Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak (2026)

Ayla Türksoy’un ‘Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak’ adlı çalışması, travmayı yalnızca bireysel bir yara olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, travmanın kadın deneyimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda iyileştirici bir araç olduğunu vurguluyor. Türksoy, kadınların neden yazması gerektiğini tartışırken, yazmayı hem bir direniş hem de bir hafıza kurma pratiği olarak konumlandırıyor. Böylece travma, sessizliğe hapsedilen bir deneyim olmaktan çıkıp dile gelen, paylaşılan ve dönüştürülen bir sürece evriliyor.

Eserde, edebiyatın bu dönüştürücü gücü, özellikle Füruzan’ın öyküleri üzerinden somutlaştırılıyor. Travmanın metaforlar aracılığıyla ifade edilişi, onun anlaşılmasını ve aktarılmasını kolaylaştıran bir araç olarak öne çıkıyor. “Kadınca Travma Metafor Menüsü” gibi bölümler, soyut acıların somut imgelerle kavranmasını sağlıyor. Bunun yanında başarı baskısı ve imposter sendromu gibi konular üzerinden, travmanın yalnızca açık yaralarla değil, gündelik hayatın görünmez gerilimleriyle de şekillendiği gösteriliyor.

Kitap aynı zamanda travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, patriyarkal düzenin ürettiği yapısal şiddetin bir sonucu olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, okuru travmanın kökenlerini daha geniş bir çerçevede düşünmeye yönlendiriyor. Kuşaklararası aktarım, çocuklar için onarıcı adalet gibi başlıklar ise travmanın yalnızca geçmişe ait olmadığını, bugünü ve geleceği de biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Sonuçta eser, travmanın nasıl anlatıldığı ve kimin anlatabildiği sorularını merkeze alarak, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir farkındalık alanı açıyor.

Kitap aynı zamanda, Feride Çiçekoğlu, Nilüfer Güngörmüş ve Hande Gazey ile yapılmış söyleşiler de barındırıyor.

Ayla Türksoy — Travmayı Kadınca Yeniden Yazmak
• Nika Yayınevi
Feminizm • 300 sayfa • 2026

Kolektif — BİYOKAPİTAL (2026)

Osman Özarslan’ın editörlüğünü yaptığı ‘BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm’, çağdaş kapitalizmin sınırlarını aşarak insan bedenine ve yaşamın kendisine nasıl nüfuz ettiğini tartışmaya açıyor. Kitap, emeğin sömürüsüne dayalı klasik kapitalist modelin ötesine geçildiğini; artık genetik yapıdan organlara, yaşam süresinden sağlık pratiklerine kadar biyolojik varoluşun tamamının ekonomik bir değer alanına dönüştüğünü ileri sürüyor.

Bu çerçevede eser, bedenin dokunulmaz ve bütüncül bir varlık olmaktan çıkıp parçalanabilir, ölçülebilir ve mülkiyet ilişkileri içine çekilebilir bir nesneye dönüşümünü analiz ediyor. Tıbbi teknolojilerdeki hızlı gelişim ile neoliberal politikaların kesişiminde, “sağlıklı yaşam” ideali devasa bir pazara dönüşürken, ölüm de yönetilmesi gereken bir risk ve zamanlama meselesi haline geliyor. Böylece yaşam ile ölüm arasındaki sınır, etik olmaktan çok ekonomik bir problem olarak yeniden tanımlanıyor.

Kitap, genetik veri bankalarından organ ticaretine, taşıyıcı annelikten yaşamın uzatılmasına kadar uzanan geniş bir alanı inceleyerek, modern insanın karşı karşıya olduğu derin bir ontolojik krizi görünür kılıyor. Bu kriz, bedenin kime ait olduğu, yaşamın kim tarafından yönetileceği ve ölümün nasıl belirleneceği sorularında düğümleniyor. Biyolojik sınırların piyasa mantığıyla yeniden çizildiği bu dünyada, insanın kendisiyle kurduğu ilişki de köklü biçimde dönüşüyor.

Disiplinlerarası bir yaklaşımla sosyoloji, ekonomi-politik ve biyoetik alanlarını bir araya getiren eser, yalnızca teorik bir tartışma sunmakla kalmıyor; aynı zamanda okuru kendi bedeni ve geleceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, yaşamın ve ölümün ekonomi politiğini anlamanın, günümüz dünyasında insan kalabilmenin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatan güçlü bir sorgulama.

