Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar (2026)

Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yarım yüzyıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getiren ‘Mektuplar, 1925-1975’, yalnızca iki düşünürün özel hayatına açılan bir pencere sunmuyor; aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en çalkantılı dönemlerini kişisel deneyimler üzerinden görünür kılıyor. Kitap, genç bir üniversite öğrencisi olan Arendt ile evli ve dönemin yükselen filozoflarından Heidegger arasında 1925 yılında Marburg’da başlayan ilişkinin izini sürüyor. İlk mektuplarda baskın olan tema, yoğun bir aşk, entelektüel hayranlık ve düşünsel yakınlık olarak öne çıkıyor. Heidegger, Arendt’in olağanüstü yeteneğini fark ediyor; Arendt ise hocasının düşünce dünyasından derinden etkileniyor.

Mektuplar ilerledikçe ilişkinin yalnızca duygusal bir bağdan ibaret olmadığı görülüyor. Felsefe, varlık, özgürlük, yalnızlık, çalışma disiplini ve düşünmenin anlamı üzerine yapılan göndermeler, iki isim arasındaki ilişkinin entelektüel boyutunu da açığa çıkarıyor. Ancak bu yakınlık, dönemin siyasal gelişmeleri nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyor. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması ve Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalması, aralarındaki bağı derinden sarsıyor. Mektuplarda doğrudan politik tartışmalardan çok, bu tarihsel kırılmanın yarattığı sessizlikler, uzaklaşmalar ve hayal kırıklıkları hissediliyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, büyük tarihsel olayların bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini göstermesi. Arendt sürgün yıllarında yeni bir hayat kurarken, Heidegger savaş sonrası dönemde hem akademik hem de ahlaki eleştirilerle karşılaşıyor. Uzun süre kesintiye uğrayan iletişim, yıllar sonra yeniden kuruluyor. Bu ikinci dönem mektuplarında gençlik tutkusunun yerini daha karmaşık duygular alıyor. Geçmişin yaraları tamamen kapanmıyor; buna rağmen karşılıklı saygı, düşünsel bağlılık ve birbirini anlama çabası varlığını koruyor.

Arendt’in mektuplarında bağımsızlığını kazanmış bir düşünürün sesi duyuluyor. Artık yalnızca eski hocasına yazan bir öğrenci değil, kendi kuramlarını geliştirmiş ve dünya çapında tanınan bir siyaset düşünürü olarak konuşuyor. Heidegger ise yaşlılık yıllarında geçmişi değerlendiren, zamanın etkisini hisseden ve yaşamındaki bazı ilişkilerin anlamını yeniden kavramaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Bu nedenle kitap, iki kişinin değişimini ve olgunlaşmasını da izleme imkânı veriyor.

Eserin temel temalarından biri affetme meselesi. Arendt’in Heidegger’e yönelik tutumu, ne bütünüyle bir unutma ne de koşulsuz bir bağışlama içeriyor. Daha çok, insan ilişkilerinin tarihsel ve ahlaki karmaşıklığını kabul eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle mektuplar, sadakat, ihanet, sorumluluk ve sevgi gibi kavramların kesin yargılarla açıklanamayacağını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Mektuplar, 1925-1975’ (‘Briefe, 1925-1975’), iki büyük düşünürün biyografik ayrıntılarını aktaran bir belge olmanın ötesine geçiyor. Aşk ile felsefenin, kişisel bağlılık ile siyasal çatışmanın, hatırlama ile affetmenin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerinden, düşüncenin insan hayatından bağımsız olmadığını; tarihin en sert kırılmalarının bile bazı bağları tamamen ortadan kaldıramadığını gösteriyor. Bu nedenle eser, hem felsefe tarihi hem de modern Avrupa’nın entelektüel serüveni açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar: 1925-1975
Çeviren: Melek Paşalı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Mektup • 448 sayfa • 2026

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir (2026)

Gregory E. Clark, toplumsal hareketlilik üzerine yerleşik kabulleri sorgulayan ve bu alandaki tartışmalara radikal bir müdahalede bulunan bir çalışmayla karşımızda. ‘Oğullar da Yükselir’ (‘The Son Also Rises’), insanların toplumsal konumlarının sanılandan çok daha güçlü biçimde aile geçmişine bağlı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel amacı, farklı ülkelerde ve farklı tarihsel dönemlerde toplumsal hareketliliğin ne ölçüde gerçekleştiğini incelemek ve bu konuda yaygın olarak kabul edilen iyimser görüşleri test etmektir. Bunun için geleneksel gelir, eğitim ve meslek verilerinin ötesine geçerek soyadlarını nesiller boyunca takip eden özgün bir yöntem kullanıyor.

