Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı (2025)

Leonard Susskind ve Art Friedman’ın bu kitabı, modern fiziğin temel yapı taşlarını herkesin anlayabileceği ama özünü koruyan bir düzeyde anlatıyor. Yazarlar, özel göreliliğin yalnızca yüksek hızlarda ortaya çıkan bir gariplik olmadığını, fizik yasalarının zaman ve uzayda nasıl işlerlik kazandığını gösteren temel bir ilke olduğunu vurguluyor. Uzay ve zamanın birbirinden bağımsız olmadığını, Minkowski uzayzamanının fiziksel gerçekliği nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Lorentz dönüşümlerinin, nedensellik ve ışık hızının sabitliği üzerinden tutarlı bir yapı sunarak Newton fiziğinin sınırlarını görünür kıldığı ifade ediliyor. Böylece hız, momentum, enerji ve zaman kavramlarının yeni tanımlarla değiştiği görülüyor.

‘Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç’ (‘Special Relativity and Classical Field Theory: The Theoretical Minimum’) yalnızca görelilikle sınırlı kalmıyor. Klasik alan kuramı bölümleri, elektrik ve manyetik alanları tek bir elektromanyetik alan çerçevesinde birleştiriyor. Maxwell denklemlerinin Lorentz değişmezliği ile kusursuz biçimde uyumlu çalıştığı örneklerle gösteriliyor. Alanların yalnızca birer matematiksel araç olmadığı, fiziksel etkilerin uzay zamanda yayılımını anlatan gerçek varlıklar olduğu anlatılıyor. Dört-vektörler ve tensörler gibi matematiksel yapılar, sadelikle tanıtılıyor ve bunların fiziksel sezgiyi güçlendirdiği belirtiliyor. Lagrange ve Hamilton ilkelerinin alanlara uyarlanmasıyla, doğanın dinamiklerinin en temel düzeyde nasıl ifade edildiği gösteriliyor.

Susskind ve Friedman, teorik fiziğin kapılarını kapalı tutmak yerine öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu eser, ileri düzey konuları anlaşılır sunarak okuyucunun görelilik ve alan kuramına sağlam bir giriş yapmasını sağlıyor. Bilginin yalnızca ezber değil, düşünmenin bir yolu olduğuna dikkat çekiyor. Merak yolculuğu hep sürüyor.

  • Künye: Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç, çeviren: Zekeriya Aydın, Alfa Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din (2025)

İnsan türü anlam arayan bir varlık olarak evriliyor ve Roy A. Rappaport’un din antropolojisinin klasiklerinden sayılan bu eserinde, bu arayışın din ve ritüelle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor. Rappaport’a göre ritüel, insanın sembollerle düşündüğü ve toplumsal düzen kurduğu bir dünyada güven üretmeye yarıyor. Dil insanın imkânlarını genişletirken aynı zamanda yalan söyleme ihtimalini de ortaya çıkarıyor. Bu yüzden ritüeller sözün güvenilirliğini yeniden kuruyor ve topluluk içinde bağları güçlendiriyor.

‘İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din’ (‘Ritual and Religion in the Making of Humanity’), dinin ritüelden doğan daha geniş bir çerçeve sunduğunu savunuyor. Kutsal olan ritüeller aracılığıyla hayatın içine yerleşiyor ve insanın kendini evren içinde konumlandırmasını sağlıyor. Din ve ritüel insan topluluklarının ahlaki normlarını, otorite ilişkilerini ve toplumsal dayanışmalarını biçimlendiriyor. Ritüel sosyal sözleşmeyi canlı tutuyor ve insanları ortak değerlerde buluşturuyor.

