Jean-Yves Cendrey – Honecker 21 (2011)

  • HONECKER 21, Jean-Yves Cendrey, çeviren: Z. Canan Özatalay, Everest Yayınları, roman, 209 sayfa

 

Jean-Yves Cendrey, ironik üslubuyla öne çıkan romanı ‘Honecker 21’de, bir yandan otuz yaş bunalımının, öte yandan sıkıcı ve baskıcı iş ilişkilerinin üstesinden gelmeye çalışan Matthias Honecker’in trajikomik hikâyesini kaleme getiriyor. İşinde büyük bir yabancılaşma yaşayan Honecker, depresif bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bu esnada, karısı da ona, bir çocuklarının olacağını “müjdeler”. Bu sürpriz, onun gerilimli hayatına, kendini hiç hazır hissetmediği sorumluluklar da ekler. Rüzgârın estiği yöne göre savrulan bir adam haline gelmiş Honecker, patronunun dayatmalarının da arttığı bu dönemde, hayatına dair kritik bir karar almak zorundadır.

Tayeb Salih – Kuzeye Göç Mevsimi (2011)

  • KUZEYE GÖÇ MEVSİMİ, Tayeb Salih, çeviren: Adnan Cihangir, Ayrıntı Yayınları, roman, 136 sayfa

 

Sudanlı yazar Tayeb Salih, yetkin romanı ‘Kuzeye Göç Mevsimi’nde, Batı’da aldığı eğitimden sonra ülkesine dönen anlatıcısının yaşadıklarını hikâye ediyor. Nil kıyısındaki küçük bir köyde geçen roman, anlatıcı ile Mustafa Said ve Said’in karısı Hasna gibi güçlü karakterler ekseninde, köydeki basit yaşamı, köy halkı arasındaki ilişkileri, geleneklerin baskısını ve bireyin bunun karşısındaki özgürlük arayışını anlatıyor. Roman, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında parçalanmış bu anlatıcının dünyasını ustaca yansıtmasıyla olduğu kadar, bir halkın, sömürge yaşamından sonra yeni bir kimlik arayışına koyuluşunu derinlemesine işlemesiyle de dikkat çekiyor. Salih’in, ilk olarak 1966 yılında yayımlanan romanının, 2001’de, Arap Edebiyat Akademisi tarafından 20. yüzyılın en önemli romanı olarak ilan edildiğini de belirtelim.

Cuniçiro Tanizaki – Anahtar (2011)

  • ANAHTAR, Cuniçiro Tanizaki, çeviren: H. Can Erkin, Can Yayınları, roman, 138 sayfa

 

Japon yazar Cuniçiro Tanizaki’nin ‘Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi’ ile aynı dönemde yazdığı ‘Anahtar’, gün geçtikçe birbirinden daha çok uzaklaşan ve birbirlerine söyleyemedikleri şeyleri günlüklerine yazan bir çiftin dokunaklı hikâyesini anlatıyor. Tanizaki’nin savaş sonrasında kaleme aldığı romanı, orta yaşlarını sürmekte olan bir karı-kocanın etrafında döner. Çift, ilişkilerinde kriz yaşamalarına rağmen, bununla yüzleşme cesaretinden uzaktır. Şimdi ellerindeki tek fırsat, söyleyemediklerini günlüklerine yazmaktır. Zira birbirinin günlüklerini okuyan çift için bu metinler, ikisi arasında bir köprü, bir anahtar vazifesi görecektir.

Serhan Ergin – Yürek Tutsağı (2011)

  • YÜREK TUTSAĞI, Serhan Ergin, Everest Yayınları, roman, 249 sayfa

 

Serhan Engin ilk romanı ‘Yürek Tutsağı’nda, Mahmut isimli kahramanının aşk arayışını ve hayatla giriştiği muhasebeyi anlatıyor. Sovyetler Birliği’nde beş yıl kaçak yaşayan Mahmut, günün birinde ülkesine dönmeye karar verir. Yalnız bu ani dönüş, onu tam bir hayal kırıklığına uğratır. Zira, Türkiye’ye döndüğü gibi yakalanmış ve on yıl boyunca cezaevinde kalmıştır. Cezaevinden çıkan Mahmut’u hayata bağlayan tek şey, yıllar önceki aşkı Bergüzar’dır. Onu bulmak için yola koyulan Mahmut’un karşısına, Ukraynalı fahişe Lilia çıkacaktır. Fakat bu buluşma, onun hayatını alt üst edecek ve Mahmut, değer yargılarıyla bir hesaplaşmaya girişecektir.

William S. Burroughs – Benim Eğitimim (2011)

  • BENİM EĞİTİMİM, William S. Burroughs, çeviren: Süha Sertabiboğlu, Sel Yayıncılık, roman, 190 sayfa

 

Beat kuşağının en önemli temsilcilerinden William S. Burroghs, ‘Benim Eğitimim’ isimli elimizdeki romanında, düşlerinin, rüyalarının ve bilinçaltının izini sürüyor. Düşleri aracılığıyla, gerçek kabul edilen hayatı, alışkanlıkları ve kültürü tersyüz etmeye koyulan Burroughs, doğrudan, dürüst ve esprili üslubuyla, hayatla uzun soluklu bir kavgaya tutuşuyor. Bilinçaltının farklı duraklarına uğrayan kitap, Burroughs’un özgün tarzını yansıtan iyi örneklerden biri. Hayatın parodisi olarak tasarlanan bir düşler dünyasında geçen roman, aynı zamanda Burroughs’un yazarlık, resim, bilinç ve yaratıcılık konularındaki düşüncelerini de barındırıyor.