Kolektif — BİYOKAPİTAL: Beden, Mülkiyet, Yaşam, Ölüm
Editör: Osman Özarslan • Nika Yayınevi
İnceleme • 232 sayfa • 2026

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne (2026)

Samet Bağçe ile Tonguç Seferoğlu’nun derlediği ‘Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne’, özne kavramını yalnızca soyut bir felsefi problem olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan dinamik bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Metin, “özne nedir?” sorusunu, bilincin doğası, bilgiye erişim, karar alma ve eylem gibi temel meselelerle iç içe ele alarak, özneyi epistemolojik, ontolojik ve psikolojik boyutlarıyla bütünlüklü bir çerçevede kavrıyor.

Kitap, Antik Yunan düşüncesine dönerek bu soruların kökenlerini izliyor. Heredot ve Thukydides üzerinden tarih yazımında öznenin nasıl konumlandığını tartışarak başlıyor; öznenin yalnızca düşünen değil, aynı zamanda anlatan ve anlam kuran bir varlık olduğunu gösteriyor. Philolaus ile bilinebilirlik meselesi üzerinden öznenin bilgiyle ilişkisi sorgulanıyor.

Platon’un ‘Devlet’inde rasyonel ve irrasyonel yönler arasındaki gerilim, öznenin içsel bölünmüşlüğünü açığa çıkarırken; üç parçalı ruh kuramı aracılığıyla arzuların öznesi tartışmaya dahil ediliyor. Bu yaklaşım, öznenin tek ve bütünlüklü bir yapıdan ziyade çatışmalı ve çok katmanlı bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Aristoteles ile birlikte özne, töz, değişim ve hakikat bağlamında daha sistematik bir zemine taşınıyor. Öz-algı kavramı üzerinden öznenin kendini nasıl deneyimlediği ele alınırken, ruh ve varlık ilişkisi çerçevesinde öznenin gerçeklikle bağı yeniden kuruluyor. Böylece özne, yalnızca bilen değil, aynı zamanda var olan ve değişen bir yapı olarak düşünülüyor.

Son olarak Stoacı gelenek, özellikle izlenim ve onay kavramları üzerinden öznenin etkinliğini vurguluyor. Stoacılık içinde özne, dış dünyadan gelen etkileri pasif biçimde alan değil, onları değerlendirip onaylayan aktif bir fail olarak konumlanıyor.

Genel olarak eser, Sokrates öncesi filozoflardan Helenistik okullara uzanan geniş bir düşünsel hat boyunca özne kavramının nasıl şekillendiğini izliyor; özneyi sabit bir öz olarak değil, bilgi, arzu, algı ve eylem süreçleri içinde sürekli kurulan bir yapı olarak ele alarak Türkçe felsefe literatüründe önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Recep Boztemur, Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu, Damien Storey, Mehmet M. Erginel, Mary Katrina Krizan, Daniel Wolt, Hikmet Ünlü ve Melike Molacı.

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne
Derleyen: Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 211 sayfa • 2026

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler (2026)

Bu kitap ruhsal sıkıntıları yalnızca bireysel veya biyolojik bir sorun olarak gören yaklaşımları eleştirerek, ruh sağlığını toplumsal bağlam içinde anlamaya çalışan disiplinlerarası bir çalışma sunuyor. Editörlüğünü Jerry Tew’ün yaptığı ‘Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler’ (‘Social Perspectives in Mental Health’), ruhsal sorunların ortaya çıkışı ve iyileşme süreçlerinin bireyin yaşadığı sosyal ilişkiler, güç yapıları ve toplumsal deneyimlerle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Kitapta temel olarak “sosyal model” yaklaşımı geliştiriliyor. Bu yaklaşıma göre ruhsal sıkıntılar yalnızca biyolojik hastalıklar olarak görülmemeli; yoksulluk, eşitsizlik, travma, ayrımcılık ve güç ilişkileri gibi toplumsal etkenler de bu deneyimlerin oluşumunda önemli rol oynuyor. Bu nedenle ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin yalnızca klinik tedaviye odaklanması yeterli görülmüyor; bireyin yaşadığı sosyal çevreyi, ilişkileri ve toplumsal koşulları da dikkate alan bütüncül bir yaklaşım öneriliyor.

