Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi (2026)

Allen W. Wood’un bu eseri, Hegel’in etik anlayışını sistematik biçimde yeniden değerlendiriyor ve onun felsefesinin merkezinde özgürlük, kendini gerçekleştirme ile etik yaşam düşüncelerinin bulunduğunu savunuyor. Wood’a göre Hegel’in toplumsal ve siyasal görüşleri, çoğu yorumda olduğu gibi metafizik ya da diyalektik mantık üzerinden değil, kapsamlı bir etik kuram çerçevesinde anlaşılıyor. Bu nedenle kitap, Hegel’i yalnızca devlet filozofu ya da liberalizmin eleştirmeni olarak değil, modern insanın özgürlüğünü toplumsal ilişkiler içinde temellendirmeye çalışan bir etik düşünürü olarak yeniden yorumluyor.

‘Hegel’in Etik Düşüncesi’ (‘Hegel’s Ethical Thought’), Hegel’in etik kuramının temelini oluşturan kendini edimselleştirme kavramıyla başlıyor. İnsan, yalnızca bireysel iradesini kullanarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı tarihsel kurumlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştiriyor. Tin, kendilik bilinci ve modern özne anlayışı bu sürecin felsefi arka planını oluştururken, özgürlük bireyin içsel bağımsızlığıyla sınırlı kalmıyor; aile, sivil toplum ve devlet gibi kurumlarda somutlaşan toplumsal bir olgu hâline geliyor. Wood, Hegel’in insan doğasını tarihsel ve toplumsal gelişim içinde kavrayan yaklaşımını “tarihselleştirilmiş natüralizm” olarak yorumluyor.

Kitapta özgürlük, Hegel düşüncesinin merkezî kavramı olarak ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in negatif özgürlük anlayışını aşarak bireyin kendi belirlenimlerini bilinçli biçimde sahiplenmesini esas alan pozitif bir özgürlük kavrayışı geliştirdiğini gösteriyor. Bu özgürlük, bireyin yalnızca engellerden kurtulmasını değil, rasyonel toplumsal kurumlar içinde kendi iradesini gerçekleştirmesini ifade ediyor. Hegel’in özgürlük anlayışının totalitarizme yol açtığı yönündeki yaygın eleştirileri tartışırken filozofun amacının bireyi devlete feda etmek değil, bireysel özerklik ile ortak yaşamı uzlaştırmak olduğunu savunuyor.

Mutluluk, hak ve etik yaşam arasındaki ilişki de eserin önemli temaları arasında yer alıyor. Hegel, mutluluğu insan yaşamının değerli bir amacı olarak kabul ediyor; ancak onu özgürlüğün önüne koymuyor. Wood, bu noktada Hegel’in Aristoteles ve Kant’la kurduğu ilişkiyi analiz ederek mutluluğun ancak özgür ve rasyonel bir yaşam içinde anlam kazandığını ileri sürüyor. Böylece etik, bireysel hazların toplamına indirgenmeyen, kurumsal ve toplumsal bir yaşam düzeni olarak şekilleniyor.

Kitabın ikinci kısmı Hegel’in soyut hak kuramını ele alıyor. Tanınma ilişkisi, bireyin kişi olarak varlık kazanmasının temel koşulu olarak açıklanırken, Fichte’nin etkisi ve efendi-köle diyalektiği ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wood, Hegel’in “insan ancak başkalarının arasında insan olur” düşüncesinin modern hak anlayışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Mülkiyet, kişinin özgürlüğünü dış dünyada somutlaştırmasının ilk biçimi olarak değerlendirilirken; kölelik, kişilik hakkı, pozitif hukuk ve özel mülkiyet gibi konular da aynı çerçevede ele alınıyor. Ceza ise yalnızca caydırıcı bir araç olarak değil, ihlal edilen hakkın yeniden tesisini amaçlayan etik bir kurum olarak yorumlanıyor.

Üçüncü bölüm, Hegel’in ahlak anlayışını Kant’la karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Wood, Hegel’in Kant’ın ödev etiğine yönelttiği içeriksizlik eleştirisini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Evrensel ahlak yasasının tek başına somut etik sorunları çözmeye yetmediğini savunan Hegel, ahlaki iradenin ancak toplumsal yaşam içinde içerik kazandığını ileri sürüyor. Bu bağlamda iyi irade, vicdan, ahlaki sorumluluk, ahlaki şans ve bireysel kararların nesnel koşulları kapsamlı biçimde değerlendiriliyor.

Kitabın son kısmı Hegel’in etik yaşam kavramını ve modern toplum çözümlemesini ele alıyor. Etik yaşam, bireyin özgürlüğünü toplumsal kurumlar içinde gerçekleştirdiği tarihsel bir düzen olarak tanımlanıyor. Aile, sivil toplum ve devlet birbirini tamamlayan etik alanlar olarak incelenirken bireysellik ile evrensellik arasındaki gerilim de tartışılıyor. Wood, modern devlet, öznel özgürlük, yoksulluk, toplumsal dışlanma ve etik yaşamın sınırları gibi sorunlar üzerinden Hegel’in modern dünyaya yönelik eleştirilerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak eser, Hegel’in etik düşüncesini özgürlük, tanınma ve etik yaşam kavramları etrafında yeniden değerlendiriyor. Wood, Hegel’i ne otoriter devletin savunucusu ne de yalnızca liberalizmin karşıtı olarak görüyor; onu bireysel özerklik ile toplumsal kurumları uzlaştırmaya çalışan modern bir etik düşünürü olarak yorumluyor. Bu yönüyle kitap, Hegel’in etik kuramının çağdaş etik, hukuk ve siyaset felsefesi açısından önemini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma niteliğinde.

