André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz (2026)

André Leroi-Gourhan’ın bu eseri, insanın ortaya çıkışını biyolojik evrim ile teknik ve kültürel gelişimin birbirinden ayrılmaz süreçleri olarak ele alan klasik bir antropoloji eseri. Leroi-Gourhan, insanı yalnızca düşünen ya da konuşan bir varlık olarak değil, bedeniyle hareket eden, elleriyle araçlar üreten ve dili aracılığıyla sembolik bir dünya kuran bir canlı olarak inceliyor. İnsanlaşma sürecinin yalnızca beynin büyümesiyle açıklanamayacağını savunarak beden, beyin, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiyi merkeze alıyor.

‘Jest ve Söz, Teknik ve Dil’ (‘Le Geste Et La Parole’), insanlaşma sürecini taş aletlerin ortaya çıkışından dilin ve sembolik düşüncenin gelişimine kadar uzanan uzun bir evrim çizgisi içinde ele alıyor. Dik duruşun elleri hareket ve taşıma açısından özgürleştirmesi, ellerin alet kullanmaya başlaması, teknik becerilerin gelişmesi ve beynin yeniden örgütlenmesi birbirini tamamlayan süreçler olarak açıklanıyor. Böylece teknik, insanın sonradan kazandığı yardımcı bir beceri olarak değil, insan oluşunun temel koşullarından biri olarak değerlendiriliyor.

Leroi-Gourhan, el ile yüz arasındaki sıkı ilişkiye özel bir önem veriyor. Elin aletle kurduğu ilişkinin, yüzün de dille kurduğu ilişkiyle aynı nöropsişik mekanizmanın iki kutbunu oluşturduğunu ileri sürüyor. Eller giderek daha karmaşık teknik faaliyetler gerçekleştirirken yüz ve ağız da seslerin ve dilsel iletişimin gelişimine imkân tanıyor. Bu nedenle alet yapımı ile dilin ortaya çıkışı birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değil, insan beyninin ve bedeninin birlikte dönüşüm geçirdiği tek bir sürecin parçaları olarak görülüyor.

Eser, teknik faaliyetlerin yalnızca doğal ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmadığını da gösteriyor. İnsan aletler üreterek çevresini dönüştürürken aynı zamanda kendi yaşam koşullarını, toplumsal ilişkilerini ve dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Teknik nesneler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi izlerini taşırken jestler ve dil, bu ilişkinin iletişimsel ve sembolik boyutunu oluşturuyor. Böylece insanın kültürel dünyası, bedeninden ve teknik etkinliklerinden kopuk bir alan olarak değil, onların devamı olarak ortaya çıkıyor.

Leroi-Gourhan, insan evrimini açıklarken arkeoloji, antropoloji, biyoloji, etnoloji ve dilbilimden yararlanıyor. Taş aletlerin biçimleri ve kullanım biçimleri üzerinden geçmiş insan topluluklarının teknik kapasitesini ve dünyayla ilişkisini anlamaya çalışıyor. Biyolojik evrim ile kültürel gelişim arasındaki sınırları yeniden düşünerek insanın çevresine yalnızca uyum sağlayan bir canlı olmadığını, teknik üretim yoluyla kendisine yeni bir çevre ve yaşam dünyası kurduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Jest ve Söz’, insanı beden, teknik ve dil arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Leroi-Gourhan, insanlaşmayı dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beyin gelişimi ve dilin ortaya çıkışının birbirini beslediği bütünlüklü bir süreç olarak yorumluyor. Böylece teknik ile sembolik düşüncenin kökenlerini aynı antropolojik zeminde buluşturuyor ve insanın doğayla, kendi bedeniyle ve ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

André Leroi-Gourhan — Jest ve Söz, Teknik ve Dil
Çeviren: Alp Tümertekin • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 216 sayfa • 2026

Mark Haselgrove — Öğrenme (2026)

Mark Haselgrove’un ‘Öğrenme’ adlı çalışması, öğrenmeyi yalnızca insanlara özgü bir zihinsel yetenek olarak değil, hayvanlar âleminin büyük bölümünde gözlemlenen temel bir uyum mekanizması olarak ele alıyor. Yazar, öğrenmenin deneyim sonucunda ortaya çıkan görece kalıcı davranış değişikliklerini ifade ettiğini vurgulayarak, psikoloji ve sinirbilimin en temel araştırma alanlarından birine kapsamlı fakat anlaşılır bir giriş sunuyor.

