Kolektif — Türkiye’nin Kelebekleri (2026)

İki kıtanın buluştuğu coğrafyada benzersiz bir biyolojik zenginlik barındıran Türkiye’nin kelebeklerini kapsamlı ve güncel bir bakışla tanıtan ‘Türkiye’nin Kelebekleri’, doğaseverler için hazırlanmış ayrıntılı bir başvuru kaynağı sunuyor. Zarif Mücevher Kelebeği’nden görkemli Apollo’ya, Anadolu’ya özgü endemik türlerden göçmen kelebeklere kadar uzanan yüzlerce tür; binlerce özgün fotoğraf, dağılım haritaları, ayırt edici tanım özellikleri ve karşılaştırmalı görseller eşliğinde okurla buluşuyor. Yıllar boyunca gönüllü gözlemcilerin katkılarıyla oluşturulan bu eser, kelebeklerin nerelerde ve hangi dönemlerde görülebileceğini göstermenin yanı sıra, onların doğal yaşamını yakından tanımaya da imkân veriyor. Bilimsel doğruluk ile görsel zenginliği bir araya getiren kitap, Türkiye’nin kelebek çeşitliliğini keşfetmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber niteliği taşıyor.

‘Türkiye’nin Kelebekleri’nin ortaya çıkışı, doğa gözlemlerini ortak bir bilgi havuzunda buluşturma düşüncesinin yıllar içinde büyüyen bir ürünü olarak şekillendi. Önce kuşlar için oluşturulan dijital paylaşım platformuyla başlayan bu yolculuk, ardından memeliler ve kelebeklerle genişliyor; binlerce gönüllünün gözlem ve fotoğrafları sayesinde ülkenin biyolojik çeşitliliğine ilişkin kapsamlı bir veri arşivi oluşuyor. Daha önce kuşlar üzerine hazırlanan kitabın gördüğü ilgi, kelebekler için de benzer bir çalışmanın hazırlanmasına ilham veriyor. Tamamı gönüllülük temelinde yürütülen bu uzun soluklu emek, yalnızca bir kitap ortaya koymayı değil, doğa bilgisini yaygınlaştırmayı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Böylece yıllara yayılan ortak çalışma, kalıcı ve güvenilir bir kaynak hâline dönüşüyor.

Kitabın temel yaklaşımı, doğayı korumanın ilk adımının onu tanımaktan geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin zengin ekosistemlerinde yaşayan kelebekler yalnızca estetik güzellikleriyle değil, ekolojik denge içindeki rolleri ve doğal mirasın önemli parçaları olmalarıyla da ele alınıyor. Renkleri, desenleri ve başkalaşım süreçleriyle kültür, sanat ve gündelik yaşamda güçlü simgelere dönüşen bu canlıların, gerçekte ne kadar az tanındığına dikkat çekiliyor. Bu nedenle eser, yıllar boyunca derlenen gözlem kayıtlarını güncel bilimsel çalışmalarla birleştirerek ülkenin kelebek faunasını yeniden değerlendiriyor; taksonomik açıklamalarla desteklenen güncel tür listesini okurlara sunuyor. Böylece hem bilimsel araştırmalara katkı sağlayan hem de doğaya karşı sorumluluk bilincini güçlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca türleri sıralamakla yetinmeyip kelebeklerin yaşam döngüsünü, davranışlarını ve tanımlanma yöntemlerini açıklayan bölümlerle başlıyor; vatandaş biliminin doğa araştırmalarındaki önemini de gözler önüne seriyor. Ardından Türkiye’de görülen kelebek ailelerini ayrıntılı biçimde ele alıyor; kırlangıçkuyruklardan Apollo kelebeklerine, beyaz ve sarı kelebeklerden fırçaayaklılara, mavilerden bakırlara ve zıpzıplara kadar her grubun ayırt edici özelliklerini sistematik biçimde tanıtıyor. Türlere ilişkin fotoğraflar, dağılım bilgileri ve taksonomik notlar sayesinde hem amatör gözlemcilerin hem de araştırmacıların yararlanabileceği kapsamlı bir referans oluşturuyor. Türkçe, İngilizce ve Latince dizinlerle tamamlanan eser, Türkiye kelebeklerinin çeşitliliğini belgeleyen en geniş kapsamlı kaynaklardan biri olarak, doğayı tanımayı ve korumayı aynı hedefte buluşturuyor.

Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Kaan Yılmaz, Ali Bali, Merve Kurt — Türkiye’nin Kelebekleri
Editör: Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Ömer L. Furtun
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 456 sayfa • 2026

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi (2026)

Cumhuriyet’in kırsal kalkınma ve tarımı modernleştirme hedeflerinin önemli halkalarından biri olan Beydere Ziraat Mektebi’nin tarihini merkeze alan bu çalışma, Türkiye’de tarım reformunun eğitim politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. 1943 yılında Manisa’nın Selimşahlar köyü yakınlarında kurulan ve altmış yılı aşkın süre boyunca faaliyet göstererek 2006 yılında kapanan okulun gelişim süreci üzerinden, teknik ziraat eğitiminin ülkenin tarımsal üretimine ve kırsal dönüşümüne yaptığı katkılar ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Köy Enstitüleriyle benzer şekilde üretim, uygulama ve iş temelli bir eğitim anlayışını benimseyen Beydere Ziraat Mektebi, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in köy merkezli kalkınma ideolojisini hayata geçiren örneklerden biri olarak ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar, tarım reformunun düşünsel temellerinden ziraat okullarının kuruluş sürecine, Teknik Ziraat-Bahçıvanlık Okulları modelinin şekillenmesinden Beydere Ziraat Mektebi’nin idari yapısına, fiziki imkânlarına ve eğitim programına kadar uzanan kapsamlı bir çerçeve sunuyor.

Kitap, uygulamalı eğitim yöntemlerini, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini, üretim ve dağıtım çalışmalarını, mezunların görev aldıkları hizmet alanlarını ve okulun ülke tarımına sağladığı katkıları ayrıntılı biçimde değerlendirirken, kurumun bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamı üzerindeki etkilerini de gözler önüne seriyor.

Böylece Beydere Ziraat Mektebi’nin hikâyesi üzerinden, erken Cumhuriyet döneminde modern tarım tekniklerini köylü çocuklarına kazandırmayı hedefleyen eğitim anlayışının, Türkiye’nin tarımsal kalkınma serüvenindeki yeri ve eğitim tarihimizde büyük ölçüde göz ardı edilmiş tarım okullarının önemi bütüncül bir bakışla yeniden ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi: Halka Dost, Köylüye Yar
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 192 sayfa • 2026

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum (2026)

Jean-Marc Jancovici ‘Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum’ (‘Le Changement Climatique Expliqué à ma Fille’) adlı kitabında, iklim değişikliğini bilimsel ayrıntılarla boğmadan, bir çocuğun soruları etrafında kurduğu diyaloglar aracılığıyla açıklıyor. Kitabın temel amacı, iklim krizini korku söylemi ya da teknik jargon üzerinden değil, neden-sonuç ilişkilerini görünür kılarak anlaşılır hale getirmek. Atmosferin işleyişinden enerji kullanımına, ekonomik büyümeden gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar uzanan bağlantıları adım adım kurarak, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde iklim sisteminin nasıl çalıştığı, sera etkisinin neden yaşam için gerekli olduğu ve insan faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan karbondioksitin bu doğal dengeyi nasıl bozduğu açıklanıyor. Jancovici, sıcaklık artışının rastlantısal bir doğa olayı değil, büyük ölçüde fosil yakıt kullanımına dayanan sanayi toplumunun sonucu olduğunu vurguluyor. Böylece iklim değişikliği, bilimsel veriler ışığında insanlığın enerji tercihleriyle ilişkilendiriliyor.

Ardından deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi ve aşırı hava olaylarının nedenleri ele alınıyor. Yazar, yalnızca sonuçları sıralamak yerine, bu gelişmelerin ardındaki fiziksel mekanizmaları açıklıyor. Tarım, su kaynakları, kıyı yerleşimleri ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiler değerlendirilirken, iklim krizinin dünyanın farklı bölgelerini farklı biçimlerde etkileyeceği gösteriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, modern uygarlığın petrol ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığına ayrılmış. Jancovici, sanayi üretiminden ulaşıma, gıda üretiminden sağlık sistemine kadar günlük hayatın neredeyse bütün alanlarının ucuz enerji üzerine kurulduğunu anlatıyor. Ancak fosil yakıt rezervlerinin sınırlı oluşu ve bu kaynakların kullanımının iklim krizini hızlandırması, insanlığı zorunlu bir dönüşümle karşı karşıya bırakıyor. Enerji meselesi yalnızca teknik değil, ekonomik ve siyasal bir sorun olarak ele alınıyor.