Allen W. Wood — Hegel’in Etik Düşüncesi
Çeviren: Şehriyar Bırifkani • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 376 sayfa • 2026

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı (2026)

J. L. Heilbron’un bu kitabı, modern atom fiziğinin kurucu isimlerinden Ernest Rutherford’un bilimsel yaşamını, radyoaktivitenin keşfinden atomun yapısının çözülmesine uzanan dönüşüm süreciyle birlikte ele alıyor. Kitap, Rutherford’un biyografisini anlatmakla yetinmeyip, onun çalışmalarının klasik fizikten modern atom teorisine geçişte oynadığı belirleyici rolü bilim tarihinin gelişimi içinde değerlendiriyor.

‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’ (‘Ernest Rutherford and the Explosion of Atoms’), Rutherford’un Yeni Zelanda’daki mütevazı çocukluğundan başlayarak Cambridge, McGill ve Manchester’da yürüttüğü araştırmalar üzerinden bilimsel kariyerinin gelişimini kronolojik bir yapı içinde izliyor. Böylece kişisel yaşam öyküsü ile atom fiziğinin tarihsel ilerleyişi birbirine paralel biçimde aktarılıyor. Heilbron, Rutherford’un başarılarını yalnızca bireysel dehasının ürünü olarak değil, dönemin laboratuvar kültürü, akademik iş birlikleri ve bilimsel tartışmaları içinde şekillenen kolektif bir sürecin parçası olarak yorumluyor.

Kitabın ilk bölümleri, radyoaktivitenin keşfiyle birlikte ortaya çıkan yeni fizik anlayışını ve Rutherford’un ışınım araştırmalarına yaptığı katkıları inceliyor. Alfa ve beta ışınlarının sınıflandırılması, radyoaktif bozunmanın doğasının açıklanması ve bir elementin başka bir elemente dönüşebileceğini gösteren çalışmalar ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece yüzyıllar boyunca değişmez ve bölünemez kabul edilen atom anlayışının nasıl sarsıldığı ortaya konuyor.

İlerleyen bölümlerde Rutherford’un Manchester yıllarında gerçekleştirdiği deneyler merkeze alınıyor. Atom çekirdeğinin keşfi ve atomun iç yapısına ilişkin geliştirdiği modelin bilim dünyasında yarattığı paradigma değişimi açıklanırken, deneysel gözlemlerden kuramsal sonuçlara ulaşmadaki yöntemleri de değerlendiriliyor. Heilbron, Rutherford’un matematiksel soyutlamalardan çok dikkatle tasarlanmış deneylere, güçlü sezgilere ve sağduyuya dayanan araştırma tarzının modern fiziğin gelişimindeki önemini vurguluyor.

Eser ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın bilimsel araştırmalar üzerindeki etkisini, Cambridge Cavendish Laboratuvarı’nın uluslararası fizik araştırmalarındaki merkezî konumunu ve Rutherford’un genç araştırmacıları yetiştiren bir bilim liderine dönüşmesini de inceliyor. Böylece kitap, yalnızca tek bir bilim insanının biyografisini değil, modern fizik topluluğunun oluşumunu da gözler önüne seriyor.

Sonuç olarak ‘Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı’, radyoaktivite araştırmalarından atom çekirdeğinin keşfine uzanan bilimsel devrimi tarihsel bağlamı içinde açıklarken, Ernest Rutherford’un deneysel fizik anlayışının ve bilimsel liderliğinin modern atom fiziğinin temellerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koyan kapsamlı bir bilim tarihi çalışması.

J. L. Heilbron — Ernest Rutherford ve Atomun Parçalanışı
Çeviren: Hamid Aydın • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 168 sayfa • 2026

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı (2026)

Bu çalışma, Michael Minden’in Alman edebiyatını yalnızca büyük yazarlar ve akımlar üzerinden değil, Avrupa modernitesinin kültürel, siyasal ve toplumsal dönüşümleriyle birlikte okuyan kapsamlı bir değerlendirmesi. Eser, on sekizinci yüzyıl ortalarındaki Aydınlanma’dan Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989’a kadar uzanan yaklaşık iki buçuk yüzyıllık dönemde Alman edebiyatının geçirdiği değişimi incelerken, onu ulusal bir gelenek olmaktan çok Avrupa kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyor. Minden, Alman edebiyatının “doğuştan felsefi” olduğu yönündeki yerleşik yargıları sorguluyor; metinleri tarihsel bağlamları, okur kitlesi, yayıncılık dünyası ve toplumsal koşullarla birlikte değerlendirerek edebiyatın canlı bir kültürel pratik olduğunu gösteriyor.

‘Modern Alman Edebiyatı’ (‘Modern German Literature’), modern Alman edebiyatının temellerini Reform hareketi, matbaanın yaygınlaşması ve Aydınlanma düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Luther’in yerel dili öne çıkaran yaklaşımı ile Herder ve Kant’ın düşünceleri, Almanca edebiyatın gelişmesinde belirleyici bir zemin oluşturuyor. Lessing, Goethe ve Schiller’in eserleriyle şekillenen klasik dönem, bireyin özgürlüğü, estetik idealler ve ulusal kültür arayışını bir araya getirirken; Romantizm, ironi, din, bireysellik ve sonsuzluk düşüncesi üzerinden bu mirası dönüştürüyor. Minden, Alman edebiyatının hiçbir zaman yalnızca ulusal kimlik üretmediğini, sürekli Avrupa kültürüyle etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor.

