Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık (2026)

Netta Weinstein, Heather Hansen ve Thuy-vy T. Nguyen’in bu kitabı, modern toplumda çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla anılan tek başınalığı, bilimsel araştırmalar ışığında yeniden düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, yalnızlık ile tek başınalık arasındaki kritik ayrımı merkeze alarak, başkalarıyla bağın yokluğu anlamına gelen yalnızlığın aksine, bilinçli ve gönüllü tek başınalığın psikolojik açıdan besleyici bir deneyim olabileceğini savunuyor.

‘Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü’ (‘Solitude: The Science and Power of Being Alone’), bir yetişkinin uyanık hayatının yaklaşık üçte birini tek başına geçirdiği gerçeğinden hareketle, bu zamanın neden çoğu zaman “boşa geçen” ya da kaçınılması gereken bir alan olarak damgalandığını sorguluyor. Mesele bu zamanı ortadan kaldırmak değil; onu dönüştürmek. Araştırmalar, tek başına geçirilen zamanın doğru koşullarda rahatlama, yeniden enerji toplama, duygu düzenleme ve problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor.

Weinstein, Hansen ve Nguyen, psikoloji literatüründeki temel bulguları gündelik hayata uygulanabilir bir çerçeveye taşıyor. Yaratıcılığın artması, içsel motivasyonun güçlenmesi ve kişinin kendi değerleriyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi, tek başınalığın sunduğu imkânlar arasında öne çıkıyor. Kitap, bu deneyimin sosyal ilişkilerle çelişmediğini; aksine, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği arttıkça başkalarıyla olan bağlarının da derinleşebileceğini ileri sürüyor.

Sonuç olarak kitap, tek başınalığı bir eksiklik ya da sorun olarak değil, iyi yaşamanın önemli bir bileşeni olarak ele alıyor. Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmenin hem bireysel iyilik hâline hem de daha dengeli ve anlamlı bir hayata açılan güçlü bir kapı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü
Çeviren: Zeynep Sultan Doğruer • Albaraka Yayınları
İnceleme • 376 sayfa • 2026

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı (2026)

Sari Hanafi’nin bu çalışması, çağdaş sosyal bilimlerde hâkim olan liberal söylemleri eleştirel bir bakışla sorguluyor ve sosyoloji için daha diyalojik, çoğulcu bir yaklaşım öneriyor. Hanafi, özellikle küresel akademide yaygınlaşan “sembolik liberalizm” kavramı üzerinden, özgürlük, çoğulculuk ve hoşgörü gibi değerlerin çoğu zaman yüzeysel ve temsili düzeyde benimsendiğini savunuyor.

‘Sembolik Liberalizme Karşı’ (‘Against Symbolic Liberalism’), sembolik liberalizmin, Batı-merkezli bilgi üretimini sorguluyormuş gibi yaparken aslında mevcut epistemik hiyerarşileri yeniden ürettiğini gösteriyor. Hanafi’ye göre bu yaklaşım, Küresel Güney’den gelen bilgileri tanıyor gibi görünse de onları çoğunlukla marjinalleştiriyor, folklorize ediyor ya da evrensel teorilerin ham maddesi haline getiriyor. Böylece eşitsiz güç ilişkileri, liberal bir dil içinde görünmez kılınıyor.

Hanafi, buna karşılık “diyalojik sosyoloji” çağrısında bulunuyor. Bu yaklaşım, farklı entelektüel gelenekler arasında gerçek bir karşılıklılığı, eşitliği ve müzakereyi esas alıyor. Sosyolojinin yalnızca Batı’dan dünyaya yayılan bir teori alanı değil, farklı coğrafyaların tarihsel deneyimlerinden beslenen çok merkezli bir bilgi pratiği olması gerektiğini savunuyor. Diyalog, burada yalnızca metodolojik bir tercih değil, etik ve politik bir zorunluluk olarak ele alınıyor.

