Hasan Kılıç – Devlet ve Borçla Yönetmek (2024)

‘Devlet ve Borçla Yönetmek’, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından başlayarak Türkiye’de tabiyet ilişkisini, birbirini besleyen ve bir ağ şeklinde genişleyen iki kavramı inşa ederek açıklıyor: borç ve güvenlik devleti.

Foucault’dan ödünç alınan dispositif kavramını, borç ve güvenlik devletini Türkiye’deki tabiyet ilişkisinin yeni biçimini anlamak için başarılı bir biçimde kullanan çalışma; yurttaşın hem borçlu hem de potansiyel tehdit olarak nasıl kurulduğunu, bu iki dispositifin pratik işleyişi ile açıklıyor.

Siyasal bir kategori olarak yurttaşın yerine siyasal taleplerinden çekilip çıkarılan borçlu insanın güvensizlik içindeki yeni tabi konumunu anlamak için bir anahtar sunuyor.

2000’li yılların iki ana eğilimini, finansallaşma ve güvenlik devletini tabiyet ilişkilerini kuran iki yönetim tertibatı olarak konumlandıran kitap okurunu her biri kendi başına önemli iki litaratürle buluşturmakla kalmıyor; yeni yönetim formunun yarattığı yeni öznellik biçimlerinin pratikte nasıl ortaya çıktığını tartışarak politik bir mücadele eksenine de işaret ediyor.

  • Künye: Hasan Kılıç – Devlet ve Borçla Yönetmek, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 272 sayfa, 2024

Daniel Guérin – Burjuvazi ve Çıplak Kollular (2024)

Daniel Guérin’in Fransız Devrimi sırasında Fransa’daki sınıf gerilimlerini incelediği çalışması ‘Burjuvazi ve Çıplak Kollular’, 31 Mayıs 1793 yılında Jirondenler’in düşmesinden itibaren ilk modern sınıf çatışmasının ortaya çıkışına tanıklık etmemize yardımcı oluyor ve burjuva devriminin jakoben liderlerine karşı baldırı çıplaklar tarafından yönetilen proleter bir devrimin tohumlarının atıldığını gösteriyor.

Eser, burjuva olarak kabul edilen önde gelen siyasi figürler ile Parisli çıplak kollular olarak adlandırdığı işçi kesim militanlar arasındaki bağlantılara dikkat çekiyor ve “tabandan terör” ile “tepeden terör” kavramlarına ışık tutuyor.

Bu şekilde Guérin, devrimi tamamlamak için baskı önlemleriyle çıplak kolluları kullanan burjuva bu figürlerin Thermidor’da nasıl düştüğünü anlamamızı kolaylaştırıyor.

Fransız Devrimi tarihine getirilen bu yeni bakış açısı, burjuva demokrasisi ile proleter demokrasi arasındaki temel farklılıkları vurgulayarak “fikir birikimimizi yeniden inşa etmemize”, “eşitlik ve özgürlük fikirlerinin gerekli sentezini” yeniden düşünmemize imkân tanıyor.

Claude Guillon’un önsözü ise komünist tarihçilerden çok sert eleştiriler alan eseri çeşitli tarihçilerin çalışmalarından yararlanarak yirminci yüzyılın ideolojik ve tarih yazımı tartışmaları içine yerleştiriyor.

  • Künye: Daniel Guérin – Burjuvazi ve Çıplak Kollular: Fransız Devrimi’nde Toplumsal Mücadeleler (1793-1795), çeviren: Beyza Başer, Ayrıntı Yayınları, tarih, 224 sayfa, 2024

David Pavón Cuéllar, Ian Parker – Psikanaliz ve Devrim (2024)

Freud, psikoloji dünyasıyla eleştirel ve şüpheci bir ilişki içindeydi.

O, psikolojiyi, nesnel bir biçimde bilinebilecek; belirli, gerçek, tamamen açık ve her insanda her zaman aynı olabilecek bir olgu olarak görmedi.

