Kolektif – Politik ‘Şeyleri’ Tasniflemek (2025)

Komplo teorilerine yaklaşım, geçmişe kıyasla bugün çok daha karmaşık bir soru halini alıyor. Bu kitap, meseleyi tekil cevaplardan ziyade, komplo teorilerini anlama biçimlerini inceleyen bir bakışla ele alıyor. Amacı, bu teorilerin sunduğu dünya tasavvurunun ardındaki ideolojik sınıflandırma mantığını çözümlemek. Sosyal bilimler perspektifinden hareket eden yazar, komplo teorilerinin yalnızca irrasyonel veya paranoyak bir tutumun ürünü olarak damgalanmasını sorguluyor.

Eser, komplo teorilerini baştan reddetmek yerine, onların siyasî coğrafya ve yerel-kültürel bağlamla kurduğu ilişkileri anlamaya odaklanıyor. Bu yaklaşım, araştırmacıya hem eleştirel hem de mesafeli bir duruş imkânı sağlıyor. Kitap, komplo teorilerinin toplumsal işlevlerini, kategorik yapılarını ve söylemsel bağlamlarını analiz ederek, onları yalnızca yanlış bilgi üretimi olarak değil, belirli bir düşünme biçimi ve toplumsal ilişki kurma tarzı olarak konumlandırıyor.

Bu çerçevede, okura hem teorik hem de yöntemsel bir araç seti sunarak, komplo teorilerini tek boyutlu bir reddedişin ötesine taşıyor. Böylece konu, günümüz siyasal ve kültürel tartışmalarıyla bağlantılı olarak, daha geniş ve eleştirel bir perspektifle değerlendirilebiliyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: İsmet Parlak, Yağız Alp Tangün, Efe Baştürk, Toygar Sinan Baykan, Hamit Bozarslan, Kadir Dede, Mehmet Güldal, Kerem Karaosmanoğlu, Mehmet Akif Kumtepe, Beate Küpper, Armağan Öztürk, Erol Sağlam, Elif Sandal Önal, Doruk Tatar, Çağla Pınar Tunçer, Andreas Zick.

  • Künye: Kolektif – Politik ‘Şeyleri’ Tasniflemek: Komplo Teorileri Nasıl Okunmalı, editör: İsmet Parlak, Yağız Alp Tangün, İmge Kitabevi, siyaset, 409 sayfa, 2025

Menekşe Tokyay – Karnım Zil Çalıyor! (2025)

Menekşe Tokyay’ın ‘Karnım Zil Çalıyor!: Bir Hak Olarak Ücretsiz Okul Yemeği’ adlı kitabı, yalnızca çocukların beslenme yetersizliğine dikkat çeken bir çağrı değil; aynı zamanda eğitimde eşitliğin, sosyal adaletin ve kalkınma politikalarının da merkezine yerleştirilmesi gereken bir meseleyi gündeme taşıyor. Tokyay, çocukların aç karnına okula gitmek zorunda bırakıldığı, temiz suya erişimde bile ciddi eşitsizliklerin yaşandığı bir ülkede bu durumun artık “çözülmesi gereken acil bir sorun” olduğunu güçlü verilerle ortaya koyuyor.

Yetersiz beslenmenin yalnızca fiziksel gelişimi değil, zihinsel performansı da derinden etkilediğini hatırlatan yazar, bu sorunun bireyin hayatı boyunca sürecek bir eşitsizliğe dönüştüğünü vurguluyor. Türkiye’de milyonlarca öğrencinin gıdaya erişiminin yalnızca ailesinin ekonomik gücüne bağlı olmasının hem ahlaki hem de yapısal bir adaletsizlik yarattığını belirtiyor. Bu tablo, yalnızca çocukların değil, toplumun genel refahını da tehdit ediyor.

Tokyay kitabında, dünya genelindeki çeşitli okul yemeği uygulamalarını inceliyor; finansman modellerinden yasal düzenlemelere kadar pek çok boyutla konuyu masaya yatırıyor. Ancak esas katkısı, bu politikaların Türkiye’de nasıl uygulanabileceğine dair somut ve uygulanabilir öneriler geliştirmesi. Ücretsiz okul yemeğinin yalnızca bir sosyal destek değil, bir hak olarak tanınması gerektiğini savunurken, bunun eğitimde fırsat eşitliğini artıracağını ve uzun vadede ülke kalkınmasına önemli katkı sağlayacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. Kitap, karar vericilere olduğu kadar, her yurttaşa da bir vicdan çağrısı yapıyor.

