Ben Feringa, Anouk Lubbe — Günlük Hayatta Moleküller (2026)

Ben Feringa ve Anouk Lubbe bu kitapta, kimyayı soyut formüller dünyasından çıkararak gündelik hayatın tam merkezine yerleştiriyor. Etrafımızı saran maddelerin, kullandığımız eşyaların ve hatta bedenimizin işleyişinin moleküler düzeyde nasıl kurulduğunu sade ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Moleküller, yalnızca laboratuvarlara ait unsurlar değil, gündelik yaşamın görünmez yapı taşlarıdır.

‘Günlük Hayatta Moleküller’ (‘Alledaagse moleculen’), su, plastik, ilaçlar, gıdalar ve enerji kaynakları gibi tanıdık örnekler üzerinden moleküllerin özelliklerini ve davranışlarını açıklıyor. Okuyucu, küçük ölçekli bu yapıların nasıl büyük etkiler yarattığını, maddelerin neden belirli şekillerde davrandığını ve kimyasal bağların dünyayı nasıl biçimlendirdiğini adım adım kavrıyor. Karmaşık kimya kavramları, teknik ayrıntıya boğulmadan somut deneyimlerle ilişkilendiriliyor.

Feringa ve Lubbe aynı zamanda modern kimyanın geleceğine de bakıyor. Akıllı malzemeler, sürdürülebilir enerji çözümleri ve moleküler makineler gibi alanlarda yapılan çalışmaların, günlük hayatı nasıl dönüştürebileceğini gösteriyor. Bilimsel ilerlemenin çevresel ve etik boyutları da ihmal edilmiyor; moleküler bilginin sorumlu kullanımının önemi vurgulanıyor.

Bu eser, kimyayı yalnızca uzmanlara hitap eden bir disiplin olmaktan çıkarıyor. Okuyucuya, dünyayı moleküller aracılığıyla yeniden görme becerisi kazandırıyor. Gündelik hayatın ardındaki bilimsel yapıyı merak edenler için kitap hem öğretici hem de merak uyandırıcı bir giriş niteliğinde.

Ben Feringa, Anouk Lubbe — Günlük Hayatta Moleküller: Dünyamızın Yapıtaşları
Çeviren: Murat Alev • Alfa Yayınları
Bilim • 246 sayfa • 2026

Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum! (2025)

Edward J. Erickson’ın bu kitabı, Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü ideolojik anlatılardan ve ulusal mitlerden uzak, askerî tarih merkezli bir bakışla ele alıyor. Erickson, Osmanlı ordusunu “çökmekte olan, etkisiz bir yapı” olarak tasvir eden yaygın kabulleri sorguluyor ve daha karmaşık, disiplinli ve dirençli bir askerî organizasyon portresi çiziyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’ (‘Ordered to Die’), seferberlik sürecinden komuta kademesine, lojistikten insan gücüne kadar ordunun yapısal özelliklerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Erickson’a göre Osmanlı ordusunun en çarpıcı yönlerinden biri, son derece yüksek kayıplara rağmen cepheleri uzun süre tutabilmesi oldu. Bu durum, askerlerin “bilinçsizce ölüme gönderildiği” iddiasından ziyade, imparatorluğun maddi kısıtları ve çok cepheli savaşın yarattığı baskılarla açıklanıyor.

Çanakkale, Kafkasya, Filistin, Mezopotamya ve Sina cepheleri karşılaştırmalı olarak analiz ediliyor. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki rolü, saha gerçekliğini iyi okuyan, inisiyatif alabilen bir komutan örneği olarak öne çıkıyor. Erickson, Alman askeri danışmanlarla ilişkileri, Osmanlı subaylarının eğitim düzeyini ve üst komutanlığın stratejik tercihleriyle cephedeki koşullar arasındaki gerilimi vurguluyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’, Osmanlı askerini pasif bir kurban figürü olarak değil, son derece ağır koşullar altında savaşan ve zaman zaman stratejik başarılar elde eden bir ordunun parçası olarak ele alıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerî mirasını daha dengeli ve analitik biçimde değerlendirmek isteyenler için önemli bir çalışma sunuyor.

  • Künye: Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum!: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, çeviren: Tanju Akad, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0 (2025)

Ray Kurzweil’in bu kitabı, yazarın yıllardır savunduğu “tekillik” tezini güncel yapay zekâ gelişmeleri ışığında yeniden ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Kurzweil bu kitapta, insan ile makine arasındaki sınırın giderek silindiğini ve bu sürecin artık uzak bir gelecek değil, yaşanmakta olan bir dönüşüm olduğunu savunuyor.

