Kolektif – Travma ve Anlatı (2024)

‘Travma ve Anlatı’daki yazıların ortaklaştıkları genel izlek, bireysel, tarihsel, kolektif, çevresel ve ekolojik travmanın edebiyatta, edebiyatla yakın temas eden kültürel çalışmalarda kışkırtıcı biçimde nasıl tezahür ettiğidir.

Bu kitapta kaleme alınan özgün incelemeler, travmanın anlatıda sancılı dile gelişinde veya dile gelemeyişinde tek tipleşen biçimine ve sınırlı estetik algısına meydan okuyor.

Türkiye özelinde ise, Osmanlı sonrası çağdaş Türkçe edebiyatta travma ve travmatik belleğin yansımalarının peşi sıra giderken, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sancısı, çatışma, savaş, darbe, yerinden yurdundan edilme, göç ve sürgünlük gibi süreçlerin estetiğini irdeliyor.

‘Travma ve Anlatı’, bireysel, kolektif, kültürel, siyasi ve çevresel kırılmaların birbirinden esasen nasıl ayrılamaz olduğunun altını çiziyor.

Bu yanıyla, travmatik deneyimler ile travmatik belleğin sadece zihinsel durumlar aracılığıyla değil, maddesel, duyumsal ve spiritüel süreçlerle de iç içeliğini gösteriyor.

Livera Yayınevi’nin Edebî Patikalar serisinin ikinci kitabı olan ‘Travma ve Anlatı’, günümüze ait yaralara, kırılgan hayatlara daha eşitlikçi ve adaletli bir yerden bakmaya okuru davet ederken, bize verili hikâyeleri ve varsayımları sorgulayarak travma ve hafıza literatüründe geçmiş, şimdi ve geleceğe dair ikili söylemlerin ötesinde yeni bir hikâye anlatıcılığının aciliyetini vurguluyor.

Covid-19 küresel pandemisi, sınırlarımızın çok yakınında süregiden savaşlar, göçler, yaşadığımız kültürel, ekonomik, politik, çevresel ve iklimsel yerinden edilmeler, tanıklık ettiğimiz depremler, seller ve yersizyurtsuzlaşmalar gibi şimdiki zamana ilişkin felaketleri tartışmaya olanak sağlamak isterken okurları dil ve edebiyata/dilden edebiyattan yeni ve yaratıcı projeksiyonlara davet ediyor.

En önemlisi, dil ile uğraşmanın estetik ve etik boyutlarını yeniden düşünürken travmayı bir oluş, hakikatin ve adaletin dile getirilmesi için katman katman açılan bir alan, yaratıcılıkla örülen bir açıklık olduğunu dile getiriyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Süreyyya Evren, Hazal Bozyer, Aylin Vartanyan Dilaver, Suat Baran, Selen Erdoğan, Zeynep Uysal, Michael Rothberg, Erin McGlothlin, Stef Craps.

  • Künye: Kolektif – Travma ve Anlatı, hazırlayan: Deniz Gündoğan İbrişim, Livera Yayınevi, inceleme, 272 sayfa, 2024

Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm (2024)

“Ya gerçek ateistler olmak istiyorsak dini bir yapıyla hareket etmeye başlayıp onu içeriden zayıflatmak zorundaysak?”

Slavoj Žižek uzun zamandan beri Hıristiyan teolojisi üzerine yaptığı dikkate değer yorum ve eleştirileri bu çalışmasında derleyip topluyor.

Politik gündemin ve bilimsel tartışmaların en güncel olgularının içinden geçerek yürüttüğü tartışmada, kendisiyle tutarlı materyalist bir ateizmin dolaylı yolunu gösterebilmek için Kutsal Kitapların -tabir-i caizse- altını üstüne getiriyor.

Žižek için ateizmin sorunu basitçe Tanrının varlığı ya da yokluğu problemi değildir.

