Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat (2026)

 

‘Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908-1928)’, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte “yeni hayat” idealinin nasıl ortaya çıktığını ve bu idealin toplumda yarattığı derin sarsıntıları inceliyor. Zafer Toprak, 1908 Devrimi’yle birlikte şekillenen “yeni” ve “millî” kavramlarının, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm projesinin temelini oluşturduğunu gösteriyor.

Kitapta “yeni hayat”, sadece bir modernleşme hedefi değil; gündelik yaşamdan aile yapısına, kadın-erkek ilişkilerinden kuşaklar arası bağlara kadar uzanan kapsamlı bir yeniden kurma girişimi olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeni kadın”ın inşası yer alıyor. Kadının toplumsal konumundaki değişim, modernleşmenin en görünür ve en tartışmalı alanlarından biri hâline geliyor.

Ancak eser, bu dönüşümü yalnızca ilerleme ve yenilenme ekseninde anlatmıyor. Uzun savaş yıllarının yarattığı yıkım, nüfus kaybı ve yoksullukla birleşen reform süreci, toplumda ciddi uyumsuzluklara ve kırılmalara yol açıyor. Sekülerleşme çabaları, Batılı yaşam tarzına yöneliş ve eski kültürel kodların sorgulanması, özellikle farklı kuşaklar arasında gerilimleri derinleştiriyor.

Toprak’a göre Cumhuriyet’in inkılapları ile toplumsal travma iç içe ilerliyor. “Yeni hayat” ideali, bir yandan modern bir toplum yaratma arzusunu taşırken, diğer yandan savaşların yıprattığı bir toplumda umutsuzluk, çözülme ve kriz dinamiklerini de beraberinde getiriyor. Fuhuş, intiharlar, sosyal çözülme ve uyumsuzluk gibi olgular bu sancılı dönüşümün görünür sonuçları olarak ortaya çıkıyor.

Genel olarak kitap, Türkiye’nin modernleşme sürecini yalnızca idealler ve reformlar üzerinden değil; bu sürecin yarattığı insani, toplumsal ve psikolojik maliyetler üzerinden de ele alıyor. Böylece “yeni hayat”ın, hem kurucu bir proje hem de derin bir toplumsal travma olarak nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908 – 1928)
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Chip Colwell — Ne Çok Eşya (2026)

Chip Colwell’in bu çalışması, insanların nesnelerle kurduğu ilişkinin tarihini ve bu ilişkinin uygarlığın gelişimindeki rolünü anlatıyor. Arkeolog ve antropolog Chip Colwell, insanların yalnızca araç üreten bir tür olmadığını, aynı zamanda nesnelere anlam yükleyen bir kültür yarattığını söylüyor. Colwell’e göre insanlık tarihi, taş aletlerden modern teknolojilere kadar uzanan uzun bir maddi kültür hikâyesi sunuyor. İnsanlar çevrelerindeki dünyayı anlamak, ihtiyaçlarını karşılamak ve kimliklerini ifade etmek için nesneler üretiyor. Bu süreçte araçlar yalnızca pratik işlevler görmüyor; aynı zamanda sembolik değerler taşıyan kültürel nesnelere dönüşüyor.

‘Ne Çok Eşya’ (‘So Much Stuff’), arkeolojik bulgular ve antropolojik araştırmalar üzerinden insanlığın maddi dünyasının nasıl genişlediğini açıklıyor. İlk taş aletlerin ortaya çıkışı insanların doğayla kurduğu ilişkinin dönüşmeye başladığını gösteriyor. Zamanla tarım araçları, seramikler, silahlar ve günlük eşyalar ortaya çıkıyor ve bu nesneler toplumların ekonomik ve sosyal yapısını şekillendiriyor. Colwell bu gelişmelerin yalnızca teknolojik ilerleme olmadığını, aynı zamanda insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini değiştirdiğini vurguluyor. Nesneler aracılığıyla insanlar statülerini gösteriyor, inançlarını ifade ediyor ve toplumsal ilişkilerini düzenliyor.

Colwell kitabın ilerleyen bölümlerinde modern çağda ortaya çıkan tüketim kültürünü ve nesnelerin aşırı çoğalmasını tartışıyor. Sanayi üretimi ve küresel ekonomi sayesinde insanlar tarihte hiç olmadığı kadar çok eşya üretiyor ve tüketiyor. Ancak Colwell bu durumun yeni sorular doğurduğunu söylüyor: İnsanların nesnelerle kurduğu ilişki ne anlama geliyor ve bu ilişki çevre ile toplum üzerinde nasıl etkiler yaratıyor? Yazar bu sorular üzerinden maddi kültürün geçmişten bugüne uzanan dönüşümünü değerlendiriyor. Bu nedenle kitap, insanların araç üretme yeteneğinin nasıl kültürel anlamlar yarattığını ve modern dünyanın nesnelerle dolu yapısını anlamaya yardımcı olan önemli bir çalışma.

