Anthony J. Bryant – Samuraylar (2022)

Tarihteki en büyük savaşçılar olan samuraylar tamamen savaşa yönelik bir sosyal düzenin ürünüydüler.

Hem at sırtında hem de yayan çarpışmada ustaydılar.

Yaşam biçimlerini belirleyen “Bushido” ya da “savaşçı yaşamı”nın kurallarıydı.

En güçlü ailelerin üstünlük için çatıştığı Ortaçağ Japonya’sında hüküm süren şiddetli klan ve hanedan savaşlarında, gözler hep büyüleyici, çok renkli zırhları içindeki samuraylarda olurdu.

Bu tarz muharebe sanatı onlar için biçilmiş kaftandı.

Bryant, bu elit savaşçıları zihnimizde canlandırmamızı sağlayan çarpıcı bir bakış sunuyor.

Tarihin en büyük savaşlarının ayrıntılı dökümleri, hasım kuvvetlerin stratejileri, taktikleri, askerî harekâtın düğüm noktaları.

Japonya’da Samuray geleneği, savaşçılar, teçhizatlar, kostümler, silahlar ve daha fazlası, burada.

  • Künye: Anthony J. Bryant – Samuraylar, çeviren: Füsun Tayanç ve Tunç Tayanç, İş Kültür Yayınları, tarih, 72 sayfa, 2022

Mehmet Sakınç ve Orhan Küçüker – Çekiç, Mercek ve Yelkovankuşları (2022)

Türkiye’de botanik, zooloji, jeoloji ve paleontolojinin tarihsel gelişimi üzerine eşsiz bir çalışma.

Mehmet Sakınç ve Orhan Küçüker, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi bilim insanlarının dünyasına iniyor.

‘Çekiç, Mercek ve Yelkovankuşları’nda Sabuncuoğlu Şerefeddin’in meşhur tiryakından Darüşşifaların botanikçileri Saydalân ve Aşşâblar’a, Arslanhaneler’den Bursa korvetinin mühendisi Faik Bey’in pantanal kedisine, Çırağan Sarayı’nın Londra’da unutulan limonluğundan bankacı Pierre-JulienRene du Parquet’nin Eyüp’te Mısır akbabası avına, Mehmet Tahir Münif Paşa’nın doldurulmuş ayısından Namık Kemal’in baykuşlarına, Hamamizade İhsan Bey’in Hamsinamesi ’nden Sait Faik Abasıyanık’ın dülgerbalığına, Karl Eduard Hammerschmidt’in trilobitlerinden Walther Penck ve Hamit Nafiz Pamir’in Darülfünûn’da ilk jeoloji ve paleontoloji derslerine, Reichstag yangınından 1933 Üniversite Reformu’na, Süleymaniye Biyoloji ve Yüksek Ziraat enstitülerinden Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’ne Türkiye’de botanik, zooloji, jeoloji ve paleontolojinin tarihsel gelişimi, insanlar, mekânlar ve anılar penceresinden anlatılıyor.

Kitaptaki Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi bilim insanlarının ortak noktasının “sistematik yaratıcı düşünme” olduğu görülüyor.

Öğreticiler olarak adlandırılabilecek bu insanlar, doğada meydana gelen olayları merak etme ve sorgulama niteliklerini taşıyor.

Öğreticiler –muallim, müderris, öğretmen ve üniversite öğretim elemanı– için “doğru bilgi” ön plandadır ve doğa bilimleri eğitimi ve öğretiminde “yenilenme ve yaratıcılık” temel hedefleri arasındadır.

Başta Kıta Avrupası olmak üzere dünya üzerindeki doğa tarihi müzeleri ile hayvanat ve botanik bahçelerindeki izlenimlerini, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi okuryazar kitlesi ve öğrencilerine seyahat notlarıyla aktaran elçi, aydın, yazar ve gazeteciler de unutulmuyor.