Bunun yerine inanmama deneyiminin kendisini sorgulamak gerekir: Gerçek bir ateist ancak dinin dolayımından geçtikten sonra hakiki bir inançsızlık deneyimi yaşayabilir.

Çünkü ilahi varlığa müsaade edildiğinde Tanrı zaten kendisini tablodan silecektir.

Hıristiyanlığı eşsiz kılan deneyim insanları Tanrıdan ayıran boşluğun bizzat Tanrının kendisinde bulunmasıdır.

Budist düşünce, diyalektik materyalizm, politik öznellik, Yahudi karşıtlığı, MeToo hareketleri, Siyah mücadelesi, toplumsal cinsiyet tartışmaları etrafındaki gerilimler ve kuantum fiziği, yapay zekâ etrafında dönen tartışmalar gibi geniş bir yelpazeden ilerleyen bu kitap, Žižek’in bugüne kadar teoloji ve din üzerine en kapsamlı çalışması.

‘Hıristiyan Ateizm’ çağdaş spiritüelliğin önde gelen kaynaklarından birisi olan Budist düşüncenin varyantlarını incelikli şekilde çözümlediği gibi, pek çok kafası karışık New Age zırvasının istismarına konu olan kuantum fiziği etrafındaki yorum kargaşasına hakkını vererek geniş bir yer ayırıyor.

Ve birbiriyle bağdaşmaz görünen tüm bu tartışmaların arkasında Žižek’in diyalektiği yanına alan birleştirici kahkahasını duymak mümkün: Savunmamız gereken dini yapının kendi kendisini yok ettiği materyalist prosedürdür; “tanrının kötü veya aptal olduğunu iddia etmek … içindeki ilahi düşüncenin kendisini yok ettiğinden tanrı yoktur diyen iddiadan bile daha rahatsız edicidir.”

  • Künye: Slavoj Žižek – Hıristiyan Ateizm: Nasıl Gerçek Bir Materyalist Olunur, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, felsefe, 408 sayfa, 2024

Eva Illouz – Romantik Ütopyayı Tüketmek (2024)

Eva Illouz’un bu eseri 1900’lerin başından itibaren reklam panoları tarafından yönlendirilen aşkın ve demokratik tüketim ahlakı üzerine inşa edilen romantizmin nasıl piyasa ile buluşarak tüketim kültürüyle iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor.

Metodolojik titizliği elden bırakmayan ve “nasıl” sorusuna odaklanan bu kitabın problemi ne aşkın değersizleştirilmesi ne de evcilleştirilmesi: ‘Romantik Ütopyayı Tüketmek’ romantik deneyimi örtük olarak örgütleyen anlam ve sembollerin geç kapitalizm ile kesiştiği noktalara; kültür ve ekonominin aşkta buluşup melezlendiği mekanizmalara odaklanıyor.

Çünkü Illouz’a göre bugün romantik bağlar piyasa tarafından özgürleştirici çağrışımların kisvesi altında sömürgeleştirilmektedir.

Aşk piyasa tarafından kuşatılan ekonomik ve kültürel ilişkilerden özgürleştiren bir sığınak olmaktan çok uzaktır.

Romantik aşkta sunulan mutluluk vaadi bizim çağımızda tüketim kültürüne zaten çoktan dahil edilmiştir.

Sosyoloji ortaya çıktığı andan itibaren bilimin konusu olması yasaklanan fenomenleri ele alarak düşünceye uygulanan sansüre direnen bilimlerin başında gelir.

Illouz en kişisel olarak görülen romantik ilişkilerin toplumsal ve fenomenal yapısını ele alarak Durkheim ve Bourdieu’dan devraldığı bu geleneği sürdürür.

Fakat bu çalışma yalnızca ele aldığı konu bakımından değil, metodolojik olarak da ilham vericidir: ‘Romantik Ütopyayı Tüketmek’ duygusal deneyimlere dair araştırma yapmak isteyen sosyal bilimcilere örnek bir araştırma modeli sunmaktadır.

