Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı (2028)

Slavoj Žižek bu kitabında, modern dünyanın en köklü inançlarından biri olan “ilerleme” fikrini eleştiriyor. Bilimsel gelişmenin, teknolojik yeniliklerin, ekonomik büyümenin ve siyasal özgürlüklerin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıdığı yönündeki yaygın kabulü sorgulayan Žižek, ilerleme anlatısının çoğu zaman görünmez maliyetler ürettiğini savunuyor. Kitabın merkezindeki soru şudur: İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa ilerleme olarak adlandırılan süreçler bazı kazanımlar yaratırken aynı anda yeni kayıpları ve eşitsizlikleri de mi üretiyor?

Žižek, bu meseleyi yalnızca günümüz tartışmaları üzerinden değil, Aydınlanma düşüncesinden başlayarak modern Batı düşüncesinin temel varsayımlarını inceleyerek ele alıyor. Tarihin akıl, bilim ve özgürlük doğrultusunda sürekli geliştiği fikrinin hem liberal hem de sosyalist geleneklerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak ona göre tarih doğrusal bir yükseliş hikâyesi değildir. Her ilerleme hamlesi, dışarıda bırakılan insanlar, bastırılan deneyimler ve göz ardı edilen bedeller üretir. Bu nedenle ilerleme söylemi çoğu zaman kazananları görünür kılarken kaybedenleri tarihin karanlık köşelerine iter.

Kitapta sıkça vurgulanan noktalardan biri, çağdaş kapitalizmin ilerleme fikrini kendi meşruiyetinin temel unsurlarından biri haline getirmiş olması. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve küreselleşme insanlığa daha fazla özgürlük ve refah vaat ederken, aynı zamanda yeni bağımlılık biçimleri, güvencesizlikler ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Žižek’e göre küresel ekonomik sistemin ürettiği derin gelir uçurumları, kitlesel göç hareketleri ve toplumsal dışlanma biçimleri, ilerleme anlatısının çözemediği temel çelişkileri ortaya koymaktadır. Bu nedenle ekonomik büyümenin kendiliğinden toplumsal ilerleme anlamına geldiği varsayımı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Yazar ayrıca ekolojik krizi ilerleme düşüncesinin sınırlarını gösteren en güçlü örneklerden biri olarak ele alıyor. İnsanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini artıran teknolojik başarılar, aynı zamanda iklim değişikliği, çevresel yıkım ve sürdürülemez tüketim biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, modern uygarlığın başarılarının kendi koşullarını tehdit eden sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme artık yalnızca üretim kapasitesinin artmasıyla ölçülemez; gezegenin geleceği ve yaşamın sürdürülebilirliği de hesaba katılmalıdır.

Žižek’in bir diğer eleştirisi, çağdaş demokrasilerde ortaya çıkan “post-siyasal” uzlaşma anlayışı. Pek çok siyasal ve ekonomik kararın teknik zorunluluklar olarak sunulduğunu, böylece gerçek siyasal çatışmaların görünmez hale getirildiğini ileri sürüyor. İlerleme söylemi, bu bağlamda, mevcut düzenin sorgulanmasını engelleyen bir ideolojiye dönüşebilir. İnsanlara sürekli daha iyi bir geleceğin vaat edilmesi, mevcut eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerini örtebilir.

Sonuç olarak ‘İlerlemeye Karşı’ (‘Against Progress’), ilerlemeyi bütünüyle reddeden bir eser değil; daha çok, onun bedellerini ve kör noktalarını görünür kılmaya çalışan felsefi bir müdahale. Žižek, insanlığın geleceğini güvence altına alacak hazır bir tarih yasasının bulunmadığını savunuyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler tek başına daha iyi bir dünya yaratmaz. Asıl mesele, hangi ilerlemenin kimler için gerçekleştiğini, hangi kayıpları ürettiğini ve hangi alternatiflerin göz ardı edildiğini sürekli sorgulayabilmektir. Bu nedenle kitap, ilerlemeyi bir başarı hikâyesi olarak değil, çözülmesi gereken politik ve etik bir problem olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı
Çeviren: Barış Gönülşen • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 128 sayfa • 2026

Erle C. Ellis — Antroposen (2026)

İnsan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisini jeolojik bir ölçekte ele alan ve “Antroposen” kavramını açıklayan kısa ama yoğun bir giriş. Erle C. Ellis, insanlığın artık yalnızca doğanın bir parçası değil, gezegenin işleyişini kökten dönüştüren bir güç haline geldiği fikrini merkezine alıyor.