Jeoloji ve paleontolojinin Çekiç’i, botanik ve zoolojinin Mercek’i, doğa bilimcilerin Yelkovankuşları ile tarihte bir bilimsel yolculuk sizleri bekliyor…

  • Künye: Mehmet Sakınç ve Orhan Küçüker – Çekiç, Mercek ve Yelkovankuşları: Türkiye’nin Doğa Bilimleri Tarihinden İnsanlar, Mekânlar ve Anılar, İş Kültür Yayınları, inceleme, 464 sayfa, 2022

Christopher Lane – Utangaçlık (2022)

Utangaçlık gibi son derece normal bir davranış, nasıl oldu da çağımızın bir numaralı psikososyal sorunu haline geldi?

Christopher Lane’in bu kitabı, ilaç endüstrisinin kirli oyunlarını gözler önüne seriyor.

Amerikalı psikiyatrlardan oluşan küçük bir grup 1980’li yıllarda geniş kapsamlı bir konsensusa vardı: Utangaçlık ve ona benzer pek çok kişilik özelliği aslında kaygı ve kişilik bozukluğuydu; psikolojik çatışmalardan ya da toplumsal gerilimlerden değil, beyindeki kimyasal bir dengesizlikten ya da sinirsel ileticilerdeki işlev bozukluğundan kaynaklanıyordu.

Psikiyatristlerin temel başvuru kitabı sayılan Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders’ın (DSM) [Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı] üçüncü (1980 ve 1987) ve dördüncü (1994) basımları onlarca yeni ruhsal bozuklukla beraber yayımlandı.

Ve bu başvuru kitabı ilaç endüstrisinin ve yönlendirilen sağlık hizmetlerinin yardımıyla, dünyanın ruhsal bozukluklara bakışını dönüştürmeye başladı.

Christopher Lane Amerikan Psikiyatri Kongresi’nin yayımlanmamış ve son yıllara kadar erişime kapalı durumda kalmış geniş arşivinden yararlanarak yazdığı bu kitabında, DSM’nin üçüncü ve dördüncü basımlarının hazırlanmasında önemli rol oynamış kişilerin mektuplaşmalarını ve bu kişilerle bizzat yaptığı röportajları da kullanarak bu yetersiz tanımlanmış, esrarengiz kaygı bozukluğunun, sosyal fobinin nasıl çağımızın bir numaralı psikososyal sorunu haline geldiğini açıklıyor.

  • Nüfuzlu psikiyatrlar, ilaç firmalarıyla ortaklık kurarak (ya da onların sponsorluğunda) her ülkede insanların sadece küçük bir yüzdesine acı veren bir sorunu abarttılar mı?
  • Neden utangaçlık gibi, zorlayıcı da olsa sıradan bir duygu durumunu, ilaçla tedaviyi gerektiren bir beyin kimyası bozukluğu olarak tarif ettiler?

Lane, bu sorulara çarpıcı yanıtlar veriyor.

  • Künye: Christopher Lane – Utangaçlık: Normal Bir Davranış Tarzı Nasıl Hastalık Haline Geldi, çeviren: Gamze Varım, İş Kültür Yayınları, psikiyatri, 312 sayfa, 2022

David Potter – Theodora (2022)

Bizans imparatoriçesi Theodora sahne sanatçısıydı, babası ise ayı terbiyecisiydi.

Geç Roma ve Bizans tarihçisi David Potter, Theodora’nın oyunculuktan imparatoriçeliğe, oradan da azizeliğe ulaşan hayatını adım adım izliyor.

Bizans İmparatoriçesi Theodora (495?-548), mütevazı bir aileden gelmesine karşın imparatoriçeliğe kadar yükselip ülkesine damgasını vurmayı başarmıştır.

Ayı terbiyecisi babasının ve dansçı annesinin yolundan giderek ergenlik çağlarında sahneye çıkmış, günümüzde o yaşlardaki bir kız için asla düşünülemeyecek gösterilerin içinde yer almış, böylece şehrin önde gelen erkekleriyle tanışarak adım attığı iktidar yolu onu, tahtın veliahtı ve sonrasında sahibi Jüstinyen ile evliliğe kadar götürmüştü.