Eserde farklı yazarlar tarafından kaleme alınan bölümler, ruh sağlığını çeşitli toplumsal perspektiflerden inceliyor. Kullanıcı deneyimlerine dayanan yaklaşımlar, eleştirel psikiyatri tartışmaları ve sosyal sermaye kavramı üzerinden yapılan analizler ruhsal sıkıntıların sosyal boyutlarını görünür kılıyor. Ayrıca çocukluk travmaları, cinsel istismar gibi deneyimlerin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, toplumsal eşitsizliklerin kadınlar ve etnik azınlıklar üzerindeki sonuçları ve LGBT+ bireylerin yaşadığı damgalama süreçleri de ele alınıyor. Bu çerçevede kitap, ruhsal sıkıntının yalnızca bireysel bir durum değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin bir sonucu olabileceğini gösteriyor.

Kitabın önemli bir teması da “iyileşme” kavramını yeniden düşünmek. İyileşme yalnızca semptomların ortadan kalkması olarak değil, bireyin toplumsal yaşam içinde yeniden güç kazanması ve anlamlı bir hayat kurabilmesi olarak ele alınıyor. Bu nedenle dayanışma ağları, toplumsal katılım ve sosyal destek mekanizmaları ruh sağlığı çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Son bölümde ise bu sosyal perspektiflerin ruh sağlığı uygulamalarına nasıl yansıtılabileceği tartışılıyor ve daha kapsayıcı, güçlendirici bir ruh sağlığı yaklaşımı için teorik ve pratik bir çerçeve öneriliyor.

Genel olarak eser, ruh sağlığını yalnızca tıbbi bir mesele olarak değil, toplumsal ilişkiler, eşitsizlikler ve güç yapılarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alan önemli bir sosyal bilim katkısı sunuyor. Bu yönüyle kitap, özellikle sosyal hizmet, psikoloji ve psikiyatri alanlarında çalışanlar için ruhsal sıkıntıları anlamada alternatif ve eleştirel bir perspektif ortaya koyuyor.

Kolektif — Ruh Sağlığında Toplumsal Perspektifler
Editör: Jerry Tew
Çeviren: Durdu Baran Çiftci, Betül Kübra Doğan Karataş • Nika Yayınevi
Psikoloji • 238 sayfa • 2026

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler (2026)

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı yalnızca mühendislik başarısı olarak değil, çağımızın güç mimarisi olarak ele alıyor. Kitap, algoritmaların ve büyük verinin teknik araçlar olmanın ötesine geçerek sermaye birikimi, emek rejimleri ve jeopolitik dengeler üzerinde belirleyici hale geldiğini söylüyor. Yapay zekâ burada bir yazılım değil; ekonomik egemenliğin ve siyasal otoritenin yeniden dağıtıldığı bir alan olarak okunuyor.

Altuğ Yalçıntaş ve Gizem Yardımcı, dijital kapitalizmin merkezinde verinin yer aldığını gösteriyor. Veri, petrol benzeri bir kaynak değil; sürekli üretilen, işlenen ve tekelleştirilen bir güç biçimi. Bu güç, birkaç küresel teknoloji şirketinin elinde yoğunlaşırken klasik rekabet kurallarını aşındırıyor. Ağ etkileri, platform ekonomileri ve algoritmik kontrol mekanizmaları, piyasayı serbest rekabet alanı olmaktan çıkarıp kapalı ekosistemlere dönüştürüyor. Böylece “kod”, ekonomik tahakkümün dili haline geliyor.

Kitap, otomasyon meselesini de siyasal bir soru olarak tartışıyor. Yapay zekâ milyonlarca işi dönüştürürken ya da ortadan kaldırırken, üretkenlik artışının getirisi kime gidecek? Emek piyasalarında artan eşitsizlik, güvencesizlik ve “asimetrik refah” nasıl yönetilecek? Yazarlar, değer kavramının yeniden tanımlandığı bir eşiğe geldiğimizi ileri sürüyor: İnsan emeğinin payı azalırken, algoritmik üretimin mülkiyeti daha da kritik hale geliyor.

Jeopolitik boyutta ise ABD-Çin rekabeti merkezde duruyor. Yapay zekâ liderliği, yalnızca ekonomik üstünlük değil; askeri kapasite, standart belirleme gücü ve küresel norm üretme yeteneği anlamına geliyor. Bu nedenle YZ yarışı, yeni bir soğuk savaş dinamiği olarak okunuyor.

