup (2025)

Frédéric Lenoir’in bu kitabı, hayvanlara ve onları seven insanlara yönelik içten bir çağrı niteliğinde. ‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’ (‘Lettre Ouverte aux Animaux (Et à Ceux Qui Les Aiment)’), hayvanlarla olan ilişkimizin ahlaki, felsefi ve duygusal boyutlarını sorgularken, insan-merkezli dünyamızda onların sesine kulak vermemiz gerektiğini vurguluyor.

Kitap, insan ile hayvan arasındaki tarihsel ayrımı eleştirerek başlıyor. Lenoir, Descartes’tan beri süregelen hayvanları “duygusuz makineler” olarak gören anlayışın hem bilimsel hem de etik açıdan çöktüğünü savunuyor. Modern bilimsel bulguların hayvanların bilinç, acı, sevgi ve empati gibi duygulara sahip olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Yazar, hayvanlara yönelik şiddetin, endüstriyel tarımda maruz kaldıkları eziyetin ve doğadaki yaşam alanlarının yok edilmesinin ardında yatan ideolojik körlüğe dikkat çekiyor. Bu durumun sadece hayvanlara değil, insanlığın ruhuna da zarar verdiğini ileri sürüyor.

Lenoir, hayvanlarla daha adil ve saygılı bir ilişki kurmanın yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda içsel bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Onlara duyulan sevginin insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşamasının anahtarlarından biri olduğunu vurguluyor.

‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’, insan merkezli düşünceyi aşarak türler arası empatiyi merkeze alan, duyarlı ve dönüştürücü bir metin olarak öne çıkıyor.

Künye: Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 144 sayfa, 2025

Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında (2025)

Philippe Boudon’un bu kitabı, mimari ve geometrinin karmaşık ilişkisini derinlemesine inceliyor.

Kitap, matematik ve mimarlığın kesişim noktasında, iki disiplin arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları mercek altına alıyor.

Boudon, mimaride kullanılan geometrik şekillerin sadece estetik bir unsur olmadığını, aynı zamanda yapıların işlevselliği ve anlamlarıyla da yakından ilişkili olduğunu vurguluyor.

Kitap, tarih boyunca mimarların ve matematikçilerin birbirlerini nasıl etkilediğini, ortak bir dil geliştirmeye çalıştıklarını ve bu etkileşimin mimariye nasıl yansıdığını inceler.

Boudon, farklı geometrik şekillerin (küp, piramit, küre vb.) mimarideki sembolik anlamlarını ve çağrışımlarını derinlemesine analiz ediyor.

Kitap, modern mimaride geometrik şekillerin daha soyut ve karmaşık bir şekilde kullanıldığını, bu durumun mimariye yeni bir boyut kazandırdığını belirtiyor.

Mimarlık ve matematik gibi farklı disiplinleri bir araya getirerek, bu iki alan arasındaki köprüleri kuruyor.

Geçmişten günümüze mimarideki geometri kullanımını incelerken, bu konudaki tarihsel gelişimi ortaya koyuyor.

Geometrinin mimarideki rolünü farklı açılardan ele alarak, mevcut anlayışlara yeni bir boyut katıyor.

  • Mimarın “geometrisi” ile matematikçinin geometrisi arasında ne gibi farklılıklar var?
  • Geometrik şekiller mimariye nasıl anlamlar katıyor?
  • Modern mimaride geometrik şekillerin kullanımı nasıl değişti?
  • Tarih boyunca mimarlar ve matematikçiler nasıl bir etkileşim içinde olmuşlar?

‘Geometri ile Mimarlık Arasında’, mimari ve geometri arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kapsamlı bir kaynak.

Kitap, hem mimarlık öğrencileri hem de bu konuya ilgi duyan herkes için değerli bir referans noktası olacaktır.

Boudon, bu kitabı ile mimarlığın sadece bir sanat değil, aynı zamanda matematiksel bir disiplinle iç içe geçmiş bir alan olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, mimari, 256 sayfa, 2025

Guillaume Pitron – Nadir Metaller Savaşı (2024)

“Yenilenebilir” diye bilinen kaynaklardan enerji sağlamak ve teknolojik ürünlerin imalatı için kayalarda ve diğer yaygın metallerin içinde eser miktarda bulunan nadir metallere muhtacız.

Cep telefonları, bilgisayarlar, elektrikli araba motorları, jet uçakları, uydular, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri bu nadir metaller olmadan imal edilemez.

Öte yandan, bu metallerin çıkarılması sağlığa ve çevreye zararlı kimyasalların kullanıldığı, hiç de yenilenebilir olmayan son derece enerji yoğun bir süreç.

Kısa sürede çoksatar haline gelen ve on bir dile çevrilen kitabında Guillaume Pitron bu hammaddelerin tedarikini sağlamanın jeopolitik, ekonomik, çevresel ve toplumsal etkilerini ortaya koyuyor.

Küresel iklim krizinin daha “yeşil” bir küresel enerji üretimiyle çözüleceği varsayımına meydan okuyan kitap aynı zamanda, bir düzine ülkede altı yıl boyunca yapılan araştırmalara dayanan titiz bir araştırmacı gazetecilik örneği.

  • Künye: Guillaume Pitron – Nadir Metaller Savaşı: Enerji Geçişinin ve Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, ekoloji, 296 sayfa, 2024

Henri Raymond – Mimarlık (2024)

 

Mimarlık nedir?