  • Künye: Menekşe Tokyay – Karnım Zil Çalıyor!: Bir Hak Olarak Ücretsiz Okul Yemeği, İletişim Yayınları, inceleme, 246 sayfa, 2025

Serdar Korucu – ‘Bu Yas Bitmez’ (2025)

Serdar Korucu’nun bu çalışması, 2015-2016 yıllarında Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ve sivil kayıplarına dair kişisel tanıklıkları merkeze alıyor. Kitap, istatistiklerin donuk diline sıkışmadan, doğrudan hayatlara dokunan hikâyeler üzerinden okuyucuyu bir hafıza alanına davet ediyor. Yüz binlerce insanın yerinden edildiği, evlerin yerle bir olduğu, hayatların yarım kaldığı bir döneme dair anlatılar, acının bireysel değil, toplumsal bir hafızaya dönüştüğünü gösteriyor.

Eser, yalnızca bir dönemsel belgeleme faaliyeti değil, aynı zamanda devlet şiddeti, adalet yoksunluğu ve sessizlik duvarı karşısında hakikatin izini sürmeye çalışan bir hafıza çalışması niteliği taşıyor. Kitapta yer verilen 12 tanıklık, sayıların ötesine geçerek yas tutmanın, kaybetmenin, beklemenin ve unutamamanın farklı biçimlerini görünür kılıyor. Her biri, resmi anlatının dışında bırakılmış hayatların parçası olan kişisel direnişler olarak öne çıkıyor.

Tanıklıklar:

Cizîr (Cemile) Çağırga’nın annesi Emine Çağırga: “3 kez “Cizîr”, “Cizîr”, “Cizîr” diye seslendim, ses etmedi. En son “Ay anne” dedi sadece ve sonra vefat etti. Gözlerini kapattım. Mecbur kalmasak onu buzdolabına mı koyardım? Çare yoktu.”

Taybet İnan’ın kızı, Yusuf İnan’ın yeğeni Halime İnan: “Annem evin arkasında yerde yatıyor. Sanki böyle biraz kısa bir uyku uyuyacakmış gibi… O sokağa her baktığımda, annemin yerde uzanmış o halini görüyorum. Her şey gözümün önüne geliyor.”

Helin Hasret Şen’in annesi Nazmiye Şen: “Annesiyle ekmek almaya giden 12 yaşındaki bir kız. Benim kızım niye öldürüldü? Tek suçu Sur’da yaşamak mıydı? Benim çocuğum maganda kurşunuyla vurulsaydı emin olun faili bulunduğu gibi müebbet cezası yerdi.”

Selamet Yeşilmen’in eşi Abdurrahim Yeşilmen: “Tandırın ateşini yakmış, yukarıdan hamuru alacak. Yukarıya gitmeden eşim merdivenlerde öldürüldü. Benim eşimin resmi, Meclis’e kadar gitti. Videoları var. Yapacak bir şey yok. Yas bitmez. Bu yas bitmez.”

  • Künye: Serdar Korucu – ‘Bu Yas Bitmez’: Cizre, Silopi, Beytüşşebap, Sur, Yüksekova ve Nusaybin’dekiler Anlatıyor, 2015-2016, Kor Kitap, siyaset, 168 sayfa, 2025

Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri (2025)

Juan J. Linz, ‘Başkanlığın Riskleri’ (‘The Perils of Presidentialism’) adlı bu klasik metninde başkanlık sisteminin demokratik rejimler üzerindeki yapısal risklerine odaklanıyor. Parlamenter sistemle kıyaslandığında başkanlık sistemi, sabit görev süreleri ve sert kuvvetler ayrılığı nedeniyle siyasal krizlere daha açık hale geliyor. Linz’e göre başkanlık rejimi, hem yasama hem yürütme organlarının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle ortaya çıkan meşruiyet ikiliği üzerinden, çatışmaları yapısal olarak içeriyor. Bu durum, özellikle toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu ortamlarda demokratik dengeyi zedeliyor.

Başkanlık sisteminde lider, tek bir kişi olarak yürütmeyi temsil ediyor ve bu kişi sabit bir süre için seçiliyor. Bu yapı, uzlaşma kültürünü zayıflatıyor çünkü taraflar, yeni seçimlere kadar pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalmıyor. Linz, özellikle Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sisteminin sık sık otoriterliğe veya anayasal krizlere sürüklendiğini örneklerle gösteriyor. Başkanın güçlü halk desteğine sahip olması bile bu riski ortadan kaldırmıyor, aksine kişisel gücün denetlenmesini zorlaştırıyor.