Yazar ayrıca iklim değişikliğinin göç hareketleri, gıda güvenliği, salgın hastalıklar, uluslararası çatışmalar ve toplumsal eşitsizliklerle ilişkisini de inceliyor. Çevresel sorunların tek başına ortaya çıkmadığını; kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık ve siyasal istikrarsızlıkla birleşerek daha büyük krizlere yol açabileceğini savunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği, yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumların geleceğini ilgilendiren kapsamlı bir dönüşüm sorunudur.

Sonuçta Jancovici, okura hazır çözüm reçeteleri sunmaktan çok, iklim krizini doğuran mekanizmaları anlamaya davet ediyor. Bir çocuğun sorularını yanıtlarken aslında yetişkinlerin geleceğe karşı sorumluluğunu sorguluyor. Kitap, bilimsel doğruluğu yalın bir anlatımla buluşturarak enerji, tüketim ve kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan, iklim krizine dair güçlü ve öğretici bir giriş niteliğinde.

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 80 sayfa • 2026

Kolektif — Yaratıcılık (2026)

Steven Mithen’in derlediği bu eser, yaratıcılığı yalnızca sanat üretimi ya da bireysel dehanın ürünü olarak değil, insan evriminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alan disiplinlerarası bir çalışma. Arkeoloji, antropoloji, bilişsel bilim ve psikolojiyi buluşturan kitap, yaratıcılığın insanı diğer türlerden ayıran ani bir “üstünlük sıçraması” değil; milyonlarca yıl boyunca biyolojik, toplumsal ve kültürel süreçlerin iç içe geçmesiyle gelişen bir kapasite olduğunu savunur. Böylece yaratıcılık, hem hayatta kalmayı sağlayan pratik çözümler üretmenin hem de semboller, anlamlar ve toplumsal kurumlar inşa etmenin temelinde yer alır.

İlk bölümde yaratıcılığın kavramsal çerçevesi tartışılıyor. Margaret Boden, yaratıcılığı mevcut düşünce alanlarını keşfetme ve dönüştürme yeteneği olarak tanımlarken, Ian Hodder onun bireysel değil, maddi kültür ve toplumsal ilişkiler içinde şekillenen kolektif bir süreç olduğunu gösteriyor. Robert Layton ise Avustralya Aborjin toplumları üzerinden, yaratıcılığın gelenekle çatışmak yerine çoğu zaman onu yeniden yorumlayarak geliştiğini ortaya koyuyor. Böylece yenilik ile kültürel sürekliliğin birbirini dışlayan değil, tamamlayan dinamikler olduğu vurgulanıyor.

Kitabın merkezinde insan yaratıcılığının evrimsel kökenleri yer alıyor. Primatlar üzerine yapılan karşılaştırmalar, planlama, alet kullanımı ve toplumsal stratejilerin yaratıcılığın ilk biçimlerini oluşturduğunu gösterirken, Homo cinsinin taş alet teknolojisi ve çevresel uyum becerileri bilişsel esnekliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. Neandertaller ile erken modern insanlar arasındaki farklılıklar da yalnızca biyolojik değil, sembolik düşünme, dil ve toplumsal iletişim kapasitesi bakımından değerlendiriliyor. Mithen, zihinsel modüller arasındaki etkileşimin artmasının, dilin gelişmesinin ve “zihin kuramı”nın güçlenmesinin Üst Paleolitik dönemde görülen yaratıcı çeşitlenmenin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Eserde maddi kültür yalnızca geçmişin kalıntıları değil, insan zihninin dışa taşmış bir uzantısı olarak yorumlanıyor. Taş aletlerden mimariye, mezar ritüellerinden mağara sanatına kadar uzanan üretimler, belleği, toplumsal kimliği ve ortak düşünceyi taşıyan bilişsel araçlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle Neolitik mimari, Malta sanatındaki sembolik düzenlemeler ve Avrupa tarihöncesindeki at kültürü, yaratıcılığın teknolojik yenilik kadar inanç sistemleri, ritüeller ve toplumsal örgütlenmeyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

