Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Kolektif — Hak, Hukuk, Medya (2026)

Tezcan Durna’nın derlediği bu kitap, hak ihlallerinin sıradanlaştığı bir dönemde, medyanın bu sürece nasıl eklemlendiğini ve kimi zaman nasıl doğrudan bir araca dönüştüğünü görünür kılıyor. ‘Hak, Hukuk, Medya’, güncel medya düzenini yalnızca teknik ya da mesleki sorunlar üzerinden değil, haklar, özgürlükler ve toplumsal mücadeleler bağlamında ele alıyor. Kitap, bugünün medya ortamının hangi tarihsel ve siyasal koşullar içinde biçimlendiğini tartışmaya açıyor.

Makaleler, sendikasızlaştırmadan ifade özgürlüğünün daraltılmasına, eğitim ve barınma hakkı ihlallerinden kadın ve çevre haklarına kadar geniş bir alana yayılıyor. Medya, bu başlıkların her birinde ya görünmez kılma ya da meşrulaştırma işleviyle sorgulanıyor. Yazarlar, medyanın şiddeti temsil ediş biçimlerinden denetim ve gözetim mekanizmalarına uzanan bir çizgide, hak ihlallerinin nasıl normalleştirildiğini analiz ediyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, metinlerin yalnızca akademik bir mesafeden yazılmamış olması. Yazarların büyük bir kısmı, KHK’lerle ihraç edilmiş ya da sistematik baskıya maruz kalmış kişilerden oluşuyor. Bu durum, makalelere çift katmanlı bir nitelik kazandırıyor: Metinler hem bilimsel çözümlemeler sunuyor hem de doğrudan deneyimlerden beslenen özdüşünümsel anlatılar içeriyor.

‘Hak, Hukuk, Medya’, sansür, otosansür ve baskı rejimlerinin bugüne nasıl taşındığını tarihsel bir perspektifle ele alırken, okuru da bu sürecin parçası olan medya-siyaset ilişkisini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızca yaşananları kayda geçirmekle yetinmiyor; bu çoraklaşmış ortamın nasıl aşılabileceğine dair eleştirel bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor ve geniş bir okur kitlesini bu ortak düşünme çabasına davet ediyor.

Kolektif — Hak, Hukuk, Medya
Derleyen: Tezcan Durna • Heretik Yayıncılık
Siyaset • 555 sayfa • 2026

Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum (2025)

Levent Ünsaldı’nın ‘Üniversite, Sosyoloji, Toplum’ adlı kitabı, akademik üretimi yalnızca bilgi aktarımı olarak değil, doğrudan bir müdahale biçimi olarak ele alan metinlerden oluşuyor. Ünsaldı, Heretik Yayınları tarafından yayımlanmış kitaplar için yıllar boyunca kaleme aldığı takdim yazılarını bir araya getirirken, üniversitenin bugünkü işleyişini, sosyal bilimlerin yerleşik pratiklerini ve sosyolojinin eleştirel imkânlarını aynı anda tartışmaya açıyor. Bu metinler, yayımlanan eserleri “tanıtmak”tan çok, onların iç mantığını sıçrama tahtası olarak kullanarak üniversiteyi ve akademik rutini sorgulayan düşünsel hamlelere dönüşüyor.

Kitap boyunca sosyoloji, steril bir disiplin değil; dertle, çatışmayla ve kurumsal sınırlarla iç içe geçmiş bir entelektüel mücadele alanı olarak beliriyor. Ünsaldı, eşlik etmek ile bozmak, açıklamak ile rahatsız etmek arasındaki gerilimi bilinçli biçimde koruyor. Üniversitenin giderek daralan ufkuna karşı, sosyal bilimlerin büyü bozucu potansiyelini hatırlatıyor; akademik metnin, konforlu bir uzlaşma dili yerine eleştirel bir nefes taşıması gerektiğini savunuyor.

Metinlerin hiçbirinin sonradan düzeltilmemesi, kitabı aynı zamanda bir dönem tanıklığına dönüştürüyor. Bu tercih, hem yazıldıkları bağlamı hem de üniversiteye dair umut ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi muhafaza ediyor. Üniversite, Sosyoloji, Toplum, üniversiteyi içeriden ve dışarıdan düşünen, sosyal bilimi kurumsal itaate indirgemeyi reddedenler için; akademinin neye dönüştüğünü ve neyi hâlâ mümkün kıldığını sorgulayan, ısrarlı ve dertsiz olmayan bir kitap.

