Hélène Cixous — Medusa’nın Kahkahası (2026)

Hélène Cixous’nun bu eseri, feminist kuramın en etkili metinlerinden biri olarak kadın, beden, dil ve yazı arasındaki ilişkiyi radikal biçimde yeniden düşünmeye çağırıyor. Cixous, kadınların tarih boyunca yalnızca toplumsal ve siyasal alanlardan değil, dilin ve temsilin dünyasından da dışlandığını savunuyor. Bu nedenle özgürleşmenin yalnızca hukuki hakların kazanılmasıyla gerçekleşmeyeceğini, kadınların kendi bedenlerinden, arzularından ve deneyimlerinden beslenen yeni bir yazı dili kurmaları gerektiğini ileri sürüyor. ‘Medusa’nın Kahkahası’ (‘Le Rire de la Méduse’), bir manifesto olmanın ötesine geçerek öznenin, kimliğin ve iktidarın nasıl kurulduğunu sorgulayan kapsamlı bir düşünce metni niteliğinde.

Eserin merkezinde Cixous’nun geliştirdiği écriture féminine (kadın yazısı) kavramı yer alıyor. Yazar, kadınların erkek egemen kültürün kalıplarını yeniden üretmek yerine kendi seslerini ve ifade biçimlerini yaratmalarını öneriyor. Yazmayı yalnızca edebi bir etkinlik olarak değil, bastırılmış deneyimlerin görünür hâle gelmesini sağlayan yaratıcı ve dönüştürücü bir eylem olarak değerlendiriyor. Kadınların bedenlerini utanç ya da eksiklik kaynağı olarak görmekten vazgeçip onu düşüncenin ve yaratıcılığın kaynağına dönüştürmeleri gerektiğini savunuyor.

Cixous, düşüncesini Medusa miti üzerinden kurduğu güçlü metaforlarla geliştiriyor. Erkek egemen anlatıda korkutucu bir canavar olarak tasvir edilen Medusa’yı yeniden yorumlayarak onun aslında gülen, yaşamı ve yaratıcılığı temsil eden bir figür olduğunu öne sürüyor. Böylece kadınlığın korku, sessizlik ve edilgenlikle özdeşleştirilmesine karşı çıkarken, mitleri ve yerleşik sembolleri tersyüz ederek yeni anlamlar üretiyor. Metin boyunca şiirsel ve çağrışımlarla ilerleyen üslubu, felsefe, edebiyat, psikanaliz ve mitolojiyi iç içe geçiriyor.

Kitap, psikanaliz ve yapısöküm düşüncesiyle de yoğun bir diyalog kuruyor. Freud ve Lacan’ın geliştirdiği kavramlardan yararlanırken, kadın öznenin erkek merkezli kuramlarla tam anlamıyla açıklanamayacağını savunuyor. Kadın ile erkek arasındaki farkı yalnızca biyolojik özelliklere indirgemek yerine, arzu, dil ve toplumsal ilişkiler bağlamında yeniden ele alıyor. Bu yaklaşım, kadınlığı sabit bir öz olarak tanımlamaktan kaçınırken farklılık, çoğulluk ve açıklık üzerine kurulu bir özne anlayışı geliştiriyor.

Kitabın çevirmeni Nazlı Ökten’in sunuş yazısında da vurgulandığı gibi ‘Medusa’nın Kahkahası’, Simone de Beauvoir’ın temsil ettiği eşitlik merkezli feminist çizgiyle tartışmaya girerken mücadele alanını hukuktan ve kurumlardan sembolik düzene, yani dilin ve temsilin alanına taşıyor. Cixous, kadınların maruz kaldığı baskının yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda epistemolojik olduğunu gösteriyor; kadınların kendi bedenlerine ve arzularına yabancılaştırıldıklarını ileri sürüyor. Kadın yazısını biyolojik bir özcülük olarak değil, ötekiliğe ve yaratıcılığa açık bir ifade biçimi olarak yorumlaması, eserin sonraki yıllarda queer teori başta olmak üzere pek çok düşünsel akımı etkilemesini sağladı.

