Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell (2026)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, yalnızca telefonun mucidinin biyografi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda 19. yüzyılın bilimsel heyecanını, iletişim teknolojilerindeki dönüşümü ve insan sesini anlama çabasını da merkeze alan kapsamlı bir çalışma. ‘Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma’, Bell’i yalnızca bir mucit olarak değil, eğitimci, araştırmacı ve iletişim tutkunu çok yönlü bir düşünür olarak ele alıyor. Özellikle işitme engellilerle kurduğu bağın, onun bilimsel çalışmalarının merkezinde yer aldığı vurgulanıyor.

Pasachoff, Bell’in çocukluk yıllarından başlayarak aile çevresinin onun düşünsel gelişimindeki etkisini ayrıntılı biçimde inceliyor. Konuşma terapisti bir babanın ve işitme engelli bir annenin çocuğu olarak büyüyen Bell, sesi yalnızca fiziksel bir olgu değil, insanlar arasında bağ kuran yaşamsal bir araç olarak görüyordu. Kardeşlerinin erken ölümleri ve ailenin sağlık kaygıları nedeniyle Kanada’ya taşınması, Bell’in hayatında belirleyici dönemeçler hâline geliyor. Daha sonra Boston’daki öğretmenlik yıllarında işitme engelli öğrencilerle çalışması, onun hem eğitim anlayışını hem de teknik araştırmalarını derinden etkiliyor.

Kitapta Bell’in telefonu geliştirme süreci ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Bell’in temel amacı yalnızca yeni bir cihaz üretmek değil, insan sesini uzak mesafelere taşıyabilen bir iletişim sistemi kurmaktı. Bu süreçte telgraf teknolojisini geliştirme çabaları, ses titreşimleri üzerine yaptığı deneyler ve elektrikle ses aktarımına yönelik araştırmaları önemli bir yer tutuyor. Pasachoff ayrıca Bell’in Elisha Gray ile yaşadığı patent rekabetine de değinerek telefonun icadı etrafındaki tartışmaları dengeli bir biçimde aktarıyor. Bell’in patent başvurusunun zamanlaması ve “konuşan telgraf” fikri üzerindeki hak iddiaları, bilim tarihindeki en tartışmalı rekabetlerden biri olarak ele alınıyor.

Bununla birlikte kitap, Bell’in yalnızca telefonla sınırlı olmayan çalışmalarını da inceliyor. Fotofon gibi ışık üzerinden ses iletimini hedefleyen deneyleri, havacılık alanındaki araştırmaları ve uçuş teknolojilerine duyduğu ilgi, onun sürekli yeni bağlantılar kurmaya çalışan yaratıcı zihnini ortaya koyuyor. Pasachoff, Bell’in bilimsel merakını dönemin fizik bilgisiyle ilişkilendirerek ses, titreşim ve iletişim teknolojilerinin temel prensiplerini anlaşılır biçimde açıklıyor.

Ancak kitabın en güçlü yönlerinden biri, Bell’in kendi gözünde en önemli başarısının telefon değil, işitme engelliler için yaptığı çalışmalar olduğunu göstermesi. Bell, iletişimi yalnızca teknik bir mesele olarak değil, insanların toplumsal hayata katılımını mümkün kılan insani bir ihtiyaç olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle eğitim yöntemleri geliştirmeye, işitme engellilerin konuşma becerilerini desteklemeye ve onların dünyayla bağ kurmasını kolaylaştıracak araçlar üretmeye büyük önem verdi.

Kitap, modern iletişim çağının doğuşunu bir mucidin kişisel hikâyesi üzerinden anlatırken, bilimin insan ilişkilerini dönüştürme gücünü de gözler önüne seriyor. Kitap, Bell’i yalnızca telefonun mucidi olarak değil, insanları birbirine bağlama fikrini hayatının merkezine yerleştiren bir düşünce insanı olarak yeniden değerlendiriyor.

Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma
Çeviren: Mustafa Gül • Vakıfbank Kültür Yayınları
Biyografi • 160 sayfa • 2026

 

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat (2026)

Jonathan Kramnick’in adlı kitabı, edebiyat eleştirisinin ne olduğu ve nasıl bilgi ürettiği sorusunu yeniden düşünmeye açıyor. Kramnick, eleştiriyi yalnızca metinleri açıklayan bir etkinlik olarak değil, kendine özgü bir yönteme sahip, pratik bir bilgi üretim alanı olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımda eleştiri, başka disiplinlere indirgenemeyen bağımsız bir düşünme ve yazma pratiği olarak öne çıkıyor.

