Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket (2026)

Richard Sorabji ‘Madde, Uzay ve Hareket’ adlı eserinde, Antik Çağ doğa felsefesinin üç temel kavramı olan madde, uzay ve hareketi yalnızca tarihsel gelişimleri içinde incelemekle yetinmiyor; bu kavramların Orta Çağ, İslam düşüncesi ve modern fiziğe uzanan etkilerini de ayrıntılı biçimde takip ediyor. Newton’un kendiliğinden açık kabul ettiği bu kavramların, aslında yüzyıllar boyunca süren yoğun tartışmaların ürünü olduğunu gösteriyor. Sorabji’ye göre Antik Çağ fizik kuramları, yalnızca geçmişe ait düşünceler değil, günümüz metafizik ve fizik tartışmalarının köklerini oluşturan canlı entelektüel miraslardır.

Kitabın ilk bölümü, maddenin doğası üzerine geliştirilen teorileri ele alıyor. Sorabji, Aristoteles, Stoacılar, Yeni Platoncular ve Philoponos gibi düşünürlerin maddeyi nasıl tanımladıklarını karşılaştırıyor. Özellikle cismin yalnızca maddi bir kütle değil, özelliklerle donanmış bir uzam ya da nitelikler bütünü olarak anlaşılabileceği yönündeki görüşleri inceliyor. Stoacıların cisimlerin aynı mekânda birlikte bulunabileceğini savunan karışım teorisini Aristoteles’in karşıt yaklaşımıyla karşılaştırarak bu tartışmaların modern alan teorileriyle beklenmedik benzerlikler taşıdığını ileri sürüyor. Böylece antik metafiziğin, çağdaş fiziksel gerçeklik anlayışına sanıldığından daha yakın olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm, uzayın ve mekânın mahiyeti üzerine odaklanıyor. Aristoteles’in sonlu, hareketsiz ve boşluğu reddeden mekân anlayışına karşı Stoacılar, Pythagorasçılar ve özellikle Philoponos tarafından geliştirilen alternatif görüşler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Sorabji, sonsuz uzayın imkânı, evren dışındaki mekânın varlığı, boşlukta hareket ve uzayın eylemsizliği gibi meselelerin yalnızca antik kozmolojiyi değil, daha sonraki bilimsel düşüncenin gelişimini de derinden etkilediğini savunuyor. Ayrıca Antik Çağ filozoflarının modern anlamdaki kapalı uzay kavramına ulaşamamış olsalar da, dikkat çekici biçimde kapalı zaman fikrine yaklaşan özgün tartışmalar geliştirdiklerini gösteriyor.

Son bölümde hareket problemi ele alınıyor. Sorabji, Aristoteles’in doğal ve zorlamalı hareket açıklamalarını ayrıntılı biçimde çözümlerken, Philoponos’un geliştirdiği impetus (yüklenmiş kuvvet) teorisinin klasik fiziğin en önemli kırılmalarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Hareketin sürekliliğini dışsal itici kuvvet yerine cismin kazandığı içsel kuvvetle açıklayan bu yaklaşımın, daha sonra Orta Çağ fiziğini ve modern mekanik düşüncesini etkilediğini gösteriyor. Aynı zamanda Yeni Platoncuların Aristoteles’i Platon’la uzlaştırma çabalarının, İslam filozofları ve Orta Çağ Hristiyan düşünürleri aracılığıyla Avrupa düşüncesine aktarılan yeni yorumlara zemin hazırladığını açıklıyor.

Sorabji, kitap boyunca Aristoteles’i merkeze alsa da Stoacılar, Epikürosçular, Pythagorasçılar, Philoponos ve Yeni Platoncular arasındaki süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendiriyor. Antik düşünceyi durağan bir miras olarak değil, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

‘Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri’ (‘Matter, Space And Motion: Theories in Antiquity and Their Sequel’), antik doğa felsefesinin yalnızca tarihini anlatan bir çalışma olmaktan çıkarak, maddenin yapısı, uzayın gerçekliği ve hareketin ilkeleri üzerine yürütülen çağdaş felsefi ve bilimsel tartışmaları anlamaya katkı sağlayan kapsamlı bir başvuru eseri niteliği kazanıyor.

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri
Çeviren: Selime Çınar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 360 sayfa • 2026

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması (2026)

Brezilya sinemasını yalnızca önemli yönetmenler ya da ünlü filmler üzerinden değil, devlet politikaları, toplumsal dönüşümler, popüler türler, yıldız sistemi ve ulusal kimlik tartışmaları ekseninde ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Lisa Shaw ve Stephanie Dennison “ulusal sinema” kavramını Brezilya örneği üzerinden yeniden değerlendirirken, ülkenin sinema tarihini siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle birlikte inceliyor. Kitap, Brezilya sinemasının Hollywood karşısındaki konumunu, Portekizce dilinin ulusal kimliğe katkısını ve ulusötesi eğilimlere rağmen yerel toplumsal bağlamın belirleyici önemini vurguluyor. Böylece Brezilya sinemasının yalnızca sanat filmlerinden değil, popüler yapımlarından ve seyirci kültüründen de oluşan zengin bir gelenek olduğu gösteriliyor.