Planlar ve çizimler mi?

Yoksa mutlu bir yaşamı mimarların zihinlerinde nasıl canlandırdıkları mı?

Kataloglardan, satış ofislerinden satın alınan evler mi?

Mimarlığın boşluğu estetik ürünlerle doldurmak olmadığını biliyoruz.

İnsan
 etkinliğinin ileri ürünlerinden biri olduğu halde bağrında yer aldığı toplumdan da kopuk değildir.

Topluma ilişkin bilgiler taşır.

İtalya’da
 Rönesans düşüncesinden itibaren mimarlığın “mekânsal bir akla” 
dayandığını, bu aklın gereklerini karşıladığını biliyoruz.

Hayran kalıyoruz bu
 akla ama endişeye de kapılmıyor değiliz.

Henri Raymond çalışmasının ilk bölümünde Ferdinand de Saussure, Bruno
 Zevi, Le Corbusier, Francastel, Immanuel Kant, Françoise Choay, Claude
Lévi-Strauss gibi isimlerden geçerek Leonardo da Vinci’den Bourdieu’ye kadar 
mimarlığın, sanat tarihinin, etnolojinin ve felsefenin büyük isimlerini 
ağırlıyor ve farklı mimarlık anlayışları temelinde mekâna ilişkin
 ideolojilerini ortaya koyuyor.

İkinci bölümdeyse mimarlığın asıl paradoksuna, yani ana işlevi gündelik 
yaşam olmasına rağmen bir yandan da gündelik yaşamın gereklerinden
 kaçıp kurtulmaya çabalamasına eğiliyor.

Yaşamortam sakinlerinin
 görüşlerinin alınmadığına, yaratılan mekâna kendilerini bir şekilde 
uyarlamaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Bu bağlamda, mimarlar ve kent 
planlamacıları tarafından üretilen biçimlerin geçerliliğini tartışıyor.

Üçüncü bölümde yaşamortam sakininin mimari bir eserde yaşarken 
hissettikleri, cepheyi nasıl algıladığı, içeriyi nasıl tanımladığı tanıklıklarla
 aktarılıyor.

Böylece kişinin kendine ait bir mekânı nasıl oluşturduğu ve 
içine sindirdiği açığa çıkıyor.

  • Künye: Henri Raymond – Mimarlık: Aklın Mekân Maceraları, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, mimari, 288 sayfa, 2024

Jean Grondin – Parmenides’ten Levinas’a Metafizik (2024)

  • Neden varolan var da hiç yok?
  • Bir şey yoktan var olur mu?
  • Varolanları var eden bir ilk neden var mı?

Öteden beri hayret uyandıragelmiş bu ve benzeri sorular, felsefenin var ile yok, değişen ile değişmeyen, Tanrı ile insan, beden ile zihin gibi gerilimli kavramların kökeninde yatan metafizik ilkelere ulaşma girişiminin bir ürünü olarak ortaya atıldılar ve hâlâ yanıt bekliyorlar.

Batı’da felsefeyi başlatan ve sönmeye başladığında yeniden canlandıran bu sorulara sayısız filozof yanıt vermeye çalıştı.

Bu kitap Parmenides’ten başlayıp Levinas’a kadar metafizik meselesinin genel bir tablosunu sunuyor.

Metafiziğin ilkelerini, izleklerini, hedeflerini ve çağdaş dünya içindeki yerini ortaya koyuyor ve günümüzde büyük ölçüde küçümsenen metafiziğin neden hâlâ ciddiye alınması gereken bir felsefe alanı olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

  • Künye: Jean Grondin – Parmenides’ten Levinas’a Metafizik, çeviren: Alp Tümertekin, Fol Kitap, felsefe, 448 sayfa, 2024

Erich Mendelsohn – Yeni Bir Mimarlık (2024)

 

Eserlerinin sayısı ve ağırlığı ile sanatsal kişiliğinin söz ve yazıda yarattığı etki göz önüne alındığında, Mendelsohn, modern mimari akımının tartışmasız en ön saflarında yer alır.

Ekspresyonist mimarlığın kurucu isimlerinden Erich Mendelsohn’un çeşitli tarihlerde yaptığı beş önemli konuşma metni bu kitapta bir araya getirilmiş.

Kitap, bu mimarın tüm mimari çalışmasının gelişimi ve olağanüstü kapsamı hakkında kapsamlı bir genel bakış sunuyor.

Kitaptan iki alıntı:

“Yüzyılın sonuna yaklaşıldığında, yeni strüktürel malzemenin sunduğu mimari imkânların artık farkında olan mimar, biçim meselesini gündeme getirerek mühendisin dışlayıcı rolüne meydan okudu.”

“Günümüz mimarlığı, bütün yaratıcı dönemlerdeki gibi, özgün olduğu ve sağlam zemine dayandığı için, çevremizdeki her şeyin, günlük yaşamımızın aletlerinin, evlerimizin, kamu binalarımızın karakteristik biçimlerinden yükselen, doğuştan gelen, bozulmamış hazza bir kez daha can verir.”

  • Künye: Erich Mendelsohn – Yeni Bir Mimarlık, çeviren: Alp Tümertekin, Nihat Ülner, Janus Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2024