‘Yaratıcılık’ (‘Creativity in Human Evolutian and Prehistory’), insan yaratıcılığını çevre, ekonomi, toplum ve maddi kültürden bağımsız açıklamanın mümkün olmadığını savunuyor. Yenilik üretme kapasitesi, bireysel zekânın ötesinde ortak yaşamın, iletişimin ve kültürel birikimin ürünüdür. Bu nedenle yaratıcılık, insan evriminin yalnızca estetik değil, bilişsel, toplumsal ve teknolojik tarihini anlamanın da anahtar kavramlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kolektif — Yaratıcılık: İnsanın Evriminde ve Tarihöncesinde
Derleyen: Steven Mithen
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 304 sayfa • 2026

Kemal Arı — Bruno Taut (2026)

Kemal Arı’nın bu çalışması, yalnızca ünlü bir mimarın biyografisini anlatmıyor; aynı zamanda 20. yüzyılın siyasal çalkantıları ile mimarlığın toplumsal sorumluluğu arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Kitap, Almanya’da yetişen ve modern mimarlığın önemli isimlerinden biri hâline gelen Bruno Taut’un yaşamını, düşünsel dönüşümünü ve farklı coğrafyalarda edindiği deneyimleri izleyerek onun dünyaya bakışını anlamaya çalışıyor. Böylece mimarlığın yalnızca bina tasarlama faaliyeti olmadığını, kültür, siyaset ve insanlık idealleriyle iç içe gelişen bir uğraş olduğunu gösteriyor.

Anlatı, Taut’un çocukluk yıllarından başlayarak mesleki olgunlaşma sürecini takip ediyor. Alman düşünce dünyasının, sanat çevrelerinin ve modernist arayışların etkisi altında şekillenen mimar; savaşların, toplumsal krizlerin ve ideolojik çatışmaların ortasında yeni yaşam biçimleri tasarlamaya yöneliyor. Cam mimarisi, ütopyacı kent projeleri ve toplumsal konut anlayışı gibi girişimleriyle mimarlığın insanların yaşamını dönüştürebilecek bir güç taşıdığına inanıyor. Avrupa’daki deneyimleri, Sovyetler Birliği ve Japonya’daki gözlemleriyle birleşerek onu yalnızca bir tasarımcı değil, aynı zamanda düşünür kimliğiyle de öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde ise Taut’un Türkiye yılları yer alıyor. Nazi baskısından uzaklaşarak geldiği genç Cumhuriyet, onun için yalnızca bir sığınak olmaktan öteye geçiyor. Türkiye’de eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sunuyor, mimarlık öğretimine yeni yaklaşımlar kazandırıyor ve öğrencilerin yaratıcı düşünmesini teşvik ediyor. Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerde yürüttüğü çalışmalar, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin mimari kimliğinin oluşumuna eşlik ediyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası gibi eserler, onun işlevsellik ile estetiği bir araya getiren anlayışının somut örnekleri olarak öne çıkıyor.

Eser, Taut’un yalnızca yapılar inşa eden bir mimar olmadığını da vurguluyor. Türk evine, tarihî mirasa, doğaya ve Mimar Sinan gibi büyük mimarlara duyduğu ilgi sayesinde yerel değerlerle evrensel mimarlık anlayışı arasında köprü kuruyor. Cumhuriyet’in kültürel dönüşümünü dikkatle gözlemliyor ve bu dönüşümün aktif bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle onun Türkiye’deki varlığı, bir yabancı uzmanın katkısından çok daha derin bir anlam taşıyor.

Kitabın en çarpıcı bölümü, Atatürk’ün ölümü sonrasında hazırladığı katafalk etrafında şekilleniyor. Taut, büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlendiği bu görevi yerine getirirken sağlık sorunlarını geri plana itiyor. Atatürk’e duyduğu saygının simgesine dönüşen bu çalışma, aynı zamanda onun yaşamının son büyük eseri oluyor. Kısa süre sonra gelen ölümü, Türkiye ile kurduğu bağın sembolik bir tamamlayıcısına dönüşüyor.