Chip Colwell — Ne Çok Eşya: İnsan Türünün Aletleri Keşfetmesi, Anlamı İcat Etmesi ve Hep Daha Fazla Şey Üretmesi
Çeviren: Ayşe Müge Çavdar • İş Kültür Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi (2026)

Bilsay Kuruç bu çalışmasında, Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca siyasal bir kopuş olarak değil, sınıfsal ve iktisadi bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Yeni rejimin omurgasını oluşturan orta sınıfın, önce siyasal düzeni kurduğunu, ardından ekonomik alanı biçimlendirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi projenin, dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiğini ve bu dengelere karşı kendi yolunu aradığını vurguluyor.

1920’ler, Kuruç’a göre hukuki ve kurumsal inşanın öne çıktığı bir geçiş evresiydi. Anayasa, yasalar ve devlet aygıtı biçimlenirken ekonomi görece serbest bir alanda ilerliyordu. 1930’larda ise tablo değişti ve orta sınıfın bilinçli bir ekonomi politikası üretme iradesi belirginleşti. Sanayileşme hamleleri, devletçilik uygulamaları ve planlama arayışları bu dönemde rejimin altyapısını kalıcı hale getirdi.

Kitap, Türkiye’nin bu çabasını küresel sahnedeki büyük aktörlerle birlikte okuyor. İngiltere’nin gerileyen hegemonya iddiası, ABD’nin yükselen gücü, Avrupa’daki kırılgan dengeler ve Almanya’nın saldırgan tutumu, Türkiye’nin konumunu daha anlamlı kılıyor. Sovyetler Birliği ile kurulan mesafeli yakınlık ise iki “isyancı” ülkenin benzer arayışlarını yansıtıyor. Bu çerçevede genç Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu gerilimli ilişki somut örneklerle anlatılıyor.

Kuruç, tarihsel veriyi iktisatçı bakışıyla yorumluyor ve anlatıyı anekdotlarla zenginleştiriyor. Mustafa Kemal döneminin ekonomi politikalarını çözümlerken, yalnızca geçmişi açıklamıyor, kapitalizmin bugünkü sorunlarına da dolaylı bir ışık tutuyor. Kitap, Türkiye’nin bağımsızlık arayışının ekonomik boyutunu anlamak isteyenler için temel bir kaynak oluşturuyor.

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 624 sayfa • 2026

Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi (2025)

Luc Ferry ile Claude Capelier’nin bu kitabı, felsefeyi akademik soyutlamaların ötesine taşıyarak insanlığın anlam arayışının uzun tarihini berrak ve anlaşılır bir dille yeniden kuruyor. Yazarlar, kitabı bir anlatı değil bir diyalog olarak tasarlayarak felsefenin her çağda yeniden sorulması gereken temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor: Neden hâlâ filozoflara kulak veriyoruz? Çünkü her dönem kendi krizini aşmak için düşünceye geri dönmek zorunda kalıyor.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’ (‘La Plus Belle Histoire de la Philosophie’), felsefi düşüncenin beş büyük evresini izleyerek insanın dünyayı ve kendini anlamaya yönelik girişimlerinin nasıl dönüştüğünü gösteriyor:

  • Antik Yunan’da kozmosun düzeni “kurtuluşun” kaynağıydı.
  • Ortaçağ, anlamı inançta ve ilahi düzenin kesinliğinde buldu.
  • Rönesans, insanı ve hümanizmi merkeze aldı.
  • Modernite, aklın sınırlarını sorgulayarak özgürlüğün ve bireyliğin koşullarını araştırdı.
  • Peki bugün? Geleneksel idealler çökerken, ne inanç ne ulus ne de devrimci ütopyalar yaşamı yönlendirmeye yetiyor.

Ferry’nin yanıtı, kitabın merkez fikrini oluşturuyor: “Sevgi hümanizmi”. Bu yaklaşım, felsefeyi yalnızca kavramların tarihi değil, yaşama sanatı olarak görür. Ferry’nin “laik maneviyat” dediği bu düşünce, anlamın dışsal dogmalarda değil, insanın düşünme cesaretinde, özgürlüğünde ve sevgi kapasitesinde bulunduğunu savunuyor. Hayata yön veren şey artık aşkın otoriteler değil; bireyin başkalarıyla kurduğu bağlar, ortak gelecek duygusu ve dünyaya karşı üstlendiği sorumluluktur.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’, geçmişin büyük fikirlerini bugünün kaygılarıyla buluşturarak felsefeyi gündelik yaşama yeniden bağlayan bir rehber sunuyor. İnsanlığın kendini, çağını ve kaderini anlamak için çıktığı uzun yolculuğun hem özeti hem de devam etmekte olduğunu hatırlatan canlı bir düşünme daveti niteliği taşıyor.