İzleyen bölümlerde Alman gerçekçiliği, şiirin siyasetle ilişkisi ve modernleşmenin yarattığı yeni kültürel ortam ele alınıyor. Sanayileşme, kentleşme, reklamcılık, teknolojik gelişmeler ve kitlesel yayıncılık, edebiyatın hem üretimini hem de dolaşımını değiştirirken; Kafka, Rilke, Trakl ve Brecht gibi yazarlar modern bireyin yabancılaşmasını, kırılganlığını ve toplumsal çelişkilerini farklı estetik biçimlerle ifade ediyor. Birinci Dünya Savaşı, Dada hareketi ve avangard deneyler, geleneksel anlatı kalıplarını sarsarken edebiyat, modern dünyanın krizlerine verilen yaratıcı bir tepkiye dönüşüyor.

Minden, Nazi dönemini, Holokost’u ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını Alman edebiyatının en büyük kırılma noktalarından biri olarak değerlendiriyor. Faşizm karşısında edebiyatın aldığı tavırlar, sürgün deneyimi, Doğu ve Batı Almanya’da gelişen farklı edebiyat anlayışları ile savaş sonrası hesaplaşmalar ayrıntılı biçimde inceleniyor. Paul Celan’ın şiiri, Brecht’in eleştirel tiyatrosu ve savaş sonrası yazarların tanıklıkları, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıdığını gösteriyor.

Son bölümde ise demokratik kapitalizm, tüketim kültürü, medya, küreselleşme ve kültürel çoğullaşmanın Alman edebiyatını nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Minden, modern Alman edebiyatını tek bir düşünsel çizgiye indirgemek yerine, tarihsel değişimlere sürekli uyum sağlayan, farklı estetik ve siyasal eğilimleri bünyesinde barındıran dinamik bir gelenek olarak yorumluyor. Böylece eser, Alman edebiyatının yaklaşık iki buçuk yüzyıllık gelişimini, Avrupa modernitesinin kültürel tarihiyle birlikte okuyarak edebiyatın toplum, tarih ve düşünceyle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor.

Michael Minden — Modern Alman Edebiyatı
Çeviren: Mertkan Karaca • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat • 400 sayfa • 2026

Yuk Hui — Post–Avrupa (2026)

Avrupa’yı coğrafi bir kimlikten çok, modern felsefenin, bilimin ve teknolojinin kurucu kavramlarından biri olarak ele alan bir sorgulama. ‘Post–Avrupa’ (‘Post–Europe’), Avrupa’nın son iki yüzyıldır evrensellik iddiasıyla kurduğu düşünsel üstünlüğün, küreselleşme, dijitalleşme ve tekno-ekonomik dönüşümler çağında artık sürdürülemez hâle geldiğini savunuyor. Yuk Hui, Avrupa’nın krizini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, felsefenin ve teknolojinin tarihsel serüveni üzerinden değerlendiriyor. Bu çerçevede “post-Avrupa”, Avrupa’nın sonunu ilan etmekten çok, onun merkezî konumunu aşan yeni düşünme imkânlarını araştıran felsefi bir öneri olarak ortaya çıkıyor.

Kitabın çıkış noktası, teknolojinin neden olduğu dünya düzeninin insanı giderek ortak bir teknik ve ekonomik düzene bağımlı kılarken aynı zamanda yurtsuzluk (Heimatlosigkeit) duygusunu derinleştirmesi. Hui, bu yurtsuzluğu yalnızca fiziksel yer değiştirme değil, insanın kültürel ve düşünsel köklerinden uzaklaşması olarak yorumluyor. Modern teknolojinin tüm dünyayı aynı üretim ve tüketim mantığı içinde homojenleştirdiğini, yerel düşünme biçimlerini geri plana ittiğini savunuyor. Bu nedenle mesele Avrupa’yı reddetmek değil, gezegensel ölçekte farklı düşünce geleneklerinin yeniden gelişebileceği çoğulcu bir zemini aramaktır.

Eserin ilk bölümü, Avrupa felsefesinin tarihsel ruhunu ve bugün içine girdiği dönüşümü inceliyor. Hui, Heidegger, Husserl, Derrida, Simondon ve Bernard Stiegler gibi düşünürlerden hareketle Avrupa’nın felsefeyi evrensel hakikatin taşıyıcısı olarak kurduğunu, ancak teknolojinin küreselleşmesiyle bu ayrıcalıklı konumun çözüldüğünü ileri sürüyor. Bu çözülme yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda düşüncenin yeniden bireyleşmesi için yeni bir başlangıçtır. Yazar, düşünmenin görevinin artık tek merkezli evrensellik üretmek değil, farklı kültürel geleneklerin kendi özgün düşünsel potansiyellerini geliştirebilmelerini sağlamak olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümü, “Asya nedir?” sorusunu Avrupa’nın karşıtı olarak değil, Avrupa sonrası düşüncenin sınandığı felsefi bir problem olarak ele alıyor. Hui, Doğu-Batı ikiliğini aşarak Nishida Kitarō ve Mou Zongsan gibi Asyalı filozofların düşüncelerini Simondon’un bireyleşme kuramıyla birlikte değerlendiriyor. Böylece farklı kültürlerin birbirini taklit etmeden, kendi tarihsel ve teknik koşullarından hareketle evrensel düşünceye katkı sunabileceğini savunuyor. Kitabın merkezindeki “düşüncenin bireyleşmesi” kavramı da tam bu noktada ortaya çıkıyor: Her düşünce geleneği, başkasını kopyalamadan kendi özgün gelişim çizgisini kurabilmelidir.