‘Öğrenme’ (‘Learning’), öncelikle öğrenmenin ne olduğu ve ne olmadığı sorusunu açıklığa kavuşturuyor. İçgüdü, olgunlaşma ve kısa süreli davranış değişiklikleri ile öğrenme arasındaki farklar ele alınırken, öğrenmenin çevreyle etkileşim sayesinde organizmanın gelecekteki davranışlarını değiştiren bir süreç olduğu gösteriliyor. İnsanlardan böceklere kadar pek çok canlı türünde gözlenen öğrenme örnekleri, bu yeteneğin yaşamı sürdürme açısından taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Haselgrove, öğrenmenin temel mekanizmalarını büyük ölçüde klasik koşullanma ve araçsal (edimsel) koşullanma kuramları üzerinden açıklıyor. Pavlov’un deneylerinden Skinner’ın çalışmalarına uzanan süreçte, canlıların uyaranlar arasında nasıl ilişkiler kurduğu ve davranışlarının ödül ya da ceza yoluyla nasıl biçimlendiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Böylece öğrenmenin yalnızca tekrarın değil, deneyimlerin sonuçlarını değerlendirme becerisinin de ürünü olduğu gösteriliyor.

Eser, çağrışımsal öğrenmenin ötesine geçerek organizmaların yer ve zaman hakkında nasıl bilgi edindiklerini de ele alıyor. Bilişsel haritalar, mekânsal yön bulma ve zamansal beklentiler gibi süreçler, öğrenmenin yalnızca basit uyarıcı-tepki ilişkilerinden ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Bu bulgular, hayvanların çevrelerini zihinsel olarak temsil edebildiklerini ve davranışlarını buna göre düzenleyebildiklerini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, öğrenmenin olumsuz sonuçlarına ayrılıyor. Tedavi sırasında gelişen koşullu mide bulantıları, bağımlılık süreçleri ve bazı uyumsuz davranışlar, normal öğrenme mekanizmalarının beklenmedik etkileri olarak değerlendiriliyor. Böylece öğrenmenin her zaman yararlı sonuçlar üretmediği, kimi zaman psikolojik sorunların gelişimine de katkıda bulunabildiği vurgulanıyor.

Son bölümlerde sosyal öğrenme, taklit, gözlem yoluyla öğrenme ve ayna nöronlar gibi güncel araştırma alanları ele alınıyor. İnsanların ve diğer hayvanların yalnızca kendi deneyimlerinden değil, başkalarının davranışlarını izleyerek de bilgi edinebildikleri gösteriliyor. Bununla birlikte yazar, öğrenmenin tek bir kuramla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu; bilişsel süreçler, sinir sistemi ve evrimsel uyum mekanizmalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuçta eser, öğrenmenin hafıza, dil, zekâ ve davranışın temelinde yer alan vazgeçilmez bir süreç olduğunu göstererek klasik kuramlarla modern psikoloji ve sinirbilim bulgularını bir araya getiriyor. Kısa hacmine rağmen, öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, neden bazen beklenmedik sonuçlar doğurduğunu ve canlıların çevrelerine uyum sağlamasında neden merkezi bir rol oynadığını açık, sistematik ve güncel örneklerle açıklayan güçlü bir giriş kitabı niteliği taşıyor.

Mark Haselgrove — Öğrenme
Çeviren: Menekşe Arık • İş Kültür Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026

Geoffrey Parker — İmparator Şarlken (2026)

Geoffrey Parker’ın bu kitabı, Kutsal Roma İmparatoru V. Karl’ın (Şarlken) yaşamını yalnızca bir hükümdarın biyografisi olarak değil, erken modern dünyanın şekillenişini belirleyen siyasal, askerî ve küresel dönüşümler bağlamında inceliyor. Parker, Felemenkçe, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Latince ve İspanyolca birincil kaynaklara dayanarak Şarlken’in kararlarını, kişiliğini ve imparatorluğunu yeniden değerlendiriyor.

‘İmparator Şarlken’ (‘Emperor: A New Life of Charles V’), Şarlken’in Habsburg hanedanı içindeki çocukluğundan başlayarak Avrupa’nın en geniş hanedan mirasını nasıl devraldığını anlatıyor. Burgonya, Kastilya, Aragon, Napoli, Sicilya, Aşağı Ülkeler ve Amerika’daki İspanyol topraklarını kapsayan bu mirasın, onu tarihin ilk transatlantik hükümdarlarından birine dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin merkezinde, farklı hukuk sistemlerine, dillere ve siyasal geleneklere sahip böylesine geniş bir imparatorluğun nasıl yönetildiği sorusu yer alıyor. Parker, Şarlken’in sürekli seyahat ederek yerel elitlerle uzlaşmaya çalıştığını, mali kaynak yaratmaya uğraştığını ve imparatorluğu yalnızca askerî güçle değil, diplomasi ile bürokrasi sayesinde ayakta tuttuğunu vurguluyor.