Sonuç olarak kitap, Bruno Taut’un bireysel hikâyesini Cumhuriyet’in kültür ve modernleşme tarihine bağlayarak yorumluyor. Bir mimarın yaşamı üzerinden sürgün, aidiyet, sanat, eğitim ve toplumsal sorumluluk gibi temaları bir araya getiriyor. Böylece hem modern mimarlığın gelişimini hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası entelektüellerle kurduğu ilişkiyi anlamak için önemli bir pencere açıyor.

Kemal Arı — Bruno Taut: Cumhuriyet’e İz Bırakan Alman Mimar
• İş Kültür Yayınları
Biyografi • 265 sayfa • 2026

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz (2026)

Gabriel Zucman’ın bu kitabı, çağdaş vergi sistemlerinin temel çelişkilerinden birini inceliyor: En zenginler, servetleri büyüdükçe çoğu zaman daha az vergi ödüyor. Zucman, vergi adaleti ve vergi cennetleri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, gelir vergisinin teoride artan oranlı görünmesine rağmen pratikte milyarderler için etkisiz kaldığını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, vergi yükünün geniş toplum kesimlerinde yoğunlaşırken ultra zenginlerin yasal boşluklardan yararlanabilmesi.

‘Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz’ (‘Les Milliardaires Ne Paient Pas D’impôt Sur Le Revenu Et Nous Allons Y Mettre Fin’), Fransa ve diğer ülkelerden verileri karşılaştırarak ortalama vatandaşların gelirleri ve tüketimleri üzerinden yüksek oranlarda vergi ödediğini, buna karşılık milyarderlerin efektif vergi oranlarının çok düşük kaldığını ortaya koyuyor. Bunun nedeni, servetin büyük bölümünün maaş olarak değil, şirket hisseleri ve holdingler içinde tutulması. Böylece servet sahipleri, gelirlerini kişisel kazanç olarak göstermeden zenginleşmeyi sürdürüyor ve klasik gelir vergisinin dışına çıkabiliyor.

Kitapta gelir vergisinin tarihsel gelişimi de ele alınıyor. Zucman’a göre bu vergi başlangıçta eşitsizlikleri sınırlandıran demokratik bir araçtı. Ancak küreselleşme ve finansal karmaşıklık zamanla bu mekanizmayı zayıflattı. Bugün milyarderler için dünya fiilen bir vergi cennetine dönüşüyor. Servetler farklı şirketler ve fonlar arasında dolaştırılarak vergilendirme büyük ölçüde etkisizleştiriliyor.

Eserin merkezindeki çözüm önerisi servete dayalı bir taban vergisi. Zucman, ultra zenginlerin her yıl servetlerinin belirli bir oranına denk gelen asgari bir vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Özellikle yüzde 2 düzeyindeki küresel bir verginin uygulanabilir ve etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu yöntem, gelirin nasıl gizlendiğinden bağımsız olarak serveti doğrudan hedeflediği için mevcut boşlukları kapatmayı amaçlıyor.

Kitabın temel tezi, vergi adaletinin yalnızca mali bir mesele olmadığı yönünde şekilleniyor. Zucman’a göre vergilendirme aynı zamanda demokratik eşitliğin de temel unsurlarından biri oluyor. Ultra zenginlerin kamusal yükümlülüklerden kaçınması, servetle birlikte siyasal gücün de dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu nedenle milyarderleri ulusal dayanışmanın parçası hâline getirecek yeni vergi mekanizmalarının hem demokrasi hem de toplumsal adalet açısından gerekli olduğunu savunuyor. Kitap, küresel eşitsizlik tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 72 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı (2028)

Slavoj Žižek bu kitabında, modern dünyanın en köklü inançlarından biri olan “ilerleme” fikrini eleştiriyor. Bilimsel gelişmenin, teknolojik yeniliklerin, ekonomik büyümenin ve siyasal özgürlüklerin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıdığı yönündeki yaygın kabulü sorgulayan Žižek, ilerleme anlatısının çoğu zaman görünmez maliyetler ürettiğini savunuyor. Kitabın merkezindeki soru şudur: İnsanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa ilerleme olarak adlandırılan süreçler bazı kazanımlar yaratırken aynı anda yeni kayıpları ve eşitsizlikleri de mi üretiyor?