Parlamenter sistem ise Linz’e göre daha esnek bir yapıya sahip bulunuyor. Hükümetler güvenoyu ile düşebiliyor, yeni koalisyonlar kurulabiliyor, lider değişimi sistem içinde çözülebiliyor. Bu esneklik, rejimin hayatta kalma kapasitesini artırıyor. Linz, başkanlık sisteminin “kazanan her şeyi alır” mantığıyla çalıştığını ve bu yüzden seçim sonuçlarının kaybeden taraf için daha yıkıcı etkiler doğurduğunu savunuyor. Bu özellik, kutuplaşma ve kurumların tıkanmasına neden oluyor. Linz’in eleştirileri, başkanlık sisteminin demokratik kırılganlıklara kapı aralayan doğasını açığa çıkarıyor.

  • Künye: Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri, çeviren: A. Asım Gökmen, Episteme Yayınları, siyaset, 60 sayfa, 2025

Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi (2025)

 

Marcel Gauchet ‘Yurttaşını Arayan Demokrasi’ (‘La Démocratie contre elle-même’) adlı bu kitabında, modern demokrasinin çelişkilerini derinlemesine analiz ediyor. Ona göre demokrasi, bireyin özerkliğini önceleyerek geleneksel otoriteleri zayıflatıyor. Ancak bu özgürleşme süreci, toplumun kolektif kimliğini ve siyasal bağlarını da aşındırıyor. Demokrasi, kendi başarısıyla kendini zorlayan bir rejime dönüşüyor.

Kitapta Gauchet, özellikle Batı demokrasilerindeki bireycilik artışının, kurumlara olan güveni nasıl erozyona uğrattığını açıklıyor. Bireysel haklar güçlenirken, kamusal sorumluluk duygusu zayıflıyor. Bu da siyasetin temsili doğasını sorgulanır hale getiriyor. İnsanlar artık hem temsil edilmek istiyor hem de temsilcilerin otoritesini tanımıyor.

Gauchet, demokrasinin kendine karşı işleyen doğasını tarihsel bağlamda inceliyor. Fransız Devrimi’nden günümüze uzanan süreçte, özgürlük ve eşitlik ideallerinin kurumsal çerçeveyle nasıl çatıştığını gösteriyor. Toplum, bir yandan devleti denetlemek istiyor, diğer yandan ondan sürekli müdahale bekliyor. Bu da demokrasi içinde paradokslar yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, demokrasiyi yıkmak isteyenlerden çok, onu fazla isteyenlerin yarattığı gerilimlere odaklanıyor. Gauchet, demokrasinin kendi içindeki krizlerini anlamadan geleceğine dair sağlıklı bir yön çizilemeyeceğini savunuyor. Eleştirel ama yapıcı bir dille, demokrasiyi yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi, derleyen ve çeviren: Zeynep Savaşçın, İletişim Yayınları, siyaset, 320 sayfa, 2025

Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm (2025)

Grace Blakeley, ‘Vahşi Kapitalizm’ adlı kitabında, kapitalizmin günümüzde nasıl çürümüş bir sisteme dönüştüğünü sistematik biçimde ortaya koyuyor. Yazar, küresel düzeyde şirketlerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi gücü de nasıl ele geçirdiğini tarihsel ve güncel örneklerle açıklıyor. Kitapta özellikle 2008 krizi sonrasında şirketlerin kurtarılma biçimleri, kamu kaynaklarının özel şirketlerin zararlarını karşılamak için nasıl kullanıldığı ve bu durumun demokrasiye nasıl zarar verdiği irdeleniyor. Şirketlerin krizleri fırsata çevirdiği bu yeni düzende, sıradan insanların giderek daha fazla güvencesizleştiği vurgulanıyor.

‘Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü’nde (‘Vulture Capitalism: Corporate Crimes, Backdoor Bailouts and the Death of Freedom’), şirketlerin suç benzeri uygulamalarını sadece finans sektörüyle sınırlı tutmuyor. Enerjiden teknolojiye, sağlıktan tarıma pek çok alanda büyük şirketlerin kamu politikalarını yönlendirdiğini ve bu yolla rekabeti boğduğunu anlatıyor. Devletin, neoliberal söylemlerin aksine, bu şirketlerin çıkarlarını korumak için aktif biçimde rol aldığını gösteriyor. Arka kapıdan yapılan kurtarma paketleri, gizli teşvikler ve yasal boşluklar üzerinden şirketler, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da toplumları biçimlendiriyor.

