Thomas S. Kuhn – Bilimde Ortak Ölçüsüzlük (2025)

Thomas S. Kuhn’un bu kitabı, yazarın ölümünden önce kaleme aldığı son metinleri ve yayımlanmamış derslerini bir araya getiriyor. ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ ile bilim tarihine yeni bir yön kazandıran Kuhn, bu eserinde o kitabın ötesine geçerek bilimin dilsel, kavramsal ve tarihsel temellerini sorguluyor.

Merkezde yer alan “ortak ölçüsüzlük” kavramı, farklı bilimsel paradigmaların neden birbirine tam olarak çevrilemediğini açıklıyor. Kuhn’a göre her paradigma, kendi dünyasını tanımlayan özel bir kavram sistemi ve değerler dizisiyle var olur; bu yüzden bilimsel değişim, doğrusal bir ilerleme değil, farklı anlam evrenleri arasında yaşanan bir dönüşümdür.

‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’ (‘The Last Writings of Thomas S. Kuhn: Incommensurability in Science’), bilginin yalnızca deneysel birikimle değil, dilin ve anlamın içsel yapısıyla da şekillendiğini vurguluyor. Kuhn, bilimsel düşüncenin rasyonelliğini inkâr etmeden, onun rasyonelliğinin çok biçimli doğasına dikkat çekiyor. Bu yönüyle ‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’, bilimi kültürel, tarihsel ve bilişsel bağlamlarda yeniden konumlandırıyor. Tamamlanmamış olsa da kitap, Kuhn’un zihinsel evreninde açılan yeni ufukları ve bilimin doğasına dair bitmeyen soruları yansıtıyor.

‘Bilimde Ortak Ölçüsüzlük’, yalnızca bir felsefi çalışma değil, aynı zamanda bir düşünürün kendi mirasını yeniden yorumlama çabasıdır. Bilimsel devrimleri anlamanın ötesine geçerek, insanın bilgiyle, dille ve dünyayla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulayan bir düşünsel vasiyet niteliği taşıyor.

  • Künye: Thomas S. Kuhn – Bilimde Ortak Ölçüsüzlük, çeviren: Turgay Sivrikaya, Islık Yayınları, bilim, 408 sayfa, 2025

Joseph Campbell – Işık Mitleri (2025)

Joseph Campbell’in bu eseri, Doğu mitolojilerinin ışık kavramı üzerinden sunduğu felsefi ve dini anlamları ele alıyor. Campbell, Hindistan’dan Tibet’e, Çin’den Japonya’ya uzanan geniş bir kültürel coğrafyada ışığın nasıl hem yaşamın kaynağı hem de “ebediyetin metaforu” olarak işlendiğini inceliyor. ‘Işık Mitleri: Doğu’nun Sonsuzluk Metaforları’ (‘Myths of Light: “Eastern Metaphors of the Eternal”), Doğu’nun düşünce sistemlerinde ışığın yalnızca fiziksel bir fenomen değil, hakikatin, bilincin ve aydınlanmanın simgesi olduğuna dikkat çekiyor.

Campbell, Hinduizm’deki Brahman anlayışını, Budizm’in boşluk ve nirvana kavramlarını, Taoizm’deki evrensel denge düşüncesini ışık imgesi üzerinden yorumluyor. Bu çerçevede, ışık hem yaşamın kaynağını hem de varoluşun ötesine geçişi temsil ediyor. Metin boyunca, Doğu geleneklerinin Batı düşüncesinden farkı vurgulanıyor: Batı mitlerinde ışık genellikle mutlak bir hakikatin peşinde koşmayı simgelerken, Doğu’da ışık daha çok varoluşun içsel akışını, birliğini ve sürekliliğini temsil ediyor.

Kitap ayrıca sanat, edebiyat ve ritüellerde ışık imgelerinin kullanımını da ele alıyor. Tapınakların mimarisinden mandalalara, şiirlerden dini metinlere kadar uzanan örneklerle, ışığın estetik ve manevi boyutları açıklanıyor. Campbell, tüm bu yorumları birleştirerek Doğu düşüncesinin temelinde yatan bütünlük ve süreklilik anlayışını açığa çıkarıyor.

Sonuçta ‘Işık Mitleri’, Doğu mitolojisinin zenginliğini yalnızca tarihsel bir inceleme olarak değil, aynı zamanda modern insanın varoluşsal arayışlarına ışık tutacak bir kaynak olarak sunuyor.