Kitap, Şarlken’in saltanatını belirleyen büyük mücadelelere de odaklanıyor. Fransa Kralı I. François ile rekabeti, Kanuni Sultan Süleyman yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu’yla mücadelesi ve Protestan Reformu’nun yarattığı dinî bölünmeler, hükümdarın aynı anda birçok cephede siyaset yürütmek zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

Parker, biyografiyi yalnızca siyasal olaylarla sınırlamıyor. Şarlken’in sağlık sorunlarını, gut hastalığını, çalışma alışkanlıklarını, ailesiyle ilişkilerini ve kişisel karakterini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Böylece imparatorun başarılarının yanında tereddütlerini, zayıflıklarını ve insani yönlerini de görünür hâle getiriyor.

Kitap, Amerika kıtasındaki fetihlerin ve sömürgeleşmenin imparatorluk üzerindeki etkisini de inceliyor. Yeni Dünya’dan gelen değerli madenlerin Habsburg gücünü desteklediğini, ancak bitmek bilmeyen savaşların yarattığı mali yükü bütünüyle karşılayamadığını gösteriyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, Şarlken’in başarı ve başarısızlıklarını yalnızca kişisel özellikleriyle açıklamaması olarak öne çıkıyor. Parker, hükümdarın kararlarını iletişim güçlükleri, mali krizler ve uluslararası dengelerle birlikte değerlendirerek bireysel liderlikle tarihsel koşullar arasındaki ilişkiyi irdeliyor.

Sonuçta kitap, Şarlken’in yaşamı üzerinden erken modern Avrupa’nın dönüşümünü, Habsburg dünya imparatorluğunun işleyişini ve ilk transatlantik siyasal düzenin oluşumunu kapsamlı biçimde açıklıyor. Geoffrey Parker, ayrıntılı arşiv araştırmalarına dayanan bu biyografiyle Şarlken’i, modern dünyanın şekillenmesinde belirleyici rol oynayan karmaşık bir hükümdar olarak yeniden yorumluyor.

Geoffrey Parker — İmparator Şarlken
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Biyografi • 784 sayfa • 2026

Kolektif — Modern Savaş Tarihi (2026)

Charles Townshend editörlüğünde hazırlanan ‘Modern Savaş Tarihi’ (‘The Oxford History of Modern War’), modern savaşın yalnızca orduların çatışmasından ibaret olmadığını; devletlerin, toplumların, ekonomilerin ve siyasal düzenlerin dönüşümünü belirleyen tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Alanın önde gelen tarihçilerinin katkılarıyla hazırlanan eser, savaş tarihini teknik ayrıntılarla sınırlamadan, modern dünyanın oluşumuyla birlikte ele alıyor. Kitabın temel sorusu, savaşın yüzyıllar boyunca nasıl değiştiği kadar, bu değişimin toplumları ve siyasal yapıları nasıl dönüştürdüğüdür.

Çalışma, 17. yüzyıldaki “askeri devrim” tartışmalarıyla başlıyor. Daimi orduların kurulması, ateşli silahların yaygınlaşması ve devletlerin savaş yürütme kapasitesinin artması, yalnızca askerî yöntemleri değil, vergi sistemlerini, bürokrasiyi ve merkezi devletin gelişimini de etkiliyor. General J. F. C. Fuller’ın “Tüfek piyadeyi, piyade ise demokratı yarattı” sözü de bu dönüşümün simgesi olarak öne çıkıyor. Kitap, standart silahlara sahip kitlesel piyade ordularının yükselişini, aristokrat süvarilerin üstünlüğünün sona ermesi ve modern toplumun ortaya çıkışıyla ilişkilendiriyor.