Bütün bunlar, Freud’un insan acısının doğasının tarihsel bağlamına ve acının diyalektik bir sürecin içinde kendini semptomlarda gösterdiğine dair değerli çıkarımlar yapmasını sağlamıştır.

Bu çıkarımlar aynı zamanda kavrayış ve özgürleşme arasındaki ilişkiye de ışık tutmaktadır.

Tarihi ve psikanalizi sevsek de sevmesek de tarihin kendisi mevcut düzeni alaşağı etme girişimlerinin ve bunların yenilgilerinin tekrar ettiği bir süreçtir.

Bir kalemde yinelemeyi bırakıp başarılı olamayız; çünkü tarihi kendi seçtiğimiz koşullarda yazamayız.

Verili koşullar içerisinde ve sömürücü yabancılaştırıcı üretim ve tüketim koşullarını oldukları yerde tutan farklı baskı örüntülerine göre hareket ederiz.

Bu örüntülerin çok önemli bir işlevi vardır ki o da hayati gereksinimler olan kolektif öz-örgütlenmelerin inşasına engel olmaktır.

Bu manifesto özgürlük hareketleri için, daha iyi bir dünya için hazırlandı.

Günümüzün baskıcı, sömürücü, yabancılaştırıcı gerçekliğiyle mücadele eden birey ve gruplara hitaben ve onlar için yazıldı.

Bu manifesto bugünkü yaşamın sefil dış gerçekliği ve adına “psikoloji”miz denebilecek, derinlerde “içimizde” olduğunu hissettiğimiz, sıklıkla gerçekliğe teslim olan ya da umuyoruz ki ona isyan eden “içsel” yaşamlarımızın karşılıklı ilişkisi üzerinedir.

Manifesto, psikanalizin toplumsal hareketler için ne denli güçlü bir müttefik olduğunu anlatıyor.

Yazarlar psikanalizin dört temel kavramının -bilinçdışı, yineleme, dürtü, aktarım- dünyayı değiştirmeye çalışan toplumsal hareketlere de rehberlik edecek potansiyeli olduğunu ve bu amaçla bu kavramları yeniden yapılandırdıklarını ifade ediyor.

  • Künye: David Pavón Cuéllar, Ian Parker – Psikanaliz ve Devrim: Özgürleşme Hareketleri İçin Eleştirel Psikoloji, çeviren: Ayçe Feride Yılmaz, Baran Şengül, Eda Kaya, Müyesser İrem Temel, Pelşin Ülgen Kurtul, Y. Can Derdiyok, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 160 sayfa, 2024

Dean Rickles – Hayat Kısa (2024)

Zamanın en büyük para birimi olduğu ve aldığımız her nefesin bizi kaçınılmaz sona yaklaştırdığı bir dünyada anlamlı bir hayat yaşamak mümkün mü?

Dean Rickles, bu kısa ve öz kitabında, her nefesimizin bizi kendi sonluluğumuzla yüzleştirmesine rağmen hâlâ nasıl devam etmeye değer bir yaşam inşa edebileceğimizin izlerini sürüyor.

Yaşamın bütün geçiciliğiyle kucaklanabilmesinin yolunun ölüm fikrini ondan ayırmamakla mümkün olduğunu ileri süren Rickles, hepimizin kaygılandığı hayatın anlamı sorusunu, tam da onun sınırlılığı ve sonluluğuyla cevaplıyor.

Hayat Kısa, otantik bir anlamın ise buradan doğacak bir zaman kavrayışıyla nasıl şekilleneceğinin anahtarını sunuyor okuruna.

Kendi ölümlülüğünün farkında canlılar olarak yaşadığımız kaygıların, modern dünyanın hızıyla iyice ivme kazandığı bir zamanın kitabıdır ‘Hayat Kısa’.

Yazar, seçim yapmanın da tıpkı ölmek gibi, yaşayacağımız başka senaryoların ortadan kaldırılması sırasında deneyimlediğimiz kararsızlık olduğuna odaklanıyor.

