Ozan Doğan – Roman Aleviler (2025)

Ozan Doğan, Roman Aleviler adlı eserinde Türkiye’de hem etnik hem inanç temelli çok katmanlı dışlanmaya maruz kalan Roman Alevilerin toplumsal konumunu sosyolojik bir perspektifle çözümlüyor. Yazar, bu topluluğun yalnızca egemen kültür tarafından değil, Alevi alanının içinde de marjinalleştiriliyor oluşunu görünür kılıyor ve bu durumun bireylerde derin bir aidiyet kırılması yarattığını vurguluyor.

Çalışma, Uşak merkezli saha verileri üzerinden Roman Alevilerin gündelik pratiklerini, inanç ritüellerini ve kimlik anlatılarını analiz ediyor. Demirciler, elekçiler, sepetçiler ve abdallar gibi alt gruplar arasındaki farklılaşma, topluluğun iç heterojenliğini açığa çıkarıyor ve aynı zamanda grup içi tahakküm ilişkilerinin nasıl kurulduğunu gösteriyor.

Doğan, katmanlı ötekilik durumunun yalnızca yapısal bir baskı biçimi olmadığını, aynı zamanda öznel direnç stratejileriyle karşılandığını ortaya koyuyor. Umursamama, karşı söylem geliştirme, kolektif örgütlenme ve Cemevlerinde görünürlük kazanma gibi pratikler, Roman Alevilerin var olma mücadelesini somutlaştırıyor.

Yazar, bu topluluğu tanımlayan yaklaşımın sınır çizici değil, anlamaya yönelen bir tutum olması gerektiğini savunuyor ve Roman Alevilerin deneyimini yalnızca mağduriyet diliyle değil, özneleşme süreci üzerinden okumayı öneriyor. Böylece eser, Türkiye’de kimlik, inanç ve toplumsal adalet tartışmalarına eleştirel bir katkı sunuyor, görünmez kılınan hafızayı akademik alana taşıyor ve çoğul Alevi gerçekliğinin kavranmasını derinleştiriyor.

  • Künye: Ozan Doğan – Roman Aleviler, İletişim Yayınları, inceleme, 232 sayfa, 2025

Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Barış Ünlü – Frantz Fanon (2025)

Barış Ünlü’nün bu kitabı, Fanon’un doğumunun yüzüncü yılına bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Ancak bu eser, bir biyografi ya da sistematik rehber değil; Fanon düşüncesine yönelen eleştirel, sorgulayıcı ve çok katmanlı bir okuma sunuyor. Ünlü, Fanon’un düşünsel evrenini yalnızca sömürgecilik karşıtı bir söylem olarak değil, modernliğin kendisine yöneltilmiş köklü bir itiraz biçimi olarak ele alıyor. Kitap, düşünürün psikiyatrist kimliği, devrimci pratiği ve felsefi üretimi arasındaki geçişkenliği merkezine alarak, bir düşünce ile bir yaşamın nasıl birbirini dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin omurgasını, Fanon’un üç yüzü oluşturuyor: düşünür, devrimci ve doktor. Bu üç figür, hem kendi içinde bir bütünlük kuruyor hem de sürekli bir gerilim yaratıyor. Fanon’un kendini ve dünyayı değiştirme arzusu, ölümle yüzleşme ve kalıcılık arayışıyla birleşiyor. Ünlü, bu gerilimi “sömürge insanının varoluşsal kırılması” olarak yorumluyor. Fanon’un siyasal analizleri, aynı zamanda bir özgürleşme psikolojisi sunuyor; şiddetin, direnişin ve yeniden doğuşun anlamını tartışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, “sözleşme düşünürü” ile “sömürge düşünürü” arasındaki farkı kurması. Fanon, Batı’nın “makbul özne”yi merkeze alan sözleşmeci geleneği karşısında, sömürge durumunu insani ve tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Bu karşılaştırma, Hannah Arendt ve Immanuel Wallerstein’ın Fanon üzerine yorumlarıyla kesişiyor. Ünlü, bu çerçevede Fanon’dan öğrenmenin ve onunla çatışmanın imkânlarını sorguluyor.

