Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce (2025)

Steven Nadler ve Lawrence Shapiro’nun bu eseri, insanların yanlış düşünce biçimlerine nasıl kapıldığını ve felsefenin bu tuzaklardan çıkışta nasıl yol gösterebileceğini inceliyor. Yazarlar, günümüzde bilgi bolluğu içinde doğru ile yanlışı ayırt etmenin zorlaştığını, özellikle de sosyal medyanın yanlış bilgiyi hızla yayarak düşünsel hataları pekiştirdiğini vurguluyor. Bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar da doğurduğunu belirtiyorlar. ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?’ (‘When Bad Thinking Happens to Good People: How Philosophy Can Save Us from Ourselves’), yanlış düşünmenin psikolojik kökenlerini açıklarken, inançlarımızı körü körüne savunma eğiliminin nasıl oluştuğunu da ele alıyor.

Nadler ve Shapiro, yanlış akıl yürütme türlerini mantıksal safsatalar ve bilişsel önyargılar üzerinden örneklendiriyor. Kendi görüşlerimizi doğrulayan bilgileri seçme, karşıt kanıtları görmezden gelme veya karmaşık sorunları basite indirgeme gibi eğilimler, düşünce kalitemizi zayıflatıyor. Yazarlar, bu zihinsel tuzakların farkına varmanın felsefi düşünme becerilerini geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Felsefe, eleştirel sorgulamayı, mantıklı argüman kurmayı ve kanıta dayalı inançlar geliştirmeyi öğretiyor.

Kitapta ayrıca, Sokrates’ten Kant’a uzanan düşünürlerin yöntemleri, günümüzün bilgi karmaşasında yol gösterici araçlar olarak sunuluyor. Yazarlar, “doğruyu aramak” ile “haklı çıkmak” arasındaki farkı netleştiriyor ve okuru fikirlere açık, kendi varsayımlarını sorgulayan bir zihin yapısına davet ediyor. Sonuç olarak, felsefi düşünmenin yalnızca akademik bir uğraş değil, yanlış bilgiden korunmak ve daha sağlıklı toplumsal tartışmalar yaratmak için yaşamsal bir beceri olduğu mesajını veriyor.

  • Künye: Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2025

Isée Bernateau – Denize Nazır (2025)

Isée Bernateau’nun bu eseri, psikanalitik kuramın düşünsel sınırlarını zorlayarak bireyin psişik yapılanmasının mekânsal boyutlarına odaklanıyor. ‘Denize Nazır’ (‘Vue sur mer: Lieux d’ancrage du psychisme’), özellikle “denize nazır manzara” metaforunu kullanarak, insanın iç dünyasındaki köklenme, yer edinme ve aidiyet arzusunu anlamlandırmaya çalışıyor. Bu bağlamda, psikanalitik bağlamda “yer” ve “mekân” sadece coğrafi ya da fiziksel değil, aynı zamanda duygusal, simgesel ve zihinsel alanlara işaret ediyor. Denize nazır bir pencere, yalnızca bir manzara değil; bilinçdışıyla, geçmişle ve arzuyla kurulan bir bağın da simgesi haline geliyor.

Bernateau, bireyin psikanalitik öyküsünde kimi mekânların bir tür “psişik sığınak” haline geldiğini gösteriyor. Bu sığınaklar, bazen bir çocukluk odası, bazen bir sahil kasabası, bazen de yalnızca hayal edilen ama hiç yaşanmamış bir köşe olabiliyor. Bu bağlamda kitap, Winnicott’un “geçiş alanı” kuramı, Bachelard’ın mekân poetikası ve Freud’un “yer değiştirme” düşüncesiyle diyalog kuruyor. Yazar, psikanalizin teknik sınırlarını zorlarken, aynı zamanda terapötik sürecin hem zamansal hem de mekânsal doğasını irdeliyor. Psişik yapılanma yalnızca geçmiş deneyimlerin değil, aynı zamanda bu deneyimlerin zihinde nasıl “yer tuttuğunun” bir sonucu olarak biçimleniyor.