Kitap, akademik özgürlük, bilgi üretimi, göç, din ve kamusal alan gibi temaları küresel eşitsizlikler bağlamında yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, sosyal bilimlerin eleştirel potansiyelini ciddiye alan okurlar için, liberal söylemlerin sınırlarını ve alternatif düşünme imkânlarını açığa çıkaran önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

Sari Hanefi — Sembolik Liberalizme Karşı: Diyalojik Sosyoloji İçin Bir Savunma
Çeviren: M. Murtaza Özeren • Albaraka Yayınları
Sosyoloji • 320 sayfa • 2025

Jürgen Habermas — Eksik Olanın Farkındalığı (2025)

Jürgen Habermas’ın da yazarları arasında bulunduğu bu çalışma, modern seküler toplumlarda dinin, ahlakın ve normatif kaynakların rolünü yeniden düşünmeye odaklanan felsefi bir tartışma. ‘Eksik Olanın Farkındalığı’ (‘Ein Bewußtsein von dem, was fehlt: Eine Diskussion mit Jürgen Habermas’), Habermas’ın “eksik olanın bilinci” kavramı etrafında şekillenen geç dönem düşüncesini merkezine alır.

Habermas burada, modernliğin rasyonelleşme ve sekülerleşme süreçleriyle birlikte önemli kazanımlar elde ettiğini kabul ederken, aynı zamanda bu süreçlerin ahlaki motivasyon, dayanışma ve anlam üretimi açısından bir boşluk yarattığını savunuyor. “Eksik olan”, dinin doğrudan geri dönüşü değil; dinî geleneklerde korunmuş bulunan normatif sezgilerin, seküler akıl tarafından bütünüyle ikame edilememesi durumudur. Bu nedenle Habermas, post-seküler toplumlarda din ile seküler akıl arasında tek yönlü bir dışlama değil, karşılıklı bir öğrenme süreci öneriyor.

Kitapta yer alan tartışmalar, dinî dilin kamusal alanda nasıl çevrilebilir olduğu, seküler devletin inançlı yurttaşlara karşı epistemik adalet yükümlülüğü ve ahlaki normların meşruiyet kaynakları gibi başlıklarda yoğunlaşıyor. Habermas, seküler aklın kendi sınırlarını kabul etmesi gerektiğini savunurken, dinin de demokratik hukuk devletinin evrensel normlarına tercüme edilme zorunluluğunu vurguluyor.

‘Eksik Olanın Farkındalığı’, Habermas’ın erken dönem iletişimsel akıl kuramından geç dönem post-seküler düşüncesine uzanan sürekliliği görünür kılıyor. Kitap, modern toplumlarda anlam, etik ve siyasal meşruiyet sorunlarının yalnızca rasyonel prosedürlerle çözülemeyeceğini, ancak dinî ve seküler gelenekler arasında eleştirel bir diyalogla yeniden kurulabileceğini ileri sürerek çağdaş siyaset felsefesine önemli bir katkı sunuyor.

Jürgen Habermas, Norbert Brieskorn, Michael Reder, Friedo Ricken, Josef Schmidt — Eksik Olanın Farkındalığı: Post-Seküler Çağda İnanç ve Akıl
Çeviren: Mustafa Derviş Dereli, Mosaddek Billah • Albaraka Yayınları
Felsefe • 96 sayfa • 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi (2025)

Harry Stack Sullivan’ın bu eseri, insan psikolojisini yalnızca içsel süreçlerle değil, kişilerarası ilişkiler ağı içinde anlayan devrimci bir yaklaşım ortaya koyuyor. İlk kez 1953’te yayımlanan bu kitap, klasik psikanalizin bireyin iç dünyasına odaklanan modelini aşarak, ruhsal bozuklukların toplumsal bağlamını merkeze alıyor. Sullivan’a göre kişilik, içe dönük bir yapı değil, ilişkilerde şekillenen dinamik bir süreçtir.