‘Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi’, düşüncenin politikayla, tıpla ve etikle kesiştiği yerde duran bir okuma deneyimi sunuyor. Fanon’u yeniden anlamak kadar, onun aracılığıyla çağımızı da yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Barış Ünlü – Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, siyaset, 183 sayfa, 2025

Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında (2025)

Gabor Maté’nin bu çalışması, bağımlılığı yalnızca kimyasal bir hastalık değil, insanın duygusal acılarına verilmiş bir yanıt olarak ele alıyor. Vancouver’daki yoksul ve madde bağımlısı hastalarla yıllarca çalışan Maté, klinik deneyimlerini nörobilim ve psikolojiyle harmanlayarak bağımlılığın kökenine iniyor. Ona göre bağımlılıklar, çocuklukta yaşanan travmaların, sevgisizlik ve dışlanmanın yetişkinlikte bıraktığı boşluğu doldurma çabasıdır. Beynin ödül sistemi bu duygusal eksikliklerle yeniden şekilleniyor ve kişi, geçici bir rahatlama uğruna kendine zarar veren davranışlara sığınıyor.

Maté, uyuşturucu bağımlılığını merkez alsa da alışveriş, teknoloji, yeme veya başarı hırsı gibi daha “saygın” bağımlılık biçimlerini de aynı mekanizmanın ürünü olarak tanımlıyor. Böylece bağımlılığı, toplumsal yapının dayattığı yalnızlık, rekabet ve bastırılmış duyguların bir sonucu olarak görmemizi sağlıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar’ (‘In the Realm of Hungry Ghosts: Close Encounters with Addiction’), cezalandırma yerine şefkat temelli bir yaklaşım öneriyor: bağımlıyı suçlamak yerine, onun hikâyesini anlamaya çalışmak.

Maté’nin üslubu hem bilimsel hem derin biçimde insani. Kendi yaşamındaki duygusal boşluklara da değinerek bağımlılığın kişisel boyutunu açık yüreklilikle paylaşıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında’, modern toplumun ruhsal yoksulluğunu gözler önüne seren ve iyileşmenin empatiyle mümkün olabileceğini hatırlatan güçlü bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar, çeviren: Defne Orhun, İletişim Yayınları, psikoloji, 535 sayfa, 2025

Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (2025)

Thomas Robert Malthus’un bu eseri, insanlık tarihine damga vurmuş en tartışmalı tezlerden birini ortaya koyuyor. Malthus, nüfusun doğal olarak geometrik, gıda üretiminin ise aritmetik oranda arttığını ileri sürüyor ve bu farkın kaçınılmaz biçimde yoksulluk, açlık ve savaş gibi “doğal dengeleyicilerle” sonuçlandığını iddia ediyor. Ancak bu düşünce, insanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak gören, toplumsal eşitsizlikleri doğanın kaçınılmaz sonucuymuş gibi sunan soğuk bir bakış açısı taşıyor. ‘Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme’ (‘An Essay on the Principle of Population’), toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu doğallaştırıyor, böylece yoksulluğun sorumluluğunu sistemden çok bireylere yüklüyor.

Malthus, dönemin Aydınlanmacı düşünürleri William Godwin ve Marquis de Condorcet’in insan doğasına ve aklın ilerleme gücüne dair umutlarını “ütopik” buluyor. Oysa kendi yaklaşımı da farklı bir dogmaya dönüşüyor: değişimin mümkün olmadığı, insanın sürekli sınırlarına çarpacağı bir dünya tasarımı. Fakirlere yapılan yardımları nüfusu artıran bir tehlike olarak görmesi, etik açıdan rahatsız edici bir toplumsal darwinizmi andırıyor. Bu düşünce, yoksulların yaşam hakkını bir istatistik problemine indirgerken, mevcut güç ilişkilerini koruyan muhafazakâr bir ideolojiye hizmet ediyor.