Kitapta ritüel bir hiyerarşi içinde ele alınıyor. En üst düzeyde tartışmaya kapalı kutsal ilkeler var. Bu ilkelerden türeyen kozmolojik açıklamalar ve kurallar toplumsal sistemlerin mimarisini kuruyor. En alt düzeyde çevresel koşullarla uyumlu pratikler yer alıyor. Rappaport bu yapının kültürlerin zaman içinde değişmesine imkân tanırken toplumsal bütünlüğü de koruduğunu söylüyor. Böylece ritüelin işlevi örgütsel düzeyde belirginleşiyor.

Sonuç olarak kitap insanlığın gelişiminde ritüel ve dinin pasif bir unsur olmadığını, insan olma biçiminin kurucu yanları olduğunu öne sürüyor. Ritüel doğa ile toplum, birey ile topluluk, dil ile eylem arasında köprü oluyor. Bu nedenle din ve ritüel insanın hem kendini hem dünyayı anlamasının vazgeçilmez bir parçası olarak görülüyor. Başka bir deyişle dinin kökeni doğaüstünde değil, insanın kendini düzenleme gücünde.

  • Künye: Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din, çeviren: Sanem İncel, Fol Kitap, antropoloji, 712 sayfa, 2025

Robert Kurz – Modernleşmenin İflası (2025)

Robert Kurz bu eserinde, modernleşmenin çöküşünü kapitalist dünya sisteminin iç çelişkileriyle birlikte ele alıyor. Ona göre Doğu Bloku’nun yıkılışı, sosyalizmin kapitalizme alternatif olamayışını değil, her iki sistemin de aynı modernleşme mantığına dayandığını gösteriyor. Kapitalist piyasa ile “kışla tipi sosyalizm” aslında aynı ekonomik aklın, yani üretkenliğin sınırsız artışı ve emek değerinin kutsanması fikrinin iki farklı biçimini temsil ediyor. Kurz, bu yüzden sosyalizmin çöküşünü kapitalizmin zaferi olarak değil, modernleşme projesinin bütüncül krizinin bir belirtisi olarak yorumluyor.

Kitapta üretim ilişkilerinin temelinde yer alan “değer yasası”nın teknolojik ilerleme karşısında işlevsiz hale geldiği vurgulanıyor. Otomasyon, emeğin yerini alırken, değerin ölçüsünü de ortadan kaldırıyor. Bu süreçte piyasa ekonomisi kendi kendini tahrip eden bir yapıya dönüşüyor. Kurz, dünya ekonomisinde yaşanan krizleri, borçlanma ve finansallaşma üzerinden ayakta kalmaya çalışan bu değersizleşmiş sistemin sonuçları olarak okuyor.

‘Modernleşmenin İflası: Kışla Sosyalizminin Çöküşünden Dünya Ekonomisinin Krizine’ (‘Der Kollaps der Modernisierung: Vom Zusammenbruch des Kasernensozialismus zur Krise der Weltökonomie’), modernliğin ilerleme ideolojisini sorgularken, kapitalizmin artık insanlığı özgürleştiren değil, küresel ölçekte çöküşe sürükleyen bir mekanizma haline geldiğini öne sürüyor. Kurz, “modernleşme” kavramını bir kurtuluş anlatısı olmaktan çıkarıp bir tarihsel kapanış süreci olarak tanımlıyor. İnsanlığın geleceği, üretim ve tüketim mantığını kökten sorgulayan yeni bir toplumsal tahayyül geliştirilmesine bağlı görülüyor.

  • Künye: Robert Kurz – Modernleşmenin İflası: Kışla Sosyalizminin Çöküşünden Dünya Ekonomisinin Krizine, çeviren: Dilara Yabul İşleyen, Monografi Yayıncılık, sosyoloji, 224 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı (2025)

Türkiye’nin siyasal düşünce tarihini ideoloji ekseninde yeniden yorumlayan bu eser, toplumsal dönüşümlerin ardındaki zihinsel dünyayı görünür kılıyor. İktidar mücadelelerinin, hegemonya arayışlarının ve siyasal pratiklerin nasıl şekillendiğini tarihsel bağlamıyla birlikte ele alıyor. Milliyetçilikten cumhuriyetçiliğe, Kemalizm’den post-Kemalizm tartışmalarına, İslâmcılıktan sosyalizme, sol liberalizmden ekolojizm ve feminizme uzanan geniş bir yelpazede Türkiye’de ideolojilerin serüvenini analiz ediyor.