‘Brezilya Ulusal Sineması’ (‘Brezilian National Cinema’), Brezilya sinemasının gelişimini Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan siyasal dönemler üzerinden izliyor. Devletin sansür, teşvik ve kurumsal yapılanmalar aracılığıyla sinemaya müdahalesi; Vargas dönemi, askerî diktatörlük yılları ve yeniden demokratikleşme süreci bağlamında ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Instituto Nacional de Cinema ve Embrafilme gibi kurumların ulusal film üretimindeki rolleri, televizyonun yükselişi, küreselleşme ve yeni destek mekanizmalarının sektörü nasıl dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Böylece sinemanın yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda ulus inşasının ve kültürel politikanın önemli araçlarından biri olduğu ortaya konuyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, Brezilya sinemasının tarihini yalnızca uluslararası alanda ün kazanan Cinema Novo hareketine indirgememesidir. Erken dönem öncü yönetmenlerden başlayarak chanchada müzikalleri, pornochanchada, korku sineması ve popüler komedi gibi uzun süre ihmal edilmiş türlere geniş yer veriliyor. Cinema Novo hareketi, toplumsal eşitsizlikleri ve ulusal kimliği sorgulayan estetik ve politik bir kırılma olarak incelenirken, Glauber Rocha ve Vidas Secas gibi yapıtların uluslararası etkisi de değerlendiriliyor. Ancak yazarlar, Brezilya sinemasının canlılığını yalnızca sanat sinemasına değil, geniş izleyici kitlesine ulaşan popüler filmlere de borçlu olduğunu özellikle vurguluyor.

Son bölümde ise Brezilya’nın yıldız sistemi, ulusal kimliğin beyaz perdedeki temsilleri üzerinden ele alınıyor. Carmen Miranda, Grande Otelo, Oscarito, Sônia Braga ve Mojica Marins gibi isimler; etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf ve ulusal aidiyet tartışmaları çerçevesinde değerlendiriliyor. Yerli ikonlarla uluslararası yıldızların temsil biçimleri karşılaştırılıyor; Brezilya kimliğinin farklı dönemlerde nasıl yeniden üretildiği gösteriliyor. Shaw ve Dennison, Brezilya sinemasının sürekli değişen siyasal koşullara rağmen üretim sürekliliğini koruduğunu, uluslararası başarılar kazanırken yerel kültürel köklerinden kopmadığını savunuyor. Böylece eser, Brezilya sinemasını devlet politikaları, popüler kültür, sanat sineması ve kimlik tartışmalarını bir araya getiren çok katmanlı bir ulusal kültür alanı olarak yeniden tanımlanıyor.

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 392 sayfa • 2026

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi (2026)

Andrei Marmor ‘Hukuk Felsefesi’ adlı eserinde hukuk felsefesinin tarihini kronolojik biçimde anlatmak yerine, hukukun doğasına ilişkin temel sorunları çağdaş analitik hukuk felsefesinin tartışmaları üzerinden inceliyor. Kitabın odağında iki temel soru yer alıyor: Bir hukuk normunu geçerli kılan nedir ve hukuk insanlara hangi anlamda bağlayıcı nedenler sunar? Marmor, bu soruları özellikle hukuki pozitivizm perspektifinden ele alırken Hans Kelsen, H.L.A. Hart, Joseph Raz ve Ronald Dworkin gibi düşünürlerin görüşlerini karşılaştırıyor; pozitivist geleneği savunurken onu içeriden eleştirmeyi de ihmal etmez. Böylece eser, hukuk ile ahlak, otorite, yorum ve normatiflik arasındaki ilişkileri berrak bir kavramsal çözümlemeyle tartışıyor.

Kitabın ilk bölümleri hukuki geçerlilik sorununa ayrılmış. Marmor’a göre hukukun ne olduğuna ilişkin açıklamalar, hukukun geçerlilik ölçütünü toplumsal olgular temelinde açıklamak zorundadır. Bu nedenle hukuk, yalnızca egemenin buyruğuna indirgenemez; onu var eden şey, toplum içinde yerleşmiş kurallar, kurumlar ve uzlaşımlardır. Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” ile temel norm kavramını yeniden değerlendiren Marmor, hukukun başka disiplinlere indirgenmesini reddederken hukuki geçerliliğin yine de toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Hart’ın tanıma kuralı ve Raz’ın otorite anlayışı da bu çerçevede ele alınarak hukukun kurumsal yapısı açıklanıyor.