Sahne sanatçısı kadınların üst sınıftan erkeklerle evlenmesinin yasadışı olduğu bir dönemde Veliaht Jüstinyen’i ikna edip imparator dayısı nezdinde girişimde bulunarak yasayı değiştirtmesini sağlayan Theodora, böylece hem kendisine imparatoriçeliğin kapısını araladı, hem de meslektaşlarına büyük yarar sağladı.

İktidar sahnesindeki oyunculuğunda tecrübe edinip kendi ilişki ağını kurdukça ülkenin yönetiminde kazandığı ağırlığı, zor duruma düşmüş kadınları barındıran kurumlar oluşturmak ve genel kabulün dışındaki din anlayışına mensup kişileri desteklemek için kullandı.

Ama iktidardaki en kritik ve kendisine en büyük şanı kazandıran müdahalesi, Nika Ayaklanması sırasında şehirden kaçma hazırlığına başlayan İmparator Jüstinyen’i durdurarak otuz bin kişinin katledilmesi pahasına tahtını korumasını sağlayan şu cüretkâr sözleri olmuştu:

“…hükümdarlık etmiş birinin kaçak konumuna düşmesi mümkün değildir. Ben bu mor giysimden asla ayrılmayacağım. Yüz yüze geldiğim insanlar bana imparatoriçe demeyecekse tek bir gün daha yaşamayayım. Eğer kurtulmak istiyorsanız Efendim, bu hiç sorun değil. Çok paramız var, deniz ayağımızın altında ve işte gemiler. Ama kaçıp güvenliğe kavuşurken ölümü mutlulukla tercih edeceğiniz bir hale düşmeyi isteyip istemediğinizi iyi düşünün. Bana en uygun gelen, şu eski sözdür: İktidar harika bir kefendir.”

David Potter, Theodora’nın oyunculuktan imparatoriçeliğe, oradan da azizeliğe ulaşan yolu adımlayışını aktarırken, başta cinsel ithamlar olmak üzere Bizanslı tarihçi Prokopios’un ona yönelttiği ağır suçlamaları da yerli yerine oturtuyor.

  • Künye: David Potter – Theodora, çeviren: Umre Deniz Tuna, İş Kültür Yayınları, biyografi, 304 sayfa, 2022

Jane Hathaway – Darüssaade Ağası (2022)

Hadımların Doğu Afrika’dan Osmanlı sarayına nasıl bir yolculukla geldikleri, padişahların ve saraylıların onları farklı farklı nedenlerle en yüksek konumlara nasıl çıkarttıklarını araştıran eşsiz bir çalışma.

Jane Hathaway, hadım ağasının Doğu Afrika’daki kökenlerini ve 16. yüzyılın sonlarında görevinin başlangıcından 20. yüzyılın başlarında saray haremine kadar olan siyasi, ekonomik ve dini rolünü analiz etmek için çok çeşitli birincil kaynaklar kullanıyor.

Osmanlı sarayında darüssaade ağası veya diğer adıyla kızlar ağası, birçok çelişkiyi şahsında cisimleştiren bir figürdü.

Afrika’dan getirilmiş, hadım edilmiş bir köleydi; asıl ailesiyle bağları tamamen koparılmıştı, kendi ailesini kurması söz konusu değildi.

Buna karşılık, Osmanlı hanedan ailesinin çok yakınına, mahrem dünyasına girmişti ve o ailenin fertleriyle iç içe yaşıyordu: Padişaha kız veya erkek evladının doğduğu müjdesini getiren, şehzadelerin eğitimiyle ilgilenen veya padişaha annesinin ölüm haberini veren oydu.

Bu konumu sayesinde Osmanlı sarayında son derece etkili, yeri geldiğinde sadrazamlarla rekabete girebilen bir güç odağı haline gelmişti.