Ölüm korkusuna benzer bir kaygıyla hiçbir seçenekten vazgeçmeyerek söz konusu olanakları bütün hayatlarına yayabilmek için sürekli bir kararsızlık içerisinde yaşama eğilimi karşısında, nasıl bu tuzaklara düşmeden anlamlı bir hayat inşa edebileceğimizin yollarını arıyor.

Rickles bu tuzaklardan kaçarken yer yer Stoa felsefesinin kavramlarından ve düşünme biçimlerinden de yararlanıyor.

‘Hayat Kısa’, ne kadar az vaktimizin kaldığını değil de hayatlarımızı anlamlandırmak için aslında hiç vaktimizin olmadığını bize göstererek her anın yaratıcı gücünü hatırlamamızı sağlıyor.

  • Künye: Dean Rickles – Hayat Kısa: Daha Anlamlı Bir Hayat İçin Kısa Bir Rehber, çeviren: Seray Soysal, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 128 sayfa, 2024

Mark Stoll – Kâr (2024)

En basit haliyle, bir ürün veya hizmetten harcadığından fazlasını kazanmak anlamına gelen kâr, odunda bulunan enerjiyi çıkarmayı, toprağı ehlileştirip ondan istifade etmeyi, ekosistemlerin düzenini altüst etmeyi öğrenmiş homo sapiens zekâsının esas ürünüdür.

Uygarlık geliştikçe, insanlara bir iş yaptırmak için onları çoğu kez çeşitli acımasız yöntemlerle disipline edip gezegenden daha fazla kâr elde etmenin farklı yollarını bulduk.

Tarihçi Mark Stoll, kapitalizmin bu süreci nasıl tırmandırdığını ortaya koyuyor ve bunun çevreye maliyetinin izlerini sürüyor.

Ortaçağ İtalya’sının mali sisteme getirdiği yenilikler Avrupa’nın Amerika kıtasını keşfiyle milyonlarca köle ve Amerikan yerlisinin canı pahasına, muazzam kâr ve kapsamlı toplumsal değişikliklere olanak sağlayan ticaret ağlarını yarattı.

Sanayi Çağı ticaretle insanları bir araya getirdi ve yaşamı değiştiren bir enerji devrimine sebep oldu.

Toplum, üretimin verimli bir hal kazanmasıyla ürünlere boğulunca da bireyin sonsuz tüketim döngüsünde yaşamasına dayalı yeni bir kapitalizm türü ortaya çıktı.

Yaratıcılık ve kötülüğün inanılmaz hikâyesi Ortaçağda, Venedik doçunun sarayında başlıyor ve Jeff Bezos’un kendi uzay aracına binişiyle sona eriyor.

Mark Stoll’un devrim niteliğindeki anlatısı kapitalizmin gelişiminin merkezine çevresel etmenleri yerleştiriyor ve sistemin yarattığı feci sonuçların uzun süreli etkilerini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Mark Stoll – Kâr: Kapitalizmin Tarihine Ekolojik Bakış, çeviren: Zeynep Demir, Ayrıntı Yayınları, ekoloji, 400 sayfa, 2024

Bruno Munari – Meslek Olarak Sanat (2024)

‘Meslek Olarak Sanat’, endüstriyel tasarım kategorisinde değerlendirebileceğimiz bir kitap.

Yazarın Il Giorno gazetesi için yazdığı makalelerinin yanı sıra kitabın teması için uygun gördüğü başka yazılarını da içeriyor.

İlk baskısı 1966’da yapılan ve Laterza yayınevinin çeşitli dizilerinde yer alan bu eser, günümüze kadar yirmiden fazla baskı yaptı.

Endüstriyel tasarım, reklamcılık, grafik tasarım, gündelik nesnelerin estetiği, kullanım nesneleri ve sanat, görsel iletişim alanlarında vazgeçilmez bir başvuru kaynağı.

Munari burada, yıldız sanatçı mitini yerle bir edip onun yerine tasarımcı figürünü koyuyor.

Munari, tasarımın, tasarımın çeşitli uzmanlıklarının son derece kapsamlı bir sunumunu sunuyor: görsel tasarım, endüstriyel tasarım, grafik tasarım…

İtalyan yazar, sanatçı ve tasarımcı Bruno Munari, sanat, tasarım ve grafik alanlarında 20. yüzyılın en önemli temsilcilerinden biri.

