Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama (2026)

Armond Duwell bu çalışmada fizik ile hesaplama arasındaki ilişkiyi yalnızca teknik bir kesişim alanı olarak değil, felsefi bir problem olarak ele alıyor. Temel sorusu şu oluyor: Fiziksel dünya hesaplamanın sınırlarını mı belirliyor, yoksa hesaplama kavramı fiziksel teorilerin içinde mi şekilleniyor? Bu çerçevede klasik hesaplama kuramından kuantum bilgi teorisine uzanan geniş bir tartışma yürütüyor.

‘Fizik ve Hesaplama’ (‘Physics and Computation’), klasik bilgisayar modellerinin dayandığı Turing geleneğini hatırlatarak başlıyor. Hesaplanabilirlik kavramının matematiksel çerçevesini özetliyor ve bunun fiziksel süreçlerle nasıl ilişkilendirildiğini sorguluyor. Duwell’e göre çoğu yaklaşım, hesaplamayı soyut bir biçimsel sistem olarak ele alıyor; oysa gerçek hesaplama her zaman fiziksel bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle hesaplama sınırlarını tartışırken fizik yasalarını hesaba katmak gerekiyor.

Eserin merkezinde kuantum hesaplama tartışması yer alıyor. Kuantum mekaniğinin sunduğu süperpozisyon ve dolanıklık gibi özelliklerin, klasik hesaplama sınırlarını aşıp aşmadığını analiz ediyor. Duwell, kuantum bilgisayarların bazı problemleri daha hızlı çözebildiğini kabul ediyor; ancak bunun hesaplanabilirliğin sınırlarını kökten değiştirdiği iddiasına temkinli yaklaşıyor. Fiziksel imkân ile mantıksal olanak arasındaki ayrımı netleştiriyor.

Kitap ayrıca “hiper-hesaplama” iddialarını, yani Turing sınırlarını aşan fiziksel süreçler olabileceği tezini de inceliyor. Görelilik kuramı veya sürekli niceliklere dayanan modeller üzerinden geliştirilen bu görüşlerin hem fiziksel hem kavramsal sorunlarını tartışıyor. Sonuçta Duwell, hesaplama kavramının fiziksel teorilerle karşılıklı bir etkileşim içinde geliştiğini savunuyor.

Bu çalışma, bilgi felsefesi, fizik felsefesi ve bilgisayar bilimi arasındaki kesişimi sistematik biçimde ele alması bakımından önemli. Hesaplamanın doğası üzerine yürütülen çağdaş tartışmaları berraklaştırarak, fiziksel gerçekliğin bilişsel ve teknik sınırlarımızı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama
Çeviren: Fazilet Fatıma Alçık • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 132 sayfa • 2026

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi (2026)

Marcus Graf’in adlı kitabı, Batı sanat dünyası ile Osmanlı ve Türkiye’deki sergicilik pratiklerini karşılaştırmalı bir perspektifle ele alıyor. Sergiyi yalnızca sanat eserlerinin sunulduğu teknik bir alan olarak değil, kültürel, ideolojik ve politik anlamlar üreten bir yapı olarak yorumluyor. Graf, sergilerin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını, hangi düşünsel gelenekler içinde şekillendiğini ve farklı coğrafyalarda nasıl farklı işlevler kazandığını analiz ediyor.

‘Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi’ (‘Ausstellungen, Gestern Und Heute, Hier Und Dort: Eine Vergleichende Analyse Der Ausstellungsgeschichten Im Westlichen Kunstraum Und In Der Türkei’), Batı’daki sergi tarihinin müzeleşme, kamusal alan, modernizm ve ulus-devlet inşasıyla kurduğu ilişkiyi incelerken, Türkiye’deki sergileme kültürünün daha geç ve farklı toplumsal dinamikler içinde oluştuğunu gösteriyor. Sergiler, Batı bağlamında kamusal bilinç, estetik eğitim ve kültürel temsil alanı olarak gelişirken, Türkiye’de daha çok modernleşme, kültürel dönüşüm ve kurumsallaşma süreçleriyle iç içe ilerliyor. Graf, bu farkların sadece estetik tercihlerden değil, tarihsel deneyimlerden, siyasal yapılardan ve kültürel sürekliliklerden kaynaklandığını vurguluyor.