Hathaway, ‘Darüssaade Ağası. Osmanlı Sarayında Afrikalı Bir Güç Odağı’nda, bu makamı ve üç yüz yılı aşan bir zaman dilimi boyunca bu makamda bulunanları mercek altına alıyor, 17. ve 18. yüzyılların krizlerinden 19. yüzyılın reformlarına uzanan süreçte meydana gelen dönüşümlerin etkisiyle darüssaade ağalığının ne gibi değişimler geçirdiğini anlatırken Osmanlı sarayındaki ve dünyasındaki derin dönüşümü de gözler önüne seriyor.

  • Künye: Jane Hathaway – Darüssaade Ağası: Osmanlı Sarayında Afrikalı Bir Güç Odağı, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2022

Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (2022)

Türkiye’de feminizmin yüz yılı aşkın görkemli bir geçmişi var.

Zafer Toprak’ın bu kapsamlı incelemesi ise, kadınların 1908-1935 arasındaki özgürlük mücadelesini aydınlatıyor.

Kadın özgürlüğü 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de toplumsal dönüşümün ana eksenini oluşturdu.

1908 Jön Türk Devrimi’yle birlikte gündeme gelen uluslaşmadan laikliğe, temel dönüşümlerin çoğu kadını doğrudan ilgilendiriyordu.

“Hürriyetin İlânı” kadına özgürlük mücadelesinin yolunu açmıştı.

Böylece Cihan Harbi ertesi, feminizm sözcüğü kadın-erkek eşitliği özleminin simgesine dönüştü.

Kamusal alanda görünür hale gelen kadın “özneleşiyor”, kendine özgü bir kimlik kazanıyordu.

Ancak geleneksel hiyerarşiler ve dünün kültür kodları sorgulanırken, on yılı aşkın savaş ortamında yoksullaşan kadın özel yaşamında köklü sarsıntılar geçirdi.

Fuhuş ve intihar baş edilmesi gereken temel sorunlardı.

Cumhuriyet’in laik düzeni ve Medeni Kanun kadına özlemini duyduğu eşit statüyü sağladı.

Türk kadınının birçok Batı ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını elde etmesi dış dünyada da yankı buldu.

Nitekim 1935 Uluslararası Kadınlar Kongresi’nin İstanbul’da toplanması bunun kanıtıydı.

Prof. Dr. Zafer Toprak, ‘Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm’de özgün kaynaklara dayanarak kadının 1908-1935 arasındaki ilk dönem özgürlük mücadelesini ve kazanımlarını anlatırken, “Sonuç” bölümünde de 1965 sonrası ülkede etkinleşen ikinci dalga feminizmi ele alıyor.

  • Künye: Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), İş Kültür Yayınları, tarih, 592 sayfa, 2022

Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi (2022)

Osmanlı 19. yüzyılda isyanların olumsuz etkilerinden kurtulmak amacıyla diplomasi alanında Fenerlilerden yararlanmıştı.

Christine Philliou’nun bu önemli çalışması da, Fenerli elitin önemli bir üyesi olan Stefanos Vogoridis’in mesleki kariyeri üzerinden bu kritik döneme ışık tutuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıla girilirken siyasette resmi kurumları ve din ayrımlarını aşan projeler oluşturmak için aile ve himaye ilişkilerini kullanan bireysel aktörlerin önemli bir ağırlığı vardı.

Bu “uzun yüzyıl”ın ilk otuz yılında imparatorluğu sarsan ihtilaller sürecinde –1821’de başlayan ve 1832’de bağımsızlıkla sonuçlanan Yunan isyanı; 1826’da yeniçeriliğin kaldırılması ve bu ortamda Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde yükselişi– resmi iktidar aygıtının dışında kalsalar da söz edilen ilişkileri kullanarak Osmanlı “yönetişim” sistemi içinde yer almış bu aktörler de önemli roller oynadılar.