Clark’ın araştırmasının çıkış noktası, elit ya da dezavantajlı gruplara ait soyadlarının yüzyıllar boyunca çeşitli toplumsal göstergelerde nasıl temsil edildiğini incelemektir. Üniversite kayıtları, meslek listeleri, vergi belgeleri ve nüfus verileri üzerinden yapılan analizler, yüksek statülü ailelerin avantajlarını çok uzun süre koruyabildiğini gösterir. Benzer biçimde düşük statülü ailelerin de kuşaklar boyunca dezavantajlı konumlarını sürdürdüğü görülür. Bu bulgu, modern toplumların geçmişe göre çok daha hareketli olduğu yönündeki yaygın kanaate meydan okuyor.

Kitapta İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Tayvan ve Şili gibi birbirinden oldukça farklı toplumlar karşılaştırılıyor. Clark’ın ulaştığı en dikkat çekici sonuçlardan biri, toplumsal hareketlilik oranlarının ülkeden ülkeye sanıldığı kadar değişmemesidir. Sosyal demokrat İsveç ile fırsatlar ülkesi olarak görülen Amerika arasında ya da feodal İngiltere ile modern sanayi toplumları arasında beklenenden çok daha büyük benzerlikler bulunduğunu savunuyor. Bu nedenle eğitim politikaları, refah devleti uygulamaları veya ekonomik büyüme gibi etkenlerin hareketlilik üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olduğunu öne sürüyor.

Eserin merkezindeki kavramlardan biri “toplumsal hareketlilik yasası”dır. Clark’a göre toplumsal statü nesilden nesile yavaş bir hızla aktarılır ve bu aktarımın temel dinamiği toplumdan topluma büyük ölçüde değişmez. Bir ailenin yüksek ya da düşük konumu birkaç kuşakta ortadan kalkmaz; etkisi yüzlerce yıl boyunca hissedilebilir. Yazar, bu nedenle bireylerin yaşam şanslarının yalnızca anne ve babalarının değil, çok daha uzak atalarının statüsüyle de ilişkili olduğunu ileri sürer.

Kitap ayrıca “doğa mı, yetiştirme mi?” tartışmasına da değiniyor. Clark, ailelerin çocuklarına aktardığı avantajların yalnızca servet, eğitim veya sosyal çevreyle açıklanamayacağını savunuyor. Toplumsal başarıyı etkileyen bazı özelliklerin kuşaklar boyunca kalıcı biçimde aktarıldığını öne sürüyor. Ancak yazar, bu aktarımın tam olarak hangi biyolojik ya da kültürel mekanizmalarla gerçekleştiği konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Onun asıl amacı, gözlenen sürekliliğin boyutunu ortaya koymaktır.

Hindistan’daki kast sistemi, Çin’deki imparatorluk mirası, Japonya ve Kore’nin görece homojen yapıları ile Yahudiler, Çingeneler, Müslümanlar ve Kıptiler gibi topluluklar üzerinden yapılan incelemeler, teorinin sınandığı örneklerdir. Clark, bazı istisnalar bulunsa da genel eğilimin değişmediğini ve toplumsal konumun uzun dönemli kalıcılığının evrensel bir özellik taşıdığını savunuyor. Böylece toplumsal hareketliliği belirli kültürel veya siyasal sistemlere bağlayan açıklamaların yetersiz kaldığını ileri sürüyor.