Türkçe baskıya yazdığı sunuşta Emre Şan, Hui’nin tartışmasını Husserl’in Avrupa kavramı ve yaşam dünyası anlayışı üzerinden temellendiriyor. Avrupa’nın fenomenolojide yalnızca bir kıta değil, akıl, eleştiri ve evrensellik fikriyle özdeşleşen bir felsefe kavramı olarak kurulduğunu; ancak modern bilim ile teknolojinin yaşam dünyasını giderek anlamdan uzaklaştırmasının bu kavramı krize sürüklediğini açıklıyor. Hui’nin çalışmasının bu mirası bütünüyle reddetmediğini, aksine Avrupa’nın kendi sınırlarını aşarak çoğul düşünce biçimlerine açılmasının yollarını araştırdığını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Post–Avrupa’, Avrupa’nın tarihsel üstünlüğünü sorgulayan politik bir manifesto olmaktan ziyade, teknoloji çağında felsefenin geleceğini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Kapitalizm, dijitalleşme ve küresel teknolojik ağların oluşturduğu ortak dünyada insanın giderek derinleşen yurtsuzluğunu merkeze alan Hui, tek tip evrensellik yerine farklı kültürlerin kendi düşünsel bireyleşmelerini gerçekleştirebildiği çoğul bir gelecek tasavvuru geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Avrupa’nın ötesini değil, Avrupa mirasıyla eleştirel bir hesaplaşma üzerinden yeni bir felsefi ufku tartışmaya açıyor.

Yuk Hui — Post–Avrupa
Çeviren: Burak Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 192 sayfa • 2026

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi (2026)

Iain Robert Smith’in bu kitabı, Hollywood filmlerinin dünya sinemalarındaki etkisini kültürel emperyalizm ya da basit taklit kavramlarıyla açıklamak yerine, ulusötesi uyarlama süreçlerinin yaratıcılığı üzerinden değerlendiren karşılaştırmalı bir sinema incelemesi. Smith, Hollywood anlatılarının farklı ülkelerde birebir kopyalanmadığını; her kültürün kendi tarihsel, ekonomik ve estetik koşulları içinde bu anlatıları dönüştürerek yeniden ürettiğini savunuyor. Bu nedenle kitap, “Hollywood kültürel mimi” kavramını kültürler arasında dolaşan ve her yeni bağlamda değişime uğrayan yaratıcı bir kültürel aktarım modeli olarak ele alıyor.

Eserin kuramsal bölümü, kültürel küreselleşme, ulusötesi sinema ve telif rejimleri ekseninde yeni bir uyarlama modeli geliştiriyor. Kültürleri birbirinden tamamen ayrı ya da yalnızca egemenlik–direniş ilişkisi içinde gören yaklaşımları eleştiren Smith, kültürel alışverişin çok daha karmaşık ara süreçler içerdiğini ileri sürüyor. Hollywood’u küresel dolaşımın önemli bir merkezi olarak kabul etmekle birlikte, yerel sinemaların pasif alıcılar olmadığını; yabancı anlatıları kendi toplumsal ihtiyaçlarına göre dönüştüren etkin üreticiler olduklarını gösteriyor. Böylece uyarlamayı, tek yönlü bir etkilenme değil, karşılıklı etkileşim ve melezleşme süreci olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde Yeşilçam sineması yer alıyor. Smith, Türk sinemasındaki lisanssız Hollywood uyarlamalarını uzun yıllar hâkim olan “kopya” ya da “taklit” söyleminin ötesinde değerlendiriyor. 3 Dev Adam, Turist Ömer Uzay Yolunda, Şeytan ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmler üzerinden Yeşilçam’ın Hollywood karakterlerini ve hikâyelerini yerel kültürel kodlarla yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Sansür, düşük bütçe ve sınırlı teknik imkânlar gibi endüstriyel koşullar altında geliştirilen bu yaratıcı yeniden yazma pratiklerinin, Türk sinemasına özgü estetik ve anlatısal çözümler ürettiğini savunuyor. Böylece Yeşilçam’ın yalnızca Hollywood’u kopyalamadığını, onu dönüştürerek kendine mal ettiğini ortaya koyuyor.

Smith, bu yaklaşımı Filipin ve Hint sinemalarıyla yaptığı karşılaştırmalarla genişletiyor. Filipin sinemasında Hollywood ikonografisinin çoğu zaman görsel benzerlikler ve parodi aracılığıyla yeniden üretildiğini; bunun hem yerel pazarın hem de uluslararası telif rejimlerinin etkisiyle şekillendiğini belirtiyor. Bollywood ise Hollywood’un görsel dünyasını değil, daha çok anlatı yapılarını ödünç alıyor; bunları şarkılar, melodram, aile ilişkileri ve yerel yıldız sistemiyle yeniden kurarak özgün Hint sinema formuna dönüştürüyor. Böylece aynı Hollywood kaynağı, her ülkede farklı endüstriyel koşullar ve kültürel beklentiler doğrultusunda farklı biçimlerde yaşamını sürdürüyor.