Sonuç olarak ‘Medusa’nın Kahkahası’, kadınların yazı aracılığıyla kendi seslerini yeniden kurmalarını savunan, dili, bedeni ve kimliği özgürleşmenin temel alanları olarak yeniden tanımlayan kurucu bir manifesto niteliğinde. Şiirsel dili, mitolojik göndermeleri ve felsefi derinliğiyle eser, feminist düşüncenin sınırlarını genişletirken, yazının yalnızca bir anlatım aracı değil, dünyayı ve özneyi dönüştürebilecek yaratıcı bir güç olduğunu göstermeye devam ediyor.

Hélène Cixous — Medusa’nın Kahkahası, 1975 Manifestosu
Çeviren: Nazlı Ökten • Can Yayınları
Feminizm • 40 sayfa • 2026

Kolektif — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları (2026)

Bu kitap, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar, Carlos Fuentes ve Mario Vargas Llosa arasında yaklaşık altmış yıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getirerek Latin Amerika Boom kuşağının yalnızca edebî üretimini değil, dostluklarını, fikir ayrılıklarını ve siyasal dönüşümlerini de gözler önüne seriyor. ‘Latin Amerika Patlaması “Boom” Mektupları’ (‘Las cartas del Boom’), dört büyük yazarın yayımlanmış eserlerinden çok, eserler henüz taslak aşamasındayken yürüttükleri tartışmaları, yazarlık serüvenlerini ve birbirlerinin çalışmalarına yaptıkları katkıları görünür kılarak, dünya edebiyatını değiştiren bir hareketin perde arkasını belgeliyor.

Eserin ilk ve en kapsamlı bölümü olan “Kankaların Pachanga’sı (1955-1975)”, Boom kuşağının yükseliş yıllarını kapsıyor. Mektuplar, yazarların roman projelerini birbirleriyle paylaşmalarını, yayınevleriyle yürüttükleri pazarlıkları, çeviri ve telif meselelerini, Avrupa ile Latin Amerika arasındaki kültürel ilişkileri ve uluslararası edebiyat çevrelerine açılma süreçlerini ayrıntılarıyla yansıtıyor. Aynı zamanda dostluk, mizah ve ortak heyecanlarla örülü bu yazışmalar, ‘Seksek’, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’, ‘Kent ve Köpekler’ gibi modern klasiklerin oluşum sürecine içeriden tanıklık etme imkânı sunuyor.

“Eğlencenin Sonu (1976-2012)” başlıklı ikinci bölüm ise ortak edebî coşkunun yerini giderek siyasal ve kişisel ayrışmalara bıraktığı dönemi ele alıyor. Küba Devrimi etrafındaki tartışmalar, Latin Amerika’daki askerî darbeler, entelektüellerin siyasal sorumluluğu ve özellikle Vargas Llosa ile García Márquez arasındaki kopuş, mektupların tonunu belirleyen başlıca gelişmeler arasında yer alıyor. Böylece eser, yalnızca dört yazarın bireysel hikâyelerini değil, Boom hareketinin yükselişini ve çözülüşünü de belgeliyor.

Kitabın ekler bölümü, mektupları tamamlayan önemli deneme, söyleşi ve belgeleri içeriyor. Mario Vargas Llosa’nın Cortázar ve García Márquez üzerine yazıları, Carlos Fuentes’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ değerlendirmeleri, üç yazarın Latin Amerika edebiyatına ilişkin ortak söyleşileri ve Gabriel García Márquez’in dostlarına dair kaleme aldığı metinler, mektuplarda dile getirilen fikirlerin kuramsal ve eleştirel arka planını zenginleştiriyor. Ayrıca 1968-1971 yılları arasında yayımlanan protesto bildirileri, Fidel Castro’ya gönderilen açık mektuplar ve siyasal dayanışma metinleri, dönemin entelektüellerinin edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl kurduklarını göstermesi bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor.

