Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek (2025)

Alain de Botton bu kitabında, gündelik hayatın içindeki sıradan görüntülerin nasıl fark edilmeden akıp gittiğini anlatıyor. Görmenin yalnızca biyolojik bir işlev olmadığını, dikkat ve anlamla kurulan kültürel bir pratik olduğunu savunuyor. Sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin dünyaya bakma biçimlerinden yola çıkarak, bakmanın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri olduğunu gösteriyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’ (‘On Seeing and Noticing’), estetik deneyimi müze ve galeri duvarlarından çıkarıp sokaklara, evlere ve gündelik nesnelere taşıyor. de Botton, bir ağacın, bir sandalyenin, bir binanın ya da bir yüzün ancak dikkatle bakıldığında zenginleştiğini söylüyor. Fark etmenin insanı yavaşlattığını, hız ve verimlilik takıntısıyla şekillenen modern dünyada derinlik duygusunu geri kazandırdığını vurguluyor.

Yazar, görmenin aynı zamanda ahlaki bir boyutu olduğunu öne sürüyor. Bir şeye dikkat etmek, ona değer vermek anlamına geliyor ve bu tutum dünyayla kurulan ilişkinin yönünü belirliyor. Görmezden gelinen şeyler silikleşirken, üzerine eğilineni anlamlandırmak mümkün oluyor. Bu nedenle kitap, bakışın niteliğini bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’, okuru dünyaya yeniden bakmaya, sıradan olanın içindeki anlamı keşfetmeye çağırıyor. Görsel yorgunluğun ve dikkat dağınıklığının arttığı çağımızda, algıyı derinleştiren bu yaklaşım estetik düşünce açısından önemli bir yerde duruyor ve gündelik hayatın felsefi değerini görünür kılıyor.

  • Künye: Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek, çeviren: Ahu Antmen, Ahu Sıla Bayer, Ayşe Ece, Everest Yayınları, deneme, 104 sayfa, 2025

David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar (2025)

David Graeber’in bu kitabı, antropoloji ile anarşizm arasında kurulmamış ama kurulması gereken fikri hattı cesurca tartışan kısa ama etkili bir manifesto niteliği taşıyor. İlk kez 2004’te yayımlanan bu çalışma, “var olmayan bir bilimin taslağı” olarak yola çıkıyor ve hem akademiye hem de siyasal düşünceye radikal bir soru yöneltiyor: Hiyerarşi, iktidar, şiddet ve kolektif örgütlenme biçimlerini inceleyen antropoloji ile aynı meseleleri politik bir etik üzerinden sorgulayan anarşizm neden ortak bir zemin yaratamıyor?

Graeber, modern olmayan toplumların karar alma süreçlerini ve çatışma çözme mekanizmalarını incelerken Batı’nın demokrasi anlayışının ne kadar dar bir tarihsel çerçeveye dayandığını gösteriyor. Antik Atina’nın “demokrasinin sıfır noktası” olarak sunulmasını eleştiriyor ve bunun, insan topluluklarının binlerce yıldır kullandığı farklı ve daha yatay örgütlenme biçimlerini görünmez kıldığını vurguluyor. Ona göre antropoloji, bu alternatif pratiklerin kaydını tutarak yalnızca tarihsel çeşitliliği değil, hiyerarşiye mecbur olmadığımız gerçeğini de ortaya çıkarıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’ (‘Fragments of an Anarchist Anthropology’), çoğunluk demokrasisinin hangi durumlarda işlemediğini, konsensüs, müzakere ve gönüllü birliktelik gibi başka karar alma yöntemlerinin neleri mümkün kıldığını somut örneklerle tartışıyor.

Graeber’in amacı yeni bir sistem inşa etmekten çok, mevcut politik hayal gücümüzün önündeki engelleri kaldırmak. Devletin zorunlu olmadığını, iktidarın doğal bir olgu değil tarihsel bir tercih olduğunu hatırlatıyor. Antropolojiyi, yalnızca kültürleri betimleyen bir disiplin olarak değil, özgürlük pratiklerini ortaya çıkarabilen bir araç olarak yeniden konumlandırıyor. ‘Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar’, siyaset teorisine alternatif bir perspektif sunması, demokratik pratikleri yeniden düşünmeye çağırması ve toplumsal hayal gücünü genişletmesi bakımından Graeber’in en etkili metinlerinden biri.