Eserin ikinci ekseni hukukun normatifliği, yani bireyler için neden bağlayıcı sayıldığı meselesi. Hukukun insanlara eylem nedenleri sunduğunu kabul eden Marmor, bu bağlayıcılığın zorunlu olarak ahlaki olmadığını ileri sürüyor. Ronald Dworkin’in hukukun yalnızca kurallardan değil, ahlaki ilkelerden de oluştuğu yönündeki yaklaşımını ayrıntılı biçimde tartışıyor; hukuki geçerliliğin ahlaki doğrulukla belirlenemeyeceğini savunarak dışlayıcı (sert) hukuki pozitivizm çizgisini geliştiriyor. Ahlaki ilkelerin yargıçlar tarafından kullanılabileceğini kabul etse de bunların hukukun geçerlilik ölçütünü oluşturmadığını vurguluyor.

Son bölümlerde Marmor, hukuk felsefesinin kendisinin normatif olup olmadığı sorusunu ele alıyor ve hukuki pozitivizmin etik temellerini, yöntemsel varsayımlarını ve işlevsel gerekçelerini tartışıyor. Ardından hukukun dili ve yorumu üzerinde durarak her hukuki metnin sürekli yoruma ihtiyaç duymadığını, ancak belirsizlik, norm çatışmaları ve dilin semantik ya da pragmatik sınırları ortaya çıktığında yorumun kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor. Böylece hukuk dilinin yapısı ile hukuki muhakeme arasındaki ilişkiyi çözümleyen eser, hukukun yalnızca kurallar bütünü değil, toplumsal kurumlar, otorite ilişkileri ve dilsel pratikler içinde işleyen karmaşık bir normatif düzen olduğunu ortaya koyuyor. Analitik üslubu ve problem merkezli yaklaşımıyla ‘Hukuk Felsefesi’ (‘Philosophy Of Law’), çağdaş hukuki pozitivizmin temel kavramlarını açıklarken, hukukun doğasını anlamaya yönelik en önemli soruları sistematik biçimde tartışan kapsamlı bir giriş kitabı niteliği taşır.

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi: Hukukun Doğasına Dair Pozitivist Bir Soruşturma
Çeviren: Erdoğan Önen • Vakıfbank Kültür Yayınları
Hukuk • 272 sayfa • 2026

Erica Shumener — Özdeşlik (2026)

Erica Shumener ‘Özdeşlik’ (‘Identity’) adlı kitabında metafiziğin en temel problemlerinden biri olan özdeşlik kavramını sistematik biçimde ele alıyor. Kitap, iki nesnenin ya da iki kişinin hangi koşullarda gerçekten aynı sayılabileceği sorusundan hareket ediyor ve özdeşlik ölçütlerinin felsefedeki yerini tartışıyor. Bir kişinin zaman içinde geçirdiği değişimlere rağmen aynı kişi olarak kalması, bir nesnenin parçaları değişse bile varlığını sürdürmesi ya da bir maddenin farklı bir biçime dönüşmesi gibi örnekler üzerinden özdeşlik probleminin gündelik deneyimlerin ötesine uzanan metafizik sonuçları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir saç telini kaybeden Leyla, hâlâ aynı Leyla mıdır? Shumener, özdeşlik sorununu yalnızca soyut bir mantık problemi olarak değil, nesnelerin varlığına ve bireyselliğine ilişkin temel bir soru olarak değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümü, özdeşlik ölçütlerinin ne olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını ve farklı türlerini inceliyor. Yazar, bazı ölçütlerin yalnızca iki şeyin özdeş olup olmadığını belirlemeye çalıştığını, bazılarının ise bunun nedenini de açıklamayı amaçladığını savunuyor. Özdeşlik ölçütlerinin kişi, madde, sanat eseri ya da fiziksel nesne gibi farklı varlık türleri için aynı biçimde işlemeyebileceğini vurguluyor ve her metafizik kuramın benimsediği varlık anlayışına göre farklı ölçütler geliştirdiğini gösteriyor.

İkinci bölüm, Leibniz Yasası’nın en yaygın kabul gören yönü olan özdeşlerin ayırt edilemezliği ilkesini ele alıyor. Bu ilkeye göre özdeş iki şey bütün özelliklerini paylaşmak zorunda bulunuyor. Shumener, bu ilkeye dayanan klasik argümanları ayrıntılı biçimde çözümlüyor, çeşitli düşünce deneylerini değerlendiriyor ve görünürde ilkeye aykırı duran örneklerin gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığını tartışıyor. Ayrıca çağdaş metafizikte bu ilkenin nasıl yeniden yorumlandığını da inceliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kitabın ağırlık noktası olan ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesi ele alınıyor. Yazar, bütün özellikleri ortak olan iki nesnenin gerçekten tek ve aynı nesne sayılıp sayılamayacağını sorguluyor. Bu görüşe yöneltilen karşı örnekleri, simetrik evren senaryolarını ve bireyleşme problemini ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Leibniz Yasası’nı savunan ve reddeden çağdaş yaklaşımları karşılaştırıyor; özdeşliği açıklamak için önerilen alternatif ilkeleri ve hiçbir genel özdeşlik ölçütünün bulunamayabileceği ihtimalini de tartışıyor.