  • Künye: Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 238 sayfa, 2025

Emile Durkheim – Emile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu (2025)

Levent Ünsaldı’nın derlediği ‘Émile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu’, Durkheim’in sosyoloji tasarısını yalnızca tarihsel bir miras olarak değil, bugünle konuşan dinamik bir düşünce alanı olarak yeniden yorumluyor. Derleme, sosyolojinin hangi entelektüel koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl özgül bir disiplin kurduğunu görünür kılıyor. Durkheim’in sosyolojiyi bağımsız bir bilim olarak inşa ettiğini, nesnesini toplum olarak belirlediğini ve yöntemi bu nesnenin özgünlüğüne göre tanımladığını vurguluyor.

Kitap, bireysel temsiller ile kolektif temsiller arasındaki ayrımı merkezine alıyor ve insanın çift tabiatlı yapısını ifade eden homo duplex kavramı üzerinden modern toplumsallığın karmaşık doğasını çözüyor. Toplumu sui generis bir gerçeklik olarak ele alan yaklaşım, sosyolojinin psikoloji ve tarih karşısında kendi sınırlarını kurduğunu gösteriyor. Natüralizm, deneysel muhakeme ve toplumsal olguların zorlayıcı niteliği, disiplinin bilimsel meşruiyet kazandığını gösteriyor.

Derleme, Durkheimci mirasın sosyolojiye kazandırdığı kurucu momenti açığa çıkarıyor ve bu mirastan doğan düşüncenin kendini diğer disiplinlerden ayrıştırarak özgül bir sorgulama tarzı geliştirdiğini gözler önüne seriyor. Sosyoloji burada yalnızca betimleyen değil, toplumsal gerçekliği eleştirel biçimde kavrayan bir pratik olarak beliriyor. Okur, disiplinin varlık gerekçesini nasıl kurduğunu ve güncel teorik tartışmalarla bağını nasıl koruduğunu izliyor. Bu yaklaşım, Durkheim sosyolojisinin bugün de üretken bir referans olmaya devam ettiğini güçlü şekilde yansıtıyor.

  • Künye: Émile Durkheim – Émile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu (Kurucu Metinler), derleyen ve çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 334 sayfa, 2025

Louis Wirth – Getto (2025)

Louis Wirth’ün bu adlı eseri, modern sosyolojinin şehir ve azınlık ilişkilerini ele alan en önemli klasiklerinden biri olarak kabul ediliyor. Wirth, 1920’lerde Chicago Ekolünün en bilinen vaka incelemelerinden olan kitabı, Yahudi gettosu üzerinden hem tarihsel hem sosyolojik bir çözümleme yapıyor. Ancak kitap, yalnızca Yahudi topluluklarının değil, modern şehirdeki tüm azınlık ve dışlanma biçimlerinin anlaşılması açısından da evrensel bir nitelik taşıyor.

Wirth, “getto”yu sadece fiziksel bir mekân olarak değil, toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak tanımlıyor. Ona göre getto, hem dış baskıların hem de içeriden gelen kültürel dayanışmanın ürünü. Bu ikili yapı, azınlıkların kimliğini korumasını sağlarken aynı zamanda onları toplumun merkezinden uzak tutuyor. ‘Getto’ (‘The Ghetto’), Ortaçağ’dan modern döneme kadar uzanan Yahudi gettolarının dönüşümünü, dini ötekileştirme, ekonomik kısıtlama ve kentleşme süreçleriyle birlikte inceliyor.

Wirth’ün temel tezi, modernliğin dışlanmayı ortadan kaldırmadığı, aksine onu biçim değiştirerek sürdürdüğüdür. Sanayi toplumunda duvarlar kalksa da, ekonomik ve kültürel sınırlar varlığını korur. Bu bakımdan ‘Getto’, hem bir tarihsel inceleme hem de şehirdeki görünmez ayrım çizgilerinin sosyolojik eleştirisidir.

Yazarın Chicago deneyimlerinden beslenen bu çalışma, gettoyu sadece Yahudi tarihiyle değil, göç, kimlik, aidiyet ve asimilasyon gibi çağdaş meselelerle ilişkilendiriyor. Böylece Wirth, şehir hayatının merkezinde süregelen toplumsal ayrışmanın kalıcı doğasını gözler önüne seriyor.

  • Künye: Louis Wirth – Getto, çeviren: Gamze Bayram, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 330 sayfa, 2025

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı (2025)

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon ve Jean-Claude Passeron’un bu ortak çalışması, sosyolojinin bilimsel bir disiplin olarak nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair temel bir metodoloji ve epistemoloji rehberi. ‘Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık’ (‘Le métier de sociologue: Préalables épistémologiques’), sosyolojinin, yaygın kanılarla ve sağduyu bilgisiyle arasına bir mesafe koyması gerektiğini, aksi takdirde bilimsel bir bilgi üretilemeyeceğini vurguluyor. Yazarlar, sosyoloğun kendi ön yargıları, değerleri ve toplumsal konumu gibi faktörlerin araştırma sürecini nasıl etkileyebileceğine dikkat çekerek, bu öznelliğin farkında olunması ve kontrol edilmesi gerektiğini savunuyor.