  • Künye: David Graeber – Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar, çeviren: Ulaşcan Kurt, Everest Yayınları, antropoloji, 104 sayfa, 2025

Alain de Botton – Statü Endişesi (2025)

Alain de Botton’un bu kitabı, modern toplumda insanların neden sürekli olarak başkalarıyla kendilerini kıyasladıklarını ve başarı ölçütlerinin bu kadar baskın hale geldiğini sorguluyor. De Botton’a göre “statü endişesi”, yalnızca zenginlik ya da şöhret arzusu değil; sevilme, değerli görülme ve onaylanma ihtiyacının toplumsal bir tezahürüdür. Bu endişe, insanların kendilerini başkalarının gözünden değerlendirmesine ve yaşamlarını görünmez bir rekabet duygusunun belirlemesine yol açar.

Yazar, tarih boyunca bu endişenin nasıl değiştiğini anlatıyor. Feodal çağda statü, doğuştan belirlenirken modern dünyada bireyin çabasıyla elde edilir hale gelmiştir. Bu özgürlük görünüşte cazip olsa da, başarısızlık artık kişisel kusur sayıldığı için bireyi sürekli bir yetersizlik korkusuna mahkûm eder. De Botton, kapitalist sistemin “herkesin yükselebileceği” vaadiyle bu kaygıyı daha da büyüttüğünü, reklamlardan eğitim sistemine kadar her yapının insanlara sürekli “daha fazlasını hak ettiğini” fısıldadığını söyler.

‘Statü Endişesi’ (‘Status Anxiety’), felsefe, edebiyat, sanat ve din tarihinden örneklerle bu kaygıya karşı geliştirilebilecek düşünsel panzehirleri tartışır. Stoacı bilgelik, Hristiyan tevazusu, bohem yaşam tarzı ve sanatın özgürleştirici bakışı bu panzehirler arasındadır. De Botton’a göre gerçek huzur, statüyü değil, anlamı merkeze alan bir yaşam anlayışıyla mümkündür.

‘Statü Endişesi’, incelikli bir toplumsal eleştiri olmasının yanında, modern insanın görünmez baskılarına karşı felsefi bir rehber. De Botton, statü arzusunun insanı tutsak ettiğini, ama farkındalıkla dönüştürülebileceğini hatırlatıyor: başkalarının gözünde değil, kendi gözümüzde değerli olmanın yollarını aramamız gerektiğini söylüyor.

  • Künye: Alain de Botton – Statü Endişesi, çeviren: Ahu Sıla Bayer, Everest Yayınları, deneme, 360 sayfa, 2025

Peter Gay – Modernizm (2025)

Peter Gay’in bu kitabı, modernizmin tarihini edebiyat, sanat, müzik ve mimari üzerinden geniş bir çerçevede ele alıyor. Gay, modernizmi yalnızca bir estetik yönelim olarak değil, 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl ortasına kadar süren kültürel, toplumsal ve entelektüel bir devrim olarak görüyor. ‘Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi’ (‘Modernism: The Lure of Heresy’), hem modernizmin kökenlerine hem de onun dönüştürücü etkilerine dair kapsamlı bir panorama sunuyor.

Gay’e göre modernizmin temelinde “sapkınlığa kapılma cazibesi” (the lure of heresy) yatıyor. Yani modernistler, geleneksel otoritelere, ahlaki normlara ve estetik kurallara karşı çıkarak, “ihanet” sayılabilecek yeniliklere yöneldiler. Bu ihanetin hedefinde yalnızca sanatsal kalıplar değil, aynı zamanda toplumsal ve dini değerler de vardı. Modernistler, bilinçdışının keşfi, bireysel özgürlüğün vurgulanması ve estetik deneyimin dönüştürücü gücü üzerinden yepyeni ifade biçimleri aradılar.

Kitapta, Joyce, Woolf, Kafka, Picasso, Schoenberg, Stravinsky, Le Corbusier gibi modernizmin farklı alanlardaki öncüleri ele alınıyor. Gay, bu figürlerin ortak paydasını hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir kopuş ve yeniden kurma arzusunda buluyor. Modernizm, geçmişin mirasını reddederken ondan beslenmeye de devam ediyor; bu gerilim, hareketin yaratıcı dinamizmini besliyor.