Son bölümlerde yazar, bu bulguların eşitlik ve adalet tartışmaları açısından ne anlama geldiğini ele alıyor. Eğer toplumsal hareketlilik gerçekten düşünüldüğünden daha düşükse, modern toplumların fırsat eşitliği konusundaki başarıları yeniden değerlendirilmelidir. Clark, kesin siyasal reçeteler sunmak yerine, toplumsal başarı ve başarısızlığın köklerinin çok daha derinlerde bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Sonuç olarak ‘Oğullar da Yükselir’, soyadları üzerinden yürüttüğü geniş tarihsel araştırmayla, toplumsal sınıfın ve aile mirasının modern dünyada hâlâ güçlü bir belirleyici olduğunu savunan, tartışmalı fakat etkili bir eser olarak öne çıkıyor.

Gregory E. Clark — Oğullar da Yükselir: Soyadları ve Toplumsal Hareketliliğin Tarihi
Çeviren: Sinan Çakır • Vakıfbank Kültür Yayınları
İktisat • 378 sayfa • 2026

Robert Darnton — Devrimci Mizaç (2026)

Robert Darnton, Fransız Devrimi’ni yalnızca ekonomik krizler, sınıf çatışmaları ya da Aydınlanma düşüncesinin yükselişiyle açıklamak yerine, devrim öncesi Paris toplumunun zihniyet dünyasını merkeze alan özgün bir yorum sunuyor. Darnton’a göre 1789’da Bastille’in basılmasıyla simgeleşen devrim, yalnızca yapısal koşulların sonucu değildir; aynı zamanda on yıllar boyunca şekillenen bir “devrimci mizaç”ın ürünüdür. Bu nedenle kitap, Parislilerin yaşadıkları olayları nasıl algıladıklarını, hangi söylentilere inandıklarını, hangi umut ve korkularla hareket ettiklerini inceleyerek devrimin kültürel ve zihinsel kökenlerini araştırıyor.

‘Devrimci Mizaç’ (‘The Revolutionary Temper’), 1748’den 1789’a kadar geçen kırk yılı, sıradan insanların gündelik deneyimleri üzerinden yeniden kuruyor. Ona göre tarihî olaylar tek başlarına anlam taşımaz; insanlar bu olayları yorumladıkları ölçüde siyasal sonuçlar doğururlar. Bu yüzden kitap, savaşlar, diplomatik krizler, ekonomik sıkıntılar ve saray entrikalarından çok, bu gelişmelerin Paris sokaklarında nasıl konuşulduğuna odaklanıyor. Kafeler, meyhaneler, pazar yerleri, tiyatrolar ve özellikle Palais-Royal çevresi, haberlerin ve dedikoduların dolaştığı birer kamusal iletişim ağı olarak karşımıza çıkıyor.

Eserin ilk bölümlerinde Avusturya Veraset Savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasal huzursuzluklar ele alınıyor. Kraliyet yönetimine yönelik hoşnutsuzluk, yalnızca resmî politikalar nedeniyle değil, şarkılar, taşlamalar ve yeraltı yayınları aracılığıyla da yayılıyor. Dinsel çatışmalar, vergi adaletsizlikleri ve yönetici elitlere duyulan güvensizlik, toplumun farklı kesimlerinde ortak bir memnuniyetsizlik oluşturuyor. Darnton, özellikle halk arasında dolaşan şarkıların ve söylentilerin siyasal eleştiri işlevi gördüğünü gösteriyor.

1760’lı yıllarda kamusal alanın genişlemesiyle birlikte yeni fikirler daha geniş kitlelere ulaşıyor. Rousseau ve Voltaire gibi düşünürlerin etkisi yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, gündelik sohbetler ve popüler kültür yoluyla da hissediliyor. Cizvitlerin tasfiyesi, dinî otoritenin sorgulanması ve saray çevresindeki skandallar, monarşinin kutsallığını aşındırıyor. İnsanlar artık yöneticileri eleştirilebilir ve hesap verebilir figürler olarak görmeye başlıyor. Böylece siyasal düşünce, sarayın duvarlarını aşarak kamusal tartışmanın konusu hâline geliyor.