Sonuç olarak ‘Denize Nazır’, klasik psikanaliz literatüründen farklı olarak, içsel manzaraların dışsal mekânlarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu özgün yaklaşım, terapi sürecine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Isée Bernateau – Denize Nazır, çeviren: İrem Göksu, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 128 sayfa, 2025

Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm (2025)

Grace Blakeley, ‘Vahşi Kapitalizm’ adlı kitabında, kapitalizmin günümüzde nasıl çürümüş bir sisteme dönüştüğünü sistematik biçimde ortaya koyuyor. Yazar, küresel düzeyde şirketlerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi gücü de nasıl ele geçirdiğini tarihsel ve güncel örneklerle açıklıyor. Kitapta özellikle 2008 krizi sonrasında şirketlerin kurtarılma biçimleri, kamu kaynaklarının özel şirketlerin zararlarını karşılamak için nasıl kullanıldığı ve bu durumun demokrasiye nasıl zarar verdiği irdeleniyor. Şirketlerin krizleri fırsata çevirdiği bu yeni düzende, sıradan insanların giderek daha fazla güvencesizleştiği vurgulanıyor.

‘Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü’nde (‘Vulture Capitalism: Corporate Crimes, Backdoor Bailouts and the Death of Freedom’), şirketlerin suç benzeri uygulamalarını sadece finans sektörüyle sınırlı tutmuyor. Enerjiden teknolojiye, sağlıktan tarıma pek çok alanda büyük şirketlerin kamu politikalarını yönlendirdiğini ve bu yolla rekabeti boğduğunu anlatıyor. Devletin, neoliberal söylemlerin aksine, bu şirketlerin çıkarlarını korumak için aktif biçimde rol aldığını gösteriyor. Arka kapıdan yapılan kurtarma paketleri, gizli teşvikler ve yasal boşluklar üzerinden şirketler, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da toplumları biçimlendiriyor.

Yazar, kapitalizmin bu “akbaba” formunun artık reformlarla düzelemeyecek ölçüde bozulduğunu öne sürüyor. Bu nedenle kitabın sonunda radikal değişim çağrısı yapıyor. Blakeley’e göre özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin korunması ancak bu sistemin temellerine karşı güçlü bir mücadele verilmesiyle mümkün olabiliyor.

  • Künye: Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2025

Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros (2025)

Joyce McDougall bu çalışmasında, insan cinselliğini psikanalitik bir perspektifle inceliyor. Cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü değil, aynı zamanda fanteziler, travmalar, bilinçdışı arzular ve kimlik meseleleriyle iç içe geçmiş karmaşık bir alan olduğunu savunuyor. McDougall, cinselliğin her bireyde farklı biçimlerde tezahür ettiğini ve bu farklılıkların tek bir patolojik kategoriye indirgenemeyeceğini gösteriyor. ‘Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi’ (‘The Many Faces of Eros: A Psychoanalytic Exploration of Human Sexuality’), norm dışı davranışları da anlamaya çalışıyor ve onları bastırmak yerine anlamlandırmaya yöneliyor.

Yazar, nevrotik, psikotik ve sınır durumdaki bireylerin cinsel davranışlarını vaka örnekleriyle ele alıyor. Bu örnekler üzerinden, cinselliğin bastırılmış deneyimler, çocukluk travmaları ve ebeveyn ilişkileriyle nasıl şekillendiğini açıklıyor. McDougall, cinselliği bir semptom olarak değil, içsel bir anlatım biçimi olarak yorumluyor. İnsanların cinsel seçimlerinin, kimliklerinin ve arzularının ardında çoğu zaman derinlikli psikolojik yapılar bulunuyor. Özellikle fetişizm, sadomazoşizm ve cinsel kimlik sorunları gibi konuları açıklarken yargılamadan analiz ediyor.

McDougall, psikanalizin yalnızca patolojiyi çözümlemek için değil, bireyin kendini anlama sürecine eşlik eden bir keşif yolu olduğunu vurguluyor. Kitap, Eros’un birleştirici, yaratıcı ama aynı zamanda yıkıcı gücünü göz önüne seriyor. Cinselliğin çok yönlü doğası, bireyin tüm ruhsal yaşamıyla bağlantı kuruyor. McDougall, bu karmaşıklığı anlamaya çalışırken okuyucuyu da daha açık ve empatik bir bakışa davet ediyor.

  • Künye: Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi, çeviren: Aylin Deniz Ülkümen, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 304 sayfa, 2025

Christopher Bollas – Çağrışımlı Nesne Dünyası (2025)

Christopher Bollas, bu kitapta gündelik nesnelerin insan ruhundaki derin çağrışımlarını psikanalitik bir perspektifle inceliyor. Ona göre nesneler yalnızca işlevsel varlıklar değil; geçmiş yaşantılar, duygular ve kimlik parçalarıyla yüklü sembollerdir. İnsanlar, bilinçdışı düzeyde bu nesnelerle etkileşim hâlinde kendi benlik yapılarını kurar ve yeniden üretirler. Bu nedenle nesneler, salt maddi değil, duygusal birer ortamdır.