Kitabın merkezinde, teknolojik ilerlemenin doğrusal değil üstel biçimde ilerlediği fikri yer alıyor. Kurzweil’e göre yapay zekâ, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve sinirbilim alanlarındaki gelişmeler birbirini besleyerek insan zekâsını aşan sistemlerin ortaya çıkmasını hızlandırıyor. Özellikle büyük dil modelleri ve öğrenen algoritmalar, bu sürecin teorik değil pratik bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor.

‘İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda’ (‘The Singularity Is Nearer: When We Merge with AI’), yapay zekânın insanı “yerine geçecek” bir tehdit olarak değil, insan zekâsını genişletecek bir ortak olarak ele alıyor. Beyin–bilgisayar arayüzleri, artırılmış biliş, dijital hafıza ve biyolojik bedenin teknolojik olarak güçlendirilmesi gibi başlıklar üzerinden, insanın kendi evrimini bilinçli biçimde yönlendireceğini savunuyor. Ona göre tekillik, insanlığın sonu değil, insan olmanın yeni bir aşamasıdır.

Kitap aynı zamanda etik, eşitsizlik ve kontrol sorunlarını da tartışıyor. Kurzweil, yapay zekânın yanlış kullanımlarının ciddi riskler barındırdığını kabul ediyor; ancak bu risklerin teknolojiyi yavaşlatmakla değil, bilinçli yönetişim ve küresel işbirliğiyle yönetilebileceğini ileri sürüyor. Yapay zekânın sağlık, eğitim ve yaratıcılık alanlarında insan yaşamını kökten dönüştüreceğini vurguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsanlık 5.0’, yapay zekâyı kıyamet senaryolarıyla değil, insan-merkezli bir evrim vizyonuyla ele alan iyimser ama iddialı bir kitap. Kurzweil, insan ile yapay zekânın birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu savunurken, bu sürecin nasıl bir geleceğe dönüşeceğinin bugünkü seçimlerimize bağlı olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

Adrian Goldsworthy – Philippos ve Büyük İskender (2025)

Adrian Goldsworthy bu kitapta, Makedonya’nın iki kurucu figürü olan II. Philippos ile oğlu Büyük İskender’i birlikte ele alıyor. Anlatı, baba ile oğulun kişiliklerini, hedeflerini ve siyasal koşullarını yan yana getirerek Makedon gücünün nasıl doğduğunu gösteriyor. Philippos’un reformcu bir kral olarak attığı adımların, İskender’in fetihlerinin zeminini nasıl hazırladığını vurguluyor.

‘Philippos ve Büyük İskender: Krallar ve Fatihler’ (‘Philip and Alexander: Kings and Conquerors’), Philippos’un orduyu yeniden örgütlemesini, diplomasi ile zor gücünü dengeli biçimde kullanmasını ve Yunan dünyasında kurduğu hâkimiyeti ayrıntılandırıyor. Bu süreçte Philippos’un yalnızca bir asker değil, sabırlı ve hesapçı bir devlet adamı olduğunu ortaya koyuyor. Onun kurduğu sistemin, kısa vadeli zaferlerden çok kalıcı bir güç yarattığını savunuyor.

Kitabın ikinci ekseni İskender’in genç yaşta devraldığı mirası nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. İskender’in cesareti, hırsı ve kişisel karizması öne çıkıyor, ancak bu özelliklerin Philippos’tan kalan askeri ve idari yapı olmadan anlam kazanmadığı belirtiliyor. Fetihlerin plansız bir atılganlık değil, mevcut gücün ileri taşınması olduğunu gösteriyor.

Eser, baba ile oğul arasındaki süreklilik ve kopuş noktalarını karşılaştırmalı biçimde ele alıyor. Philippos pragmatik ve temkinli bir genişleme izlerken, İskender sınırları zorlayan bir vizyon benimsiyor. Bu karşıtlık, Makedon başarısının tek bir dahinin eseri olmadığını, kuşaklar arası bir inşa süreci olduğunu düşündürüyor.

Goldsworthy’nin çalışması, askeri tarih ile siyasal biyografiyi dengeli biçimde birleştiriyor. Kitap, Makedonya’nın yükselişini anlamak isteyenler için temel bir kaynak olmayı sürdürüyor ve Büyük İskender mitinin arkasındaki yapısal gerçekliği görünür kılıyor. Bu yönüyle antik dünyada güç, liderlik ve miras ilişkisini kavramada önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Adrian Goldsworthy – Philippos ve Büyük İskender: Krallar ve Fatihler, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, tarih, 648 sayfa, 2025

Simon Singh – Büyük Patlama (2025)

Simon Singh’in bu kitabı, evrenin kökenine dair Büyük Patlama kuramının nasıl ortaya çıktığını, nasıl tartışıldığını ve neden modern bilimin temel taşlarından biri haline gelmesini anlatıyor. Kitap, kozmolojinin yalnızca teknik bir bilim alanı olmadığını, insanın evrendeki yerini anlama çabasının tarihsel ve düşünsel bir ürünü olduğunu gösteriyor.