Yoksulluğun Tanrı’nın koyduğu bir doğa yasasıyla belirlendiğini, doğal olduğunu iddia eden Malthus’un tezini Karl Marx, “proletaryaya karşı en acımasız savaş ilanı” olarak nitelendirmiş, Charles Darwin ise bu kitabı evrim teorisinin ilham kaynağı olarak göstermiştir. Fakat bugün, Malthus’un öne sürdüğü kaçınılmazlık fikrinin, eşitsizlikleri doğa yasası gibi sunarak eleştiriden kaçan bir ideolojik kılıf olduğu daha açık görülüyor.

  • Künye: Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme: Toplumun Gelecekteki İlerlemesine Etkileri ve Bay Godwin, Marki Condorcet ve Diğer Yazarların Düşünceleri Üzerine Gözlemler, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, siyaset, 176 sayfa, 2025

Yalçın Çakmak – Osmanlı’da Dinden Çıkma (2025)

Yalçın Çakmak’ın ‘Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad)’ adlı eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’dan ayrılma vakalarına devletin ve din otoritelerinin nasıl yaklaştığını derinlemesine inceliyor. Çakmak, 15. yüzyıldan imparatorluğun sonuna kadar uzanan geniş bir dönemi kapsayarak, mürtedlere yönelik cezaların zamanla nasıl değiştiğini ve bu değişimin arkasındaki siyasi, toplumsal ve dini dinamikleri açıklıyor. Kitap, irtidadın yalnızca bir inanç sorunu değil, aynı zamanda Osmanlı hukuk ve yönetim anlayışını anlamada önemli bir anahtar olduğunu gösteriyor.

Yazar, İslam hukukunda dinden çıkmanın teorik çerçevesini belirleyerek işe başlıyor. Ardından Osmanlı fakihlerinin ve şeyhülislamların fetvalarına başvurarak, irtidadın hukuki statüsünün nasıl yorumlandığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, hem metinlerin hem de uygulamaların dönemin siyasal atmosferine nasıl bağlı olduğunu gösteriyor. Özellikle 19. yüzyılda ölüm cezasının fiilen uygulanmaktan çıkması, devletin modernleşme süreciyle birlikte dini otoriteyle ilişkisini yeniden tanımladığını ortaya koyuyor.

Çakmak, bu dönüşümü somut örneklerle destekliyor; mahkeme kayıtları, fetvalar ve tarihsel belgeler aracılığıyla mürtedlerin nasıl yargılandığını ve hangi koşullarda affedildiklerini inceliyor. Yazar, tarafsız bir bakış açısını koruyarak ne inançsal bir savunma yapıyor ne de ideolojik bir eleştiriye sapıyor. Onun amacı, Osmanlı’da din-devlet ilişkilerini tarihsel bağlamında anlamak ve irtidad olgusunun hem hukuki hem de toplumsal boyutlarını açıklığa kavuşturmak oluyor.

Sonuçta kitap, Osmanlı’da dinden çıkma meselesine dair literatürdeki önemli bir boşluğu dolduruyor. Çakmak, meseleyi polemiklerden uzak, akademik bir soğukkanlılıkla ele alarak hem tarihçiler hem de din hukuku araştırmacıları için kalıcı bir başvuru kaynağı sunuyor.

  • Künye: Yalçın Çakmak – Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad), İletişim Yayınları, tarih, 308 sayfa, 2025

Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” (2025)

Gül Berna Özcan’ın “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” adlı çalışması, son yıllarda sıkça tartışılan taşralı muhafazakâr girişimcilerin yükselişini alışılmış etiketlerin ötesine taşıyor. “Yeşil sermaye”, “Anadolu kaplanları” ya da “Müslüman Kalvinistler” gibi tanımların ötesine geçen Özcan, bu kesimin şirketleşme ve neoliberal kapitalizme eklemlenme biçimlerini geniş bir çerçevede ele alıyor.

Araştırma, farklı bölge ve sektörlerde yapılan saha görüşmeleri, canlı gözlemler, ekonomik veriler ve istatistiklerle destekleniyor. Kitabın merkezinde yer alan “siyasi bağlantılı şirket” kavramı, Türkiye’de iş dünyasının işleyişini anlamak için kritik bir anahtar sunuyor. Özcan, hukukun zayıfladığı, yolsuzluğun kurumsallaştığı ve servet transferlerinin kayırmacı ilişkiler üzerinden gerçekleştiği bir düzende, siyasal ağlara yakınlığın girişimciler için belirleyici bir unsur haline geldiğini gösteriyor.