Eser, Napoléon Savaşları’yla birlikte savaşın ulusal seferberlik ve kitle orduları dönemine girişini inceliyor. Ardından sömürge savaşları, sanayi devriminin askerî teknolojilere etkisi ve deniz gücünün küresel rekabetteki rolü ele alınıyor. Demiryolları, telgraf, makineli tüfekler ve ağır sanayi, savaşın ölçeğini ve yıkıcılığını kökten değiştiren unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, “topyekûn savaş” kavramına ayrılıyor. Özellikle iki dünya savaşı sırasında cephe ile sivil yaşam arasındaki sınırların giderek ortadan kalktığı, ekonominin, sanayinin ve toplumun tamamının savaşın parçası hâline geldiği gösteriliyor. Hava bombardımanları, propaganda, ekonomik abluka ve teknolojik yenilikler, savaşın yalnızca askerler arasında yaşanan bir mücadele olmaktan çıktığını ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş sonrasında ise savaşın niteliği yeniden değişiyor. Kitap; nükleer caydırıcılık, düşük yoğunluklu çatışmalar, gerilla savaşı, terörizm, barışı koruma operasyonları ve yüksek teknolojili silah sistemleri gibi yeni olguları inceliyor. Bilgi teknolojileri, hassas güdümlü silahlar ve hava üstünlüğü, modern savaşın karakterini yeniden şekillendirirken, asimetrik çatışmalar klasik orduların karşı karşıya geldiği savaş modelini sorguluyor.

Sonuç olarak ‘Modern Savaş Tarihi’, savaşın yalnızca askerî stratejilerin değil, siyasal kurumların, ekonomik yapıların, toplumsal ilişkilerin ve teknolojik gelişmelerin ortak ürünü olduğunu gösteriyor. Modern savaşın geçirdiği dönüşümü geniş bir tarihsel perspektifle ele alan eser, askerî tarih ile dünya tarihini birbirinden ayrılmaz iki alan olarak değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı.

Kolektif — Modern Savaş Tarihi
Editör: Charles Townshend
Çeviren: Özkan Akpınar • İş Kültür Yayınları
Tarih • 336 sayfa • 2026

Kolektif — Türkiye’nin Kelebekleri (2026)

İki kıtanın buluştuğu coğrafyada benzersiz bir biyolojik zenginlik barındıran Türkiye’nin kelebeklerini kapsamlı ve güncel bir bakışla tanıtan ‘Türkiye’nin Kelebekleri’, doğaseverler için hazırlanmış ayrıntılı bir başvuru kaynağı sunuyor. Zarif Mücevher Kelebeği’nden görkemli Apollo’ya, Anadolu’ya özgü endemik türlerden göçmen kelebeklere kadar uzanan yüzlerce tür; binlerce özgün fotoğraf, dağılım haritaları, ayırt edici tanım özellikleri ve karşılaştırmalı görseller eşliğinde okurla buluşuyor. Yıllar boyunca gönüllü gözlemcilerin katkılarıyla oluşturulan bu eser, kelebeklerin nerelerde ve hangi dönemlerde görülebileceğini göstermenin yanı sıra, onların doğal yaşamını yakından tanımaya da imkân veriyor. Bilimsel doğruluk ile görsel zenginliği bir araya getiren kitap, Türkiye’nin kelebek çeşitliliğini keşfetmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber niteliği taşıyor.

‘Türkiye’nin Kelebekleri’nin ortaya çıkışı, doğa gözlemlerini ortak bir bilgi havuzunda buluşturma düşüncesinin yıllar içinde büyüyen bir ürünü olarak şekillendi. Önce kuşlar için oluşturulan dijital paylaşım platformuyla başlayan bu yolculuk, ardından memeliler ve kelebeklerle genişliyor; binlerce gönüllünün gözlem ve fotoğrafları sayesinde ülkenin biyolojik çeşitliliğine ilişkin kapsamlı bir veri arşivi oluşuyor. Daha önce kuşlar üzerine hazırlanan kitabın gördüğü ilgi, kelebekler için de benzer bir çalışmanın hazırlanmasına ilham veriyor. Tamamı gönüllülük temelinde yürütülen bu uzun soluklu emek, yalnızca bir kitap ortaya koymayı değil, doğa bilgisini yaygınlaştırmayı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Böylece yıllara yayılan ortak çalışma, kalıcı ve güvenilir bir kaynak hâline dönüşüyor.