Kitap, yalnızca düşünsel metinlerin izini sürmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal yapının, kültürel dönüşümlerin ve siyasal mücadelelerin ideolojileri nasıl biçimlendirdiğini tartışıyor. Devletin rolü, yurttaşlığın anlamı, şiddet olgusu, sivil toplumun sınırları, popülist siyasetin yükselişi ve dış politika eksenindeki yeni arayışlar gibi güncel dinamikleri teorik derinlikle buluşturuyor.

Türkiye’de ideolojik çeşitliliğin kökenlerini, dönüşümünü ve geleceğe dair taşıdığı imkânları anlamak isteyenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı olarak öne çıkan eser, farklı bakış açılarını akademik titizlikle bir araya getiriyor. Her bölüm, ideolojilerin yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda maddi ve toplumsal temellerine odaklanan özgün katkılar sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Rasim Berker Bank, Selman Saç, Sibel Utar, Batuhan Parmaksız, Mertcan Öztürk, Bayram Koca, Veysel Ergüç, Melek Halifeoğlu, Veli Can Çınar, Barış Yetkin, Nedim Serhat Bilecen, Mehmet Yetiş, Tijen Demir, Mehmet Okyayuz, Ayşe Özcan Buckley, Gülçin Özge Tan, Levent Odabaşı, Sina Kısacık, İlke Gürdal, Devrim Şahin.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı: İktidar Mücadelesi ve Hegemonik Pratikler, derleyen: Rasim Berker Bank, Ayşe Özcan Buckley, Nika Yayınevi, siyaset, 528 sayfa, 2025

Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat (2025)

Jeffrey L. Singman’ın ‘Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat’ (‘The Middle Ages: Everyday Life in Medieval Europe’) adlı kitabı, Ortaçağ Avrupa’sında gündelik yaşamın nasıl sürdüğünü tarihsel belgeler, arkeolojik bulgular ve dönemin anlatıları üzerinden aktarıyor. Kitapta saray ve savaş odaklı klasik tarih anlatısından uzaklaşarak, sıradan insanların hayatına yoğunlaşıyor. Köylülerin ağır çalışma koşullarının, soyluların hiyerarşik ayrıcalıklarının ve kilisenin hayatın en temel alanlarını bile denetlediği sosyal düzenin iç içe nasıl işlediğini gösteriyor. Doğumdan ölüme uzanan yaşam döngüsünde aile düzeninin, çocuk yetiştirmenin, inanç pratiklerinin ve ritüellerin insanların dünyasını nasıl şekillendirdiğini görünür kılıyor.

Günlük hayatın maddi yönleri kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Evlerin nasıl inşa edildiğini, kıyafetlerin nasıl üretildiğini, yemek kültürünün coğrafya ve sınıfa göre nasıl farklılaşıyor olduğunu ayrıntılı biçimde açıklıyor. Ekonomik faaliyetlerin tarım, lonca sistemi ve ticaret ağlarıyla nasıl örgütleniyor olduğunu anlatıyor. Tarlada çalışan bir köylü ile bir zanaatkârın yaşam ritimlerinin ne kadar farklı olmasına rağmen aynı toplumsal düzenin parçası olarak birbirine bağlı kalıyor olduğunu vurguluyor. Seyahatlerin, hastalıkların ve doğal afetlerin kırılgan hayatlar üzerindeki etkisini de aktarıyor.