Bu çerçevede eser, yalnızca Anadolu sermayesinin yükselişini değil, aynı zamanda Türkiye’de kapitalizmin siyasetle kurduğu girift bağları çözümleyerek okuyucuyu ekonomik gücün arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamaya davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Çeperden merkeze yerleştikçe İslâmcı neoliberal girişimciler ve siyasi kadroları kapitalizme iştahla entegre oldular. ‘Ağır Sanayi’ ve ‘Adil Düzen’ söylemlerinden kopup piyasadan siyasete uzanan yeni bir meşruiyet kültürü inşa etmek için dini araçsallaştırıp kendilerine katılanlarla bir tür İslâmcılığa kaydılar. Özlemini duydukları gibi yerelde güçlendiler, enerjilerini kamu rantı devşirmeye ve ülke çapındaki ağlarla dışa açılmaya harcadılar. Zamanla da gürbüzleşen siyasi merkezin vesayetine boyun eğip rejim geçişlerine ve daralan siyasi alana biat ettiler.”

  • Künye: Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek”: Şirket, Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, siyaset, 327 sayfa, 2025

Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi (2025)

Meryem Çakır Kantarcıoğlu’nun ‘Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş’ adlı kitabı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin köy ve köylülerle kurduğu ilişkinin dinamiklerini mercek altına alıyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı ve üretimin tarıma dayalı olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, köyün neden devletin öncelikli ilgi alanı hâline geldiğini açıklıyor. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra gündeme alınan Köy Kanunu’nun yalnızca bir yasal düzenleme değil, aynı zamanda kurucu bir metin olarak taşıdığı sembolik ve işlevsel anlamları inceliyor.

Kitap, devlet ve köylü arasındaki ilişkiyi yalnızca hukuksal çerçevede ele almakla kalmıyor; nüfus, toprak ve yönetim gibi devlet inşasının temel kategorilerini tartışmaya açıyor. Bu üç eksen üzerinden Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını anlamaya çalışan Kantarcıoğlu, süreci çok disiplinli bir yaklaşım ile değerlendiriyor. Sosyoloji, tarih, hukuk, coğrafya, mimarlık, nüfus bilim ve iktisat gibi alanlardan yararlanarak köyün erken Cumhuriyet tahayyülündeki yerini yeniden yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yanlarından biri, devletin merkezî politikalarının kırsalda nasıl karşılandığını ve köylülerin bu politikalara verdikleri tepkileri tarihsel belgeler ışığında irdelemesi. Bu yönüyle kitap, hem devletin düzen ve asayişi sağlama çabasını hem de köylünün kendi gündelik pratikleri üzerinden geliştirdiği direniş veya uyum biçimlerini ortaya koyuyor.

Kantarcıoğlu’nun çalışması, erken Cumhuriyet’in kırsal toplumsal yapıyı dönüştürme girişimlerini ve bu girişimlerin yarattığı gerilimleri anlamak için kapsamlı bir kaynak. Devlet-köylü ilişkisini tek boyutlu bir “merkezden taşraya” bakışa indirgemek yerine, iki taraf arasındaki karşılıklı etkileşimleri ön plana çıkararak Cumhuriyet tarihine yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

  • Künye: Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş, İletişim Yayınları, inceleme, 380 sayfa, 2025

F. R. Leavis – Büyük Gelenek (2025)

Bu muazzam çalışma, İngiliz edebiyatının “büyük roman geleneği”ni tartışan ve 20. yüzyıl edebiyat eleştirisinin en etkili metinlerinden biri kabul ediliyor. F. R. Leavis, roman sanatını yalnızca estetik bir tür olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir gelenek olarak ele alıyor. Ona göre roman, toplumsal yaşamı, bireyin iç dünyasını ve ahlaki sorumluluğunu en yoğun biçimde yansıtan edebi türdür.