Kitabın temel yaklaşımı, doğayı korumanın ilk adımının onu tanımaktan geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin zengin ekosistemlerinde yaşayan kelebekler yalnızca estetik güzellikleriyle değil, ekolojik denge içindeki rolleri ve doğal mirasın önemli parçaları olmalarıyla da ele alınıyor. Renkleri, desenleri ve başkalaşım süreçleriyle kültür, sanat ve gündelik yaşamda güçlü simgelere dönüşen bu canlıların, gerçekte ne kadar az tanındığına dikkat çekiliyor. Bu nedenle eser, yıllar boyunca derlenen gözlem kayıtlarını güncel bilimsel çalışmalarla birleştirerek ülkenin kelebek faunasını yeniden değerlendiriyor; taksonomik açıklamalarla desteklenen güncel tür listesini okurlara sunuyor. Böylece hem bilimsel araştırmalara katkı sağlayan hem de doğaya karşı sorumluluk bilincini güçlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca türleri sıralamakla yetinmeyip kelebeklerin yaşam döngüsünü, davranışlarını ve tanımlanma yöntemlerini açıklayan bölümlerle başlıyor; vatandaş biliminin doğa araştırmalarındaki önemini de gözler önüne seriyor. Ardından Türkiye’de görülen kelebek ailelerini ayrıntılı biçimde ele alıyor; kırlangıçkuyruklardan Apollo kelebeklerine, beyaz ve sarı kelebeklerden fırçaayaklılara, mavilerden bakırlara ve zıpzıplara kadar her grubun ayırt edici özelliklerini sistematik biçimde tanıtıyor. Türlere ilişkin fotoğraflar, dağılım bilgileri ve taksonomik notlar sayesinde hem amatör gözlemcilerin hem de araştırmacıların yararlanabileceği kapsamlı bir referans oluşturuyor. Türkçe, İngilizce ve Latince dizinlerle tamamlanan eser, Türkiye kelebeklerinin çeşitliliğini belgeleyen en geniş kapsamlı kaynaklardan biri olarak, doğayı tanımayı ve korumayı aynı hedefte buluşturuyor.

Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Kaan Yılmaz, Ali Bali, Merve Kurt — Türkiye’nin Kelebekleri
Editör: Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Ömer L. Furtun
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 456 sayfa • 2026

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi (2026)

Cumhuriyet’in kırsal kalkınma ve tarımı modernleştirme hedeflerinin önemli halkalarından biri olan Beydere Ziraat Mektebi’nin tarihini merkeze alan bu çalışma, Türkiye’de tarım reformunun eğitim politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. 1943 yılında Manisa’nın Selimşahlar köyü yakınlarında kurulan ve altmış yılı aşkın süre boyunca faaliyet göstererek 2006 yılında kapanan okulun gelişim süreci üzerinden, teknik ziraat eğitiminin ülkenin tarımsal üretimine ve kırsal dönüşümüne yaptığı katkılar ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Köy Enstitüleriyle benzer şekilde üretim, uygulama ve iş temelli bir eğitim anlayışını benimseyen Beydere Ziraat Mektebi, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in köy merkezli kalkınma ideolojisini hayata geçiren örneklerden biri olarak ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar, tarım reformunun düşünsel temellerinden ziraat okullarının kuruluş sürecine, Teknik Ziraat-Bahçıvanlık Okulları modelinin şekillenmesinden Beydere Ziraat Mektebi’nin idari yapısına, fiziki imkânlarına ve eğitim programına kadar uzanan kapsamlı bir çerçeve sunuyor.

Kitap, uygulamalı eğitim yöntemlerini, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini, üretim ve dağıtım çalışmalarını, mezunların görev aldıkları hizmet alanlarını ve okulun ülke tarımına sağladığı katkıları ayrıntılı biçimde değerlendirirken, kurumun bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamı üzerindeki etkilerini de gözler önüne seriyor.

Böylece Beydere Ziraat Mektebi’nin hikâyesi üzerinden, erken Cumhuriyet döneminde modern tarım tekniklerini köylü çocuklarına kazandırmayı hedefleyen eğitim anlayışının, Türkiye’nin tarımsal kalkınma serüvenindeki yeri ve eğitim tarihimizde büyük ölçüde göz ardı edilmiş tarım okullarının önemi bütüncül bir bakışla yeniden ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi: Halka Dost, Köylüye Yar
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 192 sayfa • 2026

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum (2026)

Jean-Marc Jancovici ‘Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum’ (‘Le Changement Climatique Expliqué à ma Fille’) adlı kitabında, iklim değişikliğini bilimsel ayrıntılarla boğmadan, bir çocuğun soruları etrafında kurduğu diyaloglar aracılığıyla açıklıyor. Kitabın temel amacı, iklim krizini korku söylemi ya da teknik jargon üzerinden değil, neden-sonuç ilişkilerini görünür kılarak anlaşılır hale getirmek. Atmosferin işleyişinden enerji kullanımına, ekonomik büyümeden gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar uzanan bağlantıları adım adım kurarak, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

İlk bölümde iklim sisteminin nasıl çalıştığı, sera etkisinin neden yaşam için gerekli olduğu ve insan faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan karbondioksitin bu doğal dengeyi nasıl bozduğu açıklanıyor. Jancovici, sıcaklık artışının rastlantısal bir doğa olayı değil, büyük ölçüde fosil yakıt kullanımına dayanan sanayi toplumunun sonucu olduğunu vurguluyor. Böylece iklim değişikliği, bilimsel veriler ışığında insanlığın enerji tercihleriyle ilişkilendiriliyor.