Sonuç olarak ‘Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları’, yalnızca dört büyük yazarın özel yazışmalarını yayımlayan bir mektup derlemesi değil; 20. yüzyılın en etkili edebiyat hareketlerinden birinin doğuşunu, uluslararası yükselişini ve iç gerilimlerini belgeleyen kapsamlı bir edebiyat tarihi çalışması. Dostluk ile rekabetin, yaratıcı işbirliği ile ideolojik çatışmanın iç içe geçtiği bu yazışmalar, romanların arkasındaki yaratım süreçlerini görünür kılarken Latin Amerika Boom’unun ortak ruhunu, umutlarını ve kırılmalarını da bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Gabriel García Márquez, Julio Cortázar — Latin Amerika Patlaması: “Boom” Mektupları
Editör: Carlos Aguirre, Gerald Martin, Javier Munguía, Augusto Wong Campos
Çeviren: Süleyman Doğru • Can Yayınları
Mektup• 239 sayfa • 2026

Frédéric Bastiat – Hukuk (2025)

Frédéric Bastiat’nın 1850’de yayımlanan ‘Hukuk’ (‘La Loi’) adlı kitabı, klasik liberal düşüncenin temel metinlerinden biri. Bastiat, bu kısa ama yoğun eserinde devletin ve hukukun ne olması gerektiği sorusuna odaklanıyor.

Ona göre hukuk, bireylerin doğuştan sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkını korumak için vardır. Fakat hukuk, bu asli işlevinden saptığında, yani adalet yerine yağmayı ve belli çıkar gruplarını korumayı meşrulaştırmaya başladığında yozlaşıyor. Bastiat bu noktada “yasal yağma” (spoliation légale) kavramını öne çıkarıyor: Devlet, vergi, sübvansiyon, gümrük duvarı ya da ayrıcalıklı imtiyazlarla bazılarını kayırırken diğerlerini mağdur ediyor.

Eserde, sosyalist projelerden merkantilist ekonomiye kadar pek çok düzenleme, bireysel özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriliyor. Bastiat, devletin ekonomiye müdahalesinin üretkenliği azaltacağını ve toplumsal eşitsizlikleri artıracağını savunuyor. Ona göre yasa, bir grubun çıkarını diğerinin zararına dayatmaya kalktığında, toplumun temeli zayıflıyor.

‘Hukuk’, özgürlüğün ancak devletin sınırlandırılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bastiat’nın yaklaşımı, sonraki liberal ve libertaryen düşünce için önemli bir referans noktası oldu. Kitap, 19. yüzyıldan bugüne devlet, hukuk ve ekonomi tartışmalarında sık sık atıf yapılan bir eser olarak önemini koruyor.

  • Künye: Frédéric Bastiat – Hukuk, çeviren: Tülin Ural, Can Yayınları, hukuk, 72 sayfa, 2025

Max Weber – Temel Sosyoloji Kavramları (2025)

Max Weber’in ‘Temel Sosyoloji Kavramları’ (‘Soziologische Grundbegriffe’) adlı eseri, sosyolojinin temel kavramlarını ve metodolojik yaklaşımlarını sistematik bir şekilde ele alan klasik bir çalışma. Weber, bu eserinde, sosyolojik analizin nesnesini “sosyal eylem” olarak tanımlar ve sosyal eylemi, bireylerin öznel anlamlar yükleyerek gerçekleştirdikleri ve diğerlerinin davranışlarını hesaba katarak yönlendirdikleri davranışlar olarak açıklar. Weber, sosyal eylemin farklı türlerini (amaçsal-rasyonel, değer-rasyonel, duygusal ve geleneksel eylem) analiz ederek, sosyolojik araştırmanın bu anlamları anlamaya ve yorumlamaya yönelik olması gerektiğini savunur.

Weber, sosyolojinin temel kavramlarından biri olan “sosyal ilişki”yi, birden fazla bireyin karşılıklı olarak birbirlerinin davranışlarına öznel anlamlar atfettiği ve bu anlamlar çerçevesinde eylemlerini yönlendirdiği bir durum olarak tanımlar. Weber, sosyal ilişkilerin farklı biçimlerini (örneğin, çıkar ilişkileri, otorite ilişkileri, dayanışma ilişkileri) inceler ve bu ilişkilerin toplumsal yapıların oluşumundaki rolünü vurgular. Ayrıca, Weber, “otorite” kavramını da detaylı bir şekilde ele alır ve geleneksel otorite, karizmatik otorite ve rasyonel-yasal otorite olmak üzere üç farklı otorite tipini ayırt eder. Bu otorite tiplerinin, toplumsal düzenin ve siyasi yapıların anlaşılmasındaki önemini açıklar.