Peter Gay ayrıca, modernizmin iki dünya savaşı, faşizm, komünizm ve kitlesel şiddet gibi yıkıcı tarihsel bağlamlarla iç içe geçtiğini; buna rağmen özgürlük, yaratıcılık ve bireyselliğe dair umutları diri tuttuğunu vurguluyor. Kitap, modernizmi yalnızca sanatsal bir dönem değil, insanlığın düşünce ve duyarlılık tarihinde dönüştürücü bir çağ olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Peter Gay – Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi, çeviren: Orhan Düz, Everest Yayınları, sanat, 648 sayfa, 2025

Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar (2025)

Edmund de Waal’ın bu kitabı, hayali mektuplar biçiminde kaleme aldığı derin bir düşünce-nesne ilişkisi üzerine meditasyon kitabı. 58 mektubun adresi, 19. Yüzyıl İstanbul’una, özellikle de Galata semtinde derin izler bırakan Camondo Ailesi’nin fertlerinden Moïse de Camondo. De Waal, bu mektuplarda Camondo’nun anılarını, yasını, sanatla ve nesnelerle kurduğu bağı inceliyor.

Moïse de Camondo, oğlu Nissim’i I. Dünya Savaşı’nda kaybettikten sonra evini müze olarak devlete bırakmış; evi olduğu gibi korumayı vasiyet etmiş. De Waal, bu “donmuş” mekânın izlerini sürüyor. Evin her odasını gezip, arşivdeki günlük yaşam nesnelerine ve notlara dokunuyor. Ama asla eşyalara müdahale etmeyip, yalnızca eklemeler öneriyor: porselenden küçük objeler, altın ve kurşunla yapılan kintsugi benzeri “tamir” işaretleri…

Ev sadece dekor değil; yankılanan seslerin, yemek kokularının, arşiv notlarının, hizmetli listelerinin bulunduğu bir yaşam alanı. De Waal, bu alanı bellek ve yas mekânı olarak yeniden keşfediyor. Araya gizlenmiş eserler, bazen bir vitrinin içinde kimi zaman gizli bir çekmecede yer alıyor. Camondo’nun hatırasına düşlediği onurlu bellek biçimlerine cevaben, sanatçı “broken places” olarak tanımladığı kırılgan noktaları tespit ederek zarif müdahalelerle işaretliyor.

Açık avluda yer alan sekiz taş bank da bu sürecin parçası: sessizlikte oturmak için, kayıp üzerinde düşünmek için düşünülmüş. Her bankta altın ve kurşundan küçük bir kırık izi var; markajla değil, saygıyla onarma arzusu taşıyor. Bu bir tamir değil, “kırıkların estetikle onurlanması” gibi.

De Waal’ın evi “tamir etme” değil, aynı zamanda “iz bırakma” arzusu var. “You cannot mend this house or this family, but you can mark the broken places with dignity, with love.” (Evi ya da aileyi tamir edemezsiniz ama kırıkları onurla, sevgiyle işaretleyebilirsiniz.) mesajı bu dilekleri somut şekilde ifade ediyor.

‘Camondo’ya Mektuplar’ (‘Letters to Camondo’), sadece bir anma kitabı değil; nesneler aracılığıyla geçmişin izini süren, yas ile sanat, hatıra ile mekân arasında ince, estetik bir köprü kuran eşsiz bir eser.

  • Künye: Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar, çeviren: Gülenay Börekçi, Everest Yayınları, anlatı, 224 sayfa, 2025

Lawrence Venuti – Çevirinin Skandalları (2025)

Lawrence Venuti’nin ‘Çevirinin Skandalları: Farklılıkların Etiğine Doğru’ (‘The Scandals of Translation: Towards an Ethics of Difference’) adlı kitabı, çeviri eyleminin kültürel ve etik boyutlarını sorgular. Venuti, çevirinin yalnızca bir dilsel aktarım değil, aynı zamanda ideolojik bir müdahale olduğunu savunur. Batı merkezli çeviri anlayışının, farklı kültürleri bastırarak homojenleştirdiğini belirtir.

Kitapta Venuti, “görünmezlik” kavramını öne çıkarır. Çevirmenlerin genellikle metne sadık kalmak adına kendilerini silmeleri, aslında kaynak kültürün farklarını görünmez kılar. Bu durum, çeviri aracılığıyla kültürel tahakküm kurma riskini doğurur.

Venuti, yerelleştirici çeviri stratejilerinin, okura tanıdık gelen metinler sunarken, öteki kültürleri boğduğunu vurgular. Ona göre etik bir çeviri, farklılığı koruyarak çalışmalı, kaynak metnin yabancılığını görünür kılmalıdır.

‘Çevirinin Skandalları’, çeviri sürecinin politik doğasına dikkat çekerken, çevirmenin sorumluluğunu yeniden tanımlar. Venuti, çevirmenin yalnızca diller arası değil, kültürler arası bir aracı olduğunu ve bu aracılığın etik ilkelerle yönlendirilmesi gerektiğini ileri sürer.