‘Kod ve Özgürlükler’, yapay zekâyı nötr bir araç olarak değil, servetin, egemenliğin ve özgürlüğün yeniden dağıtıldığı bir mücadele alanı olarak konumlandırıyor. Okuru teknik heyecanın ötesine geçmeye ve şu soruyu sormaya çağırıyor: Kodun yazdığı gelecekte özgürlük kimin olacak?

Altuğ Yalçıntaş, Gizem Yardımcı — Kod ve Özgürlükler: Yapay Zekânın Politik Ekonomisi Üzerine Sohbotlar
• Nika Yayınevi
Siyaset • 210 sayfa • 2026

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak (2026)

‘“Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak’ derlemesi, 1991’deki büyük kopuş anını bir hatıra olarak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak ele alıyor. İbrahim Gündoğdu ve Sadık Kılıç’ın derlediği kitap, taşkömürüyle kimlik kazanmış bir kentin neoliberal dönüşüm karşısında nasıl çözülüp yeniden şekillendiğini tartışıyor. Zonguldak artık ne bütünüyle bir “madenci kenti” olarak kalıyor ne de madencilik sonrasına ait tutarlı bir yön bulabiliyor; kent adeta uzun bir eşikte bekliyor.

Kitabın ilk ekseni, Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bir dönüm noktası olup olmadığını sorguluyor. Mobilizasyonun imkânları ve sınırları tartışılırken, kolektif direniş hafızasının nasıl aşındığı gösteriliyor. TTK’nın merkezde durduğu analizler, kurumsal çözülme ile kaçak madenciliğin yayılması arasındaki çelişkili ilişkiyi açığa çıkarıyor. Neoliberalizm burada tek biçimli işlemiyor; kamusal işletmenin gölgesinde enformel üretim, güvencesizlik ve parçalanmış emek rejimleri gelişiyor.

Bir diğer hat, sınıf kimliğinin dönüşümüne odaklanıyor. Maden işçiliği etrafında kurulan erkeklik, dayanışma ve onur anlatıları çözülürken, işçi sınıfı kimliği de parçalanıyor. Kentin demografik yapısındaki değişim, doğurganlık oranlarındaki gerileme ve nüfus kaybı, “büyüyen kentten büzülen kente” geçişi görünür kılıyor. Bu sosyolojik daralma, siyasal alanda da yankı buluyor: Zonguldak ne iktidarın tam hâkimiyetine giriyor ne de muhalefetin değişmez kalesi oluyor; seçmen davranışları dalgalı ve tepkisel bir seyir izliyor.

Karşılaştırmalı bölüm, Avrupa’daki sanayisizleşmiş bölgelerle paralellik kurarak geride bırakılmışlık hissinin popülist yönelimlerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Kültür ve turizm projeleri ile Filyos Vadisi gibi “megaproje kalkınmacılığı” hamleleri ise yeni bir kader vaadi sunuyor; ancak bu projelerin politik ekonomisi, sermaye birikimi ile yerel ihtiyaçlar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Bu derleme, Zonguldak’ı bir istisna değil, neoliberal kapitalizmin alacalı coğrafyalarından biri olarak konumlandırıyor. Kentin arafta kalmışlığı, aslında Türkiye’nin son otuz yılının yoğunlaşmış bir özeti olarak okunuyor.

Kolektif — “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası” Zonguldak
Derleyen: İbrahim Gündoğdu, Sadık Kılıç • Nika Yayınevi
İnceleme • 287 sayfa • 2026

Benno Teschke — 1648 Miti (2026)

Benno Teschke bu çalışmasında, modern uluslararası ilişkiler disiplininin kurucu anlatılarından birini kökten sorguluyor. Westphalia Barışı’nın (1648) egemen, eşit ve birbirine dışsal ulus-devletlerden oluşan modern bir devletler sistemini başlattığı iddiasının tarihsel bir mit olduğunu ileri sürüyor. Teschke’ye göre bu anlatı, hem tarihsel olarak indirgemeci hem de toplumsal dönüşümleri göz ardı eden bir soyutlamaya dayanıyor.