Bollas, “evocative object” (çağrışımsal nesne) kavramıyla, kişide bir duyguyu ya da hatıralar zincirini harekete geçiren nesneleri tanımlıyor. Bu tür nesneler, kişinin iç dünyasındaki derinliklere ulaşır; bir koku, eski bir oyuncak ya da bir şarkı, bilinçdışında saklı kalmış hisleri gün yüzüne çıkarabilir. Bu da nesneleri, kimliğin sessiz ama güçlü yapıtaşları hâline getirir.

‘Çağrışımlı Nesne Dünyası’ (‘Evocative Object World’) adlı bu kitapta, çocukluk deneyimlerinin bu nesne dünyasında nasıl biçimlendiği önemli bir yer tutuyor. Bollas’a göre birey, erken yaşlardan itibaren çevresindeki nesnelerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendini tanımaya başlar. Bu ilişkiler sadece aidiyet değil, aynı zamanda özlem, kayıp ve dönüşüm duygularını da taşır. Bu nedenle nesneler, içsel manzaraların sessiz tanıklarıdır.

Bollas ayrıca modern yaşamın nesnelerle olan bağımızı nasıl yüzeyselleştirdiğini de sorgular. Tüketim kültürü, nesneleri anlamsızlaştırırken, bireylerin içsel dünyalarıyla olan bağlarını da zayıflatır. Kitap, nesnelerin ruhsal yaşamdaki rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Her nesne, hatırlanmayan bir duygunun, söylenmemiş bir hikâyenin kapısını aralayabilir.

  • Künye: Christopher Bollas – Çağrışımlı Nesne Dünyası, çeviren: Şahika Tokel, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2025

Jacqueline Rose – Veba (2025)

Jacqueline Rose’un bu kitabı, modern çağın krizlerini, özellikle pandemi deneyimini merkeze alarak siyaset, şiddet, eşitsizlik ve ölüm kavramları üzerinden sorgular. ‘Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak’ (‘The Plague: Living Death in Our Times’), bu kitabında yalnızca biyolojik bir salgını değil, toplumsal yapının içindeki “yaşayan ölümü” inceliyor.

Rose, ölümün ve acının yalnızca bireysel değil, kolektif boyutlarını da vurgular. COVID-19 pandemisinin, yalnızca bir sağlık sorunu değil; aynı zamanda ırkçılık, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği ve devlet şiddeti gibi yapısal sorunları da açığa çıkardığını savunuyor. Ayrıca, Ukrayna’nın işgali gibi yakın dönemde meydana gelen felaketlerin yarattığı ruh durumlarını mercek altına alıyor. Bu krizlerin, özellikle marjinalleştirilmiş gruplar üzerinde nasıl yıkıcı etkiler bıraktığını analiz ediyor.

Kitapta psikanaliz, edebiyat ve siyaset teorisi iç içe geçirilir. Rose, Susan Sontag’dan Freud’a, Arendt’ten Fanon’a kadar birçok düşünür ve yazarın izinden giderek, çağımızın bastırdığı korkularla yüzleşme yollarını arıyor.

‘Veba’, yalnızca bir kriz zamanının tanıklığı değil, aynı zamanda bu çağda insan olmanın etik sorumluluklarını da hatırlatıyor. Rose, kitlesel kayıplar ve bastırılmış acılar karşısında sessiz kalmamak gerektiğini; düşünmenin ve empati kurmanın direnişin bir biçimi olabileceğini güçlü bir dille ifade ediyor.

  • Künye: Jacqueline Rose – Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak, çeviren: Burcu Tümkaya, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 128 sayfa, 2025

Tolga Aydoğan – Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri (2025)

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin 41 yıllık kısa hayat yolculuğunda Ankara önemli bir duraktır. Ankara ile yolu ilk defa 1927’de kesişiyor ve 1948’e kadar Ankara onun hayatında önemli izler bırakıyor. Bu kitapta Sabahattin Ali’nin Ankara’da yaşadığı evleri, çalıştığı yerleri, ailesiyle ve arkadaşlarıyla gittiği lokantaları, gazinoları, pastaneleri tek tek bulup ortaya çıkarıyor. Onun hatıralarının geçtiği binaların bir kısmı halen ayakta, bir kısmı ise seneler içinde çoktan yıkılmış. Tolga Aydoğan, onu tanıyanların anılarından hareketle bu mekânları analiz ederek, onu tanıyan ve hayatta olan kişilerle görüşerek Sabahattin Ali’nin Ankara’daki izlerini kaleme almış.