Shumener, sonuç bölümünde özdeşlik probleminin tek ve kesin bir çözümünün bulunmadığını, buna rağmen özdeşlik ölçütlerinin metafizik araştırmalar için vazgeçilmez kavramsal araçlar sunduğunu savunuyor. Kitap, Leibniz Yasası’nın hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyarken, özdeşlik tartışmalarının yalnızca mantık alanını değil, kişisel kimlikten nesnelerin bireyselliğine kadar uzanan geniş bir felsefi alanı aydınlattığını gösteriyor. Açık anlatımı ve sistematik yapısıyla eser, çağdaş metafizikte özdeşlik tartışmalarına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş niteliği taşıyor.

Erica Shumener — Özdeşlik
Çeviren: Emre Çeliker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin (2026)

John King Fairbank ve Merle Goldman’ın bu eseri, Çin uygarlığının binlerce yıllık gelişimini siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet’ (‘China: A New History’), arkeolojik bulgulardan başlayarak imparatorluk düzeninin oluşumunu, Konfüçyanizmin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü, Budizmin etkisini ve Song, Ming ile Qing hanedanları boyunca şekillenen yönetim anlayışını inceliyor. Yazarlar, Çin’in uzun ömürlü siyasal istikrarını sağlayan kurumları, bürokratik yapıyı ve toplumsal örgütlenmeyi açıklarken, bu düzenin zaman içinde karşılaştığı iç ve dış sorunları da tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Fairbank ve Goldman, 17. yüzyıldan itibaren Çin’in Batı dünyasıyla giderek yoğunlaşan temaslarının geleneksel düzen üzerinde yarattığı baskıyı ayrıntılı biçimde ele alıyor. Nüfus artışı, ekonomik dengesizlikler, isyanlar, dış müdahaleler ve reform girişimleri, Qing Hanedanı’nın çözülüşünü hazırlayan başlıca dinamikler olarak öne çıkıyor. Ardından Cumhuriyet’in kuruluşu, savaş ağaları dönemi, milliyetçi hareketler, Japon işgali ve Çin Komünist Partisi’nin yükselişi, yalnızca siyasal olaylar dizisi olarak değil, modern Çin kimliğinin oluşum süreci olarak yorumlanıyor.

Kitabın son bölümleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlayan yeni dönemi kapsamlı biçimde inceliyor. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi radikal siyasal deneyimlerin toplumsal sonuçları, Mao sonrası reformların ekonomi ve devlet yapısında yarattığı dönüşümlerle birlikte ele alınıyor. Çin’in küresel sistemde yeniden güç kazanmasını yalnızca ekonomik büyümeyle açıklamayan eser, tarihsel mirasın, devlet geleneğinin ve toplumsal sürekliliğin bu yükselişteki belirleyici rolünü de vurguluyor.

Kitabın önemli özelliklerinden biri, olayları yalnızca kronolojik olarak aktarmak yerine bunların nedenlerini ve uzun vadeli etkilerini tartışmasıdır. Fairbank, Çin’in modernleşmesini büyük ölçüde Batı ile karşılaşmasının doğurduğu dönüşümler üzerinden açıklarken, kitabın editörü de bu yaklaşımın güçlü yanlarını ve postkolonyal tarihçilik tarafından yöneltilen eleştirileri de okuyucuya sunuyor. Böylece eser, yalnızca Çin tarihini anlatmakla kalmıyor; tarih yazımının nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı bakış açılarının aynı geçmişi nasıl farklı biçimlerde yorumlayabileceğini de düşündürüyor.

Merle Goldman’ın genişletilmiş baskıya eklediği değerlendirmeler ise Mao sonrası reform dönemini daha kapsamlı biçimde ele alarak Fairbank’in görüşlerini güncelliyor ve Çin’in geleceğine ilişkin farklı yorumlar sunuyor. Bu yönüyle kitap, hem klasik bir tarih anlatısı hem de Çin’in geçmişiyle bugünkü küresel konumu arasındaki sürekliliği anlamaya yardımcı olan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Çin’in siyasal kurumlarını, kültürel mirasını ve modernleşme serüvenini uzun erimli bir perspektifle açıklayan eser, ülkenin tarihsel gelişimini bütüncül bir çerçevede kavramak isteyen okurlar için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olmayı sürdürüyor.