1770’lerden itibaren monarşinin yaşadığı meşruiyet krizi daha görünür hâle geliyor. Marie-Antoinette’in saraya gelişi, çeşitli siyasal çekişmeler, mali sorunlar ve özellikle “Un Savaşı” olarak bilinen ekmek ayaklanmaları, halk ile yönetim arasındaki mesafeyi artırıyor. Darnton’a göre bu dönemde Parisliler yalnızca olayları izlemiyor, onları anlamlandırmak için yeni açıklama biçimleri geliştiriyor. Kralın halkın çıkarlarından uzaklaştığı düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.

1780’li yıllarda ise devrimin ideolojik zemini olgunlaşıyor. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın etkileri, özgürlük ve temsil kavramlarını güçlendiriyor. Bilimsel gelişmeler, sıcak hava balonlarının uçuşları ve tıptaki ilerlemeler insanlara değişimin mümkün olduğu duygusunu veriyor. Aynı zamanda kraliyet ailesini çevreleyen skandallar ve mali krizler, yönetimin itibarını daha da zedeliyor. Monarşi artık düzenin garantisi değil, sorunların kaynağı olarak görülmeye başlanıyor.

Kitabın son bölümleri 1787-1789 arasındaki hızlı çözülüş sürecini anlatıyor. Mali iflas, parlamentoların direnişi, kötü hasatlar, sert kış koşulları ve artan ekmek fiyatları toplumsal gerilimi zirveye taşıyor. Ancak Darnton’a göre devrimi açıklayan asıl unsur, bu krizlerin kendisinden çok, insanların onları yorumlama biçimidir. Broşürler, söylentiler ve kamusal tartışmalar aracılığıyla “ulus” fikri güçleniyor; egemenliğin kraldan halka geçebileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Bastille’in basılması, bu zihinsel dönüşümün somutlaşmış hâli olarak ortaya çıkıyor.

Darnton’un temel tezi, Fransız Devrimi’nin yalnızca ekonomik ya da siyasal nedenlerle açıklanamayacağıdır. Devrim, onlarca yıl boyunca haberlerin, söylentilerin, kitapların, şarkıların ve kamusal tartışmaların şekillendirdiği kolektif bir bilincin ürünüdür. Devrimci Mizaç, Parislilerin dünyayı algılayış biçimlerinin nasıl değiştiğini göstererek, büyük tarihsel dönüşümlerin ardında insanların düşünce ve duygu dünyalarının da belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Fransız Devrimi’ni halkın zihinsel evreni üzerinden yeniden anlamaya çalışan önemli bir kültür tarihi çalışması niteliği taşıyor.

Robert Darnton — Devrimci Mizaç: Fransız Devrimi’ne Giden Yolda Paris, 1748-1789
Çeviren: Oğuzhan Şahin • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 528 sayfa • 2026

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları (2026)

Guy Le Strange’in bu eseri, İslam dünyasının doğu kesimlerini tarihsel coğrafya perspektifiyle inceleyen kapsamlı bir başvuru çalışması. ‘Doğu Hilafeti’nin Toprakları’ (‘The Lands of the Eastern Caliphate’), ilk İslam fetihlerinden Timur dönemine kadar uzanan yaklaşık sekiz asırlık süreçte Mezopotamya, İran ve Orta Asya’nın siyasi tarihinden çok mekânsal örgütlenmesine odaklanıyor. Böylece tarihsel olayların gerçekleştiği coğrafi zemini görünür kılarak şehirlerin, yolların, nehirlerin, tarım havzalarının ve ticaret merkezlerinin İslam medeniyetinin gelişimindeki rolünü ortaya koyuyor.

Kitabın temel amacı, Orta Çağ İslam coğrafyacılarının ve tarihçilerinin dağınık halde bulunan bilgilerini sistemli bir bütün içinde bir araya getirmektir. İbn Hurdâzbih, İbn Havkal, İstahrî, Mukaddesî, İdrîsî ve Kazvînî gibi coğrafyacılarla İbn Battûta ve İbn Cübeyr gibi seyyahların aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak değerlendirilir. Bu sayede yalnızca şehirlerin konumları değil, aynı zamanda nüfus yapıları, ekonomik faaliyetleri, ticaret ürünleri, sulama sistemleri ve ulaşım ağları da ayrıntılı biçimde ele alınır. Eser, coğrafyanın tarihin pasif bir sahnesi değil, tarihsel gelişmeleri şekillendiren aktif bir unsur olduğunu gösteriyor.