Yazar, kapitalizmin bu “akbaba” formunun artık reformlarla düzelemeyecek ölçüde bozulduğunu öne sürüyor. Bu nedenle kitabın sonunda radikal değişim çağrısı yapıyor. Blakeley’e göre özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin korunması ancak bu sistemin temellerine karşı güçlü bir mücadele verilmesiyle mümkün olabiliyor.

  • Künye: Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2025

Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı (2025)

Tarihin yönünü değiştiren devrimcilerin fikirleri, eylemleri ve idealleri sık sık anlatılıyor ama sofralarındaki ayrıntılar çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa düşünce ile beslenme, mücadele ile yeme kültürü arasındaki bağ, sanılandan çok daha derin izler taşıyor. ‘Devrim Mutfağı’, bu eksik kalan alanı dolduruyor ve tarihe damgasını vurmuş devrimcilerin tabaklarına eğiliyor. Kitap, okuru yalnızca politik bir yolculuğa değil, aynı zamanda tarihsel bir sofra serüvenine davet ediyor.

Bengi Başaran ve Umur Talu’nun özenli çalışması, devrimcilerin yemek alışkanlıklarını belgelerle, tanıklıklarla ve tarihsel anlatılarla bir araya getiriyor. Bolşeviklerin kıtlık içindeki lokmalarıyla Fransız devrimcilerin kalabalık sofraları, Latin Amerika’nın tropik lezzetleriyle Anadolu’nun mütevazı yemekleri bu eserde buluşuyor. Her bir sofra, dönemin ruhunu, mücadelenin doğasını ve bireylerin iç dünyasını da yansıtıyor.

Marx’ın sade alışkanlıklarından Napolyon’un askeri menülerine, Fidel Castro’nun mutfağından Deniz Gezmiş’in cezaevi yemeklerine kadar birçok ayrıntı tarihsel bir derinlikle sunuluyor. Bu tarifler sadece damak zevkini değil, aynı zamanda bir dönemin ideallerini ve yaşanmışlıklarını da taşıyor. Kitap, devrimlerin sadece meydanlarda değil, kimi zaman mutfakta da sürdüğünü hissettiriyor.

Eşitlik, özgürlük ve dayanışma ruhunun sofralara nasıl yansıdığını merak edenler için ‘Devrim Mutfağı’, alışılmışın dışında bir anlatı sunuyor. Bu kitapla birlikte devrimcilerin yaşamlarına hem tat hem anlam katılıyor.

  • Künye: Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı, Kafka Kitap, yemek, 236 sayfa, 2025

Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (2025)

Müziğin, devlet başta olmak üzere iktidar yapılarıyla kurduğu ilişki, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin dikkatini çekiyor. Platon’dan Konfüçyüs’e kadar birçok figür, müziğin toplumu nasıl etkilediğini ve devletin düzeniyle nasıl bağlantı kurduğunu tartışıyor. Ancak modern devletin ortaya çıkışıyla bu ilişki daha da karmaşık bir hal alıyor. Müzik, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, ideolojik, toplumsal ve kurumsal bir araca dönüşüyor.

Bu dönüşümle birlikte müzik, sosyolojiden siyaset bilimine, müzikolojiden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplinde inceleniyor. Fakat tüm bu ilgiye rağmen, müzik ile devletin somut düzeyde nasıl bir örgütlenme kurduğu sorusu çoğu zaman yüzeyde kalıyor. İşte ‘Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi’ adlı bu kitap, tam da bu boşluğa ışık tutuyor. Yüzüncü yaşını kutlayan Cumhuriyet’in müzikle ilişkisini çok boyutlu bir şekilde analiz ediyor.

Kitap, devletin müziğe neden müdahale ettiğini anlamak için yüz yıllık süreci üç döneme ayırıyor. Her dönemin kendi içinde belirleyici nedenleri olduğu savunuluyor. Bu nedenler, siyasal ideolojilerden kültürel kimlik arayışına, modernleşme projelerinden ulusal birlik inşasına kadar farklılık gösteriyor.