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet
Çeviren: Aişe Handan Konar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar (2026)

Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yarım yüzyıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getiren ‘Mektuplar, 1925-1975’, yalnızca iki düşünürün özel hayatına açılan bir pencere sunmuyor; aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en çalkantılı dönemlerini kişisel deneyimler üzerinden görünür kılıyor. Kitap, genç bir üniversite öğrencisi olan Arendt ile evli ve dönemin yükselen filozoflarından Heidegger arasında 1925 yılında Marburg’da başlayan ilişkinin izini sürüyor. İlk mektuplarda baskın olan tema, yoğun bir aşk, entelektüel hayranlık ve düşünsel yakınlık olarak öne çıkıyor. Heidegger, Arendt’in olağanüstü yeteneğini fark ediyor; Arendt ise hocasının düşünce dünyasından derinden etkileniyor.

Mektuplar ilerledikçe ilişkinin yalnızca duygusal bir bağdan ibaret olmadığı görülüyor. Felsefe, varlık, özgürlük, yalnızlık, çalışma disiplini ve düşünmenin anlamı üzerine yapılan göndermeler, iki isim arasındaki ilişkinin entelektüel boyutunu da açığa çıkarıyor. Ancak bu yakınlık, dönemin siyasal gelişmeleri nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyor. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması ve Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalması, aralarındaki bağı derinden sarsıyor. Mektuplarda doğrudan politik tartışmalardan çok, bu tarihsel kırılmanın yarattığı sessizlikler, uzaklaşmalar ve hayal kırıklıkları hissediliyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, büyük tarihsel olayların bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini göstermesi. Arendt sürgün yıllarında yeni bir hayat kurarken, Heidegger savaş sonrası dönemde hem akademik hem de ahlaki eleştirilerle karşılaşıyor. Uzun süre kesintiye uğrayan iletişim, yıllar sonra yeniden kuruluyor. Bu ikinci dönem mektuplarında gençlik tutkusunun yerini daha karmaşık duygular alıyor. Geçmişin yaraları tamamen kapanmıyor; buna rağmen karşılıklı saygı, düşünsel bağlılık ve birbirini anlama çabası varlığını koruyor.

Arendt’in mektuplarında bağımsızlığını kazanmış bir düşünürün sesi duyuluyor. Artık yalnızca eski hocasına yazan bir öğrenci değil, kendi kuramlarını geliştirmiş ve dünya çapında tanınan bir siyaset düşünürü olarak konuşuyor. Heidegger ise yaşlılık yıllarında geçmişi değerlendiren, zamanın etkisini hisseden ve yaşamındaki bazı ilişkilerin anlamını yeniden kavramaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Bu nedenle kitap, iki kişinin değişimini ve olgunlaşmasını da izleme imkânı veriyor.

Eserin temel temalarından biri affetme meselesi. Arendt’in Heidegger’e yönelik tutumu, ne bütünüyle bir unutma ne de koşulsuz bir bağışlama içeriyor. Daha çok, insan ilişkilerinin tarihsel ve ahlaki karmaşıklığını kabul eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle mektuplar, sadakat, ihanet, sorumluluk ve sevgi gibi kavramların kesin yargılarla açıklanamayacağını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Mektuplar, 1925-1975’ (‘Briefe, 1925-1975’), iki büyük düşünürün biyografik ayrıntılarını aktaran bir belge olmanın ötesine geçiyor. Aşk ile felsefenin, kişisel bağlılık ile siyasal çatışmanın, hatırlama ile affetmenin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerinden, düşüncenin insan hayatından bağımsız olmadığını; tarihin en sert kırılmalarının bile bazı bağları tamamen ortadan kaldıramadığını gösteriyor. Bu nedenle eser, hem felsefe tarihi hem de modern Avrupa’nın entelektüel serüveni açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar: 1925-1975
Çeviren: Melek Paşalı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Mektup • 448 sayfa • 2026

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir (2026)

Gregory E. Clark, toplumsal hareketlilik üzerine yerleşik kabulleri sorgulayan ve bu alandaki tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan bir çalışmayla karşımızda. ‘Oğullar da Yükselir’ (‘The Son Also Rises’), insanların toplumsal konumlarının sanılandan çok daha güçlü biçimde aile geçmişine bağlı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel amacı, farklı ülkelerde ve farklı tarihsel dönemlerde toplumsal hareketliliğin ne ölçüde gerçekleştiğini incelemek ve bu konuda yaygın olarak kabul edilen iyimser görüşleri test etmektir. Bunun için geleneksel gelir, eğitim ve meslek verilerinin ötesine geçerek soyadlarını nesiller boyunca takip eden özgün bir yöntem kullanıyor.