‘Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi’ (‘The Interpersonal Theory of Psychiatry’), benliğin gelişimini erken çocuklukta kurulan sosyal etkileşimlerle açıklar. Sevgi, güven ve kabul görme deneyimleri sağlıklı bir benlik inşasının temelini oluştururken; reddedilme, utanç veya kaygı gibi deneyimler nevrotik örüntülere yol açıyor. Sullivan, kaygının kökenini bireysel içgüdülerde değil, başkalarıyla yaşanan gerilimlerde buluyor. Ona göre psikiyatrik rahatsızlıklar, iletişim bozuklukları ve kişilerarası kopuklukların sonucudur.

Kitap, özellikle şizofreni ve anksiyete bozuklukları üzerine yaptığı gözlemlerle dikkat çekiyor. Sullivan, bu tür rahatsızlıkların anlaşılabilmesi için hastanın toplumsal çevresiyle olan etkileşimlerinin dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Terapide ise amaç, hastayı izole bir birey olarak değil, bir ilişki ağı içinde anlamaktır. Terapist, yalnızca dinleyen değil, etkileşime katılan bir kişi olmalıdır.

Kitap, psikiyatride “kişilerarası okul”un temel metni olarak kabul ediliyor. Sullivan’ın yaklaşımı hem dinamik psikiyatriye hem de çağdaş psikoterapiye derin etkiler bıraktı. Bugün bilişsel-davranışçı terapiden grup terapisinin ilkelerine kadar pek çok modelde onun izleri görülüyor. Kitap, ruhsal sağlığı bireysel değil, ilişkisel bir gerçeklik olarak tanımlayarak psikiyatri tarihine kalıcı bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi, çeviren: Feyza Doğan, Albaraka Yayınları, psikiyatri, 432 sayfa, 2025

Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade (2025)

Jules Payot’nun bu kitabı, düşünsel üretimin yalnızca zekâya değil, irade disiplinine dayandığını savunan bir ahlak ve eğitim felsefesi metnidir. İlk kez 1909 yılında yayımlanan bu eser, yazarın klasikleşmiş ‘İrade Terbiyesi’ adlı kitabının devamı niteliğinde ve bireyin zihinsel emeği nasıl sürdürebileceğini, düşünmeyi bir alışkanlık haline nasıl getirebileceğini inceler.

Payot, entelektüel emeği “bedensel çalışmadan daha incelikli ama aynı ölçüde zorlu” bir uğraş olarak tanımlar. Ona göre zekâ, irade olmadan yalnızca potansiyeldir; gerçek üretkenlik, kararlılık ve özdenetim sayesinde mümkündür. Dikkat dağınıklığı, tembellik, acelecilik ve yüzeysellik, modern çağın zihinsel hastalıklarıdır. Payot, bu alışkanlıkların üstesinden gelmek için sabırlı, planlı ve öz disipline dayalı bir düşünme tarzı öneriyor.

Kitapta, özellikle öğrenciler ve araştırmacılar için pratik nitelikte öneriler bulunuyor: çalışma saatlerinin düzenlenmesi, zihinsel yorgunlukla baş etme yolları, okuma stratejileri, bilgiyi özümseme ve yazıya aktarma teknikleri. Ancak bu yönlendirmeler salt pedagojik değildir; Payot, zihinsel çalışmayı ahlaki bir sorumluluk olarak da görür. İnsan düşünme yetisini ne kadar geliştirirse, hem kendine hem de topluma o ölçüde katkı sunar.

‘Entelektüel Çalışma ve İrade’ (‘Le Travail Intellectuel et la Volonté’), düşünmeyi bir beceri değil, bir yaşam biçimi olarak tanımlayan klasik bir eserdir. Payot, aklın üretkenliğini iradenin gücüyle birleştirerek, zihinsel emeğin hem kişisel olgunlaşmanın hem de toplumsal ilerlemenin temeli olduğunu savunur.

  • Künye: Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2025

Peter L. Berger – Özgürleştiren Kahkaha (2025)

Peter L. Berger’in bu çalışması, insan deneyiminde mizahın ve komedinin derin anlamını sosyolojik, felsefi ve teolojik bir bakış açısıyla ele alıyor. Berger, kahkahanın sadece eğlence unsuru olmadığını, aynı zamanda insanın dünyaya ve kendi varoluşuna bakışında özel bir işlev taşıdığını savunuyor. Kitap boyunca mizahın, gündelik yaşamın ciddiyetini askıya alan, alışıldık düzeni sorgulatan ve varoluşsal kaygılarla baş etmede bir çıkış sağlayan bir boyutu olduğuna dikkat çekiliyor.