Anlatı, antik çağın kozmolojik tasarımlarından başlayarak Newtoncu evren fikrine, oradan da 20. yüzyılın başında fiziği kökten dönüştüren görelilik kuramına uzanıyor. Einstein’ın çalışmaları, evrenin durağan olmak zorunda olmadığını ortaya koyarken, bilim insanlarını genişleyen ya da çöken bir kozmos fikriyle yüzleştiriyor. Bu noktada teori ile gözlem arasındaki gerilim belirleyici bir rol oynuyor.

‘Büyük Patlama: Tüm Zamanların En Önemli Bilimsel Keşfi ve Neden Onun Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Gerektiği Üzerine’ (‘Big Bang: The Most Important Scientific Discovery of All Time and Why You Need to Know About It’), Edwin Hubble’ın galaksilerin birbirinden uzaklaştığını gösteren gözlemlerini, Georges Lemaître’in radikal önerilerini ve Büyük Patlama kavramının ilk yıllarda neden dirençle karşılandığını ayrıntılı biçimde ele alıyor. Soğuk Savaş döneminde bilimsel tartışmaların ideolojik cepheleşmelerle nasıl iç içe geçtiğini, sabit hâl kuramı ile Büyük Patlama arasındaki rekabet üzerinden görünür kılıyor.

Son bölümlerde kozmik mikrodalga arka plan ışımasının keşfi, teorinin deneysel olarak nasıl güç kazandığını ortaya koyuyor. Kitap, Büyük Patlama’nın kesin bir dogma olmadığını, sürekli sınanan ve geliştirilen bir çerçeve sunduğunu vurguluyor. Bilimin ilerleyişini, yanılgılar, tesadüfler ve inatçı sorular eşliğinde anlatırken, kozmolojinin neden çağımızın en büyük düşünsel serüvenlerinden biri olduğunu ikna edici biçimde gösteriyor.

  • Künye: Simon Singh – Büyük Patlama: Tüm Zamanların En Önemli Bilimsel Keşfi ve Neden Onun Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Gerektiği Üzerine, çeviren: Alper Hayreter, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

John Richardson – Heidegger (2025)

John Richardson’ın bu çalışması, Martin Heidegger’in felsefesini kronolojik bir biyografi anlatısına indirgemeden, kavramsal eksenleri boyunca açımlayan bütünlüklü bir okuma sunuyor. Kitap, Heidegger’in düşüncesini yalnızca ‘Varlık ve Zaman’la özdeşleştiren dar yorumlara karşı çıkarak, erken dönem fenomenolojik çözümlemeler ile geç dönem ontolojik ve poetik yönelimler arasındaki sürekliliği görünür kılıyor. Richardson, Heidegger’in felsefesini bir “sistem” olarak değil, varlık sorusunun giderek derinleşen bir arayışı olarak ele alıyor.

Çalışmanın merkezinde ‘Varlık ve Zaman’ yer alıyor ve insan varoluşunun dünyaya her zaman zaten-atılmış, ilişkisel ve zamansal bir yapı olarak nasıl kavrandığı ayrıntılı biçimde inceleniyor. Dasein analitiği, gündeliklik, kaygı, ölüm ve özgünlük gibi kavramlar üzerinden, özne-merkezli modern felsefenin nasıl çözüldüğü gösteriliyor. Richardson, bu çözülmenin yalnızca varoluşçuluğa değil, etik, politika ve tarih anlayışlarına da uzanan sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümünde Heidegger’in düşüncesinin “dönüş” olarak adlandırılan geç evresi ele alınıyor. Varlığın tarihsel olarak örtülmesi, dilin düşünmedeki kurucu rolü, şiirin hakikati açığa çıkarma gücü ve teknolojinin dünyayı bir kaynak deposu olarak düzenlemesi tematik başlıklar altında tartışılıyor. Heidegger’in modern teknik aklına yönelttiği eleştiri, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl daraltıldığını gösteren ontolojik bir teşhis olarak okunuyor.