Clark’ın araştırmasının çıkış noktası, elit ya da dezavantajlı gruplara ait soyadlarının yüzyıllar boyunca çeşitli toplumsal göstergelerde nasıl temsil edildiğini incelemektir. Üniversite kayıtları, meslek listeleri, vergi belgeleri ve nüfus verileri üzerinden yapılan analizler, yüksek statülü ailelerin avantajlarını çok uzun süre koruyabildiğini gösterir. Benzer biçimde düşük statülü ailelerin de kuşaklar boyunca dezavantajlı konumlarını sürdürdüğü görülür. Bu bulgu, modern toplumların geçmişe göre çok daha hareketli olduğu yönündeki yaygın kanaate meydan okuyor.

Kitapta İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Şili gibi birbirinden oldukça farklı toplumlar karşılaştırılıyor. Clark’ın ulaştığı en dikkat çekici sonuçlardan biri, toplumsal hareketlilik oranlarının ülkeden ülkeye sanıldığı kadar değişmemesidir. Sosyal demokrat İsveç ile fırsatlar ülkesi olarak görülen Amerika arasında ya da feodal İngiltere ile modern sanayi toplumları arasında beklenenden çok daha büyük benzerlikler bulunduğunu savunuyor. Bu nedenle eğitim politikaları, refah devleti uygulamaları veya ekonomik büyüme gibi etkenlerin hareketlilik üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olduğunu öne sürüyor.

Eserin merkezindeki kavramlardan biri “toplumsal hareketlilik yasası”dır. Clark’a göre toplumsal statü nesilden nesile yavaş bir hızla aktarılır ve bu aktarımın temel dinamiği toplumdan topluma büyük ölçüde değişmez. Bir ailenin yüksek ya da düşük konumu birkaç kuşakta ortadan kalkmaz; etkisi yüzlerce yıl boyunca hissedilebilir. Yazar, bu nedenle bireylerin yaşam şanslarının yalnızca anne ve babalarının değil, çok daha uzak atalarının statüsüyle de ilişkili olduğunu ileri sürer.

Kitap ayrıca “doğa mı, yetiştirme mi?” tartışmasına da değiniyor. Clark, ailelerin çocuklarına aktardığı avantajların yalnızca servet, eğitim veya sosyal çevreyle açıklanamayacağını savunuyor. Toplumsal başarıyı etkileyen bazı özelliklerin kuşaklar boyunca kalıcı biçimde aktarıldığını öne sürüyor. Ancak yazar, bu aktarımın tam olarak hangi biyolojik ya da kültürel mekanizmalarla gerçekleştiği konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Onun asıl amacı, gözlenen sürekliliğin boyutunu ortaya koymaktır.

Hindistan’daki kast sistemi, Çin’deki imparatorluk mirası, Japonya ve Kore’nin görece homojen yapıları ile Yahudiler, Çingeneler, Müslümanlar ve Kıptiler gibi topluluklar üzerinden yapılan incelemeler, teorinin sınandığı örneklerdir. Clark, bazı istisnalar bulunsa da genel eğilimin değişmediğini ve toplumsal konumun uzun dönemli kalıcılığının evrensel bir özellik taşıdığını savunuyor. Böylece toplumsal hareketliliği belirli kültürel veya siyasal sistemlere bağlayan açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürüyor.

Son bölümlerde yazar, bu bulguların eşitlik ve adalet tartışmaları açısından ne anlama geldiğini ele alıyor. Eğer toplumsal hareketlilik gerçekten düşünüldüğünden daha düşükse, modern toplumların fırsat eşitliği konusundaki başarıları yeniden değerlendirilmelidir. Clark, kesin siyasal reçeteler sunmak yerine, toplumsal başarı ve başarısızlığın köklerinin çok daha derinlerde bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Sonuç olarak ‘Oğullar da Yükselir’, soyadları üzerinden yürüttüğü geniş tarihsel araştırmayla, toplumsal sınıfın ve aile mirasının modern dünyada hâlâ güçlü bir belirleyici olduğunu savunan, tartışmalı fakat etkili bir eser olarak öne çıkıyor.

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir: Soyadları ve Toplumsal Hareketliliğin Tarihi
Çeviren: Sinan Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
İktisat • 378 sayfa • 2026

Robert Darnton — Devrimci Mizaç (2026)

Robert Darnton, Fransız Devrimi’ni yalnızca ekonomik krizler, sınıf çatışmaları ya da Aydınlanma düşüncesinin yükselişiyle açıklamak yerine, devrim öncesi Paris toplumunun zihniyet dünyasını merkeze alan özgün bir yorum sunuyor. Darnton’a göre 1789’da Bastille’in basılmasıyla simgeleşen devrim, yalnızca yapısal koşulların sonucu değildir; aynı zamanda on yıllar boyunca şekillenen bir “devrimci mizaç”ın ürünüdür. Bu nedenle kitap, Parislilerin yaşadıkları olayları nasıl algıladıklarını, hangi söylentilere inandıklarını, hangi umut ve korkularla hareket ettiklerini inceleyerek devrimin kültürel ve zihinsel kökenlerini araştırıyor.