Görsel ve dokunsal deneyleriyle gerçekleştirdiği formun yapısal olanaklarına dair araştırmaları yaratıcılığını emsalsiz hale getirdi.

  • Künye: Bruno Munari – Meslek Olarak Sanat, çeviren: Betül Parlak, Ayrıntı Yayınları, sanat, 224 sayfa, 2024

Ernst Bloch – Thomas Münzer (2024)

Yirminci yüzyıla yön veren filozoflardan Ernst Bloch, yola koyuluşun, hareketin, direncin ve öngörü bilincinin düşünürüydü.

Onun umut, dimdik yürüme ve somut ütopya ana-motifleri çalkantılı 1960’ların tartışmalarına da nüfûz etti.

Bloch’la birlikte, felsefi düşüncenin keşfedilenin haritasını çıkarmaktan daha fazlasını ifade ettiğini öğrenebiliriz.

Yaşanan ânın karanlığı ve henüz-olmamanın ontolojisi, “bir tür” aklın kural-koyucu düzenlemesine izin vermeyen ve çağdaş toplumdaki derin değişimler karşısında yeni bir ışıkta ortaya çıkan düşünce kategorilerini ifade eder.

Bloch’u (tekrar) okumanın zamanı geldi.

Felsefenin temel soruları ile toplumun ve kültürün sorunları üzerine ortaya koyduğu düşünceler sizi bunu yapmaya davet ediyor.

‘Thomas Münzer’, alışılagelmiş bir biyografi değil kesinlikle.

Bloch’un izini sürdüğü büyük Alman köylü savaşında Münzer’in somut teolojik talebi, coşkulu, radikal demokratik ve geleceğe ait, henüz sırası gelmemiş bir tarihselliği içerir.

Yenilgiye rağmen umudun yaşadığı, resmî kiliselerle karşılaştırıldığında önümüzü meşale gibi aydınlatan bir karizmada belirginleşen somut bir ütopya.

  • Künye: Ernst Bloch – Thomas Münzer: Devrimin Teoloğu, çeviren: Tarık Kayakan, Ayrıntı Yayınları, biyografi, 224 sayfa, 2024

Enzo Traverso – Modern Barbarlığın Eleştirisi (2024)

Enzo Traverso, Yahudi karşıtlığı, modernite ve Holokost arasındaki ilişkileri inceliyor.

Kitabın farklı bölümleri Avrupalı Yahudilerin yok edilmesinin çeşitli boyutlarını, tarihsel belleğe ilişkin yaklaşımları ve antisemitizmin doğasına dair sol tartışmaları anlatıyor.

Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisinden ve Walter Benjamin gibi bir düşünürün heterodoks Marksizminden ilham alan Traverso, Auschwitz’ten sonra eleştirel düşüncenin ilerleme kavramını yeniden ele alması gerektiğini savunuyor.

  • Geçmişten günümüze tarihsel anlamda bir ilerleme sürecinde olduğu varsayılan Batı medeniyetinin önde gelen temsilcilerinden biri olan Almanya, Auschwitz’e imza attığında bu ilerleme bir kesintiye mi uğramıştı yoksa Auschwitz, Aklı, özgürleştirici bir güç olmaktan çıkarıp bir tahakküm ve terör aracına dönüştüren uzun bir Batı medeniyeti yolunun doruk noktası mıydı?
  • Hitler’in yaklaşım ve yöntemleri ayrık birer olgu muydu yoksa tüm Avrupa’nın sınıf ve ırk kökenli dürtülerinin özünü mü yansıtıyordu?
  • Auschwitz’in Yahudi toplumunda yarattığı refleks İsrail Devleti’nin nasıl bir yol izlemesine neden oldu ve gelecekte neler olabilir?

Enzo Traverso, bu soruları yanıtlamaya çalışıyor.