  • Künye: Joseph Campbell – Işık Mitleri: Doğu’nun Sonsuzluk Metaforları, çeviren: Ertuğrul Uzun, Gökhan Yavuz Demir, Islık Yayınları, mitoloji, 216 sayfa, 2025

Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (2025)

Thomas S. Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı eseri, bilim felsefesinin ve bilim tarihinin en etkili metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kitabın 50. yıl özel baskısı, bu klasik çalışmanın yarım yüzyıl boyunca nasıl bir tartışma zemini yarattığını ve farklı disiplinleri nasıl etkilediğini hatırlatıyor. ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu)’ (‘The Structure of Scientific Revolutions: 50th Anniversary Edition’), hem Kuhn’un orijinal tezlerini koruyor hem de bilimsel düşüncenin evrimine dair güncel katkıları içeren bir önsöz ve ek materyallerle zenginleşiyor.

Kuhn, bilimsel ilerlemenin düz birikimsel bir süreç olmadığını savunuyor. Ona göre bilim, “paradigma” adı verilen düşünsel çerçeveler içinde işliyor. Bilim insanları, bu çerçeveler dahilinde “normal bilim” faaliyetleri yürütüyor; yani bildik yöntem ve kuramlarla dünyayı açıklamaya çalışıyor. Ancak zamanla karşılaşılan “anomaliler”, bu çerçevenin yetersizliklerini ortaya çıkarıyor ve bilimsel bir kriz baş gösteriyor.

Kriz, bilim topluluğunun yeni bir paradigma arayışına girmesine yol açıyor. Bu yeni paradigma, yalnızca eski bilgilerle değil, dünyanın nasıl algılandığıyla da çatışıyor. Bu yüzden paradigma değişimi, teknik bir yenilikten çok daha fazlası: bir düşünme biçiminin kökten dönüşümü anlamına geliyor. Kuhn, bu geçişi “bilimsel devrim” olarak tanımlıyor.

Kitabın 50. yıl özel baskısı, Kuhn’un fikirlerinin etkisini yeniden değerlendirme imkânı sunuyor. Bilimsel bilginin nasıl üretildiğine, hangi koşullarda dönüştüğüne ve bilimin toplumsal boyutlarına dair soruları gündeme taşıyor. Böylece yalnızca akademik çevrelerde değil, bilgiyle uğraşan herkes için düşünsel bir sarsıntı yaratıyor. Kuhn’un mirası, bugün hâlâ canlılığını koruyor.

  • Künye: Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu), çeviren: Cemal Güzel, Islık Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı? (2025)

Version 1.0.0

Boaventura de Sousa Santos’un bu eseri, insan haklarını Batı merkezli bir yapıdan çıkararak çoğulcu, kültürel ve epistemolojik olarak daha kapsayıcı bir zemine oturtmayı hedefliyor. ‘Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?’ (‘If God Were a Human Rights Activist’), insan haklarının yalnızca birey merkezli değil, toplulukların onuru, kolektif hafıza ve adalet arayışıyla da ilgili olduğunu savunuyor. Kitap, bu hakların küresel eşitsizlikler karşısında nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğini ele alıyor.

Santos’a göre günümüz insan hakları söylemi, sömürgecilik sonrası ilişkiler ve neoliberal ekonomi ile şekillenmiştir. Bu yüzden hak mücadelesi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda bilgi üretimi ve kültürel tanınma düzeyinde verilmelidir. “Epistemolojik çoğulculuk” kavramını öne çıkararak yalnızca Batılı değil, yerli, feminist ve marjinal bilgi biçimlerinin de meşrulaştırılması gerektiğini savunuyor.

Kitapta yerli halklardan sosyal hareketlere kadar birçok direniş pratiği, insan haklarına dair yeni imkânlar sunar. Santos, Tanrı bir insan hakları savunucusu olsaydı, yalnızca güçlülerin değil, dışlanmışların da haklarını savunacak bir etik sistem yaratacağını söyler. Bu yönüyle eser, insan haklarını sadece normatif değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir mücadele alanı olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?, çeviren: Yusuf Enes Karataş, Islık Yayınları, siyaset, 160 sayfa, 2025

Paul Thompson, Joanna Bornat – Geçmişin Sesi (2024)

‘Geçmişin Sesi: Sözlü Tarih’, toplumsal tarihyazımının, tarihin öznesini değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan bir öğrenme ve anlama biçimi olan sözlü tarih yönteminin tekniklerini anlatırken diğer yandan da gerçekleştirilmiş sözlü tarih kayıtlarının izini sürüyor.