  • Künye: Eva Illouz – Romantik Ütopyayı Tüketmek: Aşk ve Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri, çeviren: Gamze Boztepe, Livera Yayınevi, sosyoloji, 536 sayfa, 2024

Kolektif – Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek (2024)

Özgürlükçü düşünce tarihinin en etkili düşünürlerinden anarşist komünizmin kuramcısı Peter Kropotkin’in ‘Karşılıklı Yardımlaşma’ kitabı, dayanışma ve yardımlaşma ahlakının doğadaki ve insan öncesi türlerdeki kökenlerinin izini süren klasikleşmiş bir çalışmadır.

Geliştirdiği noröplastisite kavramı üzerinden nörobilim alanına önemli katkılarda bulunan ve Derrida’nın öğrencisi olmuş çağdaş filozof Catherine Malabou’nun geç dönem çalışmaları da giderek anarşizm üzerine yoğunlaşmaktadır.

Böylece çağdaş Fransız felsefesi ile klasik Rus anarşizmi arasında karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, özgür bir temas doğmuş olur.

Fakat bu ciltte bir araya gelen metinler iki büyük düşünsel kaynağı daha bir araya getirirler: Fen bilimleri ve sosyal bilimler arasında özellikle insan doğası tartışmaları konusundaki kutuplaşmaları aşacak köprüler kuran bir felsefi-politik tartışma zemini kitabın yazarları tarafından yine aynı doğrultuda kurulur.

Darwin, Kropotkin, Proudhon, Stirner, Foucault, Simondon, Dawkins, Malabou gibi düşünürler etrafında gelişen bir dizi tartışmadan yola çıkarak; ırkçılık karşıtı hareketler, Siyah hareketi, Polonya Dayanışma Hareketi, feminist hareket, LGBTİ+ hareketler, müşterekler mücadelesi gibi toplumsal hareketlere odaklanan bu eser, insan öznelliği ile dayanışmacı direniş biçimleri arasındaki bağlantılara dikkat çeker.

Tam da Kropotkin’in yaptığı gibi, insan öncesi biyolojik kökenlerden en kapsamlı dayanışmacı mücadelelere uzanan ortak çizgileri, Malabou’nun nöroplastisite kavramı etrafından dönen olağanüstü zengin tartışmaların ışığında belirginleştirir.

‘Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek’ bugün felsefe, bilim ve politikanın bambaşka bir kesişimine işaret ederek politikayı biyolojinin yardımıyla düşünmenin zorunlu olarak bir fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûm olmadığını gösteriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Dayanışmayı, karşılıklı yardımlaşmayı ve anarşizmi düşünmek, nasıl birlikte yaşayabileceğimiz ve yaşadığımızla bunu nasıl farklı yapabileceğimizi düşünmektir. Karşılıklı yardımlaşma Peter Kropotkin’in meşhur ifadesinde evrimsel bir etmendir ama aynı zamanda eylemcilerin kriz zamanlarında giriştikleri bilinçli bir politik stratejidir. Biyoloji ve politikayı birleştiren bu tutum, ihtilaflara ve hatta mahcubiyete kaynaklık etse de yakın dönemin gelişmeleri yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Bu cilde katkıda bulunan yazılar, karşılıklı yardımlaşma fikrine duyulan ilgiyi yenilemeyi ve biyolojik iddiaların nasıl özcü kısıtlamalar gibi görünmeden politik projelere dahil edilebileceğini düşünmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın toplumsal yaşamımız için taşıdığı gerekliliğe işaret ederken onları sık sık içinde bulduğumuz biyolojik ve sembolik zincirlerden kurtarmayı amaçlamaktadır.”

  • Künye: Kolektif – Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek: Karşılıklı Dayanışma ve Anarşizm Üzerine, derleyen: Catherine Malabou, Dan Swain, Petr Urban, Petr Kouba, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, siyaset, 416 sayfa, 2024

Kolektif – Tapınağın Dışında (2024)

Tapınak kendisini içeriye kapatan duvarlarla çevrilidir.