Bu kitap, çeviri kuramına eleştirel bir bakış sunarken, kültürel çeşitliliğe saygılı bir çeviri anlayışının nasıl inşa edileceğini tartışmasıyla önemli.

  • Künye: Lawrence Venuti – Çevirinin Skandalları: Farklılıkların Etiğine Doğru, çeviren: Erdem Hürer, Everest Yayınları, inceleme, 384 sayfa, 2025

Ali Behdad – Camera Orientalis (2025)

Ali Behdad’ın bu kitabı, fotoğrafın Doğu’yu “keşfetme” ve temsil etme biçimlerini eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. ‘Camera Orientalis: Ortadoğu Fotoğrafçılığının Yansımalar’ (‘Camera Orientalis: Reflections on Photography of the Middle East’), 19. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Avrupalı seyyahlar, oryantalistler ve sömürgeciler tarafından çekilen fotoğrafların, Doğu’ya dair Batılı tahayyülleri nasıl inşa ettiğini ve pekiştirdiğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Behdad, fotoğrafın nesnel bir kayıt aracı olmaktan ziyade, belirli bir ideolojik çerçeve içinde nasıl kullanıldığını ve Doğu’nun egzotik, hareketsiz ve Batı’nın tüketimine açık bir “öteki” olarak sunulmasına nasıl hizmet ettiğini gösteriyor.

Kitap, fotoğrafın sadece görsel bir belge olmadığını, aynı zamanda kültürel bir müdahale aracı olduğunu savunur. Oryantalist fotoğrafçıların kompozisyonları, seçtikleri konular ve aydınlatma teknikleri aracılığıyla, Doğu’nun Batılı gözlemci için nasıl “okunur” hale getirildiğini analiz eder. Behdad, bu fotoğrafların genellikle Doğu’nun özgünlüğünü ve karmaşıklığını basitleştiren, stereotipleri güçlendiren ve Doğu’yu Batı’nın üstünlüğünü kanıtlayan bir dekor olarak kullanan bir bakış açısı sunduğunu ortaya koyar.

‘Camera Orientalis’, oryantalist fotoğraf geleneğinin, sömürgecilikle olan bağlarını ve iktidar ilişkilerini de mercek altına alıyor. Fotoğrafların, sömürgecilik projelerini meşrulaştırmada, Doğu’yu yönetilebilir ve kontrol edilebilir bir alan olarak göstermede nasıl bir rol oynadığını tartışıyor. Behdad, fotoğrafın hem bir tanıklık hem de bir manipülasyon aracı olarak çifte rolünü vurgulayarak, görsel temsilin karmaşık doğasına ışık tutuyor.

  • Künye: Ali Behdad – Camera Orientalis: Ortadoğu Fotoğrafçılığının Yansımaları, çeviren: Didem Kizen Matalon, Everest Yayınları, fotoğraf, 288 sayfa, 2025

Jenny Diski – Trendeki Yabancı (2025)

Jenny Diski’nin ‘Trendeki Yabancı: Amerika’yı Katederken Kesintilerle Hayal Kurup Sigara İçmek’ (‘Stranger On A Train: Daydreaming and Smoking Around America’) adlı eseri, yazarın Amerika Birleşik Devletleri’ni trenle yaptığı yolculuğu ve bu yolculuk sırasında yaşadığı deneyimleri anlatıyor. Diski, yolculuk boyunca tren kompartımanında geçirdiği zamanı düşünmek, hayal kurmak ve sigara içmekle geçiriyor. Bu süreçte, Amerika’nın farklı bölgelerinden insanlarla tanışıyor, onların hikayelerini dinliyor ve kendi iç dünyasına doğru bir yolculuk yapıyor.

Kitap, Diski’nin kişisel deneyimleri üzerinden Amerika’nın toplumsal ve kültürel yapısına dair gözlemlerini içeriyor. Yazar, yolculuk boyunca karşılaştığı insanların yaşam tarzlarını, değerlerini ve inançlarını kendi perspektifinden yorumluyor. Bu yorumlar, zaman zaman ironik, zaman zaman eleştirel bir üslupla okuyucuya sunuluyor.

