Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı (2026)

 

Peter Ho Davies bu eserinde yazarlığın en görünmez ama en belirleyici aşamalarından biri olan revizyon sürecini merkeze alıyor. Davies’e göre yazmak, yalnızca bir hikâye kurmak değil; aynı zamanda o hikâyenin ne olmak istediğini süreç içinde keşfetmektir. Bu yüzden ilk taslak, tamamlanmış bir metinden çok, yazarın kendi anlatısını anlamaya çalıştığı geçici bir harita niteliği taşıyor. ‘Revizyon Sanatı’ (‘The Art of Revision’), revizyonu teknik bir düzeltme aşaması olarak değil, düşüncenin ve anlatının yeniden biçimlenmesi olarak ele alıyor.

Davies, kendi eserlerinin yanı sıra Flannery O’Connor, Raymond Carver ve Carmen Maria Machado gibi yazarların metinleri üzerinden büyük edebî eserlerin nasıl dönüşerek bugünkü hâline ulaştığını inceliyor. Bir sahnenin çıkarılması, anlatıcı sesinin değişmesi ya da yapının yeniden kurulması gibi müdahalelerin, metnin anlamını kökten değiştirebildiğini gösteriyor. Böylece revizyonun yalnızca dilsel bir cilalama değil, hikâyenin gerçek biçimini arama süreci olduğunu vurguluyor. Yazının ilerledikçe yazarı da değiştirdiğini; anlatının yönünün çoğu zaman başlangıçtaki niyetten uzaklaşarak yeni bir biçim kazandığını savunuyor.

Kitabın temel meselelerinden biri de, hikâyeyi gerçekten ancak yazdıktan sonra anlamaya başlamamızdır. Davies’e göre yazar, anlatısını kurarken aynı zamanda onun sınırlarını da keşfediyor. Bu nedenle ilk taslak çoğu zaman eksik, yanlış yönlenmiş ya da dar bir perspektife sıkışmış oluyor. Revizyon ise metnin kendi potansiyelini açığa çıkarma çabasına dönüşüyor. Yazar, bazen en sevdiği bölümleri silmek, bazen anlatının merkezini değiştirmek zorunda kalıyor. Kitap, bu sancılı sürecin yaratıcı yazının asli unsurlarından biri olduğunu gösteriyor.

‘Revizyon Sanatı’, yaratıcı yazarlık üzerine yazılmış klasik rehberlerden farklı olarak, bitmiş metne değil dönüşüm hâlindeki metne odaklanıyor. Yazının nasıl “mükemmelleştirileceğini” öğretmekten çok, iyi bir metnin sürekli yeniden düşünülerek kurulduğunu anlatıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca yazarlara değil; edebiyatın oluşum sürecini, metnin perde arkasını ve yaratıcı düşüncenin işleyişini anlamak isteyen okurlar için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bir binanın inşasında iskele ne kadar vazgeçilmezse, bir metnin ilk taslağında ayrıntılar da o denli gereklidir. Ne var ki yapı tamamlandığında iskele nasıl sökülürse, hikâye kurulduktan sonra da bu ayrıntıların geri çekilmesi gerekir.Böylesi bir kavrayıştan sonra Ernest Hemingway’in tavsiyesine kulak verebiliriz: Kurguyu ayakta tutan bilginin bir kısmını bilinçli olarak ‘dışarıda bırakmak’, yani iskeleyi sökmek.”

Peter Ho Davies — Revizyon Sanatı: Son Sözü Kurmak
Çeviren: Sibel Erduman • Paris Yayınları
İnceleme • 160 sayfa • 2026

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar? (2026)

Jacob A. Riis’in bu çalışması, 19. yüzyıl sonu New York’un görünmeyen yüzünü ortaya çıkaran çarpıcı bir toplumsal belgedir. Gazeteci ve fotoğrafçı Riis, hızla sanayileşen ve göç alan kentte yoksulların yaşadığı gecekondu mahallelerini, kiralık odaları ve aşırı kalabalık apartmanları doğrudan gözlemleyerek aktarır. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’ (‘How the Other Half Lives’), yalnızca sefaletin görüntülerini sunmakla kalmaz; yoksulluğun bireysel başarısızlık değil, modern kent düzeninin ürettiği yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Böylece suç, hastalık, açlık ve dışlanma gibi olguların, dönemin ekonomik ve toplumsal dönüşümleriyle nasıl iç içe geçtiğini görünür hale getiriyor.