Bu duvarların yüksekliği içeride korunması beklenen kutsal bir özün ritüellerin ötesine taşan kirli bir alana bulaşmasını önlemek içindir.

Üniversite skolastik bir akademinin tapınağı haline geldiğinde, orada kural dışını düşünmek yasaktır.

Oysa elinizdeki derlemenin akademik ciddiyetin yüce sınırlarını çiğnemekle hiçbir sorunu yoktur.

Zaten ismi de buradan ileri gelir: Latince kökenli profane sıfatı (dindışı, seküler, kutsala saygısız vs.) profanum sözcüğünden türer.

Profanum ise kökensel olarak tapınağın önündeki yer, yani tapınağın dışı demektir.

‘Tapınağın Dışında’ uygarlığı iki yönden kuşatan yeme rejimlerinin değerlendirilmesiyle başlar; insanın uygarlaşma sürecinde bir tiksinti olarak tezahür eden kokuların izini sürerek; ölüme, baş sağlığına, kültürel ya da doğal, vahşi ya da uygar her türlü yaşamın sonuna varır.

Yaşam ile ölüm arasındaki bulanık ve sancılı bir süreci, bebeğini doğurduktan sonra kendisi de yeniden doğan annelerin çok katmanlı deneyimini katederek; bir kez daha yaşamın tam kalbine: sekse, hazza ve acıya, hazzın acılı, acının haz verici hallerine geri döner ve cinselliğin en büyük hapishanesi olarak kodlanan tek-eşli aşkın acımasız eleştirisiyle son bulur.

Hannibal Lecter ile Stoacılığı, Spinoza ile BDSM’i, Hegel ile ménage à trois’yı ya da diyalektiğin asık suratı ile lohusa kanından henüz arınmış bir annenin neşesini bir araya getiren bu düşünce denemelerinde filozofların metinlerinden itinayla kazımaya çalıştığı yüzlerinden arta kalan izler bulunur.

Peki ama şimdiye kadarki tüm ciddiyetin; skolastik olanın sınırları içerisine gizlice, el altından hapsedilmiş düşüncenin önünde hazır bulduğu meşru görevlerdeki ağırbaşlılık ve resmiyetin ötesine geçerek halihazırda kutsal, yakışıksız ve dokunulmaz bulunan her şeyle böylesi oyuncu bir cesaretle ilişkilenmeyi amaçlayan bu ‘felsefe’ ciddiyetsizlik mi demektir?

Hiç de değil. Tam aksine, Nietzsche’nin de dediği gibi: Belki de büyük ciddiyet ancak böyle başlayacak…

Kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Alev Özkazanç, Hüseyin Deniz Özcan, Maya Mandalinci, Mustafa Çağlar Atmaca, Nazile Kalaycı, Toros Güneş Esgün.

  • Künye: Kolektif – Tapınağın Dışında: Marjinal Konular Üzerine Felsefi Denemeler, derleyen: Hüseyin Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 184 sayfa, 2024

Saul Newman – Postanarşizm ve Politika (2024)

  • Bugün anarşizmin radikal politika ufkundaki yeri nedir?
  • Son yirmi küsur yılda toplumsal hareketlerde ve yeni eylemcilik biçimlerinde giderek yayılan etkisiyle anarşizm zamanımızın radikal politik evrenini nasıl yeniden biçimlendiriyor?
  • Kapitalizmin şiddetinin artması ve devlet gücünün eşi benzeri görülmemiş genişlemesi toplumsal muhalefetin karşısına hangi yeni politik problemleri çıkarıyor?
  • Yeni özgürleşme tahayyüllerine eşlik eden mücadeleler inşa ederken devlete arasını açan bir politikanın oluşturulmasına anarşizm teorik olarak nasıl katkı sunabilir?
  • Demokrasi mücadelesi bugün ne anlama gelir ve anarşizmle demokrasinin ilişkisi nedir?