Berger, tarih boyunca filozofların, din düşünürlerinin ve edebiyatçıların mizahı nasıl yorumladığını inceliyor. Platon ve Aristoteles’ten Kierkegaard ve Nietzsche’ye kadar farklı düşünürlerin kahkaha üzerine görüşlerini değerlendiriyor. Ona göre mizah, kutsalla dünyevi olan arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor ve bireyi mutlak ciddiyetin yükünden kurtarıyor. Kahkaha, bir tür özgürleşme ve mesafe koyma biçimi olarak işlev görüyor.

‘Özgürleştiren Kahkaha: İnsan Deneyiminin Komik Boyutu’ (‘Redeeming Laughter: The Comic Dimension of Human Experience’) aynı zamanda mizahın sosyal işlevlerine de değiniyor. Mizah, toplumsal normlara ayna tutuyor, iktidar ilişkilerini eleştiriyor ve bireylere geçici bir özgürlük alanı sağlıyor. Berger, mizahın yıkıcı yanının yanı sıra onarıcı bir tarafı da bulunduğunu vurguluyor. Komedi, insanı hem dünyadan koparıyor hem de dünyaya yeniden bağlayarak yaşamın ağırlığını hafifletiyor.

Sonuçta Berger, mizahın insan varoluşunun temel boyutlarından biri olduğunu ve kahkahanın, insanın trajik gerçeklik karşısında bulduğu en insani tepkilerden biri olarak görülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Eser, mizahı yalnızca bir sanat biçimi değil, aynı zamanda derin bir varoluşsal deneyim olarak kavrayan felsefi bir inceleme sunuyor.

  • Künye: Peter L. Berger – Özgürleştiren Kahkaha: İnsan Deneyiminin Komik Boyutu, çeviren: Erdem Tilci, Albaraka Yayınları, felsefe, 336 sayfa, 2025

Max Weber – Ekonomi ve Toplum (2025)

Max Weber bu eserinde modern sosyolojinin temel kavramlarını ortaya koyuyor. Toplumsal eylemin anlamını ve bunun sosyal düzenle ilişkisini analiz ediyor. ‘Ekonomi ve Toplum: Topluluklar’ (‘Wirtschaft und Gesellschaft: Gemeinschaften’), eylemin yalnızca bireysel değil, toplumsal bağlamda anlam kazandığını ve bu anlamın aktörlerin öznel niyetlerine dayandığını savunuyor. Toplum, bireylerin birbirine yönelmiş anlamlı eylemlerinin oluşturduğu bir ağ olarak tanımlanıyor.

Kitapta topluluk kavramı geniş bir çerçevede ele alınıyor. Weber, geleneksel topluluklardan modern toplumsal yapılara geçişi açıklarken, rasyonelleşme sürecinin etkilerini ortaya koyuyor. Karizmatik, geleneksel ve yasal-ussal otorite biçimleri arasındaki farkları göstererek modern devletin oluşum dinamiklerini irdeliyor. Bu bağlamda bürokrasi, rasyonelleşmenin en belirgin örneği olarak tanımlanıyor ve modern yönetim anlayışının vazgeçilmez bir unsuru haline geliyor.

Weber ayrıca ekonomik düzenin sosyal ilişkiler üzerindeki belirleyici rolünü inceliyor. Piyasa mekanizmalarının toplumsal yapıdaki etkisini, sınıf, statü ve güç kavramları üzerinden analiz ediyor. Dinsel ve kültürel faktörlerin ekonomik davranışlarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu perspektif, toplumsal değişimi anlamak için hem ekonomik hem de kültürel boyutların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Kitap, sosyoloji, siyaset bilimi ve ekonomi alanlarında çalışanlar için yalnızca teorik bir kaynak değil, toplumsal düzeni anlamaya yönelik kapsamlı bir rehber sunuyor.