Riis’in en dikkat çekici yönlerinden biri, metni fotoğraflarla destekleyerek dönemin orta ve üst sınıflarının hiç görmediği yaşam alanlarını kamuoyuna taşımasıdır. Daracık odalarda yaşayan göçmen aileler, havasız bodrum katları, çocuk işçiler ve suçla çevrili mahalleler kitap boyunca ayrıntılı biçimde betimleniyor. Riis, özellikle kent yönetiminin ihmallerini, sağlıksız konut politikalarını ve sermaye sahiplerinin kâr odaklı yaklaşımını eleştiriyor. Ona göre yoksulluk yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda kamusal vicdanın çöküşünü gösteren ahlaki bir krizdir. Bu yüzden eser, gazetecilik ile sosyal reform çağrısını birleştiren erken dönem “ifşa edici gazetecilik” örneklerinden biri kabul ediliyor.

Kitap aynı zamanda modern şehir yaşamının karanlık tarafını belgeleyen öncü bir kent incelemesi niteliği taşıyor. Riis, New York’un görkemli vitrinlerinin ardındaki görünmez nüfusu görünür kılarak, kentleşmenin bedelini tartışmaya açıyor. Göçmenlerin hayatta kalma mücadeleleri, çocukların suç ve emek arasında sıkışması, sağlık krizlerinin yayılması ve toplumsal eşitsizliğin mekânlara nasıl kazındığı eserin merkezinde yer alıyor. ‘Ötekiler Nasıl Yaşar?’, yalnızca kendi döneminde reform taleplerini güçlendiren bir çalışma değil; aynı zamanda Jack London gibi yazarlara ilham veren, modern sosyal araştırma ve fotojurnalizm tarihinin temel metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

Jacob A. Riis — Ötekiler Nasıl Yaşar?: New York Müşterek Meskenlerinde Gözlemler
Çeviren: Deniz Özel • Paris Yayınları
Belgesel • 296 sayfa • 2026

Javier Moscoso – Acının Kültürel Tarihi (2025)

Javier Moscoso’nun bu kitabı, acının sadece biyolojik bir olgu olmadığını, aynı zamanda tarih boyunca farklı kültürler tarafından nasıl algılandığını, anlamlandırıldığını ve temsil edildiğini inceleyen derinlemesine bir çalışma. ‘Acının Kültürel Tarihi’ (‘Historia cultural del dolor’), acının evrensel bir insan deneyimi olmasına rağmen, ifade edilme biçimlerinin, acıya atfedilen değerin ve acıyla başa çıkma stratejilerinin toplumsal ve kültürel bağlamlara göre büyük farklılıklar gösterdiğini savunuyor. Kitap, acının tarihsel süreçte nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, tıp, felsefe, sanat, edebiyat ve din gibi çeşitli alanlar üzerinden gözler önüne seriyor.

Eser, Antik Yunan’dan Orta Çağ’a, Aydınlanma’dan modern çağa kadar uzanan geniş bir zaman diliminde, acının bedensel bir duyumdan öte, toplumsal bir fenomen olarak nasıl algılandığını ele alıyor. Moscoso, acının ölçülmeye, sınıflandırılmaya ve tedavi edilmeye çalışıldığı bilimsel yaklaşımların yanı sıra, acının ahlaki, dini veya sanatsal bir anlam taşıdığı dönemleri de inceliyor. Örneğin, Hristiyanlıkta acının kurtuluşla ilişkilendirilmesi veya modern tıpta ağrının nesnel bir hastalık belirtisi olarak görülmesi gibi farklı paradigmaları karşılaştırıyor.