Richardson’ın çalışması, Heidegger’i ne yüceltici bir sadakatle ne de indirgemeci bir reddiyeyle ele alıyor. Aksine, felsefesinin açtığı imkânları ve yarattığı gerilimleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, Heidegger’i anlamayı, varlık sorusunu bugünün dünyasında yeniden sormakla eşdeğer bir düşünsel uğraş olarak konumlandırıyor.

  • Künye: John Richardson – Heidegger, çeviren: Soner Soysal, Alfa Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2025

Ian Morris – Coğrafya Kaderdir (2025)

Ian Morris bu çalışmasında, Britanya’nın on bin yıla yayılan tarihini, coğrafyanın sunduğu imkânlar ile insanın bunları nasıl kullandığı arasındaki gerilim üzerinden anlatıyor. Ada olmanın sağladığı görece güvenlik, denizlere açıklık ve Avrupa ile kıta dışı dünyalar arasında kurulan doğal köprü, Britanya’nın erken dönemden itibaren dışa dönük bir toplumsal yapı geliştirmesini sağlıyor. Morris, bu fiziksel koşulların tek başına belirleyici olmadığını, coğrafyanın ancak teknolojik yenilikler ve örgütlenme biçimleriyle birleştiğinde tarihsel bir avantaja dönüştüğünü vurguluyor.

‘Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih)’ (‘Geography Is Destiny: Britain and the World: A 10.000-Year History’), tarımın adaya gelişiyle başlayan uzun süreci şehirleşme, devletleşme ve imparatorluk aşamalarına bağlayarak ilerliyor. Atlantik dünyasına açılım, köle ticareti ve deniz gücü, Britanya’nın küresel sistemde merkezî bir konum kazanmasını sağlıyor. Sanayi Devrimi ise coğrafi avantajları katlayarak Britanya’yı ekonomik ve askerî bir süper güce dönüştürüyor. Morris, bu yükselişi Batı’nın genel tarihsel ivmesiyle ilişkilendirirken, Britanya’nın bu süreçte kilit bir laboratuvar işlevi gördüğünü gösteriyor.

Ancak anlatı yalnızca yükselişle sınırlı kalmıyor. İki dünya savaşı, imparatorluğun çözülmesi ve küresel güç dengesinin Atlantik’ten Pasifik’e kayması, Britanya’nın tarihsel rolünü yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Morris’e göre asıl mesele Avrupa içi tartışmalar değil, Asya merkezli yeni dünya düzenine nasıl uyum sağlanacağı sorusu oluyor. Kitap, coğrafyanın kaderi çizdiğini ama bu kaderin her dönemde insan iradesiyle yeniden şekillendiğini savunarak, Britanya tarihini küresel tarih açısından neden önemli olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Ian Morris – Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih), çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, tarih, 704 sayfa, 2025

Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz (2025)

Bu kitap, Homeros’un dünyasını modern çağın karmaşıklıklarıyla bir araya getiren özgün bir düşünme alanı açıyor. Sylvain Tesson, ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’yı yalnızca antik destanlar olarak değil, hâlâ insan ruhunun temel sorularını aydınlatan canlı metinler olarak okuyor. Savaşın anlamsızlığı, öfkenin yıkıcılığı, yolculuğun dönüştürücü niteliği ve kaderin belirsizliği gibi temaları bugünün krizleriyle ilişkilendirerek Homeros’un sesinin neden hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Ona göre destanlar, modern dünyanın hızına karşı bir durup düşünme fırsatı sunuyor; insanı hem kendi geçmişiyle hem de ortak evrensel deneyimlerle buluşturuyor.

Tesson, kendi seyahatlerinden ve doğa karşısındaki gözlemlerinden yararlanarak Homeros’un metinlerine fiziksel bir canlılık katıyor. Rüzgârın yön değiştirmesi, denizin kabarması, güneşin batışı gibi imgeler, hem destanların ritmini hem de insanın doğayla ilişkisini yeniden düşünmemize yardımcı oluyor. Kahramanların tutkuları, zaafları, sadakatleri ve yalnızlıkları günümüz insanının duygusal çıkmazlarına ayna tutuyor; böylece antik karakterler yalnızca tarihsel figürler olmaktan çıkıp çağdaş birer muhatap hâline geliyor. Tesson’a göre Homeros, insan davranışlarının sürekliliğini anlamanın kapısını aralıyor ve destanları bir edebi miras olarak değil, bir yaşayış biçimi olarak okumayı mümkün kılıyor.

‘Homeros’la Bir Yaz’ (‘Un été avec Homère’), klasiklerin neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu hatırlatan bir çalışma olarak öne çıkıyor. Tesson, Homeros’un kalıcılığını modern duyarlılıklarla ilişkilendirerek hem edebiyat hem felsefe açısından zengin bir yorum sunuyor. Böylece kitap, antik dünyanın mirasını bugünün düşünsel ihtiyaçlarıyla buluşturan önemli bir katkı hâline geliyor.