Žižek, bu meseleyi yalnızca günümüz tartışmaları üzerinden değil, Aydınlanma düşüncesinden başlayarak modern Batı düşüncesinin temel varsayımlarını inceleyerek ele alıyor. Tarihin akıl, bilim ve özgürlük doğrultusunda sürekli geliştiği fikrinin hem liberal hem de sosyalist geleneklerde farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak ona göre tarih doğrusal bir yükseliş hikâyesi değildir. Her ilerleme hamlesi, dışarıda bırakılan insanlar, bastırılan deneyimler ve göz ardı edilen bedeller üretir. Bu nedenle ilerleme söylemi çoğu zaman kazananları görünür kılarken kaybedenleri tarihin karanlık köşelerine iter.

Kitapta sıkça vurgulanan noktalardan biri, çağdaş kapitalizmin ilerleme fikrini kendi meşruiyetinin temel unsurlarından biri haline getirmiş olması. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve küreselleşme insanlığa daha fazla özgürlük ve refah vaat ederken, aynı zamanda yeni bağımlılık biçimleri, güvencesizlikler ve eşitsizlikler yaratmaktadır. Žižek’e göre küresel ekonomik sistemin ürettiği derin gelir uçurumları, kitlesel göç hareketleri ve toplumsal dışlanma biçimleri, ilerleme anlatısının çözemediği temel çelişkileri ortaya koymaktadır. Bu nedenle ekonomik büyümenin kendiliğinden toplumsal ilerleme anlamına geldiği varsayımı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Yazar ayrıca ekolojik krizi ilerleme düşüncesinin sınırlarını gösteren en güçlü örneklerden biri olarak ele alıyor. İnsanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini artıran teknolojik başarılar, aynı zamanda iklim değişikliği, çevresel yıkım ve sürdürülemez tüketim biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu durum, modern uygarlığın başarılarının kendi koşullarını tehdit eden sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme artık yalnızca üretim kapasitesinin artmasıyla ölçülemez; gezegenin geleceği ve yaşamın sürdürülebilirliği de hesaba katılmalıdır.

Žižek’in bir diğer eleştirisi, çağdaş demokrasilerde ortaya çıkan “post-siyasal” uzlaşma anlayışı. Pek çok siyasal ve ekonomik kararın teknik zorunluluklar olarak sunulduğunu, böylece gerçek siyasal çatışmaların görünmez hale getirildiğini ileri sürüyor. İlerleme söylemi, bu bağlamda, mevcut düzenin sorgulanmasını engelleyen bir ideolojiye dönüşebilir. İnsanlara sürekli daha iyi bir geleceğin vaat edilmesi, mevcut eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerini örtebilir.

Sonuç olarak ‘İlerlemeye Karşı’ (‘Against Progress’), ilerlemeyi bütünüyle reddeden bir eser değil; daha çok, onun bedellerini ve kör noktalarını görünür kılmaya çalışan felsefi bir müdahale. Žižek, insanlığın geleceğini güvence altına alacak hazır bir tarih yasasının bulunmadığını savunuyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler tek başına daha iyi bir dünya yaratmaz. Asıl mesele, hangi ilerlemenin kimler için gerçekleştiğini, hangi kayıpları ürettiğini ve hangi alternatiflerin göz ardı edildiğini sürekli sorgulayabilmektir. Bu nedenle kitap, ilerlemeyi bir başarı hikâyesi olarak değil, çözülmesi gereken politik ve etik bir problem olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Slavoj Žižek — İlerlemeye Karşı
Çeviren: Barış Gönülşen • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 128 sayfa • 2026

Erle C. Ellis — Antroposen (2026)

İnsan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisini jeolojik bir ölçekte ele alan ve “Antroposen” kavramını açıklayan kısa ama yoğun bir giriş. Erle C. Ellis, insanlığın artık yalnızca doğanın bir parçası değil, gezegenin işleyişini kökten dönüştüren bir güç haline geldiği fikrini merkezine alıyor.