‘Acının Kültürel Tarihi’, acının tarihsel olarak nasıl bir iktidar aracı olarak kullanıldığını, işkence, cezalandırma veya toplumsal kontrol mekanizmalarında nasıl rol oynadığını da tartışıyor. Aynı zamanda, acının sanatsal yaratıcılığa ilham veren, empatiyi tetikleyen ve toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir kaynak olarak nasıl işlev gördüğüne de değiniyor. Moscoso, bu eserle acının karmaşık ve çok boyutlu doğasını ortaya koyarak, okuyucuyu acıya dair kendi ön yargılarını ve kabullerini sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Javier Moscoso – Acının Kültürel Tarihi, çeviren: Esra Çeltik, Paris Yayınları, inceleme, 360 sayfa, 2025

Lewis Lyons – Cezalandırmanın Tarihi (2018)

Sicilya, Addaura’daki Yontma Taş Devri’ne ait mağaraların birinde, ayağa kalkmaya çalıştığı takdirde kendi kendisini boğacak şekilde bağlanarak yere oturtulmuş bir adam ve etrafında ayakta duran birkaç insanın bulunduğu bir sahne resmedilmiştir.

Bu oyma, cezalandırmanın en eski kaydı olarak değerlendirilir.

Başka bir deyişle bu oyma, cezalandırmanın tarihinin, insanın tarihi kadar eskiye dayandığının kanıtıdır.

İşte Lewis Lyons da bu önemli kitabında, insanlık tarihine koşut bir şekilde ortaya çıkmış ve gelişmiş cezalandırmanın tarihsel dönüşümünü kayda alıyor.

Kitabın ilk dört bölümü, modern zamanların hukuk ve ceza sisteminin temelini oluşturan cezalandırmaya dair eski fikir ve eylemlerin Avrupa, Orta Doğu ve Asya’daki ilk medeniyetlerden itibaren tarihi bir değerlendirmesini sunuyor.

Kitabın son dört bölümü ise, hapis, bedensel ceza, idam ve dünya çapında kullanımı kanundışı olarak kabul edilen, fakat bir dönemler yargı sürecinin temel unsurunu oluşturan işkence gibi, dört ana cezalandırma yöntemi üzerine araştırmalardan oluşuyor.

Günümüzde de Hammurabi döneminde olduğu gibi kısas, caydırma, engelleme ve ıslah; cezalandırmanın temel nedenlerini oluşturuyor.

Lyons’un kitabı ise, cezalandırmanın tarihsel serüvenini kapsamlı bir bakışla izlemesiyle büyük bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Lewis Lyons – Cezalandırmanın Tarihi, çeviren: Silya Zengilli, Paris Yayınları, hukuk, 245 sayfa

Hugo Ball – Zamanın Dışına Kaçış (2017)

Hugo Ball, 20. yüzyılın en önemli sanat hareketlerinden olan Dada’nın kurucularından ve etkili isimlerinden.

Ball’un Dada ile doğrudan ilişkisi sadece dokuz aylık bir süreç olsa da, bilindiği gibi hareketin asıl doğduğu yer Cabaret Voltaire’dir ve kabarenin kurucusu da Ball’dan başkası değildir.

Ball’un ruh hali, böylesi dikkat çeken bir hareketin önde gelen bir siması olmak ile kalabalıklardan kaçıp kendi içine çekilmek arasında sürekli gidip geldiğinden, iki kere Dada’yı ve Zürih’i terk etmişti.

Bu durum da, Dada’nın Tristan Tzara önderliğinde ortaya çıkan bir hareket olarak yayılmasına neden oldu.

Gelelim elimizdeki kitaba…

Hugo Ball’un 1910-1922 yılları arasında kaleme aldığı kişisel günlüğü ‘Die Flucht aus der Zeit’, Türkçe adıyla ‘Zamanın Dışına Kaçış’, ilk kez 1927’de yayınlandı.

Günlük, özellikle Ball’un, içinde bulunduğu Dada hareketi ile yaşadığı dönemin estetik ve siyasi başkaldırılarına odaklanıyor.

Kitabın en büyük katkısı, Dada’nın ortaya çıktığı siyaset, sanat ve düşünce atmosferini aydınlatan önemli olaylar, anılar ve değerlendirmeler barındırması.

Hans Richter, Dada’nın doğumunu ve gelişimini aktaran en güzel gözlemlerin Ball’un günlüğünde saklı olduğunu söylemişti.

Kitabın, Türkçeye ilk kez çevrildiğini de özellikle belirtmekte fayda var.

  • Künye: Hugo Ball – Zamanın Dışına Kaçış, çeviren: Sibel Erduman, Paris Yayınları, günlük, 344 sayfa, 2017

Brian Innes – İşkencenin Tarihi (2018)

İşkence bireyin haklarına ve itibarına ahlaksız ve alçakça bir müdahale, insanlık adına işlenen çok büyük bir suç ve hiçbir geçerli mazereti olmayan ve olamayacak bir eylemdir.