Ardından deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi ve aşırı hava olaylarının nedenleri ele alınıyor. Yazar, yalnızca sonuçları sıralamak yerine, bu gelişmelerin ardındaki fiziksel mekanizmaları açıklıyor. Tarım, su kaynakları, kıyı yerleşimleri ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiler değerlendirilirken, iklim krizinin dünyanın farklı bölgelerini farklı biçimlerde etkileyeceği gösteriliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, modern uygarlığın petrol ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığına ayrılmış. Jancovici, sanayi üretiminden ulaşıma, gıda üretiminden sağlık sistemine kadar günlük hayatın neredeyse bütün alanlarının ucuz enerji üzerine kurulduğunu anlatıyor. Ancak fosil yakıt rezervlerinin sınırlı oluşu ve bu kaynakların kullanımının iklim krizini hızlandırması, insanlığı zorunlu bir dönüşümle karşı karşıya bırakıyor. Enerji meselesi yalnızca teknik değil, ekonomik ve siyasal bir sorun olarak ele alınıyor.

Yazar ayrıca iklim değişikliğinin göç hareketleri, gıda güvenliği, salgın hastalıklar, uluslararası çatışmalar ve toplumsal eşitsizliklerle ilişkisini de inceliyor. Çevresel sorunların tek başına ortaya çıkmadığını; kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık ve siyasal istikrarsızlıkla birleşerek daha büyük krizlere yol açabileceğini savunuyor. Bu nedenle iklim değişikliği, yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumların geleceğini ilgilendiren kapsamlı bir dönüşüm sorunudur.

Sonuçta Jancovici, okura hazır çözüm reçeteleri sunmaktan çok, iklim krizini doğuran mekanizmaları anlamaya davet ediyor. Bir çocuğun sorularını yanıtlarken aslında yetişkinlerin geleceğe karşı sorumluluğunu sorguluyor. Kitap, bilimsel doğruluğu yalın bir anlatımla buluşturarak enerji, tüketim ve kalkınma anlayışının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan, iklim krizine dair güçlü ve öğretici bir giriş niteliğinde.

Jean-Marc Jancovici — Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 80 sayfa • 2026

Kolektif — Yaratıcılık (2026)

Steven Mithen’in derlediği bu eser, yaratıcılığı yalnızca sanat üretimi ya da bireysel dehanın ürünü olarak değil, insan evriminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alan disiplinlerarası bir çalışma. Arkeoloji, antropoloji, bilişsel bilim ve psikolojiyi buluşturan kitap, yaratıcılığın insanı diğer türlerden ayıran ani bir “üstünlük sıçraması” değil; milyonlarca yıl boyunca biyolojik, toplumsal ve kültürel süreçlerin iç içe geçmesiyle gelişen bir kapasite olduğunu savunur. Böylece yaratıcılık, hem hayatta kalmayı sağlayan pratik çözümler üretmenin hem de semboller, anlamlar ve toplumsal kurumlar inşa etmenin temelinde yer alır.

İlk bölümde yaratıcılığın kavramsal çerçevesi tartışılıyor. Margaret Boden, yaratıcılığı mevcut düşünce alanlarını keşfetme ve dönüştürme yeteneği olarak tanımlarken, Ian Hodder onun bireysel değil, maddi kültür ve toplumsal ilişkiler içinde şekillenen kolektif bir süreç olduğunu gösteriyor. Robert Layton ise Avustralya Aborjin toplumları üzerinden, yaratıcılığın gelenekle çatışmak yerine çoğu zaman onu yeniden yorumlayarak geliştiğini ortaya koyuyor. Böylece yenilik ile kültürel sürekliliğin birbirini dışlayan değil, tamamlayan dinamikler olduğu vurgulanıyor.