Ellis, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, fosil yakıt kullanımı ve plastik birikimi gibi olguların, insanın Dünya sistemi üzerindeki etkisinin kalıcı ve ölçülebilir hale geldiğini gösterdiğini söylüyor. Bu etkileri, yalnızca günümüz çevresel sorunları olarak değil, gelecekte kayaçlarda ve jeolojik kayıtlarda iz bırakacak dönüşümler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle “Antroposen”, insanın gezegen tarihine damga vurduğu yeni bir çağdır.

‘Antroposen’ (‘Anthropocene: A Very Short Introduction’), bu kavramın neden tartışmalı olduğunu da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Antroposen’in ne zaman başladığı, hangi ölçütlere göre tanımlanacağı ve resmi bir jeolojik çağ olarak kabul edilip edilmemesi gibi sorular hem bilimsel hem de politik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Ellis, bu tartışmaları aktarırken kesin bir hüküm vermek yerine, kavramın farklı boyutlarını ve taşıdığı anlamları açıklamayı amaçlıyor.

Eserde öne çıkan önemli bir nokta, insan-doğa ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. Antroposen fikri, doğayı insan etkisinden bağımsız bir alan olarak görmenin artık mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, ekosistemleri dönüştüren, yeni çevresel koşullar yaratan ve gezegenin geleceğini belirleyen bir aktör olarak konumlanıyor.

Sonuç olarak kitap, Antroposen’i yalnızca bilimsel bir terim olarak değil, insanlığın kendi rolünü yeniden değerlendirmesine yol açan bir düşünce çerçevesi olarak sunuyor. Bu yönüyle eser, hem çevresel krizleri anlamak hem de insanın Dünya’daki yerini yeniden tanımlamak isteyenler için temel bir rehber niteliğinde.

Erle C. Ellis — Antroposen
Çeviren: Hayrullah Doğan • İş Kültür Yayınları
Bilim • 224 sayfa • 2026

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş (2026)

Bertrand Russell’ın bu kitabı, matematiğin temellerini mantıksal açıdan açıklıyor. Russell, matematiğin kesinliğinin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı çıkarak, bu kesinliğin hangi varsayımlar ve mantıksal yapılar üzerine kurulduğunu adım adım inceliyor. Sayı kavramından başlayarak, sayıların aslında nesnelerden bağımsız, mantıksal tanımlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor ve böylece matematiğin temelini deneyimden çok akla dayandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’te (‘Introduction to Mathematical Philosophy’) özellikle bağıntı kavramı merkezi bir rol oynuyor. Russell, matematiğin yalnızca sayılarla değil, nesneler arasındaki ilişkilerle kurulduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, matematiği statik bir bilgi alanı olmaktan çıkarıp dinamik bir düşünme sistemi haline getiriyor. Sonsuzluk kavramı da bu bağlamda ele alınıyor; Russell, sonsuzluğun sezgisel değil, mantıksal olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor ve farklı sonsuzluk türlerini açıklayarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

Eserde çıkarım süreçleri de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Russell, matematiksel sonuçların nasıl elde edildiğini gösterirken, mantığın bu süreçteki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Matematik ile mantık arasındaki ilişkiyi temellendirerek, matematiğin aslında mantığın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, matematiği yalnızca hesaplama aracı olarak değil, düşüncenin yapısını anlamaya yönelik bir anahtar olarak konumlandırıyor.

‘Matematiksel Felsefeye Giriş’, hem matematik hem de felsefe alanında önemli bir eser olarak kabul ediliyor çünkü soyut kavramları sadeleştirerek okurun kavrayabileceği bir düzeye indiriyor. Russell’ın yaklaşımı, matematiksel bilginin doğasını açıklarken aynı zamanda düşünmenin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Bu yönüyle eser, yalnızca teknik bir inceleme sunmuyor; aynı zamanda insan aklının sınırlarını ve olanaklarını sorgulayan derin bir düşünce yolculuğu sunuyor.

Bertrand Russell — Matematiksel Felsefeye Giriş
Çeviren: Ahmet Çevik • İş Kültür Yayınları
Felsefe • 184 sayfa • 2026