‘Eleştiri ve Hakikat’te (‘Criticism and Truth’), özellikle “yakın okuma” kavramı yeniden ele alınıyor. Kramnick’e göre okuma, yalnızca dikkatli bir bakış değil; yazma eylemiyle iç içe geçmiş, bedensel ve üretken bir süreç olarak işliyor. Bilgi, metnin içinde pasif biçimde beklemiyor; eleştirmenin metinle kurduğu etkileşim, yazı ve performans yoluyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle eleştirel bilgi, sonuçtan çok süreçte, yorumdan çok uygulamada şekilleniyor. Eleştiri, metinlere dışarıdan bakan bir yorum değil, onların dilsel dünyasına katılan yaratıcı bir pratik haline geliyor.

Önsözde Kramnick, amacının tarihsel bir karşılaştırma yapmak değil, güncel edebiyat çalışmalarına odaklanarak eleştirinin metodolojik özgüllüğünü netleştirmek olduğunu vurguluyor. Her disiplinin dünyayı anlamaya farklı bir katkı sunduğunu belirten yazar, edebiyat eleştirisinin de kendine özgü araçlarıyla bilgi ürettiğini savunuyor. Bu bağlamda kitap, eleştiriyi savunmak için onun nasıl çalıştığını, hangi yöntemlerle anlam ürettiğini ve akademik dünyada nasıl bir yer tuttuğunu açıklamaya yöneliyor.

Sonuç olarak eser, eleştiriyi pasif bir yorumlama etkinliği olmaktan çıkarıp aktif bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Edebiyat eleştirisinin hem yöntemini hem de epistemolojik değerini tartışarak, alandaki güncel tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor ve eleştirinin neden vazgeçilmez bir bilgi pratiği olduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat: Edebiyat Çalışmalarında Yöntem Üzerine
Çeviren: İrem G. Şalvarcı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat Kuramı • 156 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma (2026)

Dag Nikolaus Hasse’in bu kapsamlı çalışması, Rönesans döneminde Avrupa’nın Arap bilim ve felsefesiyle olan ilişkisini basit bir “ilgi yoktu” anlatısından çıkarıp karmaşık bir tarihsel sürece dönüştürüyor. Avrupa’da Rönesans’la birlikte sadece antik Yunan ve Roma mirasına dönüş olduğu varsayılırken Hasse, Arapça bilimsel ve felsefi geleneklerin etkisinin hem zirveye ulaştığını hem de aynı dönemde sistematik olarak bastırıldığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümünde Hasse, 15. ve 16. yüzyıllarda Arapça yazarların Latince çevirilerinin nasıl çoğaldığını, tıp, felsefe ve astroloji gibi alanlarda Avrupa düşünce dünyasında yer aldığını belgeliyor. Bu dönemde İbn Sînâ (Avicenna), İbn Rüşd (Averroes) gibi önemli isimlerin eserleri üniversite müfredatlarında okunuyor, bilim insanları tarafından referans alınıyordu. Bu başarılı etki, dönemin bilimsel söyleminde Arap bilim ve düşüncesinin ciddi katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Buna karşın ikinci büyük eksen, bu etkiyi yok saymaya, unutturmaya ve ideolojik olarak saf dışı bırakmaya yönelik gayretleri inceliyor. Hasse’e göre Rönesans hümanistlerinin bazı kesimleri, Arap bilimini Grek geleneğinden sapma, dilsel bozulma ya da din dışılık ile suçlayarak reddetmeye çalıştı. Bu polemikler, Arap kökenli bilimsel mirası tarihten silme eğilimini besledi ve Avrupa’nın entelektüel tarihi anlatımında Arap desteğini ikincil kıldı.

‘Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe’ (‘Success and Suppression: Arabic Sciences and Philosophy in the Renaissance’), Arap bilim ve felsefesinin etkisinin tek düze bir çizgi olmadığını vurguluyor: bazı gelenekler baskıya rağmen Avrupa’da gelişmeye devam etti, bazıları ise ideolojik ve bilimsel gerekçelerle zayıfladı. Böylece Hasse, Rönesans’ın Arap etkisini hem tarihsel hem kavramsal olarak yeniden düşünmeye davet ediyor; bu etki sadece geçmişin bir parantezi değil, Avrupa düşüncesinin şekillenmesinde merkezi bir rol oynayan bir miras olarak okunmalı.

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe
Çeviren: Mehmet Zahit Tiryaki • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 600 sayfa • 2026

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama (2026)

Armond Duwell bu çalışmada fizik ile hesaplama arasındaki ilişkiyi yalnızca teknik bir kesişim alanı olarak değil, felsefi bir problem olarak ele alıyor. Temel sorusu şu oluyor: Fiziksel dünya hesaplamanın sınırlarını mı belirliyor, yoksa hesaplama kavramı fiziksel teorilerin içinde mi şekilleniyor? Bu çerçevede klasik hesaplama kuramından kuantum bilgi teorisine uzanan geniş bir tartışma yürütüyor.