Kitap, Weber’in sosyolojik metodolojisine dair temel ilkeleri de içerir. Weber, sosyolojinin ampirik verilere dayanması gerektiğini ancak aynı zamanda bu verilerin “anlayıcı sosyoloji” (verstehende Soziologie) yaklaşımıyla yorumlanması gerektiğini savunur. Ona göre, sosyolojik açıklama hem nedensel ilişkileri ortaya koymalı hem de sosyal eylemlerin öznel anlamlarını anlamaya çalışmalıdır. Bu eseri, Weber’in sosyolojik düşüncesinin temelini oluşturan kavramları ve metodolojik yaklaşımları anlamak için vazgeçilmez bir kaynak.

  • Künye: Max Weber – Temel Sosyoloji Kavramları, çeviren: Mustafa Tüzel, Can Yayınları, sosyoloji, 96 sayfa, 2025

Albert Camus, Réne Char – Yazışmalar, 1946-1959 (2025)

“Sevgili René,

İşte plaklar. Onlara ve size canım sevinçler borçluyuz. Size borçlu olduğum daha çok şey var; yüreğimin derinliklerinde hissettiğim bir arkadaşlığı, bir ortaklığı hiç doğru dürüst anlatamadım size. Ama siz anlıyorsunuz.

Yorgunluğunuzu anlıyorum. Ben de şu sıralar yorgun hissediyorum kendimi. Ya dünya delirmiş ya da biz. Hangisine daha kolay katlanır insan?”

İki büyük yazar, Albert Camus ile Réne Char’ın, 1946 ile 1959 yılları arasındaki mektuplaşmaları bu kitapta bir araya getirilmiş. Kitap, savaş sonrası Fransa’sının entelektüel ve edebi ortamını yansıtırken, iki yazarın dostluklarını, sanata, edebiyata ve hayata dair düşüncelerini, kişisel ve toplumsal meselelere bakış açılarını gözler önüne serer.

Mektuplar, Camus ve Char’ın edebi ve felsefi tartışmalarını, ortak projelerini ve birbirlerine duydukları hayranlığı ve saygıyı ortaya koyar. İki yazarın savaşın yarattığı travma, özgürlük, adalet ve varoluş gibi temalara dair düşünceleri, mektupların satır aralarında belirginleşir. Camus’nün varoluşçu felsefesi ve Char’ın şiirsel dili, mektuplara derinlik ve anlam katar.

Kitap, sadece iki yazarın mektuplaşmalarından ibaret değildir; aynı zamanda savaş sonrası Fransa’sının kültürel ve siyasi atmosferine de ışık tutar. Mektuplar, dönemin entelektüel tartışmalarını, edebi akımlarını ve toplumsal sorunlarını yansıtır. Camus ve Char’ın mektupları, okuyucuya savaşın yarattığı yıkımın ardından yeniden inşa edilen bir dünyanın portresini sunar.

Kitap, iki yazarın edebi ve felsefi mirasını anlamak için önemli bir kaynaktır. Mektuplar, Camus ve Char’ın eserlerine ve düşüncelerine dair yeni bakış açıları sunar. İki yazarın dostluğu ve mektupları, okuyucuya edebiyatın ve düşüncenin gücünü hatırlatır.

  • Künye: Albert Camus, Réne Char – Yazışmalar, 1946-1959, çeviren: Orçun Türkay, Can Yayınları, mektup, 172 sayfa, 2025

Maria Stepanova – Belleğin Anısına (2025)

Maria Stepanova’nın bu kitabı, yazarın kendi ailesinin geçmişini ve Rusya’nın 20. yüzyıl tarihini iç içe geçiren, deneysel ve çok katmanlı bir anlatı. Stepanova, eski fotoğraflar, mektuplar, günlükler ve çeşitli ailevi nesneler aracılığıyla, kayıp yakınlarının izini sürerken, hafıza, tarih ve unutuşun doğasını sorgular. ‘Belleğin Anısı’ (‘Pamyati Pamyati’), sadece kişisel bir aile öyküsü anlatmakla kalmaz, aynı zamanda Sovyet dönemi ve sonrası Rus toplumunun travmalarını, kolektif hafızanın kırılganlığını ve tarihin bireysel yaşamlar üzerindeki derin etkisini de ele alır. Stepanova, geleneksel biyografik anlatıdan uzaklaşarak, farklı anlatı biçimlerini, denemeleri, şiirsel pasajları ve tarihi alıntıları bir araya getirir ve okuyucuyu hafızanın labirentlerinde dolaştırır.