Le Strange, incelemesine Irak’tan başlıyor. Abbasî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın kuruluşu, şehir planı, çevresindeki yerleşimlerle ilişkisi ve Dicle-Fırat havzasının ekonomik önemi ayrıntılı şekilde inceleniyor. Ardından Cezîre bölgesi, Yukarı Fırat havzası ve Anadolu’nun doğu kesimleri ele alınıyor. Bu bölümlerde askeri sınırlar, ticaret yolları ve farklı kültürlerin kesişim noktaları olarak öne çıkan şehirlerin tarihsel işlevleri açıklanıyor.

Eserin önemli bir bölümü İran coğrafyasına ayrılmış. Azerbaycan, Gîlân, Cibâl, Hûzistân, Fars ve Kirman gibi bölgeler yalnızca siyasi merkezler olarak değil, ekonomik ve kültürel ağların düğüm noktaları olarak değerlendiriliyor. Tarım ürünleri, madenler, kervan yolları ve limanlar üzerinden bölgesel farklılıklar ortaya konuyor. Özellikle Fars eyaletinin İslam dünyasındaki ekonomik ve kültürel ağırlığı ayrıntılı biçimde vurgulanıyor.

Kitabın son kısmı Horasan, Sicistan, Hârizm, Soğd ve Türkistan bölgelerine yöneliyor. Burada Amu Derya ve Sir Derya çevresindeki yerleşimler, İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezleri ve Türk-İran kültürel etkileşimleri inceleniyor. Horasan’ın İslam medeniyetinin bilimsel ve siyasi gelişimindeki merkezi rolü ile Orta Asya şehirlerinin uluslararası ticaretteki önemi özellikle dikkat çekiyor. Bölgenin yalnızca bir sınır coğrafyası değil, İslam dünyasının en dinamik merkezlerinden biri olduğu gösteriliyor.

Kitabın en önemli katkısı, Orta Çağ İslam dünyasını haritalar, sınırlar ve yer adlarının ötesine taşıyarak yaşayan bir coğrafya olarak tasvir etmesi. Şehirlerin yükselişi ve gerileyişi, ticaret yollarının değişimi, tarımsal üretim merkezleri ve kültürel dolaşım ağları birlikte değerlendiriliyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihini yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, mekânın dönüştürücü etkisi üzerinden anlamaya çalışan öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen değerini korumasının nedeni de budur: Le Strange, tarih ile coğrafyayı bir araya getirerek İslam medeniyetinin doğu eyaletlerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir panorama sunuyor.

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları: İslam Fethinden Timur’a Mezopotamya, İran ve Türkistan
Çeviren: Adnan Eskikurt, Cengiz Tomar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell (2026)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, yalnızca telefonun mucidinin biyografi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda 19. yüzyılın bilimsel heyecanını, iletişim teknolojilerindeki dönüşümü ve insan sesini anlama çabasını da merkeze alan kapsamlı bir çalışma. ‘Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma’, Bell’i yalnızca bir mucit olarak değil, eğitimci, araştırmacı ve iletişim tutkunu çok yönlü bir düşünür olarak ele alıyor. Özellikle işitme engellilerle kurduğu bağın, onun bilimsel çalışmalarının merkezinde yer aldığı vurgulanıyor.

Pasachoff, Bell’in çocukluk yıllarından başlayarak aile çevresinin onun düşünsel gelişimindeki etkisini ayrıntılı biçimde inceliyor. Konuşma terapisti bir babanın ve işitme engelli bir annenin çocuğu olarak büyüyen Bell, sesi yalnızca fiziksel bir olgu değil, insanlar arasında bağ kuran yaşamsal bir araç olarak görüyordu. Kardeşlerinin erken ölümleri ve ailenin sağlık kaygıları nedeniyle Kanada’ya taşınması, Bell’in hayatında belirleyici dönemeçler hâline geliyor. Daha sonra Boston’daki öğretmenlik yıllarında işitme engelli öğrencilerle çalışması, onun hem eğitim anlayışını hem de teknik araştırmalarını derinden etkiliyor.