‘Fizik ve Hesaplama’ (‘Physics and Computation’), klasik bilgisayar modellerinin dayandığı Turing geleneğini hatırlatarak başlıyor. Hesaplanabilirlik kavramının matematiksel çerçevesini özetliyor ve bunun fiziksel süreçlerle nasıl ilişkilendirildiğini sorguluyor. Duwell’e göre çoğu yaklaşım, hesaplamayı soyut bir biçimsel sistem olarak ele alıyor; oysa gerçek hesaplama her zaman fiziksel bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle hesaplama sınırlarını tartışırken fizik yasalarını hesaba katmak gerekiyor.

Eserin merkezinde kuantum hesaplama tartışması yer alıyor. Kuantum mekaniğinin sunduğu süperpozisyon ve dolanıklık gibi özelliklerin, klasik hesaplama sınırlarını aşıp aşmadığını analiz ediyor. Duwell, kuantum bilgisayarların bazı problemleri daha hızlı çözebildiğini kabul ediyor; ancak bunun hesaplanabilirliğin sınırlarını kökten değiştirdiği iddiasına temkinli yaklaşıyor. Fiziksel imkân ile mantıksal olanak arasındaki ayrımı netleştiriyor.

Kitap ayrıca “hiper-hesaplama” iddialarını, yani Turing sınırlarını aşan fiziksel süreçler olabileceği tezini de inceliyor. Görelilik kuramı veya sürekli niceliklere dayanan modeller üzerinden geliştirilen bu görüşlerin hem fiziksel hem kavramsal sorunlarını tartışıyor. Sonuçta Duwell, hesaplama kavramının fiziksel teorilerle karşılıklı bir etkileşim içinde geliştiğini savunuyor.

Bu çalışma, bilgi felsefesi, fizik felsefesi ve bilgisayar bilimi arasındaki kesişimi sistematik biçimde ele alması bakımından önemli. Hesaplamanın doğası üzerine yürütülen çağdaş tartışmaları berraklaştırarak, fiziksel gerçekliğin bilişsel ve teknik sınırlarımızı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Armond Duwell — Fizik ve Hesaplama
Çeviren: Fazilet Fatıma Alçık • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 132 sayfa • 2026

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi (2026)

Marcus Graf’in adlı kitabı, Batı sanat dünyası ile Osmanlı ve Türkiye’deki sergicilik pratiklerini karşılaştırmalı bir perspektifle ele alıyor. Sergiyi yalnızca sanat eserlerinin sunulduğu teknik bir alan olarak değil, kültürel, ideolojik ve politik anlamlar üreten bir yapı olarak yorumluyor. Graf, sergilerin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını, hangi düşünsel gelenekler içinde şekillendiğini ve farklı coğrafyalarda nasıl farklı işlevler kazandığını analiz ediyor.

‘Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi’ (‘Ausstellungen, Gestern Und Heute, Hier Und Dort: Eine Vergleichende Analyse Der Ausstellungsgeschichten Im Westlichen Kunstraum Und In Der Türkei’), Batı’daki sergi tarihinin müzeleşme, kamusal alan, modernizm ve ulus-devlet inşasıyla kurduğu ilişkiyi incelerken, Türkiye’deki sergileme kültürünün daha geç ve farklı toplumsal dinamikler içinde oluştuğunu gösteriyor. Sergiler, Batı bağlamında kamusal bilinç, estetik eğitim ve kültürel temsil alanı olarak gelişirken, Türkiye’de daha çok modernleşme, kültürel dönüşüm ve kurumsallaşma süreçleriyle iç içe ilerliyor. Graf, bu farkların sadece estetik tercihlerden değil, tarihsel deneyimlerden, siyasal yapılardan ve kültürel sürekliliklerden kaynaklandığını vurguluyor.

Eser, sergiyi tarafsız bir “sunum mekânı” olarak değil, anlam üreten, ideoloji taşıyan ve kültürel hiyerarşiler kuran bir alan olarak ele alıyor. Böylece sergiler, sanatın pasif olarak gösterildiği yerler değil, toplumsal değerlerin üretildiği aktif mekânlar olarak konumlanıyor. Kitap, sergi tarihini mekân, iktidar, kültür ve kimlik ilişkileri üzerinden okuyan karşılaştırmalı yaklaşımıyla hem Batı sanat tarihi hem de Türkiye’de sergi kültürünün anlaşılması açısından önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marcus Graf — Batı’da ve Türkiye’de Sergicilik Tarihi: Karşılaştırmalı Bir Analiz
Çeviren: Emre Güler • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sanat • 232 sayfa • 2026

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi (2026)

Niels C. M. Martens’in bu eseri, uzunluk, kütle, yük ve zaman gibi fiziksel büyüklüklerin yalnızca ölçüm araçları değil, doğanın nasıl anlaşıldığını belirleyen temel kavramsal yapılar olduğunu gösteriyor. Kitap, fiziksel niceliklerin mutlak varlıklar mı yoksa yalnızca oranlar ve ilişkiler üzerinden mi anlam kazandığını sorguluyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin merkezinde yer alan bu büyüklüklerin metafizik temelleri, ölçüm, temsil ve anlam üretimi üzerinden yeniden düşünülüyor.