Téa Obreht – Kaplanın Karısı (2011)

  • KAPLANIN KARISI, Téa Obreht, çeviren: Merve Sevtap Ilgın, Siren Yayınları, roman, 355 sayfa

 

Téa Obreht, prestijli edebiyat ödülü Orange’ı kazanan en genç isim olarak, yakın bir süre önce haberlere konu olmuştu. 1985 doğumlu Obreht, kendisine söz konusu ödülü kazandıran elimizdeki romanında, Natalia isimli başkahramanının yaşadıkları yoluyla, doğup büyüdüğü Balkanlar’ın trajik tarihini konu ediniyor. Savaşın paramparça ettiği Balkanlar’da yaşayan doktor Natalia, çok bağlandığı büyükbabasını kaybetmiştir. Genç kadın, ücra bir köyde ölen büyükbabasına ait eşyaları almak için yola koyulur. Yolculuğunda Natalia, büyükbabasının hayatı ile bununla iç içe geçmiş kendi hayatı üzerinden, ülkesinin yakıcı gerçekleriyle yüzleşecektir.

Camara Laye – Afrikalı Çocuk (2011)

  • AFRİKALI ÇOCUK, Camara Laye, çeviren: Burak Yenidoğan, Özgür Yayınları, roman, 192 sayfa

 

1930’lu yıllarda geçen ‘Afrikalı Çocuk’, bir otobiyografik roman. Camara Laye burada, çocukluğunun geçtiği Gine’ye doğru edebi ve tarihsel bir yolculuğa çıkıyor. Laye’in ailesi, bölgede önemli bir güç oluşturan ve 19. yüzyılın sonlarında İslamiyet’i kabul etmiş Malinke kabilesindendi. Laye’in, demirci olan babası, toplumda ermiş olarak kabul edilen bir kişiydi. Yazar romanında, içinde yaşadığı toplumun kendine has yönlerini, burada geçen çocukluk ve gençlik dönemlerini ve makine mühendisliği eğitimi almak için Fransa’ya gidişini anlatıyor. Romanı nitelikli kılan hususların başında, Laye’in yaşadığı toplumu ince ayrıntılar eşliğinde aktarması kadar, bir çocuğun ilginç büyüme serüvenini de sunması. Kurguda karşımıza çıkan anne-çocuk ilişkisinin, Afrika tinselliğine dair önemli ipuçları sunduğunu da belirtelim.

Gabriela Adameşteanu – Kayıp Sabah (2011)

  • KAYIP SABAH, Gabriela Adameşteanu, çeviren: Leila Ünal, Yapı Kredi Yayınları, roman, 437 sayfa

 

Gabriela Adameşteanu’nun, Romanya edebiyatının önde gelen eserlerinden biri olarak kabul edilen ‘Kayıp Sabah’ı, ülkesinin 1. Dünya Savaşı’ndan Çavuşesku diktatörlüğünün son yıllarına uzanan dönemini anlatıyor. Bu süreci, üç kuşağın yaşadıkları ekseninde hikâye eden Adameşteanu, karakterlerinin kişisel serüveni ekseninde Romanya yakın tarihinin dönüm noktalarını kaleme getiriyor. 20. yüzyıl Romanya’sının çalkantılı tarihinin bir panoraması olarak okunabilecek roman, renkli kişiliğiyle merkezi bir rol üstlenen Vica Delča adlı karakteriyle olduğu kadar, toplumun farklı kesimlerini temsil eden tiplerin gerçekçiliğiyle de dikkat çekiyor.

Yi Mun-Yol – Şair (2011)

  • ŞAİR, Yi Mun-Yol, çeviren: Nana Lee, Delta Yayınları, roman, 184 sayfa

 

Kore edebiyatının ödüllü kalemlerinden Yi Mun-Yol, ‘Şair’ isimli elimizdeki romanında, geçmişinin karanlığıyla hesaplaşmaya çalışan Kim adlı baş karakterinin yaşadıklarını anlatıyor. Kim’in büyükbabası, bir isyana katılıp başarısız olmuş ve ardından hain ilan edilmiştir. Bu yafta, yıllar geçmesine rağmen Kim’in peşini bırakmamıştır. Zira başarılı bir öğretim üyesi olan ve sınıf atlayan kahramanımız, hâlen bu damgayla yaşamaktadır. Genç adamı bu acılardan kurtarabilecek tek şey de, şiirdir. Kim, şiirin kanatları altına sığınıp, gezgin bir şair olarak yaşamaya başlayacak ve geçmişini inkar etmekle ona sahip çıkmak arasında gidip gelecektir.

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Anna Karenina (2011)

  • ANNA KARENİNA, Lev Nikolayeviç Tolstoy, çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu, İş Kültür Yayınları, roman, 1062 sayfa

 

Tolstoy’un, uzun yıllardır heybetini koruyan ‘Anna Karenina’sı, adını, yaşadığı yasak aşkla tüm hayatı alt üst olan Anna Karenina’dan alıyor. Rus aristokrasisinin meşhur simalarından Anna Karenina, mutsuz bir evlilik yaşamaktadır. Genç kadın, ağabeyinin evine yaptığı ziyaret esnasında genç kont Vronski ile tanışır. Kont Vronski’nin aşk ilanına, genç kadın da duyarsız kalamaz ve böylece ikili, toplumun ayıplamalarına aldırmadan aşk yaşamaya başlar. Bu hikâye üzerine inşa edilen Anna Karenina’yı özgün kılan asıl husus ise, Tolstoy’un buradan yola çıkarak insana dair daha derin ve daha bütünlüklü bir büyük hikâyeye ulaşmasıdır. Öyle ki, yazarın gözlemleme yeteneği, ayrıntıları yakalamaktaki ustalığı ve karakter inşa etmek konusundaki mükemmelliği, ‘Anna Karenina’yı, dünya edebiyatının mihenk taşlarından biri kılıyor.