Sunuş ve önsöz bölümleri, kitabın temel amacını daha da belirginleştiriyor. Smith, Yeşilçam filmleriyle ilk karşılaşmasının ardından bu yapımların alay konusu olmaktan çok, dünya sinemasındaki kültürlerarası dolaşımı anlamak için benzersiz örnekler sunduğunu fark ettiğini anlatıyor. Uzun yıllar kültürel utanç olarak görülen bu filmlerin bugün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, dijital restorasyonlar ve yeni gösterimler sayesinde Yeşilçam uyarlamalarının dünya sinema tarihindeki yerinin daha görünür hâle geldiğini vurguluyor. Mesut Bostan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı da uyarlama kavramına yönelik akademik bakışın değiştiğini, Yeşilçam’ın artık eksik bir Hollywood kopyası olarak değil, yaratıcı melezleşmenin başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Hollywood Taklidi’ (‘The Hollywood Meme’), Hollywood’un küresel etkisini tek yönlü kültürel hâkimiyet olarak açıklamak yerine, farklı ulusal sinemaların yabancı anlatıları kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde dönüştürme becerilerine odaklanıyor. Yeşilçam, Filipin ve Hint sinemalarını karşılaştırmalı biçimde inceleyen Smith, uyarlamanın yaratıcı bir kültürel üretim biçimi olduğunu; “Hollywood kültürel mimi”nin her yeni kültürde değişerek yerel anlamlar kazandığını gösteriyor. Böylece kitap, dünya sinemasını özgünlük ile taklit arasındaki basit karşıtlıkların ötesine taşıyarak, kültürel alışverişin, melezleşmenin ve yaratıcı yeniden üretimin dinamiklerini açıklayan önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Iain Robert Smith — Hollywood Taklidi: Dünya Sinemasında Ulusötesi Uyarlamalar
Çeviren: Merve Yalçın Pelit • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 288 sayfa • 2026

 

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket (2026)

Richard Sorabji ‘Madde, Uzay ve Hareket’ adlı eserinde, Antik Çağ doğa felsefesinin üç temel kavramı olan madde, uzay ve hareketi yalnızca tarihsel gelişimleri içinde incelemekle yetinmiyor; bu kavramların Orta Çağ, İslam düşüncesi ve modern fiziğe uzanan etkilerini de ayrıntılı biçimde takip ediyor. Newton’un kendiliğinden açık kabul ettiği bu kavramların, aslında yüzyıllar boyunca süren yoğun tartışmaların ürünü olduğunu gösteriyor. Sorabji’ye göre Antik Çağ fizik kuramları, yalnızca geçmişe ait düşünceler değil, günümüz metafizik ve fizik tartışmalarının köklerini oluşturan canlı entelektüel miraslardır.

Kitabın ilk bölümü, maddenin doğası üzerine geliştirilen teorileri ele alıyor. Sorabji, Aristoteles, Stoacılar, Yeni Platoncular ve Philoponos gibi düşünürlerin maddeyi nasıl tanımladıklarını karşılaştırıyor. Özellikle cismin yalnızca maddi bir kütle değil, özelliklerle donanmış bir uzam ya da nitelikler bütünü olarak anlaşılabileceği yönündeki görüşleri inceliyor. Stoacıların cisimlerin aynı mekânda birlikte bulunabileceğini savunan karışım teorisini Aristoteles’in karşıt yaklaşımıyla karşılaştırarak bu tartışmaların modern alan teorileriyle beklenmedik benzerlikler taşıdığını ileri sürüyor. Böylece antik metafiziğin, çağdaş fiziksel gerçeklik anlayışına sanıldığından daha yakın olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm, uzayın ve mekânın mahiyeti üzerine odaklanıyor. Aristoteles’in sonlu, hareketsiz ve boşluğu reddeden mekân anlayışına karşı Stoacılar, Pythagorasçılar ve özellikle Philoponos tarafından geliştirilen alternatif görüşler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Sorabji, sonsuz uzayın imkânı, evren dışındaki mekânın varlığı, boşlukta hareket ve uzayın eylemsizliği gibi meselelerin yalnızca antik kozmolojiyi değil, daha sonraki bilimsel düşüncenin gelişimini de derinden etkilediğini savunuyor. Ayrıca Antik Çağ filozoflarının modern anlamdaki kapalı uzay kavramına ulaşamamış olsalar da, dikkat çekici biçimde kapalı zaman fikrine yaklaşan özgün tartışmalar geliştirdiklerini gösteriyor.

Son bölümde hareket problemi ele alınıyor. Sorabji, Aristoteles’in doğal ve zorlamalı hareket açıklamalarını ayrıntılı biçimde çözümlerken, Philoponos’un geliştirdiği impetus (yüklenmiş kuvvet) teorisinin klasik fiziğin en önemli kırılmalarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Hareketin sürekliliğini dışsal itici kuvvet yerine cismin kazandığı içsel kuvvetle açıklayan bu yaklaşımın, daha sonra Orta Çağ fiziğini ve modern mekanik düşüncesini etkilediğini gösteriyor. Aynı zamanda Yeni Platoncuların Aristoteles’i Platon’la uzlaştırma çabalarının, İslam filozofları ve Orta Çağ Hristiyan düşünürleri aracılığıyla Avrupa düşüncesine aktarılan yeni yorumlara zemin hazırladığını açıklıyor.