Diski’nin anlatımı, tren yolculuğunun monotonluğu ve dinginliğiyle uyumlu bir şekilde ilerliyor. Yazar, düşüncelerini ve gözlemlerini akıcı bir dille ifade ederken, okuyucuyu da kendi iç dünyasına davet ediyor. Kitap, sadece bir seyahatname değil, aynı zamanda yazarın kişisel düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini yansıtan bir otobiyografik eser olarak da değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, kitap, Jenny Diski’nin Amerika’yı trenle yaptığı yolculuk sırasında yaşadığı deneyimleri ve bu deneyimler üzerinden yaptığı gözlemleri anlatan samimi ve içten bir eser. Kitap, seyahat, kişisel gelişim ve kültürel gözlem konularına ilgi duyan okuyucular için keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.

  • Künye: Jenny Diski – Trendeki Yabancı: Amerika’yı Katederken Kesintilerle Hayal Kurup Sigara İçmek, çeviren: Nurhayat Çalışkan, Everest Yayınları, gezi, 336 sayfa, 2025

Luise von Flotow – Çeviri ve Toplumsal Cinsiyet (2024)

Uzun yıllardır Ottawa Üniversitesi’nde görev yapan çeviri araştırmacısı ve çevirmen Luise von Flotow, 1990’larda çeviriyi sömürgecilik sonrası yaklaşımlarla buluşturan Kanada ekolünün önemli bir temsilcisidir.

Bu ekolün öncülü, Fransız feminizminin etkisiyle Kanada’da özellikle 1980’lerde görülen feminist çeviri etkinliğidir.

Feminist çeviri dinamiklerini kavramsal ve tarihsel boyutlarıyla örnekleyen ‘Çeviri ve Toplumsal Cinsiyet: “Feminizm Çağı”nda Çeviri’, antik dönemin lirik şairi Sappho’dan feminist aktivist Simone de Beauvoir’a kadar kadın yazınının tarihsel yolculuğuna çeviri penceresinden bakan değerli bir başvuru kaynağıdır.

Bunda kitabın derlediği örneklerin çeşitliliği kadar von Flotow’un feminist eleştirel bakışının ve yorumlarının da etkisi büyüktür.

Önsözdeki ifadesiyle bu kitap, yazarın “kültürel bir yapılanma olarak toplumsal cinsiyetin feminist açılımlarına ve kültürel bir aktarım olarak çeviriye olan ilgisinin” bir sonucudur.

Von Flotow,

  • Çevirmen, üçüncü dünya ülkelerindeki kadınların sesinin Batı’da duyulmasında tam olarak nasıl bir rol oynar?
  • Nasıl bir çeviri yapmalıdır?
  • Çeviriyi kimin için yapar?
  • Çevirisi yalnızca o kadınların sömürülmesine hizmet etmekle mi kalır, yoksa uluslararası feminist amaçlara anlamlı bir katkı mı sağlar?

gibi soruları toplumsal cinsiyet ve çeviriye ilgi duyan okur ve araştırmacıların dikkatine sunuyor.

  • Künye: Luise von Flotow – Çeviri ve Toplumsal Cinsiyet: “Feminizm Çağı”nda Çeviri, çeviri: Alev Bulut Kerimoğlu, Everest Yayınları, feminizm, 192 sayfa, 2024

 

Richard Zenith – Pessoa (2024)

Portekiz edebiyatının ve Avrupa modernizminin önde gelen isimlerinden Fernando Pessoa, şiir, tiyatro, kurgu, kurgudışı birçok eser kaleme aldı, asıl üne ölümünden sonra kavuştu.

Eline geçirdiği her türden kâğıda karaladığı yazılarını istiflediği meşhur sandığı, 25.000’den fazla belgeyi barındırır.

Farklı heteronimlerle –yani yazarın kendisinden farklı bir edebi tarzda yazan takma kimliklerle–kaleme aldığı bu belgelerden birine Pessoa, “Evren gibi çoğul ol!” notunu düşmüştür.

Pessoa’nın birçok eserinin çevirmeni olan Richard Zenith, bu çoksesli evrenin arkasındaki gizemli yazarın yaşamını titiz ve kapsamlı bir araştırmayla ortaya koyuyor.

Üstelik bu sadece Fernando Pessoa’nın değil, başta Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Álvaro de Campos ve Bernardo Soares olmak üzere onlarca heteronimin de yaşam ve yaratım öyküsü.

Devasa bir çalışma.

Pessoa’nın yazıları rehbere ihtiyaç duyan bir şehirdi.

Zenith sayesinde sonunda bir rehberimiz oldu.

  • Künye: Richard Zenith – Pessoa, çeviren: Can Sezer, Everest Yayınları, biyografi, 974 sayfa, 2024