Eser, sergiyi tarafsız bir “sunum mekânı” olarak değil, anlam üreten, ideoloji taşıyan ve kültürel hiyerarşiler kuran bir alan olarak ele alıyor. Böylece sergiler, sanatın pasif olarak gösterildiği yerler değil, toplumsal değerlerin üretildiği aktif mekânlar olarak konumlanıyor. Kitap, sergi tarihini mekân, iktidar, kültür ve kimlik ilişkileri üzerinden okuyan karşılaştırmalı yaklaşımıyla hem Batı sanat tarihi hem de Türkiye’de sergi kültürünün anlaşılması açısından önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi: Karşılaştırmalı Bir Analiz
Çeviren: Emre Güler • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sanat • 232 sayfa • 2026

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi (2026)

Niels C. M. Martens’in bu eseri, uzunluk, kütle, yük ve zaman gibi fiziksel büyüklüklerin yalnızca ölçüm araçları değil, doğanın nasıl anlaşıldığını belirleyen temel kavramsal yapılar olduğunu gösteriyor. Kitap, fiziksel niceliklerin mutlak varlıklar mı yoksa yalnızca oranlar ve ilişkiler üzerinden mi anlam kazandığını sorguluyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin merkezinde yer alan bu büyüklüklerin metafizik temelleri, ölçüm, temsil ve anlam üretimi üzerinden yeniden düşünülüyor.

Martens, fiziksel büyüklüklerin birimlere bağlı olarak ifade edilmesini, yalnızca teknik bir ölçüm problemi olarak değil, ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Kütle, uzunluk ve yük gibi niceliklerin tek başına değil, ilişkisel yapılar içinde anlam kazandığını savunuyor. Bu yaklaşım, doğayı mutlak büyüklüklerden oluşan bir evren olarak değil, karşılıklı oranlar ve ilişkiler ağı olarak okuyor. Böylece bilimsel gerçeklik, nesnelerin sahip olduğu sabit nitelikler üzerinden değil, aralarındaki yapısal bağlar üzerinden tanımlanıyor.

‘Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi’ (‘Philosophy of Physical Magnitudes’), modern bilimin dayandığı niceliksel dili felsefi olarak çözümleyerek, fiziksel büyüklüklerin yalnızca deneysel değil, aynı zamanda kavramsal ve metafiziksel yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Martens, bilimin dünyayı sayılarla betimleme biçiminin, doğayı nasıl düşündüğümüzü doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, bilim felsefesi ile metafiziği buluşturan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor ve fiziksel niceliklerin doğasına dair tartışmaları derinleştiriyor. Kitap, modern bilimin kavramsal temellerini sorgulayan çalışmalar içinde neden merkezi bir yerde durduğunu açık biçimde gösteriyor.

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi
Çeviren: Mustafa Bayrak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 96 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi (2026)

Ludwik Fleck bu kitabında bilimsel bilginin nesnel ve zamandan bağımsız bir gerçeklik olmadığını, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluştuğunu savunuyor. Bir bilimsel “olgu”nun kendiliğinden keşfedilmediğini, belirli düşünme alışkanlıkları ve kavramsal çerçeveler içinde yavaş yavaş kurulduğunu gösteriyor. Bilim insanlarının dünyayı algılama biçimleri, ait oldukları entelektüel çevre tarafından şekilleniyor ve bu durum bilginin yönünü belirliyor.

Fleck bu çerçevede “düşünce stili” ve “düşünce kolektifi” kavramlarını geliştiriyor. Düşünce stili, bir grubun neyi sorun olarak gördüğünü, neyi geçerli bilgi saydığını ve hangi yöntemleri benimsediğini belirliyor. Düşünce kolektifi ise bu stili paylaşan bilim insanları topluluğunu ifade ediyor. Bir olgunun kabul görmesi, bu kolektif içinde dolaşan fikirlerin uyumlu hale gelmesine bağlı oluyor.

Kitapta frengi hastalığının tarihsel olarak nasıl tanımlandığı örneği üzerinden, tıbbi bilginin dönüşümü ayrıntılı biçimde inceleniyor. Aynı hastalık farklı dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılabiliyor ve bu değişim deneysel verilerden çok, hâkim düşünce stiline dayanıyor. Fleck bu süreçte yanlışların ve belirsizliklerin bile bilimin ilerlemesinde kurucu rol oynadığını vurguluyor.

‘Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi’ (‘Entstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache’), bilimi mutlak doğrular üreten bir alan olarak değil, toplumsal bir etkinlik olarak ele alıyor. Bilim sosyolojisi, bilgi kuramı ve tarihsel epistemoloji açısından öncü bir çalışma sayılıyor ve Thomas Kuhn gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakıyor. Fleck, bilimsel bilginin nasıl mümkün olduğunu anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir perspektif sunuyor.