Sorabji, kitap boyunca Aristoteles’i merkeze alsa da Stoacılar, Epikürosçular, Pythagorasçılar, Philoponos ve Yeni Platoncular arasındaki süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendiriyor. Antik düşünceyi durağan bir miras olarak değil, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir tartışma alanı olarak ele alıyor.

‘Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri’ (‘Matter, Space And Motion: Theories in Antiquity and Their Sequel’), antik doğa felsefesinin yalnızca tarihini anlatan bir çalışma olmaktan çıkarak, maddenin yapısı, uzayın gerçekliği ve hareketin ilkeleri üzerine yürütülen çağdaş felsefi ve bilimsel tartışmaları anlamaya katkı sağlayan kapsamlı bir başvuru eseri niteliği kazanıyor.

Richard Sorabji — Madde, Uzay ve Hareket: Antik Teoriler ve Takipçileri
Çeviren: Selime Çınar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 360 sayfa • 2026

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması (2026)

Brezilya sinemasını yalnızca önemli yönetmenler ya da ünlü filmler üzerinden değil, devlet politikaları, toplumsal dönüşümler, popüler türler, yıldız sistemi ve ulusal kimlik tartışmaları ekseninde ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Lisa Shaw ve Stephanie Dennison “ulusal sinema” kavramını Brezilya örneği üzerinden yeniden değerlendirirken, ülkenin sinema tarihini siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle birlikte inceliyor. Kitap, Brezilya sinemasının Hollywood karşısındaki konumunu, Portekizce dilinin ulusal kimliğe katkısını ve ulusötesi eğilimlere rağmen yerel toplumsal bağlamın belirleyici önemini vurguluyor. Böylece Brezilya sinemasının yalnızca sanat filmlerinden değil, popüler yapımlarından ve seyirci kültüründen de oluşan zengin bir gelenek olduğu gösteriliyor.

‘Brezilya Ulusal Sineması’ (‘Brezilian National Cinema’), Brezilya sinemasının gelişimini Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan siyasal dönemler üzerinden izliyor. Devletin sansür, teşvik ve kurumsal yapılanmalar aracılığıyla sinemaya müdahalesi; Vargas dönemi, askerî diktatörlük yılları ve yeniden demokratikleşme süreci bağlamında ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Instituto Nacional de Cinema ve Embrafilme gibi kurumların ulusal film üretimindeki rolleri, televizyonun yükselişi, küreselleşme ve yeni destek mekanizmalarının sektörü nasıl dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Böylece sinemanın yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda ulus inşasının ve kültürel politikanın önemli araçlarından biri olduğu ortaya konuyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, Brezilya sinemasının tarihini yalnızca uluslararası alanda ün kazanan Cinema Novo hareketine indirgememesidir. Erken dönem öncü yönetmenlerden başlayarak chanchada müzikalleri, pornochanchada, korku sineması ve popüler komedi gibi uzun süre ihmal edilmiş türlere geniş yer veriliyor. Cinema Novo hareketi, toplumsal eşitsizlikleri ve ulusal kimliği sorgulayan estetik ve politik bir kırılma olarak incelenirken, Glauber Rocha ve Vidas Secas gibi yapıtların uluslararası etkisi de değerlendiriliyor. Ancak yazarlar, Brezilya sinemasının canlılığını yalnızca sanat sinemasına değil, geniş izleyici kitlesine ulaşan popüler filmlere de borçlu olduğunu özellikle vurguluyor.

Son bölümde ise Brezilya’nın yıldız sistemi, ulusal kimliğin beyaz perdedeki temsilleri üzerinden ele alınıyor. Carmen Miranda, Grande Otelo, Oscarito, Sônia Braga ve Mojica Marins gibi isimler; etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf ve ulusal aidiyet tartışmaları çerçevesinde değerlendiriliyor. Yerli ikonlarla uluslararası yıldızların temsil biçimleri karşılaştırılıyor; Brezilya kimliğinin farklı dönemlerde nasıl yeniden üretildiği gösteriliyor. Shaw ve Dennison, Brezilya sinemasının sürekli değişen siyasal koşullara rağmen üretim sürekliliğini koruduğunu, uluslararası başarılar kazanırken yerel kültürel köklerinden kopmadığını savunuyor. Böylece eser, Brezilya sinemasını devlet politikaları, popüler kültür, sanat sineması ve kimlik tartışmalarını bir araya getiren çok katmanlı bir ulusal kültür alanı olarak yeniden tanımlanıyor.

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 392 sayfa • 2026

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi (2026)

Andrei Marmor ‘Hukuk Felsefesi’ adlı eserinde hukuk felsefesinin tarihini kronolojik biçimde anlatmak yerine, hukukun doğasına ilişkin temel sorunları çağdaş analitik hukuk felsefesinin tartışmaları üzerinden inceliyor. Kitabın odağında iki temel soru yer alıyor: Bir hukuk normunu geçerli kılan nedir ve hukuk insanlara hangi anlamda bağlayıcı nedenler sunar? Marmor, bu soruları özellikle hukuki pozitivizm perspektifinden ele alırken Hans Kelsen, H.L.A. Hart, Joseph Raz ve Ronald Dworkin gibi düşünürlerin görüşlerini karşılaştırıyor; pozitivist geleneği savunurken onu içeriden eleştirmeyi de ihmal etmez. Böylece eser, hukuk ile ahlak, otorite, yorum ve normatiflik arasındaki ilişkileri berrak bir kavramsal çözümlemeyle tartışıyor.