Kitap, “sosyolojik inşa” kavramının önemini vurguluyor. Toplumsal gerçekliğin kendiliğinden “verili” olmadığını, aksine sosyoloğun kavramsal araçlar, teorik çerçeveler ve metodolojik yaklaşımlar kullanarak onu “inşa etmesi” gerektiğini belirtiyor. Bu inşa sürecinde, toplumsal olguların nesnel bir şekilde ele alınması, nedensellik ilişkilerinin araştırılması ve ampirik verilerle desteklenmesi esastır. Gündelik yaşamın yüzeysel gözlemlerinin bilimsel analizin yerini tutamayacağı, sosyolojinin özel bir “bakış açısı” gerektirdiği vurgulanır.

Sosyolojik araştırmanın her aşamasında, teorik ve metodolojik titizliğin önemi üzerinde duruluyor. Veri toplama tekniklerinden (anket, mülakat, gözlem) analiz yöntemlerine kadar her adımda, bilimsel rasyonalitenin ve eleştirel düşüncenin rehberliğinde hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor. Kitap, sosyoloğun rolünün sadece toplumsal gerçekliği betimlemek değil, aynı zamanda onu açıklamak ve yapısal mekanizmalarını anlamak olduğunu savunarak, sosyolojik bilginin toplumsal değişime katkı sağlayabilecek dönüştürücü potansiyeline işaret eder.

  • Künye: Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık, çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 2025

Andrew Mearman – Heterodoks İktisat ve Çoğulculuğu Öğretmek (2024)

‘Heterodoks İktisat ve Çoğulculuğu Öğretmek’ adlı eseri, iktisat eğitimi alanında geleneksel yaklaşımların ötesine geçerek, farklı ekonomik düşünce okullarının bir arada öğretilmesinin önemini vurguluyor.

Kitap, özellikle heterodoks iktisadın, yani ana akım iktisadın dışında kalan ekonomik teorilerin, eğitim müfredatına nasıl dahil edilebileceği konusunda pratik öneriler sunuyor.

Mearman, iktisadın tek bir doğruya sahip olmadığını, aksine farklı perspektiflerin ve teorilerin bir arada var olabileceğini savunuyor.

Bu durum, öğrencilerin daha kapsamlı bir ekonomik anlayışa sahip olmalarını sağlıyor.

Kitap, heterodoks iktisadın, ekonomik sorunlara farklı çözümler üretme potansiyelini vurguluyor.

Keynesyen ekonomi, Marxçı ekonomi ve kurumsal ekonomi gibi farklı heterodoks okulların, ekonomik gerçekliği daha iyi anlamamıza yardımcı olabileceğini belirtiyor.

Mearman, iktisat eğitiminin, öğrencilere sadece tek bir ekonomik model sunmaktan ziyade, farklı ekonomik düşünce okulları arasındaki karşılaştırmayı ve eleştirel düşünmeyi teşvik etmesi gerektiğini savunuyor.

Kitap, heterodoks iktisadı öğretmek için kullanılabilecek çeşitli yöntemler sunuyor.

Bu yöntemler arasında tartışmalar, simülasyonlar ve öğrenci projeleri yer alıyor.

Mearman, iktisat eğitiminin daha kapsamlı ve eleştirel bir hale gelmesi gerektiğini savunarak, bu alanda önemli bir tartışma başlatıyor.

Kitap, öğretmenlere heterodoks iktisadı derslerinde nasıl öğretebilecekleri konusunda somut öneriler sunarak, onlara yol gösteriyor.

Öğrencilerin, ekonomik sorunlara farklı açılardan bakmalarını ve daha iyi kararlar vermelerini sağlıyor.

  • Künye: Andrew Mearman – Heterodoks İktisat ve Çoğulculuğu Öğretmek, çeviren: Eren Kırmızıaltın, Heretik Yayıncılık, 80 sayfa, iktisat, 2024

Andrew Mearman – Heterodoks İktisat Kavramlarının Öğretilmesi (2024)

Lisans düzeyindeki iktisat öğretiminde, çağdaş ekonominin (günümüz kapitalizminin) durumunu açıklamada yetersiz kalan bir eğitim programı kullanılmaktadır.

Bu durum, sadece Türkiye’deki üniversiteler için değil, birkaç istisna dışında dünyadaki bütün üniversiteler için geçerlidir.

Bunun çeşitli sebepleri vardır: eğitimin güç ilişkileriyle doğrudan bağlantısı, eğitim verenin öğretimin içeriğini değiştirmekten tembellik ya da bilgi yetersizliği nedeniyle kaçınması, ayrıksı bir öğretim içeriğinin öğrencilere fayda sağlamayacağının düşünülmesi bu sebeplerden bazılarıdır.