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi: Düşünce Tarzı ve Düşünce Kolektifi Teorisine Bir Giriş
Çeviren: Elif Hilal Fertellioğlu • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak (2025)

Jean Grondin’in bu kitabı, Martin Heidegger’in düşüncesini hem tarihsel bağlamı hem de kavramsal derinliği içinde anlaşılır kılan bir giriş niteliğinde. Grondin, Heidegger’i kapalı, karanlık ya da salt teknik bir filozof olarak sunmak yerine, onun felsefesinin merkezindeki temel kaygıyı öne çıkarır: Varlığın unutuluşuna karşı, varlığı yeniden düşünme umudu.

‘Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut’ (‘Comprendre Heidegger’), Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’dan geç dönem metinlerine uzanan düşünsel hattını izlerken, “varlık”, “zaman”, “dünya”, “anlama” ve “yorum” gibi kavramların neden klasik metafiziğin sınırlarını zorladığını açıklar. Grondin’e göre Heidegger’in asıl hedefi yeni bir sistem kurmak değil, düşünmenin yönünü değiştirmekti. Bu nedenle Heidegger felsefesi, hazır cevaplar sunmaktan çok, okuru soru sormaya geri çağıran bir düşünme pratiği önerir.

Grondin, Heidegger’in hermenötikle ilişkisini özellikle vurgular. Anlamanın, soyut bir bilinç etkinliği değil, insanın dünyada-olma tarzından doğan tarihsel ve dilsel bir süreç olduğunu gösterir. Bu çerçevede varlık, nesnelerin arkasında duran sabit bir öz değil; insanla, dil ile ve tarihsel deneyimle birlikte açılan bir ufuk olarak düşünülür. “Başka bir varlık anlayışı” umudu da tam olarak bu noktada belirir.

Kitap, Heidegger’in düşüncesinin yol açtığı tartışmaları ve eleştirileri de göz ardı etmez. Metafiziğe yönelttiği radikal eleştirinin riskleri, dilin aşırı yüceltilmesi ve politik körlük gibi sorunlar dengeli biçimde ele alınır. Grondin, Heidegger’i ne kutsallaştırır ne de mahkûm eder; onu, modern düşüncenin çıkmazlarına karşı zorlayıcı ama vazgeçilmez bir düşünür olarak konumlandırır.

Sonuç olarak ‘Heidegger’i Anlamak’, Heidegger felsefesini daha erişilebilir kılarken, varlık üzerine başka türlü düşünmenin neden hâlâ gerekli ve mümkün olduğunu savunan felsefi bir rehber sunar.

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut
Çeviren: Özkan Gözel • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 308 sayfa • 2025

Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus (2025)

Elyesa Koytak’ın bu çalışması, şiirin yalnızca estetik bir ifade alanı değil, toplumsal ilişkiler içinde şekillenen canlı bir pratik olduğunu gösteriyor. Cemal Süreya’nın şiirini merkeze alarak İkinci Yeni’nin doğuşunu, bireysel yaratıcılıkla sınırlı bir kopuş değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak ele alıyor. Şiirin en kapalı görünen imgelerinde bile sınıf, kültür ve siyasal atmosferin izleri okunuyor.

‘Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi’, Süreya’nın 1950’ler boyunca kurduğu şiirsel dili dönemin politik gerilimleri, entelektüel çevreleri ve kurumsal yapılarıyla birlikte düşünüyor. Mülkiye çevresinden edebiyat dergilerine uzanan ilişkiler ağı içinde şairin konumunun nasıl oluştuğunu gösterirken, şiirin hem bu alan tarafından belirlendiğini hem de alanı dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece şair, edilgen bir figür değil, kendi koşullarını yazıyla yeniden kuran bir özne olarak beliriyor.

Alan, habitus ve eser arasındaki karşılıklı etkileşimi birlikte okuyan yaklaşım, şiiri toplumsal bir eylem olarak kavrıyor. İkinci Yeni’nin soyut dili, toplumsaldan kaçış değil, aksine onu dolaylı ve yaratıcı biçimlerde yeniden kurmanın yolu olarak okunuyor. Bu yönüyle kitap, şiiri sosyolojik indirgemeye hapsetmeden, toplumsal belirlenimleri görünür kılan güçlü bir yorum sunuyor.

Sonuçta çalışma, Cemal Süreya şiirinin yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, sosyoloji için de neden önemli olduğunu gösteriyor. Şiirin, baskın yapılara rağmen kendini yazan bir pratik olarak nasıl var olabildiğini açığa çıkarıyor ve okuru hem İkinci Yeni’ye hem de şiirin toplumsal imkânlarına yeniden bakmaya çağırıyor.