‘Postanarşizm ve Politika’, günümüzde giderek daha fazla ilgi gören anarşist düşüncenin en temelde politik teori açısından taşıdığı öneme ve sergilediği alternatif ufka odaklanıyor.

Yönetimin olmadığı bir toplum görüşü anlamına gelen anarşist tahayyülün, adına layık herhangi bir radikal politikanın nihai etik ve politik ufku olarak alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Hem anarşist hareketin içinden Bakunin, Kropotkin Bookchin, Zerzan gibi düşünürlerle çağdaş felsefenin Lacan, Lyotard, Levinas, Derrida, Foucault, Agamben gibi figürleriyle hem sol düşüncenin Balibar, Rancière, Badiou, Žižek, Negri, Laclau ve Mouffe gibi önemli çağdaş temsilcileriyle verimli bir eleştirel tartışmaya girişiyor.

Devletle arasını açamamış radikal politika biçimlerinin sınırlarını ortaya koyuyor.

Kitap, kendi temellerini yenileyebilen bir anarşizmin ortaya çıkmakta olan yeni özerk politika biçimleriyle ilişkisini incelerken radikal (anti)politikanın bu en heretik biçiminin yüceltilip yeniden gözden geçirilmesi.

  • Künye: Saul Newman – Postanarşizm ve Politika, çeviren: Cem Sili, Livera Yayınevi, siyaset, 288 sayfa, 2024

Niklas Luhmann – Tutku Olarak Aşk (2023)

Eğer tarihsizmiş gibi görünüp doğallığın dokunulmazlığına itilen fenomenlerin tarihsel olarak oluştuğunu ve toplumsal olarak koşullandığını, dolayısıyla değişime açık olduğunu göstermek sosyal bilimin göz ardı edilemez meziyetlerinden biriyse, Niklas Luhmann ‘Tutku Olarak Aşk’ta aşkın modern tarihinin izini teorik inceliği ve empirik titizliği elden bırakmadan sürerek yirminci yüzyılın usta sosyologlarından biri olduğu konusunda şüpheye yer bırakmaz.

Bu kitapta aşk ne psiko-fizyolojik mekanizmalara bağlı değişmez ve evrensel bir bilişsel sürece indirgenir ne de herkesin kendine özgü bir şekilde yaşadığı, hakkında konuşulması ve kavramsallaştırılması imkânsız öznel bir duyguyla özdeşleştirilir.

Luhmann tam tersine mahrem ilişkilerde yaşanan duygusal deneyimi ve bu ilişki tipine has iletişim biçimini mümkün kılan semantik bir kod olarak odaklanır aşka.

Böylece farklılaşmış ve özerkleşmiş alt-sistemlerden oluşan modern toplumsal sistemde tutkulu aşka dayanan evlilik kurumunun kendine özgü yerini sağlayan öznel boyutun tarihsel seyrini gözler önüne serer.

Bununla birlikte, Luhmann, modern toplumlarda tutkulu aşka dayalı mahrem ilişkilerin evlilik kurumuna hapsedilmesiyle sonuçlanan sürecin bir yanda tutkulu aşka dair semantiğin hem dostluğu içeren mahrem ilişkilerden hem de ilahi aşktan kopmasına, diğer yandan da aile kurumunun ekonomi, siyaset, hukuk gibi kurumlardan ayrışmasına dayandığını ve nihayetinde bu kurumsal ve semantik koşulların bir araya gelmesiyle mümkün olduğunu gösteriyor.

Dahası, tüm bunları trabodur şiirlerinden on sekizinci yüzyıl Fransız edebiyatına oradan da on dokuzuncu yüzyıl Romantizmine uzanan geniş yelpazedeki edebi metinler demetini işleyerek yapıyor.