Ellis, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, fosil yakıt kullanımı ve plastik birikimi gibi olguların, insanın Dünya sistemi üzerindeki etkisinin kalıcı ve ölçülebilir hale geldiğini gösterdiğini söylüyor. Bu etkileri, yalnızca günümüz çevresel sorunları olarak değil, gelecekte kayaçlarda ve jeolojik kayıtlarda iz bırakacak dönüşümler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle “Antroposen”, insanın gezegen tarihine damga vurduğu yeni bir çağdır.

‘Antroposen’ (‘Anthropocene: A Very Short Introduction’), bu kavramın neden tartışmalı olduğunu da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Antroposen’in ne zaman başladığı, hangi ölçütlere göre tanımlanacağı ve resmi bir jeolojik çağ olarak kabul edilip edilmemesi gibi sorular hem bilimsel hem de politik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ellis, bu tartışmaları aktarırken kesin bir hüküm vermek yerine, kavramın farklı boyutlarını ve taşıdığı anlamları açıklamayı amaçlıyor.

Eserde öne çıkan önemli bir nokta, insan-doğa ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. Antroposen fikri, doğayı insan etkisinden bağımsız bir alan olarak görmenin artık mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, ekosistemleri dönüştüren, yeni çevresel koşullar yaratan ve gezegenin geleceğini belirleyen bir aktör olarak konumlanıyor.

Sonuç olarak kitap, Antroposen’i yalnızca bilimsel bir terim olarak değil, insanlığın kendi rolünü yeniden değerlendirmesine yol açan bir düşünce çerçevesi olarak sunuyor. Bu yönüyle eser, hem çevresel krizleri anlamak hem de insanın Dünya’daki yerini yeniden tanımlamak isteyenler için temel bir rehber niteliğinde.

Erle C. Ellis — Antroposen
Çeviren: Hayrullah Doğan • İş Kültür Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş (2026)

Bertrand Russell’ın bu kitabı, matematiğin temellerini mantıksal açıdan açıklıyor. Russell, matematiğin kesinliğinin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı çıkarak, bu kesinliğin hangi varsayımlar ve mantıksal yapılar üzerine kurulduğunu adım adım inceliyor. Sayı kavramından başlayarak, sayıların aslında nesnelerden bağımsız, mantıksal tanımlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor ve böylece matematiğin temelini deneyimden çok akla dayandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’te (‘Introduction to Mathematical Philosophy’) özellikle bağıntı kavramı merkezi bir rol oynuyor. Russell, matematiğin yalnızca sayılarla değil, nesneler arasındaki ilişkilerle kurulduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, matematiği statik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp dinamik bir düşünme sistemi haline getiriyor. Sonsuzluk kavramı da bu bağlamda ele alınıyor; Russell, sonsuzluğun sezgisel değil, mantıksal olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor ve farklı sonsuzluk türlerini açıklayarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

Eserde çıkarım süreçleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Russell, matematiksel sonuçların nasıl elde edildiğini gösterirken, mantığın bu süreçteki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Matematik ile mantık arasındaki ilişkiyi temellendirerek, matematiğin aslında mantığın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, matematiği yalnızca hesaplama aracı olarak değil, düşüncenin yapısını anlamaya yönelik bir anahtar olarak konumlandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’, hem matematik hem de felsefe alanında önemli bir eser olarak kabul ediliyor çünkü soyut kavramları sadeleştirerek okurun kavrayabileceği bir düzeye indiriyor. Russell’ın yaklaşımı, matematiksel bilginin doğasını açıklarken aynı zamanda düşünmenin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eser, yalnızca teknik bir inceleme sunmuyor; aynı zamanda insan aklının sınırlarını ve olanaklarını sorgulayan derin bir düşünce yolculuğu sunuyor.

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş
Çeviren: Ahmet Çevik • İş Kültür Yayınları
Felsefe • 184 sayfa • 2026

David A. Bender — Beslenme (2026)

David A. Bender imzalı bu kitap, beslenme biliminin temel kavramlarını kısa ama sistematik bir çerçevede açıklayan bir giriş kitabı olarak, insan sağlığı ile besinler arasındaki ilişkiyi çok yönlü biçimde ele alıyor.

‘Beslenme’ (‘Nutrition: A Very Short Introduction’), beslenmenin yalnızca kalori alımı olmadığını vurgulayarak başlıyor. İnsan vücudunun enerji ihtiyacı, makro besinler (karbonhidrat, protein, yağ) ve mikro besinler (vitaminler ve mineraller) üzerinden açıklanıyor. Bu besin öğelerinin vücutta nasıl işlendiği ve hangi biyolojik işlevleri yerine getirdiği temel düzeyde inceleniyor.

Eserde metabolizma kavramı önemli bir yer tutuyor. Vücudun aldığı besinleri enerjiye dönüştürme süreçleri, enerji dengesi ve kilo kontrolü bağlamında ele alınıyor. Aynı zamanda yetersiz beslenme ve aşırı beslenmenin sağlık üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendiriliyor.