İsyanlar patlak verince, merkezi devlet suçlu olarak algıladıklarını ve ortaklarını cezalandırma politikasını benimsedi.

Bunu yapınca, Fenerlilerin ve yeniçerilerin içinde yer aldıkları pek çok siyaset alanında bir güç boşluğu ortaya çıktı.

Osmanlı devletinin restorasyonu ancak 1830’larda, yeni bir yönetişim düzenlemesiyle sağlanabildi.

Bu yeni düzenlemede Büyük Güçler’in ağırlığı giderek daha çok hissedilirken, içeride de diplomasinin askeri güç karşısındaki önemi en azından Tanzimat döneminin sonuna kadar sürekli arttı.

Babıâli de, devletteki merkezileşme çerçevesinde kendi kordiplomatiğini yeniden yapılandırıncaya kadar, Fenerlilerden yararlanmayı sürdürdü.

Philliou, Fenerli elitin önemli bir üyesinin, Stefanos Vogoridis’in (1780-1859) mesleki kariyerinin farklı aşamaları üzerinden bu kritik döneme ışık tutarken, bir “Fenerli” biyografisini Osmanlı İmparatorluğu’nun bu belirleyici değişim sürecinin anlatısına, ‘Bir İmparatorluk Biyografisi’ne dönüştürüyor.

  • Künye: Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi: İhtilaller Çağında Osmanlı Yönetimi ve Fenerliler, çeviren: Renan Akman, İş Kültür Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2022

Halil Gökman – Tekstilin Postadaki Yolculuğu (2022)

243 tekstil kartpostalı sunan bu enfes kitap, her şeyden önce Türkiye’nin farklı bölgelerinin 1900’den 1940’a uzanan tarihi hakkında görsel bir şölen.

Kitap, Halil Gökman’ın yirmi yıllık emeğinin ürünü.

Gökman, yirmi yıl boyunca yurtiçi ve yurtdışı müzayedelerden topladığı kartpostallarla hazırladığı ‘Tekstilin Postadaki Yolculuğu’nda, Türk tekstil sektörünü kartpostallar üzerinden bir koleksiyoncu gözüyle anlatıyor.

Kitapta yer alan Osmanlı dönemi ve erken Cumhuriyet dönemine ait 243 kartpostal, giyimden giyim dışı tekstile hammaddeden halıcılığa kadar tekstilin her aşamasını yansıtırken, 1900’den 1940’a kadar Türkiye’nin farklı bölgelerinden de görüntüler sunuyor.

  • Künye: Halil Gökman – Tekstilin Postadaki Yolculuğu, hazırlayan: Şengün Kılıç Hristidis, İş Kültür Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2022

Mustafa Pultar – Denizlük (2022)

Deniz, deryadır: anlatıla anlatıla bitirilemez.

Mustafa Pultar, uzun yıllar emek vererek her deniz sevdalısının kitaplığında bulunması gereken 904 sayfalık muazzam bir deniz sözlüğüne imza atmış.

Pultar yıllar önce, denizi anlatacak olanlara daha iyi anlatabilmeleri için, anlatılanları da okuyacak olanlara daha iyi anlayabilmeleri için denizin dilinin bir sözlüğünü yazmaya karar vermiş.

Bunun için önce ‘Yıldız Adları Sözlüğü’nü, arkasından da ‘Deniz Balıkları Sözlüğü’nü yazdı.

Deniz sözlüğü işlerinin piri olan Süleyman Nutkî’ye çömezlik edip onun ‘Kamûs-i Bahrî’sini yeni yazıya çevirdi.

O arada öğrendiklerimin bir bölümünü de ‘Denizin Dili-Denizin Yazısı’nda anlattı.

İşte ‘Denizlük’, o uzun yılların ve denemelerin ürünü.

Sözlüğün en iyi katkılarından biri de, diğer deniz sözlüklerinde büyük ölçüde göz ardı edilmiş olan deniz kavramlarına ilişkin etimolojik açıklamalar sunması.