  • Künye: Max Weber – Ekonomi ve Toplum: Topluluklar, çeviren: Şeyma Akın, Albaraka Yayınları, sosyoloji, 400 sayfa, 2025

Robert Lyall – Rusya’ya Yolculuk (2025)

Robert Lyall’ın ilk kez 1825 yılında yayımlanan bu kitabı, yazarın Rus İmparatorluğu’nun az bilinen güney bölgelerine yaptığı kapsamlı seyahatin zengin ve detaylı bir kaydı olarak öne çıkıyor. ‘Rusya’ya Yolculuk: Kırım, Kafkasya ve Gürcistan’ (‘Travels in Russia, the Krimea, the Caucasus, and Georgia’), sadece bir gezginin notlarından ibaret değil, aynı zamanda 19. yüzyılın başlarındaki bu toprakların siyasi, sosyal ve kültürel yapısına ışık tutan değerli bir belge niteliği taşıyor.

Lyall, gezisi boyunca bir doktor ve gözlemci titizliğiyle notlar alarak, Kırım’ın Akmescit (Simferopol) ve Sivastopol gibi önemli şehirlerinden Kafkasya’nın dağlık bölgelerine ve Gürcistan’ın tarihi Tiflis kentine kadar geniş bir coğrafyayı dolaşıyor. Kitap, bu bölgelerin zorlu ve bir o kadar da etkileyici coğrafi yapısını tasvir ediyor. Nehirler, dağlar, ormanlar ve iklim koşulları hakkında ayrıntılı bilgiler sunuyor. Ancak eserin en güçlü yönü, yazarın bölgedeki etnik çeşitliliği ve insan manzaralarını anlatış biçimi oluyor.

Lyall, Gürcülerin, Ermenilerin, Tatarların ve diğer Kafkasya halklarının geleneklerini, yaşam tarzlarını, kıyafetlerini ve dini inançlarını canlı bir dille aktarıyor. Rus İmparatorluğu’nun bu bölgelerdeki politikalarını, askeri varlığını ve yerel halklarla kurduğu ilişkileri de yakından inceliyor. Rus idaresinin getirdiği değişiklikler ve bu değişikliklere karşı yerel direnişler, kitabın önemli temaları arasında yer alıyor. Eser, Rusya’nın güneye doğru genişleme stratejisini ve bu stratejinin bölgenin dinamiklerini nasıl değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

‘Rusya’ya Yolculuk’, yalnızca bir seyahatname olmakla kalmıyor, aynı zamanda erken dönem etnografları için de bir başvuru kaynağı oluyor. Lyall’ın nesnel ve detaylı gözlemleri, bugün Kafkasya ve Kırım tarihi üzerine çalışan araştırmacılar için paha biçilmez bir kaynak sunuyor. Kitap, 19. yüzyılın o karmaşık ve hareketli dönemine ait bir fotoğraf çekerek, okuyucuya bu uzak diyarların geçmişine dair derin bir bakış açısı sunuyor. Bu yönüyle, Lyall’ın eseri, günümüzdeki siyasi tartışmaları ve kültürel çatışmaları anlamak için de önemli bir arka plan oluşturuyor.

  • Künye: Robert Lyall – Rusya’ya Yolculuk: Kırım, Kafkasya ve Gürcistan, çeviren: Füsun Doruker, Albaraka Yayınları, seyahatname, 376 sayfa, 2025

Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik (2025)

Kraliyet Askeri Akademisi’nden yetişen ve İngiliz ordusunun en çalkantılı dönemlerinde sahneye çıkan Sir James E. Alexander, yalnızca bir asker değil aynı zamanda bir diplomat ve kâşifti. Alexander’ın bu eseri, yazarın uzun ve çeşitli askeri kariyerinin anılarını kapsıyor. ‘Şarkta ve Garpta Askerlik’ (‘Passages in the Life of a Soldier: Or, Military Service in the East and West’), Alexander’ın hem “Doğu” olarak adlandırdığı bölgelerdeki (Hindistan, İran vb.) hem de “Batı” olarak tanımladığı coğrafyalardaki (Avrupa, Afrika, Amerika) askeri hizmetlerini ve bu hizmetler sırasındaki kişisel deneyimlerini detaylı bir şekilde aktarıyor.