Fakat ne yazık ki, işkenceye bugün de, bir itiraf ettirme ve sindirme aracı olarak her fırsatta başvuruluyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün sıklıkla ortaya koyduğu gibi, vahşet sadece devletin düşmanları üzerinde değil, bizzat devletin zorbalarının hedefi olmuş masumların üzerinde de uygulanıyor.

Brian Innes bu kapsamlı incelemesinde, eski Yunan ve Roma İmparatorluğu’nda işkenceden Guantanamo esir kampındaki işkencelere kadar, geniş bir zaman diliminde işkencenin tarihini anlatıyor.

Kitap, işkencenin tarihini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda düşünürlerin, siyasetçilerin, devletlerin ve sivil toplum kuruluşlarının işkenceye bakışlarındaki dönüşümü de kayıt altına alıyor.

Kitapta,

  • Eski Yunan ve Roma’da işkence,
  • Engizisyon mahkemelerindeki işkenceler,
  • İspanyol engizisyonu,
  • İngiltere ve sömürgelerindeki işkenceler,
  • Avrupa’da cadı avı dönemindeki kan donduran işkenceler,
  • Çin, Japonya ve Hindistan’da işkence,
  • yüzyılda işkence,
  • 11 Eylül saldırılarından sonra işkence,
  • IŞİD’in gerçekleştirdiği işkenceler
  • İşkencelerde kullanılan yöntemler,
  • İşkence aletleri,
  • Ve 20. yüzyılla birlikte geliştirilen psikolojik işkence yöntemleri gibi konular ele alınıyor.

İşkencenin tarihini, kurbanların çektiği eziyetleri ve yüzyıllar boyunca bu eziyeti ortaya çıkaran belirli aletleri ve yöntemleri anlatan önemli bir kitap.

  • Künye: Brian Innes – İşkencenin Tarihi, çeviren: Silya Zengilli, Paris Yayınları, tarih, 254 sayfa

Frank Bures – Deliliğin Coğrafyası (2017)

Kültür, hayatımızı ne kadar etkileyebilir?

Gazeteci Frank Bures, bu ilginç kitabında, kültürün bizi bunalıma sürükleyebilecek, hatta bizi delirtebilecek gerçek örneklerinin izini sürüyor.

Nijerya, Tayland, Borneo, Singapur, Japonya, Hong Kong, Çin ve daha pek çok coğrafyayı kapsayan araştırmalarında Bures, halk arasında yüzyıllara yayılan kültürel hurafelerin, ne denli sınır tanımaz boyutlar alabileceğini, daha da önemlisi, bu inanışların bireyin ruh sağlığı üzerinde nasıl derin izler bırakabileceğini gözler önüne seriyor.

Kitaptan birkaç örnek şöyle:

  • Büyüyle cinsel organın kaybedilmesi,
  • Amok diye bilinen Malezya’ya özgü cinnet hali,
  • Japon toplumunda, bazı kişilerin başkalarının utançlarından korktuğu “taijin kyufusho” durumu,
  • Malezya’da, ani bir korku sonrasında, çevrelerindekilerin sözlerini ve hareketlerini tekrar etme anlamına gelen “latah” hali,
  • Vudu ölümleri,
  • Japonya’da, özellikle genç bireyleri sosyalleşmekten aşırı derecede alıkoyan “sessiz salgın” furyası,
  • Kamboçya’da, insanlarda baş dönmesi, nefes alma zorluğu, uyuşukluk ve ateşlenmeye neden olduğuna inanılan “rüzgâr saldırısı” sendromu,
  • Hintli erkeklerin, fiziksel ve cinsel güçsüzlüğe uğradıklarını düşündükleri “dhat” sendromu…

Kitap, bu ve bunun gibi pek çok dikkat çekici örnek üzerinden, kültürün, algılamamızı ve davranışımızı nasıl güçlü bir biçimde şekillendirebileceğini gösteriyor.

  • Künye: Frank Bures – Deliliğin Coğrafyası, çeviren: Baysan Bayar, Paris Yayınları, kültür, 207 sayfa, 2017