Kitap aynı zamanda insanların duygu dünyasına da bakıyor. İnanç, korku, umut, adalet ve kader gibi kavramların gündelik kararları nasıl yönlendiriyor olduğunu gösteriyor. Bayramlar, dinsel şölenler ve panayırlar sayesinde hayatın zorlukları karşısında toplumsal dayanışmanın nasıl güçleniyor olduğunu örnekliyor. Singman, okuyucunun Ortaçağ insanını egzotik bir yabancı gibi değil, kendi dünyasıyla benzer kaygılar taşıyan biri olarak görmesini sağlıyor. Böylece Ortaçağ yalnızca karanlık bir çağ olarak değil, karmaşık ve dinamik bir toplumsal deneyim olarak yeniden canlanıyor.

  • Künye: Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2025

David Lindley – Belirsizlik (2025)

David Lindley’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini sarsan büyük tartışmayı anlatıyor. Kuantum mekaniğinin doğuşunda yalnızca yeni bir teori değil, gerçekliğin nasıl anlaşılacağına dair bir savaş ortaya çıkıyor. Lindley, Einstein, Heisenberg ve Bohr’un fikir çatışmalarını bir bilim tarihi anlatısından çok, entelektüel bir dram olarak aktarıyor.

Albert Einstein, evrenin kesin yasalara göre işlediğine inanıyor. Ona göre doğada belirsizlik yok; belirsiz görünen şeyler yalnızca henüz açıklayamadığımız ayrıntılardan kaynaklanıyor. Bu yüzden kuantum kuramındaki “olasılıklı” yapıya direniyor, bilimin temelinin rastlantılara bırakılamayacağını savunuyor.

Werner Heisenberg ise atom altı dünyayı inceledikçe, ölçümün kendisinin gerçekliği etkilediğini fark ediyor. Formüle ettiği belirsizlik ilkesi, doğanın özünde tam bir kestirilebilirlik olmadığını gösteriyor. Bu, bilginin sınırlarının sadece teknik değil, ontolojik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.

Niels Bohr, iki uç arasında bir köprü kuruyor. Ona göre parçacıkların davranışı gözlemden ayrı düşünülemiyor. Tamamlayıcılık ilkesi ile gerçekliği tek bir tanımın kuşatamayacağını, farklı koşullarda farklı biçimlerde ortaya çıktığını açıklıyor. Böylece bilginin, gözlemci ile doğa arasındaki etkileşimde kurulduğunu savunuyor.

Lindley, bu fikir çatışmasını kişisel ilişkiler, bilimsel gurur, felsefi kaygılar ve dönemin politik atmosferiyle iç içe anlatıyor. Kuantum mekaniğinin kabulüyle birlikte bilimin “kesinlik” ideali yıkılıyor; yerine olasılıkların yön verdiği bir evren tasavvuru yerleşiyor.

‘Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi’ (‘Uncertainty: Einstein, Heisenberg, Bohr, and the Struggle for the Soul of Science’), bilginin sınırlarının genişlediği kadar belirsizleştiğini de hatırlatıyor. Bilim, hakikati sabitlemek yerine, onun değişen doğasını anlamaya çalışıyor. Einstein “Tanrı zar atmıyor” diye ısrar ediyor ama Heisenberg ve Bohr’un açtığı yol, modern fiziğin geleceğini belirliyor. Bu kitap, bilimin ruhunun nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: David Lindley – Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi, çeviren: Özlem Kırtay, Fol Kitap, bilim, 240 sayfa, 2025

Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet (2025)

Sacit Kutlu’nun ‘Didâr-ı Hürriyet’ adlı eseri, II. Meşrutiyet döneminin siyasi, toplumsal ve kültürel atmosferini görsel ve yazılı belgelerin iç içe geçtiği özgün bir anlatıyla yeniden canlandırıyor. Yazar, yalnızca bir tarih anlatısı kurmuyor; aynı zamanda o dönemin duygusal tonunu, özgürlük umudunu ve siyasal dönüşümün yarattığı karmaşayı dönemin kartpostalları, karikatürleri ve mizah dergileri aracılığıyla görünür kılıyor. Kitabın başlığı olan “Didâr-ı Hürriyet” “Özgürlüğün Güzel Yüzü” anlamına ve bu yaklaşımın özünü yansıtıyor: özgürlüğün hem bir politik ideal hem de bir duygulanım biçimi olarak yaşanışını.