Ankara, Sabahattin Ali’nin hayatında çok önemli bir yer tutar. Son döneminde, yazmak istediği bir kent olarak karşımıza çıkar. Arkadaşı Mediha Esensel’e “Ankara’yı yazacağım. Ankara’yı öyle bir yazacağım ki, pek çok insan burada kendisini bulacak… Yazarlık sanatımın tüm inceliklerini bu kitapta ortaya koyacağım” diyecektir. Maalesef o çok istediği Ankara romanını yazmaya fırsat bulamıyor.

Aydoğan ise, Sabahattin Ali’nin Ankara’da bıraktığı izleri takip ederek Sabahattin Ali’nin Ankarası’nı anlatıyor. Onun Ankara’daki yaşantısına dair bazı bilgiler ilk kez gün ışığına çıkarken Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri bazı yanlış bilinenlerin de bu kitapta yer alan bilgilerle düzeltilecektir. Bugüne kadar yayımlanmamış iki fotoğrafı da yine bu kitapta ilk defa ortaya çıkacak. Sonuç olarak Sabahattin Ali’nin Ankara’daki günlerine ilişkin kaleme alınan bu kitap, ileride yapılacak araştırmalar için de bir kaynak kitap teşkil edecektir.

  • Künye: Tolga Aydoğan – Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 400 sayfa, 2025

Alain Frerejean – Stalin Troçki’ye Karşı (2025)

Alain Frerejean’ın bu çalışması, Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarındaki iktidar mücadelesinin iki önemli figürü olan Josef Stalin ve Lev Troçki arasındaki rekabeti ve çatışmayı ele alıyor. ‘Stalin Troçki’ye Karşı’ (‘Staline contre Trotski’), bu iki liderin ideolojik farklılıklarını, kişisel hırslarını ve siyasi manevralarını detaylı bir şekilde inceleyerek, Sovyet tarihinin bu kritik dönemine ışık tutuyor. Frerejean, Stalin’in pragmatik ve otoriter yaklaşımına karşı, Troçki’nin devrimci idealizmini ve entelektüel derinliğini karşılaştırarak, bu mücadelenin sadece bir iktidar kavgası olmadığını, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin geleceğini şekillendiren temel bir ideolojik ayrışma olduğunu savunuyor.

Kitap, Stalin’in parti içindeki gücünü adım adım nasıl artırdığını, Troçki’yi nasıl marjinalize ettiğini ve sonunda sürgüne gönderdiğini anlatırken, Troçki’nin sürgündeki mücadelesini, Stalin’e karşı eleştirilerini ve ideolojik mirasını da değerlendiriyor. Frerejean, bu iki liderin yaşam öykülerini, siyasi kariyerlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin totaliter bir rejime dönüşmesindeki temel faktörleri ortaya koyuyor. Kitap, Stalin ve Troçki arasındaki mücadelenin, sadece Sovyetler Birliği’nin değil, 20. yüzyılın siyasi ve ideolojik haritasını da derinden etkilediğini vurguluyor.

‘Stalin Troçki’ye Karşı’, bu iki liderin kişisel özelliklerini, ideolojik farklılıklarını ve siyasi stratejilerini derinlemesine inceleyerek, Sovyet tarihinin bu karmaşık ve önemli dönemini anlamak için önemli bir kaynak sunuyor. Frerejean’ın eseri, sadece tarihsel bir anlatı sunmakla kalmayıp, aynı zamanda iktidar, ideoloji ve devrim gibi evrensel temaları da sorguluyor. Kitap, Stalin ve Troçki arasındaki mücadelenin, günümüzdeki siyasi ve ideolojik tartışmalar için de önemli dersler içerdiğini savunuyor.