Kitap, beslenmenin yalnızca bireysel bir tercih olmadığını da gösteriyor. Kültürel alışkanlıklar, ekonomik koşullar ve gıda politikaları gibi faktörlerin insanların ne yediğini ve nasıl beslendiğini belirlediği vurgulanıyor. Bu bağlamda küresel ölçekte açlık, obezite ve beslenme eşitsizlikleri gibi sorunlara dikkat çekiliyor.

Ayrıca modern beslenme tartışmalarına da değiniliyor. Diyet trendleri, takviyeler ve “sağlıklı beslenme” söylemlerinin bilimsel temelleri sorgulanarak, yaygın yanlış inanışlar eleştiriliyor. Bender, beslenme bilgisinin çoğu zaman basitleştirildiğini ve yanlış yorumlandığını belirtiyor.

Kitap, beslenmeyi biyolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla ele alarak, okuyucuya dengeli ve bilinçli beslenmenin ne anlama geldiğini açıklıyor; aynı zamanda modern dünyada beslenme üzerine düşünürken eleştirel bir bakış geliştirmeye davet ediyor.

David A. Bender — Beslenme
Çeviren: Çiçek Öztek • İş Kültür Yayınları
Sağlık • 128 sayfa • 2026

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat (2026)

 

‘Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908-1928)’, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte “yeni hayat” idealinin nasıl ortaya çıktığını ve bu idealin toplumda yarattığı derin sarsıntıları inceliyor. Zafer Toprak, 1908 Devrimi’yle birlikte şekillenen “yeni” ve “millî” kavramlarının, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm projesinin temelini oluşturduğunu gösteriyor.

Kitapta “yeni hayat”, sadece bir modernleşme hedefi değil; gündelik yaşamdan aile yapısına, kadın-erkek ilişkilerinden kuşaklar arası bağlara kadar uzanan kapsamlı bir yeniden kurma girişimi olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeni kadın”ın inşası yer alıyor. Kadının toplumsal konumundaki değişim, modernleşmenin en görünür ve en tartışmalı alanlarından biri hâline geliyor.

Ancak eser, bu dönüşümü yalnızca ilerleme ve yenilenme ekseninde anlatmıyor. Uzun savaş yıllarının yarattığı yıkım, nüfus kaybı ve yoksullukla birleşen reform süreci, toplumda ciddi uyumsuzluklara ve kırılmalara yol açıyor. Sekülerleşme çabaları, Batılı yaşam tarzına yöneliş ve eski kültürel kodların sorgulanması, özellikle farklı kuşaklar arasında gerilimleri derinleştiriyor.

Toprak’a göre Cumhuriyet’in inkılapları ile toplumsal travma iç içe ilerliyor. “Yeni hayat” ideali, bir yandan modern bir toplum yaratma arzusunu taşırken, diğer yandan savaşların yıprattığı bir toplumda umutsuzluk, çözülme ve kriz dinamiklerini de beraberinde getiriyor. Fuhuş, intiharlar, sosyal çözülme ve uyumsuzluk gibi olgular bu sancılı dönüşümün görünür sonuçları olarak ortaya çıkıyor.

Genel olarak kitap, Türkiye’nin modernleşme sürecini yalnızca idealler ve reformlar üzerinden değil; bu sürecin yarattığı insani, toplumsal ve psikolojik maliyetler üzerinden de ele alıyor. Böylece “yeni hayat”ın, hem kurucu bir proje hem de derin bir toplumsal travma olarak nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908 – 1928)
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Chip Colwell — Ne Çok Eşya (2026)

Chip Colwell’in bu çalışması, insanların nesnelerle kurduğu ilişkinin tarihini ve bu ilişkinin uygarlığın gelişimindeki rolünü anlatıyor. Arkeolog ve antropolog Chip Colwell, insanların yalnızca araç üreten bir tür olmadığını, aynı zamanda nesnelere anlam yükleyen bir kültür yarattığını söylüyor. Colwell’e göre insanlık tarihi, taş aletlerden modern teknolojilere kadar uzanan uzun bir maddi kültür hikâyesi sunuyor. İnsanlar çevrelerindeki dünyayı anlamak, ihtiyaçlarını karşılamak ve kimliklerini ifade etmek için nesneler üretiyor. Bu süreçte araçlar yalnızca pratik işlevler görmüyor; aynı zamanda sembolik değerler taşıyan kültürel nesnelere dönüşüyor.