  • Künye: Sylvain Tesson – Homeros’la Bir Yaz, çeviren: İsmail Yerguz, Alfa Yayınları, deneme, 224 sayfa, 2025

Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi (2025)

Evrenin hikâyesi, akıl almaz bir sıkışıklığın içindeki kozmik bir kıvılcımla başlıyor; 13,8 milyar yıl önceki bu başlangıç, ışınımın maddeye dönüşmesiyle atomaltı parçacıkların, atomların, yıldızların ve galaksilerin sahneye çıktığı uzun soluklu bir dönüşüme kapı açıyor. Kerem Cankoçak, bu büyük serüveni yalnızca fizik yasalarının soğuk diliyle değil, maddenin kendi macerasını felsefi bir derinlikle kavrayan bir anlatımla iz sürerek aktarıyor. Evrenin sürekli değişen yapısından yola çıkarak Dünya’nın oluşumuna, canlılığın ortaya çıkışına ve sonunda Homo sapiens’in evreni gözleyen bir varlık hâline gelişine uzanan çizgiyi berrak bir dille yeniden kuruyor.

Cankoçak’ın çalışması, yalnızca kozmolojinin ve parçacık fiziğinin temel taşlarını sadeleştiren bir popüler bilim kitabı değil; aynı zamanda Türkiye’de bilim yazınının gelişmesine büyük katkı sunan bir yaklaşımın ürünü. CERN’deki deneysel fiziğin karmaşık ayrıntılarını herkesin anlayabileceği bir açıklıkla aktarması, onu Türkiye’de bilimsel düşüncenin kamusallaşmasında öne çıkan isimlerden biri hâline getiriyor. ‘Maddenin Kısa Tarihi’, evrenin başlangıcından bugünkü toplumsal tartışmalara uzanan çizgide bilimin nasıl düşünsel bir pusula olabileceğini gösteriyor.

Her bölüm sonunda yer alan ileri okuma önerileriyle kitabı yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir rehber hâline getiren Cankoçak, maddenin yolculuğunu hem bilimsel hem de kültürel bağlamlarda kavramamıza yardımcı oluyor. Bu kısa tarih, evrenin kendini bizler aracılığıyla anlamaya başlayan bir hikâye olduğunu hatırlatan, Türkiye’de bilime ilginin gelişimini de besleyen önemli bir çalışma.

  • Künye: Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan CERN Deneylerine Maddenin Yolculuğu, Alfa Yayınları, bilim, 304 sayfa, 2025

Anthony Storr – Müzik ve Zihin (2025)

Anthony Storr, bu kitabında müziğin insan zihnindeki kökenini ve işlevini araştırıyor. Müzik üretme ve müzikten haz alma kapasitesinin biyolojik bir lüks değil, insan deneyiminin temel unsuru olduğunu savunuyor. Storr, müziğin duyguları ifade etme biçimimizi derinleştirdiğini, zaman algımızı düzenlediğini ve kişilerarası bağları güçlendirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, müziğin yalnızca estetik bir etkinlik olmadığını, bilişsel süreçleri ve benlik deneyimini şekillendiren bir yapı oluşturduğunu düşündürüyor.

Yazar, müziğin konuşmanın bir türevi olarak değil, kendi başına gelişen bağımsız bir iletişim sistemi olduğunu vurguluyor. Müziğin ritim, tekrar ve yapı yoluyla zihinsel düzen yarattığını, kaotik duyguları bütünleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Storr, yaratıcılık ile psişik bütünlük arasındaki ilişkiyi değerlendirerek müziğin içsel dünyayı dengede tuttuğunu öne sürüyor. Bu çerçeve, müziğin hem bireysel iyilik halini hem de kolektif uyumu desteklediğini gösteriyor.

‘Müzik ve Zihin’ (‘Music and the Mind’), antropolojiden psikolojiye uzanan geniş bir alanı birleştirerek müziğin insan türünün gelişiminde neden merkezi bir rol oynadığını açıklıyor. Storr’un müziği zihinsel sağlık, bilinç ve toplumsal yaşam bağlamında yorumlaması, eseri alanında önemli kılıyor. Kitap, müziğin biyolojik, kültürel ve duygusal boyutlarını bütünleyen yaklaşımıyla modern müzik psikolojisinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kitap, müziğin insan zihnindeki yerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Anthony Storr – Müzik ve Zihin, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, psikoloji, 312 sayfa, 2025