Stepanova, ailesinin sıradan üyelerinin, büyük tarihi olayların gölgesinde kalmış yaşamlarını yeniden canlandırmaya çalışırken, hafızanın seçici ve yanıltıcı doğasını da göz önünde bulundurur. Kitap, aile üyelerinin hayatta kalma mücadelelerini, aşklarını, kayıplarını ve ideolojik dönüşümlerini aktarırken, aynı zamanda bu anlatıların ne kadarının gerçekte hatırlanan, ne kadarının ise sonradan inşa edilen veya unutulan parçalardan oluştuğu sorusunu sorar. Yazar, aile arşivindeki boşlukları, sessizlikleri ve çelişkileri de dürüstçe kabul eder ve bu boşlukların, anlatının kendisi kadar anlamlı olduğunu ileri sürer.

‘Belleğin Anısı’ sadece bireysel hafızanın değil, aynı zamanda ulusal hafızanın da nasıl inşa edildiğini sorgulayan bir metindir. Stepanova, Sovyet dönemi atmosferinin, insanların kendi geçmişleriyle kurdukları ilişkiyi nasıl etkilediğini ve suskunluğun kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını inceler.

Kitap, fotoğrafın, mektubun ve diğer maddi kalıntıların hafızayı canlandırma ve şekillendirme gücünü de derinlemesine ele alır. Stepanova, bu nesnelerin sadece geçmişe açılan pencereler olmadığını, aynı zamanda bugünün bakış açısıyla yeniden yorumlandığını ve anlamlandırıldığını gösterir.

‘Belleğin Anısı’, hafızanın doğrusal ve kesin bir kayıt olmadığını, aksine sürekli değişen, kaygan ve kişisel yorumlara açık bir süreç olduğunu vurgular. Maria Stepanova, bu deneysel romanıyla, hafızanın, tarihin ve edebiyatın sınırlarını zorlayarak, okuyucuyu kendi geçmişi ve kolektif hafıza üzerine düşünmeye davet eden özgün ve etkileyici bir eser ortaya koyar.

Künye: Maria Stepanova – Belleğin Anısına, çeviren: Eyüp Karakuş, Can Yayınları, anlatı, 480 sayfa, 2025

Albert Camus – Günlükler (2024)

Büyük düşüncelerin ardından sürekli insana, insani olana dönen bir yazardır Camus.

“Bir yazarın öğrenmesi gereken ilk şey, hissettiği şeyi hissettirmek istediği şeye aktarabilme sanatıdır,” der.

Okurlarına bir şeye karşı çıkmak için önce inanmak gerektiğini öğretir.

Bu inancın en sağlam temellerinden biri de duyguları ve samimiyetidir.

Bu samimiyet başta farklı üslupların ortaya çıktığı bir mozaik teşkil eden ‘Günlükler’de görülür.

Burada kendisiyle olduğu kadar dünyayla da yüzleşir Camus.

Okuma notları, roman planları, seyahat günlükleri, aforizmalar, çarpıcı formüller; bu fragmanlar bir sanatçının portresini anlamak için elzem olmakla birlikte hayatının ve eserinin anlamını bulmaya çalışan bir insanın en önemli tanığıdırlar.

Camus’nün 1935-1959 arasında tuttuğu ‘Günlükler’, Avrupa’da hiç tanınmadığı yıllardan yaratıcılığının zirvesinde bir trafik kazasıyla ölene kadarki tüm kayıtlarını bir araya getiriyor.

Günlükler, Camus’nün düşünce dünyasına daha yakından bakabileceğimiz önemli bir kaynak niteliğinde.

Günlüklerde, Camus’nün felsefi düşünceleri, edebiyat hakkındaki görüşleri, günlük hayata dair gözlemleri ve yaşadığı dönemin siyasi olaylarına ilişkin tepkileri yer alır.