‘Ne Çok Eşya’ (‘So Much Stuff’), arkeolojik bulgular ve antropolojik araştırmalar üzerinden insanlığın maddi dünyasının nasıl genişlediğini açıklıyor. İlk taş aletlerin ortaya çıkışı insanların doğayla kurduğu ilişkinin dönüşmeye başladığını gösteriyor. Zamanla tarım araçları, seramikler, silahlar ve günlük eşyalar ortaya çıkıyor ve bu nesneler toplumların ekonomik ve sosyal yapısını şekillendiriyor. Colwell bu gelişmelerin yalnızca teknolojik ilerleme olmadığını, aynı zamanda insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini değiştirdiğini vurguluyor. Nesneler aracılığıyla insanlar statülerini gösteriyor, inançlarını ifade ediyor ve toplumsal ilişkilerini düzenliyor.

Colwell kitabın ilerleyen bölümlerinde modern çağda ortaya çıkan tüketim kültürünü ve nesnelerin aşırı çoğalmasını tartışıyor. Sanayi üretimi ve küresel ekonomi sayesinde insanlar tarihte hiç olmadığı kadar çok eşya üretiyor ve tüketiyor. Ancak Colwell bu durumun yeni sorular doğurduğunu söylüyor: İnsanların nesnelerle kurduğu ilişki ne anlama geliyor ve bu ilişki çevre ile toplum üzerinde nasıl etkiler yaratıyor? Yazar bu sorular üzerinden maddi kültürün geçmişten bugüne uzanan dönüşümünü değerlendiriyor. Bu nedenle kitap, insanların araç üretme yeteneğinin nasıl kültürel anlamlar yarattığını ve modern dünyanın nesnelerle dolu yapısını anlamaya yardımcı olan önemli bir çalışma.

Chip Colwell — Ne Çok Eşya: İnsan Türünün Aletleri Keşfetmesi, Anlamı İcat Etmesi ve Hep Daha Fazla Şey Üretmesi
Çeviren: Ayşe Müge Çavdar • İş Kültür Yayınları
İnceleme • 320 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları (2026)

‘İstanbul Manzaraları’, ülkemizde aslen içerdiği çizimlerle tanınan ‘Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor’ kitabının Türkçede ilk kez yayımlanan çevirisi.

Kitap, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı coğrafyasını ve özellikle İstanbul ile Anadolu’daki erken Hristiyanlık merkezlerini anlatan önemli bir seyahat ve gözlem kitabı sunuyor. Walsh metinde İstanbul’un tarihî yapısını, gündelik hayatını ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni ayrıntılı biçimde betimliyor. Şehrin camilerini, saraylarını, limanlarını ve sokaklarını anlatırken hem Osmanlı kurumlarını hem de Batılı seyyahların dikkatini çeken kültürel ayrıntıları yorumluyor. Yazar özellikle Konstantinopolis’in Bizans mirası ile Osmanlı dünyasının birleştiği bir merkez olduğunu vurguluyor ve kentin tarih boyunca taşıdığı sembolik önemi açıklıyor. Bu yaklaşım okuyucunun İstanbul’u yalnızca bir başkent olarak değil, farklı uygarlıkların kesiştiği büyük bir tarih sahnesi olarak görmesini sağlıyor.

Eserin ikinci bölümü Küçük Asya’daki “Yedi Kilise” olarak bilinen erken Hristiyanlık merkezlerine odaklanıyor. Walsh Efes, Smyrna, Pergamon, Thyatira, Sardis, Philadelphia ve Laodikeia gibi yerleri gezerken bu şehirlerin İncil’deki konumunu, tarihsel gelişimini ve dönemin fiziksel kalıntılarını anlatıyor. Antik kalıntılar, harabeler ve yerel gelenekler üzerinden Hristiyanlık tarihinin izlerini takip ediyor. Bu anlatı yalnızca bir din tarihi incelemesi sunmuyor; aynı zamanda Anadolu’nun tarihsel peyzajını ve çok katmanlı geçmişini de ortaya koyuyor. Yazarın gözlemleri sayesinde okuyucu antik kentlerin bulunduğu coğrafyanın kültürel ve tarihsel derinliğini daha iyi kavrıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ressam Thomas Allom’un hazırladığı özgün çizimler oluyor. Allom’un ayrıntılı gravürleri İstanbul’un siluetini, camileri, limanlarını ve Anadolu’daki antik kent manzaralarını görsel olarak canlandırıyor. Bu görseller metnin anlattığı sahneleri destekliyor ve dönemin şehir manzaralarını belgeleyen değerli tarihsel kaynaklar oluşturuyor.

Robert Walsh’un anlatısı ile Thomas Allom’un çizimleri birleşerek 19. yüzyıl Osmanlı dünyasını hem metinsel hem de görsel bir tanıklık hâline getiriyor. Bu nedenle eser, İstanbul tarihi, Osmanlı coğrafyası ve erken Hristiyanlık merkezleri üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor.

Robert Walsh — İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle
Çizimler: Thomas Allom
Çeviren: Şeniz Türkömer • İş Kültür Yayınları
Seyahatname • 256 sayfa • 2026

 

Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026