  • Künye: Enzo Traverso – Modern Barbarlığın Eleştirisi: Faşizm, Antisemitizm ve Tarihin Kullanımı Üzerine Makaleler, çeviren: Selim İ. Kabak, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 208 sayfa, 2024

Lewis Mumford – Teknoloji ve Uygarlık (2024)

Teknolojik değişimin insani boyutlarını inceleyen herhangi bir araştırmacı eninde sonunda Lewis Mumford’la karşılaşacaktır.

Mumford, konuyla ilgili çığır açıcı, ileri görüşlü yaklaşımlarıyla, modern materyal kültürün merkezindeki temel inanışlar ve etik ikilemler üzerinde düşünmemize yardımcı olacak geniş bir entelektüel kaynak sunar.

Bu konudaki kitaplarından ilki olan ‘Teknoloji ve Uygarlık’, yirminci yüzyılın başlarındaki akademik geleneklere açıkça meydan okudu ve teknoloji merkezli yaşamın doğurduğu beklentiler hakkında onlarca yıldır süren canlı tartışmalara zemin hazırladı.

Mumford bizi her biri paradigma niteliğinde bir dizi büyüleyici bölümden geçirirken makineye dair “büyük anlatıyı” sunar.

Makineyi, teknolojiyi, teknolojinin insan ruhu üzerindeki etkisini, yarattığı insan tipini, ortaya çıkardığı toplumsal sınıfları, bu sınıfların birbiriyle ilişkisini belki de eşi benzeri görülmemiş bir netlikle gözler önüne serer.

Kent planlamasından kültür ve sanat tarihine, teknolojiden toplumsal eleştiriye uzanan geniş bir alanda çalışmış olan Amerikalı düşünür Lewis Mumford’un başyapıtlarından biri olan ‘Teknoloji ve Uygarlık’, okuyucuyu kendi modern varoluşunun gerçeklerini, kökenlerini, çelişkilerini, yanlışlarını, doğrularını ve teknolojiyle ilişkisini irdelemeye davet ediyor.

  • Künye: Lewis Mumford – Teknoloji ve Uygarlık, çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 480 sayfa, 2024

Richard Marsden – Sermayenin Doğası (2024)

Sanallığı benimsememize karşın sahiciliğe özlem duyuyoruz.

Geleceğe hızla atılmamıza rağmen geçmişin hasretini çekiyoruz.

‘Sermayenin Doğası’, toplumsal yaşamın mekânsal ve zamansal koordinatlarındaki süregelen rahatsızlığın tam ortasındaki bu gerilimi açıklamayı amaçlar.

Bunu, Marx ve Foucault’yu eleştirel gerçekliğin merceğinden tekrar okuyarak ve toplumsal teorilerinin esastan uyuşmadığı yönündeki yaygın kanıyı altüst ederek yapar.

Netice Marx’ın “toplumsal üretim ilişkileri” ile Foucault’nun “disipline eden iktidarı” arasında konumlanan aydınlatıcı bir sentezdir.

Yazar bu sentezden eylem kapasitemizin maddi nedeninin bir modelini inşa eder: sermaye, toplumun genetik kodu.

Kitapta Foucault’nun iktidar kavramı Marx’ın analitiğinin merkezine yerleştirilir.

İktidar mantığı ve değer yasası; disipline eden teknolojiler ve sermaye birikiminin genişleyip yükselen sarmalları iç içe geçerek birbirine karışır.

Foucault iktidarın “nasılını” Marx ise “nedenini” açıklar.

Kitapta ikisinin birlikte postmodernitenin koşullarını şekillendiren geçerli üretim ilişkilerinin etkin mantığını tanımladıkları öne sürülüyor.

Kavramsal açıdan özgün ve açıkça yazılmış bu ikonoklastik eser; toplum, iktisat ve siyasal teori ile eleştirel organizasyon, yönetim çalışmaları ve postmodernizm alanlarında okuyan ve araştıranlarca hoşnutlukla karşılanacaktır.

  • Künye: Richard Marsden – Sermayenin Doğası: Foucault’dan Sonra Marx, çeviren: Yunus Emre Ceren, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 352 sayfa, 2024