Kitabın ilk bölümleri hukuki geçerlilik sorununa ayrılmış. Marmor’a göre hukukun ne olduğuna ilişkin açıklamalar, hukukun geçerlilik ölçütünü toplumsal olgular temelinde açıklamak zorundadır. Bu nedenle hukuk, yalnızca egemenin buyruğuna indirgenemez; onu var eden şey, toplum içinde yerleşmiş kurallar, kurumlar ve uzlaşımlardır. Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” ile temel norm kavramını yeniden değerlendiren Marmor, hukukun başka disiplinlere indirgenmesini reddederken hukuki geçerliliğin yine de toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Hart’ın tanıma kuralı ve Raz’ın otorite anlayışı da bu çerçevede ele alınarak hukukun kurumsal yapısı açıklanıyor.

Eserin ikinci ekseni hukukun normatifliği, yani bireyler için neden bağlayıcı sayıldığı meselesi. Hukukun insanlara eylem nedenleri sunduğunu kabul eden Marmor, bu bağlayıcılığın zorunlu olarak ahlaki olmadığını ileri sürüyor. Ronald Dworkin’in hukukun yalnızca kurallardan değil, ahlaki ilkelerden de oluştuğu yönündeki yaklaşımını ayrıntılı biçimde tartışıyor; hukuki geçerliliğin ahlaki doğrulukla belirlenemeyeceğini savunarak dışlayıcı (sert) hukuki pozitivizm çizgisini geliştiriyor. Ahlaki ilkelerin yargıçlar tarafından kullanılabileceğini kabul etse de bunların hukukun geçerlilik ölçütünü oluşturmadığını vurguluyor.

Son bölümlerde Marmor, hukuk felsefesinin kendisinin normatif olup olmadığı sorusunu ele alıyor ve hukuki pozitivizmin etik temellerini, yöntemsel varsayımlarını ve işlevsel gerekçelerini tartışıyor. Ardından hukukun dili ve yorumu üzerinde durarak her hukuki metnin sürekli yoruma ihtiyaç duymadığını, ancak belirsizlik, norm çatışmaları ve dilin semantik ya da pragmatik sınırları ortaya çıktığında yorumun kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor. Böylece hukuk dilinin yapısı ile hukuki muhakeme arasındaki ilişkiyi çözümleyen eser, hukukun yalnızca kurallar bütünü değil, toplumsal kurumlar, otorite ilişkileri ve dilsel pratikler içinde işleyen karmaşık bir normatif düzen olduğunu ortaya koyuyor. Analitik üslubu ve problem merkezli yaklaşımıyla ‘Hukuk Felsefesi’ (‘Philosophy Of Law’), çağdaş hukuki pozitivizmin temel kavramlarını açıklarken, hukukun doğasını anlamaya yönelik en önemli soruları sistematik biçimde tartışan kapsamlı bir giriş kitabı niteliği taşır.

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi: Hukukun Doğasına Dair Pozitivist Bir Soruşturma
Çeviren: Erdoğan Önen • Vakıfbank Kültür Yayınları
Hukuk • 272 sayfa • 2026

Erica Shumener — Özdeşlik (2026)

Erica Shumener ‘Özdeşlik’ (‘Identity’) adlı kitabında metafiziğin en temel problemlerinden biri olan özdeşlik kavramını sistematik biçimde ele alıyor. Kitap, iki nesnenin ya da iki kişinin hangi koşullarda gerçekten aynı sayılabileceği sorusundan hareket ediyor ve özdeşlik ölçütlerinin felsefedeki yerini tartışıyor. Bir kişinin zaman içinde geçirdiği değişimlere rağmen aynı kişi olarak kalması, bir nesnenin parçaları değişse bile varlığını sürdürmesi ya da bir maddenin farklı bir biçime dönüşmesi gibi örnekler üzerinden özdeşlik probleminin gündelik deneyimlerin ötesine uzanan metafizik sonuçları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir saç telini kaybeden Leyla, hâlâ aynı Leyla mıdır? Shumener, özdeşlik sorununu yalnızca soyut bir mantık problemi olarak değil, nesnelerin varlığına ve bireyselliğine ilişkin temel bir soru olarak değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümü, özdeşlik ölçütlerinin ne olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını ve farklı türlerini inceliyor. Yazar, bazı ölçütlerin yalnızca iki şeyin özdeş olup olmadığını belirlemeye çalıştığını, bazılarının ise bunun nedenini de açıklamayı amaçladığını savunuyor. Özdeşlik ölçütlerinin kişi, madde, sanat eseri ya da fiziksel nesne gibi farklı varlık türleri için aynı biçimde işlemeyebileceğini vurguluyor ve her metafizik kuramın benimsediği varlık anlayışına göre farklı ölçütler geliştirdiğini gösteriyor.