Bu yüzden, ‘Tutku Olarak Aşk’ın, ister Parsons sonrası sistem teorisini Luhmann’ın nasıl revize ettiğini görmek isteyen sosyal teori okurları olsun isterse de aşk deneyiminin modern toplumlardaki konumu ve seyrine ilgi duyanlar olsun birçok okurun empirik içeriği ve teorik kabulleriyle önemli dersler çıkarılabileceği bir eser olduğu kesin.

  • Künye: Niklas Luhmann – Tutku Olarak Aşk: Mahremiyetin Kodlanışı, çeviren: Ozan Başdaner, Livera Yayınevi, sosyoloji, 296 sayfa, 2023

Alasdair MacIntyre – Kimin Adaleti?, Hangi Rasyonellik? (2023)

‘Kimin Adaleti?, Hangi Rasyonellik?’, sosyolojinin yüzyıllık, ahlak felsefesinin ise üç yüzyıllık çabalarına rağmen hâlâ liberal ve bireyci bir bakış açısının tutarlı ve rasyonel olarak savunulabilecek bir ifadesinden yoksun olduğumuzu ortaya koyan tespitten yola çıkıyor.

MacIntyre bu çalışmasında neyin şu şekilde değil de bu şekilde hareket etmeyi rasyonel ve adil bir şeye dönüştüreceğini anlayıp serimlemeye çalışıyor.

Alasdair MacIntyre, farklı çağlardan fikirlerin ve düşüncelerin adalete, topluma, rasyonelliğe ve ahlaka bakış açımızı nasıl şekillendirdiğini incelikli bir şekilde analiz ederken, adalet ve rasyonellik kavramlarını tanımlamak için düşünce geleneklerinin, gelişimlerinin, bağlamlarının, öğretilerinin tarih ve gelişim süreçlerini de ayrı ayrı ele alıyor.

Okurları Homeros’un şiirlerinden modernizm ve post-modernizme taşıyan bu ayrıntılı çalışma boyunca tartışılan gelenekler arasında MacIntyre’nin bizzat temsil ettiği Platonik-Aristotelesçi-Augustinusçu-Thomasçı, İskoç Kalvinist-Augustinusçu, Humecu ve nihayet liberal gelenekler sayılabilir.

‘Kimin Adaleti?, Hangi Rasyonellik?’ boyunca MacIntyre, günümüzde sorgulama, uygulama ve kamusal söylem geleneklerinin altında yatan inançları ifade etmekte neden zorlandığımızı anlamamıza yardımcı oluyor.

Bahsi geçen fikirlerin bu denli entelektüel bir hakimiyet kazanmasının nedenini ve nasılını sorgularken bir yandan da başkalarının kendi pozisyonlarını belirleyebilme hakkını inkâr eden yaklaşımların ifşa edilebilmesi için okurları etkin bir şekilde donatıyor.

  • Künye: Alasdair MacIntyre – Kimin Adaleti?, Hangi Rasyonellik?, çeviren: Akın Emre Pilgir, Livera Yayınevi, felsefe, 544 sayfa, 2023

Benjamin Fondane – Varoluşsal Pazartesi (2023)

1898-1944 yılları arasında yaşamış olan şair, dramaturg, filozof, edebiyat eleştirmeni ve avant-garde sinemacı Benjamin Fondane’ın ‘Varoluşsal Pazartesi’ adlı kitabı ilk kez 1945 yılında Gallimard tarafından yapılan bir derleme içinde yayımlanmıştı.

Romanya doğumlu Fondane, 25 yaşında Fransa’ya yerleşerek avant-garde sanat çevrelerine dahil olmuş, bir süre sürrealistlere de yakınlık duymuştu.

Şiir ve felsefî düşüncenin birbirini desteklediğini ancak şiirin, irrasyonel ve gerçeküstü olanla daimî bir bağ içinde olduğunu savundu.

Üretimde bulunduğu tüm alanlarda doktrinlerle, sıkı tanımlanmış ekollerle ve politik hareketlerle arasına mesafe koydu.

Yaşadığı döneme damga vuran sanatsal ve entelektüel akımların etkisinde olsa da kendine ait, radikal bir yaklaşım sergiledi.