‘Devrimci Mizaç’ (‘The Revolutionary Temper’), 1748’den 1789’a kadar geçen kırk yılı, sıradan insanların gündelik deneyimleri üzerinden yeniden kuruyor. Ona göre tarihî olaylar tek başlarına anlam taşımaz; insanlar bu olayları yorumladıkları ölçüde siyasal sonuçlar doğururlar. Bu yüzden kitap, savaşlar, diplomatik krizler, ekonomik sıkıntılar ve saray entrikalarından çok, bu gelişmelerin Paris sokaklarında nasıl konuşulduğuna odaklanıyor. Kafeler, meyhaneler, pazar yerleri, tiyatrolar ve özellikle Palais-Royal çevresi, haberlerin ve dedikoduların dolaştığı birer kamusal iletişim ağı olarak karşımıza çıkıyor.

Eserin ilk bölümlerinde Avusturya Veraset Savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasal huzursuzluklar ele alınıyor. Kraliyet yönetimine yönelik hoşnutsuzluk, yalnızca resmî politikalar nedeniyle değil, şarkılar, taşlamalar ve yeraltı yayınları aracılığıyla da yayılıyor. Dinsel çatışmalar, vergi adaletsizlikleri ve yönetici elitlere duyulan güvensizlik, toplumun farklı kesimlerinde ortak bir memnuniyetsizlik oluşturuyor. Darnton, özellikle halk arasında dolaşan şarkıların ve söylentilerin siyasal eleştiri işlevi gördüğünü gösteriyor.

1760’lı yıllarda kamusal alanın genişlemesiyle birlikte yeni fikirler daha geniş kitlelere ulaşıyor. Rousseau ve Voltaire gibi düşünürlerin etkisi yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, gündelik sohbetler ve popüler kültür yoluyla da hissediliyor. Cizvitlerin tasfiyesi, dinî otoritenin sorgulanması ve saray çevresindeki skandallar, monarşinin kutsallığını aşındırıyor. İnsanlar artık yöneticileri eleştirilebilir ve hesap verebilir figürler olarak görmeye başlıyor. Böylece siyasal düşünce, sarayın duvarlarını aşarak kamusal tartışmanın konusu hâline geliyor.

1770’lerden itibaren monarşinin yaşadığı meşruiyet krizi daha görünür hâle geliyor. Marie-Antoinette’in saraya gelişi, çeşitli siyasal çekişmeler, mali sorunlar ve özellikle “Un Savaşı” olarak bilinen ekmek ayaklanmaları, halk ile yönetim arasındaki mesafeyi artırıyor. Darnton’a göre bu dönemde Parisliler yalnızca olayları izlemiyor, onları anlamlandırmak için yeni açıklama biçimleri geliştiriyor. Kralın halkın çıkarlarından uzaklaştığı düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.

1780’li yıllarda ise devrimin ideolojik zemini olgunlaşıyor. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın etkileri, özgürlük ve temsil kavramlarını güçlendiriyor. Bilimsel gelişmeler, sıcak hava balonlarının uçuşları ve tıptaki ilerlemeler insanlara değişimin mümkün olduğu duygusunu veriyor. Aynı zamanda kraliyet ailesini çevreleyen skandallar ve mali krizler, yönetimin itibarını daha da zedeliyor. Monarşi artık düzenin garantisi değil, sorunların kaynağı olarak görülmeye başlanıyor.

Kitabın son bölümleri 1787-1789 arasındaki hızlı çözülüş sürecini anlatıyor. Mali iflas, parlamentoların direnişi, kötü hasatlar, sert kış koşulları ve artan ekmek fiyatları toplumsal gerilimi zirveye taşıyor. Ancak Darnton’a göre devrimi açıklayan asıl unsur, bu krizlerin kendisinden çok, insanların onları yorumlama biçimidir. Broşürler, söylentiler ve kamusal tartışmalar aracılığıyla “ulus” fikri güçleniyor; egemenliğin kraldan halka geçebileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Bastille’in basılması, bu zihinsel dönüşümün somutlaşmış hâli olarak ortaya çıkıyor.

Darnton’un temel tezi, Fransız Devrimi’nin yalnızca ekonomik ya da siyasal nedenlerle açıklanamayacağıdır. Devrim, onlarca yıl boyunca haberlerin, söylentilerin, kitapların, şarkıların ve kamusal tartışmaların şekillendirdiği kolektif bir bilincin ürünüdür. Devrimci Mizaç, Parislilerin dünyayı algılayış biçimlerinin nasıl değiştiğini göstererek, büyük tarihsel dönüşümlerin ardında insanların düşünce ve duygu dünyalarının da belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Fransız Devrimi’ni halkın zihinsel evreni üzerinden yeniden anlamaya çalışan önemli bir kültür tarihi çalışması niteliği taşıyor.