‘1648 Miti’ (‘The Myth of 1648’), feodal üretim ilişkilerinden kapitalist toplumsal ilişkilere geçiş sürecini merkeze alarak jeopolitiği sınıf ilişkileriyle birlikte düşünüyor. Ortaçağ Avrupa’sında siyasal iktidarın toprak mülkiyeti ve kişisel bağımlılık ilişkileri üzerinden örgütlendiğini, dolayısıyla “egemen devlet” fikrinin henüz ortaya çıkmadığını gösteriyor. 1648 sonrasında da Avrupa’nın bir anda modern devlet sistemine geçmediğini; aksine hanedanlık imparatorlukları, mutlak monarşiler ve feodal kalıntıların uzun süre varlığını sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Teschke, özellikle İngiltere’de kapitalizmin özgül gelişimini belirleyici görüyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkışıyla birlikte siyasal iktidarın biçiminin ve dış politikanın mantığının değiştiğini savunuyor. Modern uluslararası sistemin asıl belirleyicisinin diplomatik bir antlaşma değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerindeki dönüşüm olduğunu ileri sürüyor. Böylece jeopolitiği devletler arası soyut bir güç mücadelesi olarak değil, belirli sınıf yapılarının ve üretim tarzlarının ürünü olarak kavrıyor.

Kitap, realizm ve neorealizm başta olmak üzere ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarının tarih anlayışını eleştiriyor. Devleti zamansız ve değişmez bir aktör gibi ele alan yaklaşımların, tarihsel özgüllüğü silikleştirdiğini iddia ediyor. Bunun yerine tarihsel sosyolojiye yaslanan bir yöntem öneriyor; devlet biçimlerinin ve uluslararası düzenlerin farklı üretim tarzlarına göre değiştiğini gösteriyor.

‘1648 Miti’, modern uluslararası ilişkiler teorisinin temel varsayımlarını sorgulayan, tarih ile toplumsal teoriyi bir araya getiren güçlü bir müdahale niteliği taşıyor. Westphalia’yı bir başlangıç miti olmaktan çıkarıp, modern dünya düzenini sınıf ilişkileri ve kapitalizmin yükselişi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor.

Benno Teschke — 1648 Miti: Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu
Çeviren: S. Erdem Türközü • Nika Yayınevi
Tarih • 406 sayfa • 2026

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (2026)

Nurdan Bürüngüz’ün ‘Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950–1980)’ adlı kitabı, sosyal hizmetleri yalnızca kurumsal bir alan olarak değil, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümüyle iç içe geçmiş bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Çalışma, sosyal hizmetlerin nasıl tanımlandığını, hangi alanları kapsadığını ve bu çerçevenin Türkiye’de nasıl şekillendiğini ekonomi politik bir bakışla analiz ediyor. Böylece sosyal hizmetler, soyut bir yardım pratiği olarak değil, belirli üretim ilişkileri, sınıfsal yapılar ve siyasal tercihler içinde oluşan bir alan olarak okunuyor.

Kitabın merkezinde emek kavramı yer alıyor. Bürüngüz, sosyal hizmetleri çalışma yaşamından kopuk bir alan olarak değil, emeğin örgütlenişi ve değersizleştirilmesi süreçleriyle bağlantılı bir yapı olarak yorumluyor. Çalışma yaşamının dışında kalan kesimler de bu emek merkezli perspektiften değerlendiriliyor ve sosyal hizmetlerle emek arasındaki ilişkinin tarihsel olarak nasıl kurulduğu görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, sosyal hizmetlerin “yardım” eksenli dar bir tanımın ötesine geçmesini sağlıyor.

Eser aynı zamanda sosyal hizmetleri siyaset ve sosyal politika alanından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını vurguluyor. Türkiye’de sosyal hizmetlerin gelişimi, devlet politikaları, iktisadi yönelimler ve toplumsal güç ilişkileriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sosyal hizmetleri durağan bir kurumlar bütünü olarak değil, sürekli değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlam içinde şekillenen dinamik bir alan olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sosyal hizmet tarihine yalnızca kronolojik değil, yapısal ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Nurdan Bürüngüz — Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Tarihi (1950-1980)

  • Nika Yayınevi

İnceleme • 218 sayfa • 2026

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu (2026)

Robert Castel bu eserinde modern psikiyatrinin doğuşunu, tıbbî bir ilerleme anlatısı olarak değil, toplumsal denetim mekanizması olarak okuyor. Deliliğin nasıl tanımlandığını, sınıflandırıldığını ve kurumsal yapılara hapsedildiğini tarihsel bir hat üzerinden çözümlüyor. Akıl hastanelerinin yalnızca tedavi mekânı olmadığını, aynı zamanda düzen üretme aygıtları olduğunu gösteriyor. Delilik, toplumsal normdan sapma olarak inşa ediliyor ve bu sapma yönetilebilir bir kategoriye dönüştürülüyor.