Alexander, bir asker olarak görev yaptığı farklı coğrafyalardaki askeri harekatlara, savaşlara, garnizon hayatına ve sosyal ilişkilere dair canlı ve birinci elden bilgiler sunar. Kitap, dönemin askeri taktiklerini, ordunun günlük yaşamını, askerlerin arasındaki ilişkileri ve farklı kültürlerle olan etkileşimleri yansıtan anekdotlarla dolu. Yazar, sadece askeri olayları anlatmakla kalmaz, aynı zamanda görev yaptığı bölgelerin coğrafi özelliklerini, yerel halkların yaşam tarzlarını ve kültürel farklılıklarını da kendi gözlemleriyle okuyucuya aktarıyor.

Kitap, bir askerin kişisel yolculuğunu ve askeri hizmetin farklı cephelerini gözler önüne sererken, aynı zamanda 19. yüzyılın ilk yarısındaki İngiliz İmparatorluğu’nun askeri ve sosyal tarihine de ışık tutuyor. Alexander’ın anıları, dönemin askeri hayatına dair samimi ve detaylı bir bakış sunarak, okuyucuyu o yılların dünyasına götürüyor.

  • Künye: Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik, çeviren: Uğur Gezen, Albaraka Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

Otto Rank – Psikoloji ve Ruh (2025)

Otto Rank’ın bu çalışması, ruh ile psikoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen temel bir çalışmadır. ‘Psikoloji ve Ruh’ (‘Seelenglaube und Psychologie. Eine prinzipielle Untersuchung über Ursprung, Entwicklung und Wesen des Seelischen’), ruhsal olanın kökenlerini, gelişimini ve özünü anlamaya yönelik prensipli bir soruşturma yürütür. Psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte ruh kavramının geçirdiği dönüşümleri ve bu iki alan arasındaki potansiyel çatışma noktalarını ele alır. Rank’a göre, ilkel insanın ruh inançları, ölüm korkusu ve yaşamı anlamlandırma çabasıyla yakından ilişkilidir. Bu inançlar, ritüeller, mitler ve dinsel pratikler aracılığıyla toplumsal olarak paylaşılır ve bireyin psikolojik yapısını şekillendirir.

Kitapta, psikolojinin bilimselleşme süreciyle birlikte ruh kavramının nasıl nesneleştirildiği ve incelenmeye çalışıldığı tartışılır. Rank, geleneksel ruh anlayışının psikolojik teorilerdeki yerini sorgular ve ruhsal olanın sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, motivasyonlarını ve davranışlarını derinden etkileyen psikolojik bir gerçeklik olduğunu savunur. Ruh ve beden arasındaki dualizm eleştirilirken, psikolojik süreçlerin ruhsal deneyimlerle nasıl iç içe geçtiği vurgulanır. Rank, bireysel psikolojinin gelişiminde ruh inançlarının oynadığı rolü, özellikle çocukluk dönemi deneyimleri ve kültürel etkileşimler bağlamında analiz eder. Ruhsal kavramların, bireyin kimlik oluşumu, değer yargıları ve anlam arayışı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenir.

Rank, psikolojinin ruh inancından tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini, zira insan deneyiminin temelinde ruhsal bir boyutun var olduğunu ileri sürer. Ancak, bu ruhsal boyutun dinsel dogmalarla sınırlı olmadığını, bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunur. Kitap, ruh inancı ve psikoloji arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Rank, her iki alanın da insan doğasını ve deneyimini anlamak için farklı perspektifler sunduğunu ve bu perspektiflerin birbirini tamamlayabileceğini öne sürer. Sonuç olarak, eser, ruhsal olanın psikolojik anlamını ve psikolojinin ruh inancıyla olan kaçınılmaz bağını derinlemesine keşfeden önemli bir çalışmadır.

  • Künye: Otto Rank – Psikoloji ve Ruh, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025