Martens, fiziksel büyüklüklerin birimlere bağlı olarak ifade edilmesini, yalnızca teknik bir ölçüm problemi olarak değil, ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Kütle, uzunluk ve yük gibi niceliklerin tek başına değil, ilişkisel yapılar içinde anlam kazandığını savunuyor. Bu yaklaşım, doğayı mutlak büyüklüklerden oluşan bir evren olarak değil, karşılıklı oranlar ve ilişkiler ağı olarak okuyor. Böylece bilimsel gerçeklik, nesnelerin sahip olduğu sabit nitelikler üzerinden değil, aralarındaki yapısal bağlar üzerinden tanımlanıyor.

‘Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi’ (‘Philosophy of Physical Magnitudes’), modern bilimin dayandığı niceliksel dili felsefi olarak çözümleyerek, fiziksel büyüklüklerin yalnızca deneysel değil, aynı zamanda kavramsal ve metafiziksel yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Martens, bilimin dünyayı sayılarla betimleme biçiminin, doğayı nasıl düşündüğümüzü doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, bilim felsefesi ile metafiziği buluşturan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor ve fiziksel niceliklerin doğasına dair tartışmaları derinleştiriyor. Kitap, modern bilimin kavramsal temellerini sorgulayan çalışmalar içinde neden merkezi bir yerde durduğunu açık biçimde gösteriyor.

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi
Çeviren: Mustafa Bayrak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 96 sayfa • 2026

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar (2026)

Hüseyin Al ve Şevket Kamil Akar imzalı, ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’ adlı çalışma, Osmanlı mali ve iktisat tarihinin merkezinde yer alan sarrafları, klişelere indirgenmiş bir figür olmaktan çıkarıp kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, sarraflığı yalnızca para bozan esnaf pratiği olarak değil; lonca örgütlenmesi, gedik sistemi, nizamnameler, hukuki statüler ve ekonomik işlevler üzerinden şekillenen çok katmanlı bir finansal alan olarak ele alıyor.

Eserin omurgasını, “sarraf” kavramının tarihsel anlam dünyasının yeniden kurulması oluşturuyor. Galata bankerleriyle sarrafların birbirine karıştırılmasından doğan anakronik anlatılar çözülürken, mesleğin semantik dönüşümü, kurumsal sınırları ve tarihsel sürekliliği titizlikle izleniyor. Böylece sarraflar, ideolojik önyargılarla üretilmiş stereotiplerden arındırılarak, Osmanlı finans sisteminin özgün aktörleri olarak konumlandırılıyor.

Kitap, lonca yapıları, gedik düzeni, kumpanya sarrafları, köşe sarrafları, gümüşçüler, nizamnameler ve düzenleyici mekanizmalar üzerinden İstanbul’daki sarraflık alanının nasıl örgütlendiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Para değişimi, iltizam finansmanı, mesleki imtiyazlar, yetki çatışmaları ve düzenleme pratikleri, sarraflığın yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alan olduğunu gösteriyor.

Önsözde vurgulanan temel yönelim, literatürde yanlış temeller üzerine inşa edilmiş anlatıları dönüştürmek ve sarraflık çalışmalarını sağlam bir tarihsel zemine oturtmak. Al ve Akar, uzun soluklu arşiv çalışmalarıyla, sarrafların 17. yüzyıldan Tanzimat sonrasına uzanan dönüşümünü izleyerek, mesleğin tarihsel sürekliliğini ve kırılma noktalarını birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor. Böylece kitap, Osmanlı İstanbulu’nda sarrafları yalnızca bir meslek grubu olarak değil, imparatorluğun mali yapısını taşıyan kurumsal bir omurga olarak yeniden tanımlıyor.

Bu yönüyle ‘Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar’, Osmanlı finans tarihine dair bilgiyi derinleştiren, kavramsal karmaşayı gideren ve sarraflık literatürünü yeniden kuran bir başvuru eseri.

Hüseyin Al, Şevket Kamil Akar — Osmanlı İstanbulu’nda Sarraflar: Tarihsel Gelişim, Örgütlenme, Ekonomik İşlevler
• Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 440 sayfa • 2026

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026