Castel, “aliénisme” olarak adlandırılan dönemi, psikiyatrinin altın çağı olarak değil, normalleştirme projesinin kurumsallaşması olarak yorumluyor. Tıp, hukuk ve devlet arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Bireyin özerkliği yerine, uyumlu ve denetlenebilir bir özne modeli kuruluyor. Psikiyatrik bilgi, bilimsel tarafsızlık iddiası taşıyor gibi görünse de iktidar ilişkileriyle iç içe ilerliyor. Akıl hastalığı, biyolojik bir sorun olmanın ötesinde sosyal bir kategoriye dönüşüyor.

‘Psikiyatrinin Doğuşu’ (‘L’Ordre psychiatrique: L’âge d’or de l’aliénisme’), psikiyatrinin tarihini eleştirisel bir perspektifle yeniden kuruyor. Castel, delilikle mücadele söyleminin arkasındaki politik ve ideolojik yapıları açığa çıkarıyor. Eser, psikiyatriyi yalnızca bir sağlık alanı olarak değil, modern toplumun düzen kurma biçimlerinden biri olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle kitap, sosyoloji, siyaset teorisi ve eleştirel düşünce alanında temel bir referans metni oluyor. Akıl, norm ve iktidar arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kalıcı bir düşünsel çerçeve sunuyor. Deliliğin nasıl bir toplumsal kategoriye dönüştürüldüğünü gösteriyor ve modern bireyin hangi normlar içinde tanımlandığını sorgulatıyor. Okuru, psikiyatrik bilginin doğal değil, tarihsel olarak kurulan bir yapı olduğunu düşünmeye çağırıyor.

Robert Castel — Psikiyatrinin Doğuşu: Ruh Hekimliğinin Altın Çağı
Çeviren: P. Burcu Yalım • Nika Yayınevi
Psikiyatri • 350 sayfa • 2026

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım (2026)

Jacob Blumenfeld’in bu çalışması, Max Stirner’in düşüncesini anarşizm, bireycilik ya da nihilizm gibi yerleşik etiketlere sıkıştırmadan, onu özgün felsefi mantığı içinde yeniden okumayı amaçlıyor. Blumenfeld’e göre Stirner, modern siyasetin ve ahlakın temelini oluşturan tüm “kutsal” soyutlamaları —devlet, toplum, insanlık, ahlak, haklar— radikal biçimde çözüyor ve bireyin bu kavramlar karşısındaki boyun eğişini sorguluyor.

‘Meselemi Hiç’e Bıraktım’ (‘All Things Are Nothing to Me’), Stirner’in ‘Biricik ve Mülkiyeti’nde geliştirdiği “biricik” kavramını merkeze alarak, öznenin sabit bir öz, kimlik ya da evrensel tanım üzerinden değil, sürekli değişen, somut ve ilişkisel bir varoluş olarak düşünüldüğünü gösteriyor. “Bana hiçbir şey kutsal değil” ifadesi, Blumenfeld’e göre basit bir yıkıcılık değil; iktidarın düşünsel dayanaklarını boşa çıkaran sistematik bir eleştiri biçimi. Stirner, özgürlüğü soyut ideallerde değil, bireyin kendi gücünü kullanma ve ilişkilerini kendi çıkarı doğrultusunda kurma kapasitesinde temellendiriyor.

Blumenfeld, Stirner’in düşüncesini Hegel sonrası Alman felsefesi, Feuerbach’ın insan özcülüğü ve modern sol gelenekle karşılaştırarak, onun neden hem anarşistler hem de Marksistler tarafından dışlandığını açıklıyor. Stirner’in felsefesi, kolektif kurtuluş anlatılarına mesafeli dururken, bireysel özerkliği siyasal düşüncenin merkezine yerleştiriyor. Bu yönüyle kitap, Stirner’i sadece provokatif bir figür olarak değil, modern siyaset felsefesinin sınırlarını zorlayan tutarlı ve rahatsız edici bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım: Max Stirner’in Biricik Felsefesi
Çeviren: Güney Çeğin, A. Halim Karaosmanoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 156 sayfa • 2026