  • Künye: Alain Frerejean – Stalin Troçki’ye Karşı, çeviren: Şehsuvar Aktaş, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

François Noudelmann – Filozofların Tuşesi (2025)

François Noudelmann’ın ‘Filozofların Tuşesi: Sartre, Nietzsche ve Barthes Piyano Başında’ (‘Le toucher des philosophes: Sartre, Nietzsche et Barthes au piano’) adlı kitabı, üç önemli filozofun müzikle, özellikle de piyanoyla olan ilişkilerini inceliyor. Kitap, bu filozofların düşüncelerinin ve yaşamlarının müzikle nasıl iç içe geçtiğini, müziğin onların felsefi yaklaşımlarını nasıl etkilediğini ve piyanoya dokunuşlarının onların kişiliklerini nasıl yansıttığını ele alır.

Noudelmann, bu filozofların müzikle olan ilişkilerini sadece biyografik bir detay olarak değil, aynı zamanda onların düşünce sistemlerinin bir parçası olarak ele alır. Müzik, bu filozoflar için sadece bir hobi veya dinlenme aracı değil, aynı zamanda bir ifade biçimi, bir düşünce aracı ve bir varoluşsal deneyimdir. Kitapta, Sartre’ın caz müziğine olan tutkusu, Nietzsche’nin bestecilik denemeleri ve Barthes’ın piyano çalarken yaşadığı deneyimler detaylı bir şekilde anlatılır.

Yazar, bu filozofların piyanoya dokunuşlarının onların düşüncelerini ve kişiliklerini yansıttığını savunur. Sartre’ın piyanodaki ritim ve doğaçlama arayışı, onun varoluşçu felsefesiyle paralellik gösterir. Nietzsche’nin piyanodaki tutkulu ve coşkulu yaklaşımı, onun üstinsan kavramıyla ilişkilendirilir. Barthes’ın piyanodaki hassas ve duygusal dokunuşu ise onun metinler arası okuma ve yazma pratiğiyle benzerlikler taşır.

Kitap, felsefe ve müzik arasındaki ilişkiyi farklı bir perspektifle ele alarak, okuyuculara bu iki alan arasındaki derin bağlantıları gösterir. Noudelmann, filozofların müziğe olan tutkusunu ve piyanoya dokunuşlarını onların düşünce dünyalarını anlamak için bir anahtar olarak sunar.

  • Künye: François Noudelmann – Filozofların Tuşesi: Sartre, Nietzsche ve Barthes Piyano Başında, çeviren: Yunus Çetin, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Eugenio Borgna – Dostluk Üzerine (2025)

İtalyan psikiyatr ve yazar Eugenio Borgna, ‘Dostluk Üzerine’ (Sull’amicizia’) adlı kitabında, insan ilişkilerinin en temel ve en değerli boyutlarından biri olan dostluğu felsefi ve psikolojik bir derinlikle inceliyor. Borgna, dostluğun sadece sosyal bir bağ değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor.

Borgna, dostluğu çeşitli yönlerden, psikolojik, insani, edebi ve ruhsal açıdan ele alıyor.

Yazar, dostluğun insanın kimlik oluşumunda ve ruh sağlığında oynadığı önemli rolü detaylı bir şekilde analiz ediyor. Dostluğun, yalnızlık hissini azaltarak bireylere güven duygusu ve ait olma hissi verdiğini belirtiyor. Ayrıca, dostluğun kişisel gelişimi desteklediğini, farklı bakış açıları kazanmamızı sağladığını ve hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olduğunu vurguluyor.

Borgna, dostluğun zaman içinde nasıl değiştiğini ve farklı kültürlerde nasıl algılandığını da inceliyor. Dostluğun, bireylerin yaşam deneyimleri, değerleri ve kişilik özellikleriyle şekillendiğini belirtiyor. Yazar, aynı zamanda dostluğun zorluklarına da değiniyor; ihanet, ayrılık ve kayıplar gibi durumların dostlukları nasıl etkileyebileceğini ve bu zorlukların üstesinden nasıl gelinebileceğini tartışıyor.

Kısacası, ‘Dostluk Üzerine’ adlı eser, dostluğun felsefi ve psikolojik boyutlarını derinlemesine inceleyen bir çalışma. Borgna, dostluğun sadece bir sosyal ilişki değil, aynı zamanda insanın varoluşsal anlam arayışında önemli bir yer tuttuğunu vurguluyor.

  • Künye: Eugenio Borgna – Dostluk Üzerine, çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yapı Kredi Yayınları, psikoloji, 88 sayfa, 2025