Diğer yandan, devletin müziği nasıl örgütlediği sorusuna ise on farklı analiz birimiyle cevap aranıyor. Bu birimler, kurumlar, politikalar, yasalar ve uygulamalar düzeyinde inceleniyor. Böylece müzik ve devlet ilişkisinin yalnızca soyut düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve tarihsel bağlamda nasıl biçimlendiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet’in müzikle kurduğu ilişkiyi bütünsel biçimde ele alan bu çalışma, Türkiye’de kültür politikaları alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (1923- 2023), İmge Kitabevi, müzik, 413 sayfa, 2025

Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa (2025)

Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun kaleme aldığı bu çalışma, Cezayir’de İslamcılığın dönüşümünü tarihsel bir perspektifle analiz ediyor. Yazar, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın istifasına yol açan barışçıl halk hareketlerinde İslamcı yapıların gözle görülür biçimde geri planda kalışını sıradan bir detay olarak görmüyor. Aksine, bu durumu, Cezayir’in kendine özgü tarihsel ve siyasal bağlamında anlamlandırmaya çalışıyor. 1990’lı yıllarda yaşanan kanlı iç savaşın ardından İslamcı aktörlerin zayıflayan meşruiyeti ve toplumsal karşılığı üzerine kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Kitap, radikalizmi yalnızca dini inançlara bağlayan kültüralist yaklaşımlarla, kısa vadeli siyasi analizlerin ötesine geçiyor. Ekşioğlu, İslamcı ideolojinin zamanla geçirdiği dönüşümleri üç aşamada ele alıyor: rasyonalist, devletçi ve kimliğe dayalı. Bu yaklaşım, hem küresel sistemin hem de yerel özgünlüklerin İslamcı hareketler üzerindeki etkisini bütüncül bir biçimde açıklıyor. Cezayir özelinde ise İslamcılığın biçimlenişini Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslam arasında kurulan tarihsel gerilimler üzerinden tartışıyor.

Yazar, Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı yerleşimci sömürgeci düzenin toplumda yarattığı yapısal bölünmenin, sonrasında rantçı devlet eliyle yeniden üretildiğini ve bu koşulların iç savaşın zeminini oluşturduğunu ileri sürüyor. Kitap, Cezayir siyasetinde süreklilik ve kırılmaları, sadece ideolojiler üzerinden değil, yapısal koşullar ve toplumsal hafıza üzerinden de okuyor. Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun bu eseri, İslamcılığı dar tanımların ötesine taşıyor ve Cezayir örneğinden yola çıkarak İslam dünyasındaki dönüşümlere dair derin bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa: Cezayir’de Devlet İnşası ve İslamcılık, İmge Kitabevi, inceleme, 379 sayfa, 2025

Zafer Yılmaz – Sağın Kasveti (2025)

Zafer Yılmaz’ın ‘Sağın Kasveti: Otoriter Liderler ve Çalınan İsyan’ adlı kitabı, günümüz dünyasında yükselen otoriter rejimleri anlamlandırmaya çalışan kalıplaşmış kavramlara eleştirel bir bakış sunuyor. Trump’tan Erdoğan’a, Bolsonaro’dan Orbán’a kadar pek çok liderin temsil ettiği siyasal çizgiyi sadece popülizm ya da otoriteryanizm gibi dar tanımlar içine hapsetmenin yetersiz kaldığını savunuyor. Kitap, bu liderlerin yükselişini, sıradan bir dönemsel sapma olarak değil, kapitalizmin ve modern devlet formunun uzun vadeli krizlerinin güncel bir yansıması olarak yorumluyor.

Yazar, bugünün krizinin tek bir eksende açıklanamayacak kadar çok katmanlı olduğunu vurguluyor. İktisadi dalgalanmalar, kültürel parçalanmalar, maneviyat arayışı ve post-materyal değerler gibi faktörlerin iç içe geçerek günümüz toplumunu yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Krizlerin tarihsel akış içinde hep var olduğunu, ancak içinde yaşarken bu krizleri anlamlandırmanın zorlaştığını ifade ediyor.

Kitap, yalnızca mevcut durumu açıklamakla yetinmiyor, aynı zamanda eleştirel düşüncenin kendisinin de bu kriz düzeninin bir parçası hâline nasıl geldiğini gösteriyor. Yılmaz, entelektüel konfor alanlarını sarsan ve hâkim bilimsel çerçevelerin dışına çıkmaya cesaret eden bir perspektif sunuyor. Okura, mevcut kavram setlerini sorgulama ve yeni bir siyasal tahayyül inşa etme çağrısı yapıyor. ‘Sağın Kasveti’, krizleri yeniden düşünmek isteyenler için cesur bir tartışma alanı açıyor.

  • Künye: Zafer Yılmaz – Sağın Kasveti: Otoriter Liderler ve Çalınan İsyan, İletişim Yayınları, siyaset, 206 sayfa, 2025