İkinci bölüm, Leibniz Yasası’nın en yaygın kabul gören yönü olan özdeşlerin ayırt edilemezliği ilkesini ele alıyor. Bu ilkeye göre özdeş iki şey bütün özelliklerini paylaşmak zorunda bulunuyor. Shumener, bu ilkeye dayanan klasik argümanları ayrıntılı biçimde çözümlüyor, çeşitli düşünce deneylerini değerlendiriyor ve görünürde ilkeye aykırı duran örneklerin gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığını tartışıyor. Ayrıca çağdaş metafizikte bu ilkenin nasıl yeniden yorumlandığını da inceliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kitabın ağırlık noktası olan ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesi ele alınıyor. Yazar, bütün özellikleri ortak olan iki nesnenin gerçekten tek ve aynı nesne sayılıp sayılamayacağını sorguluyor. Bu görüşe yöneltilen karşı örnekleri, simetrik evren senaryolarını ve bireyleşme problemini ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Leibniz Yasası’nı savunan ve reddeden çağdaş yaklaşımları karşılaştırıyor; özdeşliği açıklamak için önerilen alternatif ilkeleri ve hiçbir genel özdeşlik ölçütünün bulunamayabileceği ihtimalini de tartışıyor.

Shumener, sonuç bölümünde özdeşlik probleminin tek ve kesin bir çözümünün bulunmadığını, buna rağmen özdeşlik ölçütlerinin metafizik araştırmalar için vazgeçilmez kavramsal araçlar sunduğunu savunuyor. Kitap, Leibniz Yasası’nın hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyarken, özdeşlik tartışmalarının yalnızca mantık alanını değil, kişisel kimlikten nesnelerin bireyselliğine kadar uzanan geniş bir felsefi alanı aydınlattığını gösteriyor. Açık anlatımı ve sistematik yapısıyla eser, çağdaş metafizikte özdeşlik tartışmalarına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş niteliği taşıyor.

Erica Shumener — Özdeşlik
Çeviren: Emre Çeliker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin (2026)

John King Fairbank ve Merle Goldman’ın bu eseri, Çin uygarlığının binlerce yıllık gelişimini siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet’ (‘China: A New History’), arkeolojik bulgulardan başlayarak imparatorluk düzeninin oluşumunu, Konfüçyanizmin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü, Budizmin etkisini ve Song, Ming ile Qing hanedanları boyunca şekillenen yönetim anlayışını inceliyor. Yazarlar, Çin’in uzun ömürlü siyasal istikrarını sağlayan kurumları, bürokratik yapıyı ve toplumsal örgütlenmeyi açıklarken, bu düzenin zaman içinde karşılaştığı iç ve dış sorunları da tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Fairbank ve Goldman, 17. yüzyıldan itibaren Çin’in Batı dünyasıyla giderek yoğunlaşan temaslarının geleneksel düzen üzerinde yarattığı baskıyı ayrıntılı biçimde ele alıyor. Nüfus artışı, ekonomik dengesizlikler, isyanlar, dış müdahaleler ve reform girişimleri, Qing Hanedanı’nın çözülüşünü hazırlayan başlıca dinamikler olarak öne çıkıyor. Ardından Cumhuriyet’in kuruluşu, savaş ağaları dönemi, milliyetçi hareketler, Japon işgali ve Çin Komünist Partisi’nin yükselişi, yalnızca siyasal olaylar dizisi olarak değil, modern Çin kimliğinin oluşum süreci olarak yorumlanıyor.

Kitabın son bölümleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlayan yeni dönemi kapsamlı biçimde inceliyor. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi radikal siyasal deneyimlerin toplumsal sonuçları, Mao sonrası reformların ekonomi ve devlet yapısında yarattığı dönüşümlerle birlikte ele alınıyor. Çin’in küresel sistemde yeniden güç kazanmasını yalnızca ekonomik büyümeyle açıklamayan eser, tarihsel mirasın, devlet geleneğinin ve toplumsal sürekliliğin bu yükselişteki belirleyici rolünü de vurguluyor.

Kitabın önemli özelliklerinden biri, olayları yalnızca kronolojik olarak aktarmak yerine bunların nedenlerini ve uzun vadeli etkilerini tartışmasıdır. Fairbank, Çin’in modernleşmesini büyük ölçüde Batı ile karşılaşmasının doğurduğu dönüşümler üzerinden açıklarken, kitabın editörü de bu yaklaşımın güçlü yanlarını ve postkolonyal tarihçilik tarafından yöneltilen eleştirileri de okuyucuya sunuyor. Böylece eser, yalnızca Çin tarihini anlatmakla kalmıyor; tarih yazımının nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı bakış açılarının aynı geçmişi nasıl farklı biçimlerde yorumlayabileceğini de düşündürüyor.

Merle Goldman’ın genişletilmiş baskıya eklediği değerlendirmeler ise Mao sonrası reform dönemini daha kapsamlı biçimde ele alarak Fairbank’in görüşlerini güncelliyor ve Çin’in geleceğine ilişkin farklı yorumlar sunuyor. Bu yönüyle kitap, hem klasik bir tarih anlatısı hem de Çin’in geçmişiyle bugünkü küresel konumu arasındaki sürekliliği anlamaya yardımcı olan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Çin’in siyasal kurumlarını, kültürel mirasını ve modernleşme serüvenini uzun erimli bir perspektifle açıklayan eser, ülkenin tarihsel gelişimini bütüncül bir çerçevede kavramak isteyen okurlar için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olmayı sürdürüyor.

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet
Çeviren: Aişe Handan Konar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026