  • Künye: Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi, çeviren: Öznur Karakaş, İş Kültür Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2025

Scott H. Young – Ustalaşmanın 12 Kuralı (2025)

Scott H. Young bu eserinde, yeni becerilerin neden zor edinildiğini inceliyor ve ustalığın doğuştan değil doğru yöntemle geliştiğini savunuyor. Öğrenmenin rastgele tekrar yerine bilinçli pratikle ilerlediğini vurguluyor ve bireyin sürece aktif katılım gösterdiğini belirtiyor. Başkalarından, deneyimden ve uygulamadan öğrenmenin merkezi bir rol oynadığını ifade ediyor.

Yazar, öğrenmeyi iyileştirmek için geliştirdiği on iki temel kural üzerinden dikkat, disiplin ve strateji kavramlarını tartışıyor. Net hedef koymanın ilerlemeyi hızlandırdığını, geri bildirim almanın süreci görünür kıldığını ve zorlayıcı görevlerle yüzleşmenin kalıcı gelişim sağladığını anlatıyor. Pasif tekrar yerine odaklı pratik öneriyor ve zamanın bilinçli yönetildiğini söylüyor.

‘Ustalaşmanın 12 Kuralı’ (‘Get Better at Anything 12 Maxims for Mastery’), sınava hazırlananlardan iş yaşamında kendini geliştirmek isteyenlere kadar geniş bir okur kitlesine sesleniyor. Young, motivasyonun geçici olduğunu, asıl belirleyenin sürdürülebilir çalışma alışkanlığı olduğunu vurguluyor. Öğrenmenin kişisel bir sorumluluk gerektirdiğini hatırlatıyor ve bireyin kendi yöntemini inşa ettiğini gösteriyor.

Eser, beceri kazanımını yalnızca teknik değil, zihinsel bir dönüşüm süreci olarak ele alıyor. Odaklanma, sabır ve öz farkındalıkla ilerleyen bu yol, ustalığı erişilebilir bir hedef haline getiriyor. Okur, başarıyı şansa değil yönteme bağladığını anlıyor ve öğrenme pratiğini daha bilinçli biçimde yeniden kuruyor.

  • Künye: Scott H. Young – Ustalaşmanın 12 Kuralı, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, İş Kültür Yayınları, inceleme, 240 sayfa, 2025

François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025

Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (2025)

‘Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776–1876)’, Ender Kuntsal’ın iki devlet arasındaki ilişkilerin denizcilik ekseninde nasıl şekillendiğini ele aldığı kapsamlı bir çalışma sunuyor. ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Akdeniz’de güvenli ticaret yapma arayışının Garp Ocaklarıyla yapılan antlaşmalar üzerinden Osmanlı coğrafyasına uzanmasına neden oluyor. Bu ilk temaslar, Amerikan denizciliğinin Osmanlı limanlarıyla kurduğu pratik ilişkilerin temelini oluşturuyor.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması, iki devlet arasında yeni bir diplomatik ve askeri iş birliği ihtiyacını doğuruyor. Hüsrev Paşa ile Komodor John Rodgers arasında yürütülen görüşmeler, 1831 Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’yla sonuçlanarak hem ABD’nin Akdeniz ve Karadeniz’deki ticari etkinliğini artırıyor hem de Osmanlı’nın donanmasını modernleştirme arzusunu besliyor. Bu dönemde Amerikan maslahatgüzarı olarak İstanbul’a gönderilen David Porter ile gemi inşa mühendisi Henry Eckford’un faaliyetleri, Osmanlı bahriyesinin teknik dönüşümünde belirgin izler bırakıyor.

1850’lerde Emin Bey ve ileride Kaptan-ı Derya olacak Mehmet Salih Paşa’nın ABD’ye yaptığı ziyaretler, özellikle modern harp gemisi temini konusundaki temasların derinleşmesini sağlıyor. Aynı yıllarda Amerikan savaş gemilerinin bilimsel araştırmadan diplomatik desteğe kadar çeşitli amaçlarla Osmanlı limanlarına yaptığı seyahatler, ilişkilerin çok katmanlı bir karakter kazanmasına katkı veriyor.

Kuntsal bu kitapta, 1776–1876 arasında iki ülke arasındaki temasları şekillendiren gemileri, deniz subaylarını ve denizcilik kökenli devlet görevlilerini merkeze alarak Türk-Amerikan ilişkilerinin denizlerde başlayan hikâyesini ayrıntılı ama derli toplu bir çerçevede anlatıyor. Eser, hem diplomatik tarihle hem de denizcilik mirasıyla ilgilenen okuyucular için benzersiz bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776-1876), İş Kültür Yayınları, tarih, 528 sayfa, 2025