Kitabın merkezinde insan yaratıcılığının evrimsel kökenleri yer alıyor. Primatlar üzerine yapılan karşılaştırmalar, planlama, alet kullanımı ve toplumsal stratejilerin yaratıcılığın ilk biçimlerini oluşturduğunu gösterirken, Homo cinsinin taş alet teknolojisi ve çevresel uyum becerileri bilişsel esnekliğin giderek arttığını ortaya koyuyor. Neandertaller ile erken modern insanlar arasındaki farklılıklar da yalnızca biyolojik değil, sembolik düşünme, dil ve toplumsal iletişim kapasitesi bakımından değerlendiriliyor. Mithen, zihinsel modüller arasındaki etkileşimin artmasının, dilin gelişmesinin ve “zihin kuramı”nın güçlenmesinin Üst Paleolitik dönemde görülen yaratıcı çeşitlenmenin temelini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Eserde maddi kültür yalnızca geçmişin kalıntıları değil, insan zihninin dışa taşmış bir uzantısı olarak yorumlanıyor. Taş aletlerden mimariye, mezar ritüellerinden mağara sanatına kadar uzanan üretimler, belleği, toplumsal kimliği ve ortak düşünceyi taşıyan bilişsel araçlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle Neolitik mimari, Malta sanatındaki sembolik düzenlemeler ve Avrupa tarihöncesindeki at kültürü, yaratıcılığın teknolojik yenilik kadar inanç sistemleri, ritüeller ve toplumsal örgütlenmeyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

‘Yaratıcılık’ (‘Creativity in Human Evolutian and Prehistory’), insan yaratıcılığını çevre, ekonomi, toplum ve maddi kültürden bağımsız açıklamanın mümkün olmadığını savunuyor. Yenilik üretme kapasitesi, bireysel zekânın ötesinde ortak yaşamın, iletişimin ve kültürel birikimin ürünüdür. Bu nedenle yaratıcılık, insan evriminin yalnızca estetik değil, bilişsel, toplumsal ve teknolojik tarihini anlamanın da anahtar kavramlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Kolektif — Yaratıcılık: İnsanın Evriminde ve Tarihöncesinde
Derleyen: Steven Mithen
Çeviren: Ebru Kılıç • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 304 sayfa • 2026

Kemal Arı — Bruno Taut (2026)

Kemal Arı’nın bu çalışması, yalnızca ünlü bir mimarın biyografisini anlatmıyor; aynı zamanda 20. yüzyılın siyasal çalkantıları ile mimarlığın toplumsal sorumluluğu arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Kitap, Almanya’da yetişen ve modern mimarlığın önemli isimlerinden biri hâline gelen Bruno Taut’un yaşamını, düşünsel dönüşümünü ve farklı coğrafyalarda edindiği deneyimleri izleyerek onun dünyaya bakışını anlamaya çalışıyor. Böylece mimarlığın yalnızca bina tasarlama faaliyeti olmadığını, kültür, siyaset ve insanlık idealleriyle iç içe gelişen bir uğraş olduğunu gösteriyor.

Anlatı, Taut’un çocukluk yıllarından başlayarak mesleki olgunlaşma sürecini takip ediyor. Alman düşünce dünyasının, sanat çevrelerinin ve modernist arayışların etkisi altında şekillenen mimar; savaşların, toplumsal krizlerin ve ideolojik çatışmaların ortasında yeni yaşam biçimleri tasarlamaya yöneliyor. Cam mimarisi, ütopyacı kent projeleri ve toplumsal konut anlayışı gibi girişimleriyle mimarlığın insanların yaşamını dönüştürebilecek bir güç taşıdığına inanıyor. Avrupa’daki deneyimleri, Sovyetler Birliği ve Japonya’daki gözlemleriyle birleşerek onu yalnızca bir tasarımcı değil, aynı zamanda düşünür kimliğiyle de öne çıkarıyor.

Kitabın merkezinde ise Taut’un Türkiye yılları yer alıyor. Nazi baskısından uzaklaşarak geldiği genç Cumhuriyet, onun için yalnızca bir sığınak olmaktan öteye geçiyor. Türkiye’de eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılmasına katkı sunuyor, mimarlık öğretimine yeni yaklaşımlar kazandırıyor ve öğrencilerin yaratıcı düşünmesini teşvik ediyor. Ankara başta olmak üzere çeşitli kentlerde yürüttüğü çalışmalar, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin mimari kimliğinin oluşumuna eşlik ediyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası gibi eserler, onun işlevsellik ile estetiği bir araya getiren anlayışının somut örnekleri olarak öne çıkıyor.