Yazar, sözcüklerin kökenlerini açıklamak ya da bunlar hakkında açıklamalar önermek yönünde çaba göstermiş.

‘Denizlük’, bütün bunların yanı sıra, bir Türkçe-İngilizce sözlük olarak da kullanılabilir.

Doğrudan Türkçe sözcüklerden hareketle düzenlenmiş olduğundan, ‘Denizlük’te yer alan İngilizce karşılıklar, çoğu zaman uzun açıklayıcı ifadeler yerine, tekil sözcük ya da terim niteliğinde yer alıyor.

Bu yönüyle sözlük, genel bir deniz sözlüğü olmanın ötesinde, Türkçe deniz dili çalışmalarında el altında bulundurulabilecek yararlı bir kaynak olacaktır.

  • Künye: Mustafa Pultar – Denizlük: Büyük Deniz Sözlüğü, İş Kültür Yayınları, sözlük, 904 sayfa, 2022

Robert Allen – Küresel Ekonomi Tarihi (2022)

Küreselleşmenin inişli çıkışlı tarihini 1500’den günümüze kadar izleyen, konu üzerine usta işi bir giriş.

Robert Allen, Amerika’dan Çin’e ve Afrika’ya uzanarak bu süreçteki ekonomik büyümeyi etkileyen faktörleri irdeliyor.

Niçin bazı ülkeler zengin bazıları ise yoksuldur?

Aslında 16. yüzyıla girerken ülkeler arasındaki gelir farkları küçüktü, hatta bugün “Batı” ve “Doğu” diye nitelenen kültürel coğrafyaların önde oldukları farklı alanlar mevcuttu.

Ama keşifler çağıyla birlikte, özellikle de Amerika’nın keşfini izleyen dönemde fark giderek açıldı, “büyük ıraksama” (great divergence) coğrafya, küreselleşme, teknolojik değişim ve ekonomik politikalar tarafından belirlenen bir süreçte devreye girdi, “milletlerin zenginliği” farklı yollar izlemeye başladı.

İngiltere, küreselleşmenin meydan okumasına Endüstri Devrimi’yle yanıt vererek yeni bir çığır açtı.

İç gümrükleri kaldırıp ulusal pazarlarını oluşturan, taşımacılığa yatırım yapan, yeni yeni palazlanan endüstrilerini İngiliz rekabetinden korumak için dış gümrük tarifelerini yükselten, bankalarını güçlendirip endüstrinin gerektirdiği vasıflı işgücü için kitlesel eğitime önem veren Batı Avrupa ve Kuzey Amerika da çok geçmeden İngiltere’yi yakalayıp zenginler kulübünde yerlerini aldılar.

Endüstri Devrimi’nden önce dünya imalatının büyük bölümü Asya’da yapılırken, 19. yüzyılda gelişmiş ülkelerin modern teknolojiye dayanan rekabeti dünyanın Batı dışında kalan yerlerinde yerel endüstrileri büyük ölçüde çökertti ve belli tarım ürünlerinde uzmanlaşmış “azgelişmiş ülkeler” ortaya çıktı.

Allen, Oxford University Press’in Very Short Introductions dizisinden çıkan ‘Küresel Ekonomi Tarihi’ adlı bu kısa ama önemli kitabında, 1500’den bu yana yaşanan süreci ve nedenlerini küresel boyutta inceliyor.

Kültür, küreselleşme, kurumlar, teknoloji, doğal çevre, gelir dağılımı ve yaşam standartları gibi ekonomik büyümeyi etkileyen çeşitli faktörleri Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Çin, Hindistan, Güney Amerika ve Afrika’da karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele alıyor.

Ekonomi tarihine giriş için değerli bir başvuru kaynağı.

  • Künye: Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi: Kısa Bir Giriş, çeviren: Hande Koçak Cimitoğlu, İş Kültür Yayınları, iktisat, 184 sayfa, 2022