Zaman, trajediler ve teknolojik gelişmelerle sürekli değişirken ‘Geçmişin Sesi: Sözlü Tarih’, bu değişimin ilk ve en büyük etkilerini yaşamış olan “sıradan kahramanlar”a uzatılan kayıt cihazları ve sorulan sorularla birlikte hikâyenin gerçeğini ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca sahada çalışan uzmanlar için bir kaynak değil, aynı zamanda tarihe meraklı okurları da sözlü tarihçi olmak için kışkırtan bir yolculuk daveti.

Paul Thompson ile Joanna Bornat, tarih yazımının efsanelerine meydan okuyor.

Sözlü tarihin kendi geçmişini inceliyor ve değerlendiriyor.

Bu kitap daha gerçekçi ve daha dengeli bir tarih yazmak isteyenler için paha biçilmez bir araç.

Kitaptan bir alıntı:

“Sözlü tarih ve hayat hikâyeleri, insanların anılarını ve yaşam tecrübelerini dinlemeye ve kaydetmeye dayanır. Bunlar, ister toplum çalışanları, ister araştırmacılar, tarihçiler, antropologlar, sosyologlar, etnologlar, psikologlar veya diğerlerince olsun, tarihsel, sosyal veya siyasi çalışmaların birçok biçiminde kullanılır. Sözlü tarih ve hayat hikâyesi kayıtları, filmlerde, radyoda, televizyonda, miras geçmişinde, kitaplarda, internette veya müzelerde ve sergilerde sunulabilir ve başkaları için ortak bir kaynak olarak arşivlenebilir.”

  • Künye: Paul Thompson, Joanna Bornat – Geçmişin Sesi: Sözlü Tarih, çeviren: Deniz Vural, Islık Yayınları, tarih, 544 sayfa, 2024

Peter Burke – Polimat (2024)

Bilgi bir bütün müdür yoksa bilgiyi dallara ayırıp uzmanlaşmak zorunlu mudur?

Bilginlerin bilginin üretilmesi ve işlenmesindeki konumu nedir ve ne olmalıdır?

Bu kadim soruların ışığında Peter Burke bu kitapta, çok sayıda disiplinde uzman olmanın farklı bir bilgi türü olduğu iddiası ve her bilgi formunun, tarihinin yazılmasını hak ettiği inancıyla bilgi alanları arasındaki ayrışmanın tehlikelerine bir panzehir olarak polimatlığı tekrar hatırlamamız gerektiğini söylüyor.

Sadece basit bir merakın veya genel kültürlü olma hevesinin değil, gerçek bir tecessüsün ve çok sayıda disiplinde derinliğe ulaşmanın ifadesi olan polimatlık, Burke’e göre, müstakil bir tarihe sahip.

Polimat, Batı merkezli bir “çok-yönlü bilginler dökümü”nü sunmanın yanı sıra, bu sıra dışı bilginleri ortaya çıkaran kişisel ve çevresel etkenlere bakıyor.

Burke’ün sunumuyla polimatları neyin harekete geçirdiğini, çok yönlü çalışmaları için gereken zaman ve enerjiyi nasıl bulduklarını, hayatlarını nasıl kazandıklarını görebiliyoruz.

Kitap, polimatlığın sadece göz alıcı yanını göstermekle kalmıyor, polimatların ödemek zorunda kaldıkları, şarlatanlıkla suçlanmaya kadar giden bedeli de aktarıyor; polimatların bilgiye katkısını tartışıyor ve bir hiper-uzmanlaşma çağında bu tür bireylere hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız olduğu tespitiyle sonlanıyor.

  • Künye: Peter Burke – Polimat: Leonardo da Vinci’den Susan Sontag’a Kültür Tarihi, çeviren: Gökhan Yavuz Demir, Islık Yayınları, tarih, 416 sayfa, 2024

Joseph Campbell – Yaşanılası Mitler (2024)

Düzgün işleyen bir mitoloji nedir ve işlevleri nelerdir?

Mitleri modern kaygımızı hafifletmek için kullanabilir miyiz yoksa kaygıyı beslemeye yardımcı olurlar mı?