  • Künye: Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 156 sayfa, 2025

George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak (2025)

‘Toplumun McDonaldlastırılması’ adlı kitabıyla bildiğimiz George Ritzer bu çalışmasında, kredi kartını yalnızca bir ödeme aracı olarak değil, küresel kapitalizmin toplumsal ve kültürel mantığını açığa çıkaran merkezi bir simge olarak ele alıyor. Kitap, Amerika’da tüketimle kurulan ilişkinin nasıl bir kimlik, statü, özgürlük ve aynı zamanda kölelik anlatısına dönüştüğünü inceliyor. Ritzer, refah ve bireysel tercih söyleminin arkasında işleyen borç mekanizmalarını görünür kılıyor ve tüketimin gündelik hayatı nasıl yapılandırdığını sorguluyor.

Kredi kartı, bu anlatıda hız, kolaylık ve sınırsız erişim vaadiyle sunuluyor; fakat aynı anda bireyi sürekli borçlu bir özneye dönüştürüyor. Ritzer, tüketimin finansallaşmasının bireysel özgürlüğü genişletmek yerine daralttığını, kimliğin giderek satın alma gücüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Kredi kartı kullanımı, haz ertelemesini ortadan kaldırarak bugünü geleceğin bedeli pahasına tüketmeye teşvik ediyor ve bu durum toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor.

‘Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi’ (‘Expressing America. A Critique of the Global Credit Card Society’), Ritzer’in McDonaldlaşma kavramıyla uyumlu biçimde, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim ilkelerinin finansal hayata nasıl sızdığını tartışıyor. Bankalar, şirketler ve algoritmalar, bireyin tüketim davranışlarını yönlendiriyor; risk sistematik biçimde bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece kredi kartı toplumu, rasyonel görünen ama yapısal olarak irrasyonel sonuçlar üreten bir düzen kuruyor.

‘Amerika’yı Anlatmak’, kredi kartı üzerinden Amerikan kültürünü çözümlemekle yetinmiyor, bu kültürün küresel ölçekte nasıl yayıldığını da analiz ediyor. Ritzer, Amerikanlaşan tüketim kalıplarının dünyanın farklı coğrafyalarında benzer borç rejimleri ürettiğini gösteriyor. Kitap, çağdaş kapitalizmi anlamak isteyenler için eleştirel ve sarsıcı bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi, çeviren: Çiğdem Harrison, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 336 sayfa, 2025

Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik (2025)

Jared Rubin’in bu çalışması, iktisat tarihinin en tartışmalı sorularından birine yanıt arıyor: Modern ekonomik büyüme neden Avrupa’da ortaya çıktı ve Orta Doğu bu süreçte neden geri kaldı? Rubin, yaygın bir biçimde tekrar edilen “din engel oldu” düşüncesini reddederek tartışmayı daha derin bir kurumsal düzleme taşıyor. Ona göre belirleyici olan, dinin içeriğinden çok, dinî otoritelerin siyasal pazarlık masasında sahip oldukları güç ve bu gücün ekonomik yenilikleri nasıl şekillendirdiği.

‘Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?’ (‘Rulers, Religion, and Riches: Why the West Got Rich and the Middle East Did Not’), matbaanın geç benimsenmesi ve faizle borç vermenin sınırlandırılması gibi kritik ekonomik gelişmelerin, Orta Doğu’daki dinî otoritelerin ağırlığı nedeniyle geciktiğini savunuyor. Bu iddiasını tarihsel karşılaştırmalarla destekleyerek Osmanlı ve İspanyol imparatorluklarını, Reformasyon sonrasında meşruiyet kaynağı olarak dinin etkisinin zayıfladığı İngiltere ve Hollanda Cumhuriyeti ile karşılaştırıyor. Bu karşıtlık, siyasal iktidarın ekonomik elitlerle müzakere etme zorunluluğunun mülkiyet hakları, kamusal mal üretimi ve büyümeyi teşvik eden yasalar üzerinde nasıl belirleyici olduğunu gösteriyor.

Rubin’in çerçevesi, modern ekonomik gelişmenin gerçekte nasıl ortaya çıktığını anlamak için son derece önemli: Avrupa’nın yükselişini bir “kültürel üstünlük” ya da “din farkı” üzerinden değil, kurumların nasıl kurulduğu ve kimleri güçlendirdiği üzerinden açıklıyor. Bu yaklaşım, özellikle İslam dünyasında devlet-din ilişkilerinin ekonomi üzerindeki etkisini analiz eden literatüre güçlü ve tartışmaya açık bir katkı sağlıyor.

Kitap, iktisat tarihi, siyaset bilimi ve Orta Doğu ekonomi politiği açısından yalnızca karşılaştırmalı bir inceleme değil, aynı zamanda uzun vadeli büyümenin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını anlamak için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?, çeviren: Savaş Çevik, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 456 sayfa, 2025