Leavis, “büyük gelenek”i kuran üç temel yazar olarak George Eliot, Henry James ve Joseph Conrad’ı seçiyor. Eliot’un eserlerinde insan doğasının karmaşıklığını, toplumsal değerlerin dönüşümünü ve ahlaki seçimlerin yükünü derinlikli biçimde işlediğini öne çıkarıyor. Henry James’i, bireysel bilinç ile toplumsal ilişkiler arasındaki gerilimi modern romanın en rafine biçimde ele alan yazarı olarak tanımlıyor. Conrad’da ise insanın karanlık yönlerini, iktidar ilişkilerini ve sömürgecilik bağlamında ahlaki açmazları evrensel bir dile taşıyan anlatım gücünü vurguluyor.

‘Büyük Gelenek: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad’ (‘The Great Tradition: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad’), yalnızca bu üç yazarı değil, Dickens, Lawrence ve diğer romancılara da değiniyor; ancak Leavis’in temel argümanı, edebi miras içinde gerçekten kalıcı ve derinlikli olanın, “ahlaki ciddiyet” ve “yaşamın karmaşıklığını kavrama” kapasitesiyle ölçüldüğüdür. Bu nedenle Eliot, James ve Conrad, “büyük gelenek”in omurgasını oluşturuyor.

‘Büyük Gelenek’, hem İngiliz roman tarihine dair bir eleştirel seçki hem de edebiyatın ahlaki işlevine dair güçlü bir manifesto niteliği taşıyor. Leavis’in yaklaşımı, edebiyat eleştirisinde seçiciliği, “yüksek kültür” vurgusunu ve romanın toplumsal sorumluluğunu öne çıkararak uzun yıllar tartışma yaratmış bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: F. R. Leavis – Büyük Gelenek: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, inceleme, 326 sayfa, 2025

Rashid Khalidi – Filistin: Yüz Yıllık Savaş (2025)

Rashid Khalidi bu eserinde Filistin meselesini yüz yıllık bir sömürgecilik ve direniş tarihi olarak ele alıyor. Yazar, hem tarihçi kimliğini hem de ailesinin yaşadığı deneyimleri bir araya getirerek bireysel tanıklığı tarihsel belgelerle buluşturuyor. Böylece anlatı yalnızca akademik bir inceleme olmaktan çıkıyor, aynı zamanda kişisel bir hafıza kaydına dönüşüyor.

‘Filistin: Yüzyıllık Savaş (Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi, 1917-2017) (‘‘The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017’), 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile başlıyor. İngiliz mandası altında Siyonist yerleşimcilerin Filistin topraklarında sistemli bir şekilde desteklenmesi, yerel halkın haklarının yok sayılmasıyla sonuçlanıyor. Khalidi, bu dönemi Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakıldığı bir başlangıç noktası olarak yorumluyor.

1948 Nakba’sı, yüz binlerce insanın yurdundan koparılmasıyla Filistin tarihinin en büyük travmalarından biri olarak öne çıkıyor. Ardından gelen savaşlar, 1967 işgali ve işgal altındaki topraklarda artan yerleşim politikaları, Filistin’in parçalanma sürecini derinleştiriyor. Yazar, bu gelişmeleri klasik bir çatışma değil, yerleşimci sömürgeciliğin sürekli genişleyen pratikleri olarak değerlendiriyor.

Khalidi ayrıca ABD başta olmak üzere Batı’nın İsrail’e verdiği kesintisiz desteğin Filistinlilerin uluslararası meşruiyet mücadelesini zorlaştırdığını vurguluyor. Ancak bu tabloya rağmen Filistin halkının farklı dönemlerde geliştirdiği direniş biçimleri –siyasal girişimler, kültürel üretimler, kitlesel ayaklanmalar– tarihin belirleyici unsurları arasında yer alıyor.

Kitap, Filistin meselesini yalnızca güncel bir kriz değil, yüz yıllık küresel güç dengelerinin ve sömürgecilik pratiklerinin sonucu olarak kavrıyor. Khalidi, Filistin’i hem kayıp bir toprak hem de kesintisiz bir direniş geleneği olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Rashid Khalidi – Filistin: Yüz Yıllık Savaş (Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi, 1917-2017), İletişim Yayınları, siyaset, 422 sayfa, 2025