Joseph Campbell, ‘Yaşanılası Mitler’de, günlük hayatımızı etkileyen evrensel mitlerin kalıcı gücünü araştırıyor ve ilkel geçmişten bugüne kadar mit oluşturma sürecini inceliyor, her zaman tüm mitolojinin kaynağı olan yaratıcı hayal gücüne geri dönüyor.

Campbell, Dünya’yı bölen sınırların paramparça olduğunu; mitlerin ve dinlerin her zaman belirli temel arketipleri izlediğini ve artık tek bir halka, bölgeye veya dine özgü olmadığını vurguluyor.

Ortak paydalarını nasıl tanımamız ve bu bilginin her yerde insan potansiyelini gerçekleştirmede kullanılmasına nasıl izin vermemiz gerektiğini gösteriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“(…) Bizim mitolojimiz, hem içeride hem dışarıda olan sonsuz uzay ve ışığa ait olmalı. Gece kelebekleri gibi, onun çekici büyüsüne kapılmışız, dışarıya, Ay’a doğru uçuyoruz ve aynı zamanda da içeri doğru uçuyoruz. Bizim kendi gezegenimizde bütün ayırt edici ufuklar dağıldı. Artık sevgimizi eve ait kılarak başkasına saldırganlık besleyemeyiz; çünkü bu ‘Uzaygemisi Dünya’da artık, başka bir yer yok ve başkalarından veya başka bir yerden söz edip bunları öğreten bir mitoloji bu zamanın gereklerini karşılayamaz.

Baştaki sorumuza geri dönelim: yeni mitoloji nedir – veya ne olmalı?

Eski, sonsuz, ebedi, ‘öznel anlamıyla’ ne anımsanan bir geçmiş ne de tasarlanan bir geleceğe ait olmadan şiirsel olarak yenilenen ve insan soyu yaşadıkça hep böyle kalacak olan mitoloji, şimdi, ‘halkların’ dalkavukluğunun değil, kendini bilen insanların, bu güzel gezegende kendilerine bir yer edinmek için kavga eden egoların değil, eşit biçimde Başıboş Zihnin merkezi olan, ufuk olmadan her biri kendi yolunda hep birlikte uyananların mitolojisi olacak.”

  • Künye: Joseph Campbell – Yaşanılası Mitler, çeviren: Kudret Emiroğlu, Islık Yayınları, mitoloji, 368 sayfa, 2024

Peter J. Burke – Cehalet (2024)

Peter Burke imzalı bu kitap, Antik çağlardan günümüze her türlü cehaletin zengin ve kapsamlı tarihi.

‘Cehalet: Küresel Bir Tarih’, ‘bilmemenin’ hayatlarımızı bazen iyi bazen kötü yönde etkilediği sayısız yolu araştırıyor.

Tarih boyunca her çağ kendisini bir öncekinden daha bilgili olarak gördü.

Rönesans hümanistleri Orta Çağ’ı karanlık bir çağ olarak gördü, Aydınlanma düşünürleri batıl inançları akılla ortadan kaldırmaya çalıştı, modern refah devleti cehaletin “devini” öldürmeye çalışmış ve günümüzün aşırı bağlantılı dünyasında görünüşte sınırsız bilgi talep üzerine mevcuttur.

Peki ya yüzyıllar boyunca kaybolan bilgi ne olacak?

Gerçekten atalarımızdan daha az cahil miyiz?

Peter Burke, bu son derece orijinal anlatıda, insanlığın cehaletinin din ve bilim, savaş ve politika, iş dünyası ve felaketler genelindeki uzun tarihini inceliyor.

Burke, 1919’da Avrupa’nın sınırlarını yeniden çizen inatçı politikacılardan ihbarcılık ve iklim değişikliğini inkâr etme politikalarına kadar birçok cehalet biçiminin -gerçek veya sahte, bilinçli ve bilinçsiz- dikkat çekici hikayelerini ortaya koyuyor.

Sonuç, çağlar boyunca insan bilgisinin canlı bir keşfi ve sınırlarını tanımanın önemi.

Kitaptan bir alıntı:

“(…) Bu kitabı iki tip insan için yazdım. İlk başta genel okur için. Her bir birey bilgi ve cehaletin eşsiz bir karışımı olduğu için konunun genele hitap ettiği su götürmez. İkinci olarak benim gibi başka araştırmacılar için yazdım. Umuyorum ki bu kitapta, genç araştırmacıları henüz bir ‘alan’ olamamış bu sahaya girmeye ve elbette geçici sonuçlarımı eleştirmeye, düzeltmeye ve geliştirmeye teşvik etmek için bugüne dek ne yapıldığı, bugünden sonra ise ne yapılabileceği hakkında ‘büyük resmi’ sunabilirim.