Kitapta Bell’in telefonu geliştirme süreci ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Bell’in temel amacı yalnızca yeni bir cihaz üretmek değil, insan sesini uzak mesafelere taşıyabilen bir iletişim sistemi kurmaktı. Bu süreçte telgraf teknolojisini geliştirme çabaları, ses titreşimleri üzerine yaptığı deneyler ve elektrikle ses aktarımına yönelik araştırmaları önemli bir yer tutuyor. Pasachoff ayrıca Bell’in Elisha Gray ile yaşadığı patent rekabetine de değinerek telefonun icadı etrafındaki tartışmaları dengeli bir biçimde aktarıyor. Bell’in patent başvurusunun zamanlaması ve “konuşan telgraf” fikri üzerindeki hak iddiaları, bilim tarihindeki en tartışmalı rekabetlerden biri olarak ele alınıyor.

Bununla birlikte kitap, Bell’in yalnızca telefonla sınırlı olmayan çalışmalarını da inceliyor. Fotofon gibi ışık üzerinden ses iletimini hedefleyen deneyleri, havacılık alanındaki araştırmaları ve uçuş teknolojilerine duyduğu ilgi, onun sürekli yeni bağlantılar kurmaya çalışan yaratıcı zihnini ortaya koyuyor. Pasachoff, Bell’in bilimsel merakını dönemin fizik bilgisiyle ilişkilendirerek ses, titreşim ve iletişim teknolojilerinin temel prensiplerini anlaşılır biçimde açıklıyor.

Ancak kitabın en güçlü yönlerinden biri, Bell’in kendi gözünde en önemli başarısının telefon değil, işitme engelliler için yaptığı çalışmalar olduğunu göstermesi. Bell, iletişimi yalnızca teknik bir mesele olarak değil, insanların toplumsal hayata katılımını mümkün kılan insani bir ihtiyaç olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle eğitim yöntemleri geliştirmeye, işitme engellilerin konuşma becerilerini desteklemeye ve onların dünyayla bağ kurmasını kolaylaştıracak araçlar üretmeye büyük önem verdi.

Kitap, modern iletişim çağının doğuşunu bir mucidin kişisel hikâyesi üzerinden anlatırken, bilimin insan ilişkilerini dönüştürme gücünü de gözler önüne seriyor. Kitap, Bell’i yalnızca telefonun mucidi olarak değil, insanları birbirine bağlama fikrini hayatının merkezine yerleştiren bir düşünce insanı olarak yeniden değerlendiriyor.

Naomi Pasachoff — Alexander Graham Bell: Bağlantı Kurma
Çeviren: Mustafa Gül • Vakıfbank Kültür Yayınları
Biyografi • 160 sayfa • 2026

 

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması (2026)

Pierre Sorlin, bu çalışmasında sinemayı yalnızca eğlence ya da estetik bir üretim alanı olarak değil, modern İtalya’nın oluşumunda belirleyici rol oynayan toplumsal ve kültürel bir güç olarak ele alıyor. Sorlin’e göre sinema, toplumu pasif biçimde yansıtan bir ayna değil; ulusal kimliği kuran, ortak bir hafıza yaratan ve insanların kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlayan aktif bir pratiktir. Bu nedenle kitap, İtalyan sinema tarihini aynı zamanda İtalya’nın modernleşme, kentleşme ve uluslaşma sürecinin sosyolojik bir hikâyesi olarak okuyor.

Kitabın temel tezlerinden biri, dilsel ve kültürel olarak parçalı bir yapıya sahip olan İtalya’nın ortak bir “İtalyanlık” fikrini büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte farklı lehçeler ve yerel kimlikler ortak bir kültürel anlatı içinde birleşmeye başlıyor. Perdede görülen şehirler, aile yapıları, gündelik yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkiler, milyonlarca insan için ortak bir ulusal hayal gücü yaratıyor. Böylece sinema salonları yalnızca film izlenen yerler değil, aynı zamanda ulusal aidiyetin üretildiği alanlar haline geliyor.