“Anaakım” iktisat olarak adlandırılan ve iktisadın tamamını temsil etmeyen bir bakış açısının, belirli yöntem ve varsayımlar tekelinin bir ürünü olan bu eğitim programının çoğulcu bir yaklaşımı temel alarak değiştirilmesi elzemdir.

Zira bu eğitim programı, eğitenleri ve eğitilenleri bir çeşit bilimsel körlüğe iter, gerçeklik ya da var olan koşullar anaakım iktisadın yöntem ve varsayımlarına sadık kalarak kavranmaya, açıklanmaya çalışılır.

Bu çalışma, ilgili bilimsel körlüğü ortadan kaldıracak üç farklı program önerisi sunmakta:

  • Ortodoks Bir Modülü Zenginleştirmek
  • Alternatif Bir Düşünce Sistemine Odaklanan Bir Modül Oluşturmak
  • Ortodoks ve Heterodoks İktisadı Paralel Olarak Öğretmek

Künye: Andrew Mearman – Heterodoks İktisat Kavramlarının Öğretilmesi, çeviren: Eren Kırmızıaltın, Heretik Yayıncılık, iktisat, 126 sayfa, 2024

Erdoğan Boz – Söylemsel Bir Kimlik İnşası: Çerkesler (2024)

Etnik kimlik aynı kökeni, aynı kültürel özellikleri paylaştığı varsayılan bir grup insan tarafından sahip olunan kimliğe atıfta bulunur.

Ancak modern dünyada kimlik kavramı ve tanımları yeni tartışmalar neden oluyor, yeni anlayışlarla ele alınıyor.

Bu bağlamda bir mekânla bağlantılı dilsel bir nesnellik inşası olarak değerlendirilebilecek olan kimlik, tarihsel koşullar tarafından kuşatılır ve belirli bir tarihsel dönem içinde anlamlıdır.

Çerkeslerin kimlik algısı da yüzyıllar boyunca savaş, sürgün ve siyasi değişimlerle şekillenen toplumsal yapılarıyla birlikte yeniden ve yeniden inşa edildi.

Bu kitapta dil, kültür, tarih ve siyasetin kesişim alanında inşa edilen Çerkes kimliğini oluşturan söylemsel yapılar araştırılıyor, Çerkeslerin kimlik algısı derinlemesine analiz ediliyor.

Kitap sadece Çerkes kimliğinin değil, genel olarak etnik kimliklerin nasıl inşa edildiğini anlamak isteyenler için de iyi bir kaynak.

  • Künye: Erdoğan Boz – Söylemsel Bir Kimlik İnşası: Çerkesler, Heretik Yayıncılık, antropoloji, 240 sayfa, 2024

Claude Meillassoux – Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler (2024)

‘Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler’ kitabını antropoloji ve iktisadın kesişiminde önemli kılan nedir?

Hiç kuşkusuz, teorik ve ampirik ayakları güçlü bir çifte köprü kurması: bir yandan, kendi kendine yeterli tarımsal topluluklar özelinde üretim ve üreme ilişkileri arasında (Birinci Bölüm), diğer yandan da bu topluluklarda üretilen/yeniden üretilen emek gücünün ve artı emeğin mevsimlik göçler yoluyla kapitalist sistem tarafından hem artı değer hem de emek rantı biçiminde sömürülmesi ve modern kölelik formları arasında (İkinci Bölüm).

Geçimlik besin üretimi ve üreticilerin yeniden üretimi gibi, insan faaliyetinin en belirleyici yönlerinden hareket eden ve bu manada diyalektik materyalizmin en yaratıcı örneklerinden birini sunan Claude Meillassoux, çalışmasında Lévi Strauss’un yapısalcılığının keskin bir eleştirisine de girer.

Kadın, yapısalcı antropoloji dâhilinde sadece ittifak temelli mübadelelerin konusu olarak ele alınırken, burada bir üretim ilişkisine dönüşmüş üreme ilişkilerinin, babayanlı soy ilişkilerinin tesisinde üreme fonksiyonu gereğince aranan, el konulan, boyun eğdirilen bir figür; eril bir kolektif siyasal girişimin nesnesi olarak karşımıza çıkar.

Bu açıdan bakıldığında, ‘Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler’, Marksizm ile uzlaşılabilecek bir feminizm ve feminizm ile uzlaşabilecek bir Marksizm için, tıpkı toplumsalın ve sömürünün karmaşık kıvrımları hususunda naif olmaması gereken bir teorinin yapması gibi, iyi tasarlanmış bir başlangıç noktası teşkil eder.

  • Künye: Claude Meillassoux – Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler, çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, antropoloji, 267 sayfa, 2024