Eser, Taut’un yalnızca yapılar inşa eden bir mimar olmadığını da vurguluyor. Türk evine, tarihî mirasa, doğaya ve Mimar Sinan gibi büyük mimarlara duyduğu ilgi sayesinde yerel değerlerle evrensel mimarlık anlayışı arasında köprü kuruyor. Cumhuriyet’in kültürel dönüşümünü dikkatle gözlemliyor ve bu dönüşümün aktif bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle onun Türkiye’deki varlığı, bir yabancı uzmanın katkısından çok daha derin bir anlam taşıyor.

Kitabın en çarpıcı bölümü, Atatürk’ün ölümü sonrasında hazırladığı katafalk etrafında şekilleniyor. Taut, büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlendiği bu görevi yerine getirirken sağlık sorunlarını geri plana itiyor. Atatürk’e duyduğu saygının simgesine dönüşen bu çalışma, aynı zamanda onun yaşamının son büyük eseri oluyor. Kısa süre sonra gelen ölümü, Türkiye ile kurduğu bağın sembolik bir tamamlayıcısına dönüşüyor.

Sonuç olarak kitap, Bruno Taut’un bireysel hikâyesini Cumhuriyet’in kültür ve modernleşme tarihine bağlayarak yorumluyor. Bir mimarın yaşamı üzerinden sürgün, aidiyet, sanat, eğitim ve toplumsal sorumluluk gibi temaları bir araya getiriyor. Böylece hem modern mimarlığın gelişimini hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası entelektüellerle kurduğu ilişkiyi anlamak için önemli bir pencere açıyor.

Kemal Arı — Bruno Taut: Cumhuriyet’e İz Bırakan Alman Mimar
• İş Kültür Yayınları
Biyografi • 265 sayfa • 2026

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz (2026)

Gabriel Zucman’ın bu kitabı, çağdaş vergi sistemlerinin temel çelişkilerinden birini inceliyor: En zenginler, servetleri büyüdükçe çoğu zaman daha az vergi ödüyor. Zucman, vergi adaleti ve vergi cennetleri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, gelir vergisinin teoride artan oranlı görünmesine rağmen pratikte milyarderler için etkisiz kaldığını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, vergi yükünün geniş toplum kesimlerinde yoğunlaşırken ultra zenginlerin yasal boşluklardan yararlanabilmesi.

‘Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz’ (‘Les Milliardaires Ne Paient Pas D’impôt Sur Le Revenu Et Nous Allons Y Mettre Fin’), Fransa ve diğer ülkelerden verileri karşılaştırarak ortalama vatandaşların gelirleri ve tüketimleri üzerinden yüksek oranlarda vergi ödediğini, buna karşılık milyarderlerin efektif vergi oranlarının çok düşük kaldığını ortaya koyuyor. Bunun nedeni, servetin büyük bölümünün maaş olarak değil, şirket hisseleri ve holdingler içinde tutulması. Böylece servet sahipleri, gelirlerini kişisel kazanç olarak göstermeden zenginleşmeyi sürdürüyor ve klasik gelir vergisinin dışına çıkabiliyor.

Kitapta gelir vergisinin tarihsel gelişimi de ele alınıyor. Zucman’a göre bu vergi başlangıçta eşitsizlikleri sınırlandıran demokratik bir araçtı. Ancak küreselleşme ve finansal karmaşıklık zamanla bu mekanizmayı zayıflattı. Bugün milyarderler için dünya fiilen bir vergi cennetine dönüşüyor. Servetler farklı şirketler ve fonlar arasında dolaştırılarak vergilendirme büyük ölçüde etkisizleştiriliyor.

Eserin merkezindeki çözüm önerisi servete dayalı bir taban vergisi. Zucman, ultra zenginlerin her yıl servetlerinin belirli bir oranına denk gelen asgari bir vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Özellikle yüzde 2 düzeyindeki küresel bir verginin uygulanabilir ve etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu yöntem, gelirin nasıl gizlendiğinden bağımsız olarak serveti doğrudan hedeflediği için mevcut boşlukları kapatmayı amaçlıyor.

Kitabın temel tezi, vergi adaletinin yalnızca mali bir mesele olmadığı yönünde şekilleniyor. Zucman’a göre vergilendirme aynı zamanda demokratik eşitliğin de temel unsurlarından biri oluyor. Ultra zenginlerin kamusal yükümlülüklerden kaçınması, servetle birlikte siyasal gücün de dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu nedenle milyarderleri ulusal dayanışmanın parçası hâline getirecek yeni vergi mekanizmalarının hem demokrasi hem de toplumsal adalet açısından gerekli olduğunu savunuyor. Kitap, küresel eşitsizlik tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 72 sayfa • 2026