Sorlin, İtalyan sinema tarihini yalnızca Yeni Gerçekçilik akımı üzerinden okumaya karşı çıkıyor. Ona göre İtalyan sineması bundan çok daha geniş ve karmaşık bir gelenek içeriyor. Faşizm dönemi sinemasını da sadece propaganda olarak değerlendirmiyor; bu dönemde çekilen popüler filmlerin, halkın arzularını ve gündelik beklentilerini yansıtarak rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirdiğini savunuyor. Sinema bu süreçte devletin ideolojik araçlarından biri olurken aynı zamanda modern yaşamın nasıl tahayyül edileceğini de belirliyor.

Kitapta önemli yer tutan kavramlardan biri de “Filmopoli.” Sorlin bu kavramla, şehirlerin insanlar tarafından gerçek hayatta deneyimlenmeden önce sinemada hayal edildiğini anlatıyor. Özellikle kırdan kente göç sürecinde sinema, yeni gelen kitlelere şehir yaşamının kodlarını öğreten kültürel bir rehber işlevi görüyor. Modern apartman yaşamı, tüketim alışkanlıkları, romantik ilişkiler ve kentli davranış biçimleri önce perdede normalleşiyor, ardından gündelik hayata yerleşiyor.

Sorlin ayrıca İtalyan sinemasındaki “sanat sineması” ile “popüler sinema” ayrımını da inceliyor. Bir yanda festivallerde öne çıkan auteur yönetmenler ve entelektüel çevreler, diğer yanda geniş halk kitlelerinin izlediği tür filmleri bulunuyor. Bu ikili yapı, sinemanın hem kültürel prestij hem de kitlesel eğlence alanı olarak nasıl iki farklı işleve sahip olduğunu gösteriyor. Yazar, bu gerilimin yalnızca İtalya’ya özgü olmadığını; modern ulusal sinemaların çoğunda benzer biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürüyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’ (‘Italian National Cinema’) aynı zamanda İtalyan sinemasının devlet desteğiyle nasıl güçlü bir endüstriye dönüştüğünü de anlatıyor. Cinecittà stüdyolarının kurulması, Venedik Film Festivali’nin ortaya çıkışı ve devletin sinemayı kültürel prestij aracı olarak görmesi, İtalya’nın dünya sinemasındaki etkisini artırdı. Sorlin’e göre ulusal sinema yalnızca yaratıcı yönetmenlerle değil; ekonomik altyapı, eleştiri kurumları ve kültürel politikalarla birlikte şekilleniyor.

‘İtalyan Ulusal Sineması’, filmleri yalnızca estetik eserler olarak değil, toplumsal dönüşümün parçası olarak inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Sorlin, sinemanın ulusal kimlik, modern şehir yaşamı, kültürel aidiyet ve toplumsal hafıza üzerindeki etkisini görünür kılarken, İtalya örneği üzerinden sinemanın bir toplumun kendisini hayal etme biçimini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Pierre Sorlin — İtalyan Ulusal Sineması
Çeviren: Deniz Arslan • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat (2026)

Jonathan Kramnick’in adlı kitabı, edebiyat eleştirisinin ne olduğu ve nasıl bilgi ürettiği sorusunu yeniden düşünmeye açıyor. Kramnick, eleştiriyi yalnızca metinleri açıklayan bir etkinlik olarak değil, kendine özgü bir yönteme sahip, pratik bir bilgi üretim alanı olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşımda eleştiri, başka disiplinlere indirgenemeyen bağımsız bir düşünme ve yazma pratiği olarak öne çıkıyor.

‘Eleştiri ve Hakikat’te (‘Criticism and Truth’), özellikle “yakın okuma” kavramı yeniden ele alınıyor. Kramnick’e göre okuma, yalnızca dikkatli bir bakış değil; yazma eylemiyle iç içe geçmiş, bedensel ve üretken bir süreç olarak işliyor. Bilgi, metnin içinde pasif biçimde beklemiyor; eleştirmenin metinle kurduğu etkileşim, yazı ve performans yoluyla ortaya çıkıyor. Bu nedenle eleştirel bilgi, sonuçtan çok süreçte, yorumdan çok uygulamada şekilleniyor. Eleştiri, metinlere dışarıdan bakan bir yorum değil, onların dilsel dünyasına katılan yaratıcı bir pratik haline geliyor.