“İleride yazılacak bir cehalet tarihi, yüzyıllara bölünmüş bir anlatı biçiminde geleneksel tarzda sunulabilir. Böyle bir anlatı, farklı alanların paylaştığı genel eğilimlerin belirlenmesine bağlı kalacaktır. Elinizdeki kitap bu türden gelecek incelemeleri teşvik ederse, bundan çok mutlu olurum. Şimdilik cehaletin tarihi hakkındaki mevcut cehaletimize bakılırsa belli konulara ayrılmış bir dizi denemeye dayanan genel bir inceleme yapmak daha gerçekçi bir yaklaşım olur…”

  • Künye: Peter J. Burke – Cehalet: Küresel Bir Tarih, çeviren: Turgay Sivrikaya, Islık Yayınları, tarih, 416 sayfa, 2024

Kolektif – Antik Yunan’dan Skolastiklere Hukuk Felsefesi Tarihi (2024)

Genel editörlüğünü Enrico Pattaro’nun yaptığı, şu an için on sekizinci cilde ulaşan “A Treatise of Legal Philosophy and General Jurisprudence” (“Hukuk Felsefesi ve Genel Hukukbilim Külliyatı”) başlıklı dizinin altıncı cildi olan ‘Antik Yunan’dan Skolastiklere Hukuk Felsefesi Tarihi’, erken dönem Yunan düşüncesinden başlayıp geç dönem Skolastik felsefeye kadar olan dönemde Batı’daki ve Batı’nın yakın çevresindeki düşünce geleneklerinde hukuk düşüncesinin izlerini sürüyor.

Antik Yunan, Roma ve Kilise Hukuku döneminde hukuk anlayışının yanı sıra Ortaçağ Hıristiyan, Yahudi ve İslam düşüncesinde hukuka ilişkin tartışmalar müstakil bölümlerde ele alınıyor.

Hukuk düşüncesi tarihinin en önemli isim, okul ve gelenekleri alanın uzmanlarınca tarihsel perspektifle sunuluyor.

Kitapta ele alınan isimlerin bir kısmının hukukla ilgili görüşleri Türkçede ilk defa okurla buluşuyor.

  • Künye: Kolektif – Antik Yunan’dan Skolastiklere Hukuk Felsefesi Tarihi, editör: Fred D. Miller Jr., Carrie-Ann Biondi, çeviren: Ertuğrul Uzun, Islık Yayınları, hukuk, 536 sayfa, 2024

Peter Burke – Bilgi Tarihinde Sürgünler ve Göçmenler (2023)

Tarihçi Peter Burke, entelektüel diasporaları ele aldığı bu geniş kapsamlı çalışmasında, sürgün ve göçmenlerin tarih boyunca bilgiye yaptıkları ayırt edici katkıyı sorguluyor.

Sürgün ve göçmenlerin, dahası iki kültür arasında aracılık eden herkesin, insanın ufkunun genişlemesine katkılarının dökümünü yapıyor.

Dahası bu katkıları ayrıksı kılan şeyi, yani yerelcilikten uzaklaşmanın üstünde duruyor.

Kitap, sürgün ve göçmenliğin olumlu sonuçlarından bazılarına, kara bulutların arasından görünen ışığa odaklanıyor.

Geniş bir coğrafyaya ve geniş bir zamana odaklanan çalışma, bilgi tarihinde kayıpların yanı sıra kazançları, etkileşimleri, etkileşimlerden doğan melezleşmeyi, mesela Alman teorisi ile Anglo–Amerikan ampirizmi arasındaki yaratıcı melezleşmeyi ele alıyor.

Bu güncel değerlendirme, kişisel kayıplarına rağmen sürgün ve göçmenlerin yeni vatanlarına getirdikleri entelektüel sermayenin sonuçları üstünde duruyor.

‘Bilgi Tarihinde Sürgün ve Göçmenler” bir hayatta kalma mücadelesinin bilgi tarihi açısından etkileşimlerle dolu hikâyesini anlatıyor.

  • Künye: Peter Burke – Bilgi Tarihinde Sürgünler ve Göçmenler (1500-2000), çeviren: Turgay Sivrikaya, Islık Yayınları, tarih, 320 sayfa, 2023