  • Künye: Albert Camus – Günlükler 1935-1959, çeviren: Berna Günen, Can Yayınları, günlük, 560 sayfa, 2024

Sigmund Freud – Bir Yanılsamanın Geleceği (2024)

Yaşamını zihnin arkeolojisine adayan Sigmund Freud bu kitabında da insan psikolojisinin karmaşık yapısını gözler önüne seriyor; ancak bu sefer geçmişi incelemekle yetinmeyip geleceğe dair bazı tahmin ve önerilerde bulunma cesaretini de gösteriyor.

Freud bu metninde, bilincimize kök salmış yanılsamaların, özellikle de bir yanılsama olarak adlandırdığı din olgusunun kültürdeki (diğer bir deyişle uygarlıktaki) yerini tartışmaya açıyor.

Din, kültür ve insan ruhu arasındaki ilişkiyi ele alarak bu yanılsamaların dünyaya bakışımızı nasıl etkilediğini, dolayısıyla da yaşamlarımızı nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor.

Bir Yanılsamanın Geleceği, yazılmasının üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş olmasına rağmen her okuyanı, zihnimizi ve ortak kaderimizi etkileyen yanılsamalarla yüzleşip bunları geride bırakmaya çağıran kışkırtıcı bir eser olma niteliğini sürdürüyor.

Freud şöyle diyor:

“Hayır, bilim bir yanılsama değildir. Ancak bilimin bize veremediğini başka bir yerden elde edebileceğimizi düşünmek kesinlikle bir yanılsama olacaktır.”

  • Künye: Sigmund Freud – Bir Yanılsamanın Geleceği, çeviren: Mehmet Tahir Öncü, Mahmut Demir, Can Yayınları, psikoloji, 72 sayfa, 2024

John Dewey – Kamu ve Sorunları (2024)

Filozof ve eğitimci John Dewey, ‘Kamu ve Sorunları’nda bizi demokrasinin kalbine doğru derin bir yolculuğa çıkarıyor.

Dewey, etkileyici bir üslup ve çarpıcı tespitlerle, sürekli değişen bir dünyada kamunun karşılaştığı zorlukları araştırıyor, bilgili ve ilgili bir vatandaşlığın temel rolü hakkında zamana meydan okuyan bir bilgelik sunuyor.

Bu klasik eser, toplumun dinamiklerini ve toplum içindeki bireylerin sorumluluklarını anlamak isteyenler için yol gösterici bir ışık olmaya devam ediyor.

Dewey’in etkin ve bilgiye dayalı kamu vizyonu, ilk yayımlandığı zaman olduğu gibi bugün de güçlü bir şekilde yankılanıyor ve bizi daha iyi bir yarını şekillendirmek için kolektif gücümüzü benimsemeye çağırıyor.

  • Künye: John Dewey – Kamu ve Sorunları: Siyasi Sorgulama Üzerine Bir Deneme, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, Can Yayınları, siyaset, 160 sayfa, 2024

Ludwig Wittgenstein – Renkler Üzerine Düşünceler (2024)

Ludwig Wittgenstein’ın ölümünden bir yıl önce, 1950’de Oxford’da yazdığı, son eserlerinden olan ‘Renkler Üzerine Düşünceler’ yazarın tek bir felsefi konuya odaklandığı birkaç metinden biri.

Renklerle ilgili felsefi sorunların ancak ilgili dil oyunlarına dikkat edilerek çözülebileceğine inanan Wittgenstein, renklerin dildeki kullanımını açıklığa kavuşturmak için Goethe’nin Renk Öğretisi’ni ve Philipp Otto Runge’ın gözlemlerini de ele alıyor.

Renklerin açıklığı ve koyuluğu, renk körlüğü, renklerin göreceliği, farklı dil ve kültürlerdeki karşılıklarının birbiriyle ilişkisi ve renklerle ilgili dil oyunları gibi bağlamlarda renkler üzerine düşünen Wittgenstein kendi renk kuramını oluşturuyor.

  • Künye: Ludwig Wittgenstein – Renkler Üzerine Düşünceler, çeviren: Berkan Üze, Can Yayınları, felsefe, 72 sayfa, 2024