Önsözde Kramnick, amacının tarihsel bir karşılaştırma yapmak değil, güncel edebiyat çalışmalarına odaklanarak eleştirinin metodolojik özgüllüğünü netleştirmek olduğunu vurguluyor. Her disiplinin dünyayı anlamaya farklı bir katkı sunduğunu belirten yazar, edebiyat eleştirisinin de kendine özgü araçlarıyla bilgi ürettiğini savunuyor. Bu bağlamda kitap, eleştiriyi savunmak için onun nasıl çalıştığını, hangi yöntemlerle anlam ürettiğini ve akademik dünyada nasıl bir yer tuttuğunu açıklamaya yöneliyor.

Sonuç olarak eser, eleştiriyi pasif bir yorumlama etkinliği olmaktan çıkarıp aktif bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Edebiyat eleştirisinin hem yöntemini hem de epistemolojik değerini tartışarak, alandaki güncel tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor ve eleştirinin neden vazgeçilmez bir bilgi pratiği olduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan Kramnick — Eleştiri ve Hakikat: Edebiyat Çalışmalarında Yöntem Üzerine
Çeviren: İrem G. Şalvarcı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Edebiyat Kuramı • 156 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma (2026)

Dag Nikolaus Hasse’in bu kapsamlı çalışması, Rönesans döneminde Avrupa’nın Arap bilim ve felsefesiyle olan ilişkisini basit bir “ilgi yoktu” anlatısından çıkarıp karmaşık bir tarihsel sürece dönüştürüyor. Avrupa’da Rönesans’la birlikte sadece antik Yunan ve Roma mirasına dönüş olduğu varsayılırken Hasse, Arapça bilimsel ve felsefi geleneklerin etkisinin hem zirveye ulaştığını hem de aynı dönemde sistematik olarak bastırıldığını gösteriyor.

Kitabın ilk bölümünde Hasse, 15. ve 16. yüzyıllarda Arapça yazarların Latince çevirilerinin nasıl çoğaldığını, tıp, felsefe ve astroloji gibi alanlarda Avrupa düşünce dünyasında yer aldığını belgeliyor. Bu dönemde İbn Sînâ (Avicenna), İbn Rüşd (Averroes) gibi önemli isimlerin eserleri üniversite müfredatlarında okunuyor, bilim insanları tarafından referans alınıyordu. Bu başarılı etki, dönemin bilimsel söyleminde Arap bilim ve düşüncesinin ciddi katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Buna karşın ikinci büyük eksen, bu etkiyi yok saymaya, unutturmaya ve ideolojik olarak saf dışı bırakmaya yönelik gayretleri inceliyor. Hasse’e göre Rönesans hümanistlerinin bazı kesimleri, Arap bilimini Grek geleneğinden sapma, dilsel bozulma ya da din dışılık ile suçlayarak reddetmeye çalıştı. Bu polemikler, Arap kökenli bilimsel mirası tarihten silme eğilimini besledi ve Avrupa’nın entelektüel tarihi anlatımında Arap desteğini ikincil kıldı.

‘Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe’ (‘Success and Suppression: Arabic Sciences and Philosophy in the Renaissance’), Arap bilim ve felsefesinin etkisinin tek düze bir çizgi olmadığını vurguluyor: bazı gelenekler baskıya rağmen Avrupa’da gelişmeye devam etti, bazıları ise ideolojik ve bilimsel gerekçelerle zayıfladı. Böylece Hasse, Rönesans’ın Arap etkisini hem tarihsel hem kavramsal olarak yeniden düşünmeye davet ediyor; bu etki sadece geçmişin bir parantezi değil, Avrupa düşüncesinin şekillenmesinde merkezi bir rol oynayan bir miras olarak okunmalı.

Dag Nikolaus Hasse — Başarı ve Bastırılma: Rönesans’ta Arapça Bilimleri ve Felsefe
Çeviren: Mehmet Zahit Tiryaki • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 600 sayfa • 2026