Eserde yer alan 382 kartpostal ve Kalem dergisinden seçilmiş 19 karikatür, yalnızca tarihsel belgeler değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu taşıyan estetik tanıklıklar olarak işlev görüyor. Kutlu, bu görselleri kuru bir belge niteliğinden çıkararak, bir tarihsel bilinç arkeolojisine dönüştürüyor. Her kartpostal, dönemin aktörlerinin, askerlerin, aydınların ve sıradan insanların “hürriyet” kavramıyla kurduğu ilişkilerin bir yansımasına dönüşüyor.

‘Didâr-ı Hürriyet’, belgeleri kuru bir envanter olmaktan çıkarıp yaşayan bir tarihe dönüştürüyor. Sacit Kutlu’nun bu çalışması, özgürlük idealiyle sarsılan bir imparatorluğun aynasına bakma cesaretini bizlere yeniden kazandırıyor.

  • Künye: Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet: Kartpostallarla İkinci Meşrutiyet (1908-1913), Alfa Yayınları, tarih, 680 sayfa, 2025

Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg (2025)

Peter Hoffmann’ın bu kitabı, 20 Temmuz 1944’te Adolf Hitler’e düzenlenen suikast girişiminin merkezinde yer alan Claus von Stauffenberg ve onun ailesi üzerinden, Nazi Almanyası’nda ahlak, inanç ve direnişin sınırlarını derinlemesine inceliyor. Hoffmann, bu çalışmasında yalnızca Stauffenberg’in siyasi eylemini değil, onun düşünsel köklerini, entelektüel çevresini ve aristokratik dünyasını da tarihsel bağlamı içinde çözümlemeye girişiyor.

‘Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri’ (‘Claus Schenk Graf von Stauffenberg und seine Brüder’), Stauffenberg kardeşlerin —Claus, Berthold ve Alexander’ın— çocukluklarından itibaren Almanya’nın savaş öncesi kültürel atmosferine nasıl dâhil olduklarını anlatıyor. Yazar, özellikle Claus’un gençlik yıllarında şiir, sanat ve Katolik mistisizmiyle iç içe bir duyarlılığa sahip olduğunu, fakat bu entelektüel birikimin giderek sorumluluk duygusuna ve politik eyleme dönüştüğünü gösteriyor. Hoffmann’a göre Stauffenberg’in Hitler’e karşı çıkışı, ani bir isyan değil, vicdanla ideoloji arasındaki uzun bir hesaplaşmanın sonucuydu.

Eserde, suikast girişimi yalnızca bir askerî operasyon olarak değil, ahlaki bir manifesto olarak ele alınıyor. Stauffenberg’in rejime olan bağlılığını terk edişi, savaşın yıkıcılığı karşısında insanlık onurunu savunma arayışına dönüşüyor. Hoffmann, arşiv belgeleri, mektuplar ve tanıklıklardan yola çıkarak, onun “ihanet” olarak damgalanan eylemini bir vicdanın zorunlu başkaldırısı olarak yorumluyor.

Ayrıca kitap, Stauffenberg ailesinin entelektüel çevresi, Stefan George gibi düşünürlerle olan ilişkileri ve Nazi ideolojisine mesafeli duruşları üzerinden, dönemin Alman aristokrasisinin iç çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

Kitap, tarihsel bir biyografi olmanın ötesinde, etik sorumluluk ile siyasi cesaretin kesişiminde bir vicdan hikâyesi anlatıyor.