Son dönemlerini Nazi rejiminden kaçarak geçiren ve yaşamı Auschwitz’deki bir gaz odasında son bulan Fondane, tutuklanarak sınır dışı edilmesinin hemen öncesinde editörüne yolladığı ve felsefî mirası olarak görülen ‘Varoluşsal Pazartesi’de Camus, Sartre, Heidegger gibi filozofların düşüncelerini tartışmaya açarak dönemin varoluşçu felsefesi ile hesaplaşır.

Bu felsefenin önde gelen isimlerinin görüşlerini karşılaştırırken var olanın özgürlük sorununu, onun Aklın/Tinin belirleyiciliği altında ezilmesi üzerinden ele alır.

Rasyonalitenin sınırlarını tartışırken aynı zamanda Kierkegaard, Dostoyevski, Nietzsche, Şestov, gibi kendisini besleyen isimlerin düşüncelerini sorgular, aralarındaki kesişim noktalarına ve önemli ayrımlara dikkat çeker.

“Seni bekleyen görkemli bir Pazartesi var. Anlamlı bir söz! Ancak Pazar hiç bitmeyecek ki!”

Kafka’nın Günlükler’inden bir epigrafla başlayan bu metinde Fondane, pek çok varoluşçu filozofu Yasa, Akıl, İnanç, Tin gibi bir aşkınlık karşısında bireyi/var olanı feda etmekle eleştirir.

Fondane, bu durumda tam da “varoluşçu bir Pazartesi” gününe doğru yol alan; “insanın tarih için değil, tarihin insan için yapıldığı”; var olanın/tekilin özgürlüğünün, mutlak bir akıl tarafından kısıtlanmayıp, istisna haline gelerek kendi yazgısını eline aldığı yeni bir felsefe önerir: Tarihin bitmeyen Pazar Gününe karşı Kafka’nın yine de hasretle beklediği Varoluşsal Pazartesi.

  • Künye: Benjamin Fondane – Varoluşsal Pazartesi, çeviren: Aslı Favaro, Livera Yayınevi, felsefe, 154 sayfa, 2023

Adam Zagajewski – İki Kent (2023)

‘İki Kent’, modern Polonya edebiyatının önde gelen temsilcilerinden ve aynı zamanda Polonya’da “68 Kuşağı” ve “Yeni Dalga” yazarları arasında önemli bir yere sahip olan Adam Zagajewski’nin hayal gücü ve tarih, şiir ve akıp giden zaman arasındaki boşlukları doldurduğu denemelerini içeriyor.

Zagajewski kaybediş ve özlem arasında savrulup duran bir çocuğun hayreti ve satırlar arasında kendine yeni dünyalar inşa eden bir şairin ustalığıyla, şimdiki zamana tutunmak yerine geçmişe takılıp kalan insanların ve henüz dört aylıkken ailesinin efsanevi Lwów’dan sanayi şehri Gliwice’ye sürülmesiyle birlikte başlayıp, yitirilmiş Lwów’un özlemiyle geçen çocukluğunun izlerini sürüyor.

İnsan ruhunun doğasındaki ikilikler, masumiyet ve deneyim, tarihin çıkmazları, varlığın doğası, kişisel ve toplumsal suçluluk duygusu ve sanatın işlevi gibi farklı konular arasında gidip gelen bu denemeleriyle Zagajewski, modern Avrupa edebiyatının en ilgi çekici seslerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Susan Sontag, bu kitap için şöyle diyor:

“‘İki Kent’ müthiş bir zihnin derinliklerine doğru çıkılan bir yolculuk. Adam Zagajewski düzyazıda da şiirlerinde olduğu kadar bilge, ışıl ışıl ve vazgeçilmez bir yazar.”

  • Künye: Adam Zagajewski – İki Kent, çeviren: Osman Fırat Baş, Livera Yayınevi, deneme, 304 sayfa, 2023