Robert Darnton — Devrimci Mizaç: Fransız Devrimi’ne Giden Yolda Paris, 1748-1789
Çeviren: Oğuzhan Şahin • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 528 sayfa • 2026

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları (2026)

Guy Le Strange’in bu eseri, İslam dünyasının doğu kesimlerini tarihsel coğrafya perspektifiyle inceleyen kapsamlı bir başvuru çalışması. ‘Doğu Hilafeti’nin Toprakları’ (‘The Lands of the Eastern Caliphate’), ilk İslam fetihlerinden Timur dönemine kadar uzanan yaklaşık sekiz asırlık süreçte Mezopotamya, İran ve Orta Asya’nın siyasi tarihinden çok mekânsal örgütlenmesine odaklanıyor. Böylece tarihsel olayların gerçekleştiği coğrafi zemini görünür kılarak şehirlerin, yolların, nehirlerin, tarım havzalarının ve ticaret merkezlerinin İslam medeniyetinin gelişimindeki rolünü ortaya koyuyor.

Kitabın temel amacı, Orta Çağ İslam coğrafyacılarının ve tarihçilerinin dağınık halde bulunan bilgilerini sistemli bir bütün içinde bir araya getirmektir. İbn Hurdâzbih, İbn Havkal, İstahrî, Mukaddesî, İdrîsî ve Kazvînî gibi coğrafyacılarla İbn Battûta ve İbn Cübeyr gibi seyyahların aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak değerlendirilir. Bu sayede yalnızca şehirlerin konumları değil, aynı zamanda nüfus yapıları, ekonomik faaliyetleri, ticaret ürünleri, sulama sistemleri ve ulaşım ağları da ayrıntılı biçimde ele alınır. Eser, coğrafyanın tarihin pasif bir sahnesi değil, tarihsel gelişmeleri şekillendiren aktif bir unsur olduğunu gösteriyor.

Le Strange, incelemesine Irak’tan başlıyor. Abbasî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın kuruluşu, şehir planı, çevresindeki yerleşimlerle ilişkisi ve Dicle-Fırat havzasının ekonomik önemi ayrıntılı şekilde inceleniyor. Ardından Cezîre bölgesi, Yukarı Fırat havzası ve Anadolu’nun doğu kesimleri ele alınıyor. Bu bölümlerde askeri sınırlar, ticaret yolları ve farklı kültürlerin kesişim noktaları olarak öne çıkan şehirlerin tarihsel işlevleri açıklanıyor.

Eserin önemli bir bölümü İran coğrafyasına ayrılmış. Azerbaycan, Gîlân, Cibâl, Hûzistân, Fars ve Kirman gibi bölgeler yalnızca siyasi merkezler olarak değil, ekonomik ve kültürel ağların düğüm noktaları olarak değerlendiriliyor. Tarım ürünleri, madenler, kervan yolları ve limanlar üzerinden bölgesel farklılıklar ortaya konuyor. Özellikle Fars eyaletinin İslam dünyasındaki ekonomik ve kültürel ağırlığı ayrıntılı biçimde vurgulanıyor.

Kitabın son kısmı Horasan, Sicistan, Hârizm, Soğd ve Türkistan bölgelerine yöneliyor. Burada Amu Derya ve Sir Derya çevresindeki yerleşimler, İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezleri ve Türk-İran kültürel etkileşimleri inceleniyor. Horasan’ın İslam medeniyetinin bilimsel ve siyasi gelişimindeki merkezi rolü ile Orta Asya şehirlerinin uluslararası ticaretteki önemi özellikle dikkat çekiyor. Bölgenin yalnızca bir sınır coğrafyası değil, İslam dünyasının en dinamik merkezlerinden biri olduğu gösteriliyor.

Kitabın en önemli katkısı, Orta Çağ İslam dünyasını haritalar, sınırlar ve yer adlarının ötesine taşıyarak yaşayan bir coğrafya olarak tasvir etmesi. Şehirlerin yükselişi ve gerileyişi, ticaret yollarının değişimi, tarımsal üretim merkezleri ve kültürel dolaşım ağları birlikte değerlendiriliyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihini yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, mekânın dönüştürücü etkisi üzerinden anlamaya çalışan öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen değerini korumasının nedeni de budur: Le Strange, tarih ile coğrafyayı bir araya getirerek İslam medeniyetinin doğu eyaletlerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir panorama sunuyor.

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları: İslam Fethinden Timur’a Mezopotamya, İran ve Türkistan
Çeviren: Adnan Eskikurt, Cengiz Tomar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026