  • Künye: Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri, çeviren: Ayşe Çevik, Runik Kitap, tarih, 104 sayfa, 2025

Ernst von Aster – Felsefe Tarihi (2025)

 

Ernst von Aster’in bu eseri, felsefi düşüncenin Antik Yunan’dan Orta Çağ Hristiyan skolastiğine kadar geçirdiği gelişimi bütünlüklü biçimde ele alan klasik bir çalışması. Von Aster, felsefeyi yalnızca düşünürlerin görüşleriyle değil, çağın kültürel, dinsel ve bilimsel koşullarıyla birlikte inceliyor. Böylece kitabı, hem kronolojik hem de kavramsal bir felsefe tarihi olarak öne çıkıyor.

‘Felsefe Tarihi’ (‘Geschichte der Philosophie’), ilk olarak Yunan felsefesinin doğuşuna odaklanıyor. Thales, Anaksimandros ve Herakleitos gibi doğa filozoflarından başlayarak, felsefenin mitolojik düşünceden akıl temelli sorgulamaya geçişini açıklıyor. Sokrates’in etik sorgulamaları, Platon’un idealar öğretisi ve Aristoteles’in sistematik düşünce modeli, felsefenin rasyonel yapısının temel taşları olarak sunuluyor. Bu düşünce hattı, insanın hem doğayı hem de kendini anlama çabasının biçim değiştirmiş halleri olarak yorumlanıyor.

Helenistik dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Septisizm’in bireysel mutluluk arayışı ve ruh dinginliği temalarıyla öne çıktığını; bu çizginin Roma düşüncesine, özellikle Cicero ve Seneca’ya nasıl aktarıldığını gösteriyor. Orta Çağ’a geçişte ise Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte felsefenin teolojiyle uzlaşma arayışına girdiğini vurguluyor.

Kitabın Orta Çağ bölümü, Augustinus’tan Aquinas’a kadar uzanan süreci inceliyor. Augustinus’un içsel tefekküre dayalı Tanrı anlayışı ile Thomas Aquinas’ın Aristotelesçi sentezi, akıl ve inanç ilişkisini belirleyen iki ana hat olarak ele alınıyor. Von Aster, bu dönemi felsefenin teolojiye tabi olduğu bir gerileme olarak değil, düşüncenin Tanrı merkezli bir yeniden yapılanması olarak değerlendiriyor.

Kitap, felsefe tarihini yalnızca fikirlerin kronolojisi olarak değil, insan zihninin özgürleşme serüveni olarak okuyor.

  • Künye: Ernst von Aster – Felsefe Tarihi: İlk Çağ ve Orta Çağ, çeviren: Vural Okur, Liberus Yayınları, felsefe, 320 sayfa, 2025

Furkan Dilben – Beş Vakitli Günden Vazgeçmek (2025)

Furkan Dilben’in bu kitabı, Türkiye’de din, erkeklik ve sekülerleşme arasındaki ilişkiyi derinlemesine irdeleyen özgün bir sosyolojik araştırma sunuyor. Kitabın odağında, dindar ailelerde yetişmiş, uzun yıllar ibadetlerini eksiksiz yerine getirmiş fakat zamanla inançla olan bağlarını sorgulamaya ve dinden uzaklaşmaya başlayan erkeklerin kişisel hikâyeleri yer alıyor. Bu hikâyeler, bireysel bir dönüşümün ötesinde, Türkiye’deki mütedeyyin kesim içinde yaşanan sessiz bir kırılmanın da ifadesi oluyor.

Dilben, saha araştırmasına dayanan çalışmasında gündelik hayatın detaylarına dikkatle eğiliyor: çocuklukta duvarlara asılan dini tablolar, mahalle sohbetlerinde kurulan cemaat dili, evlerde dinlenen ilahiler ve bu simgelerin yavaş yavaş terk edilme biçimleri. Görüşmecilerin “arafta kalma”, “hamurunda İslam olma” ya da “tevafuktan tesadüfe geçiş” gibi ifadelerini çözümleyerek, kişisel deneyimlerin ardındaki toplumsal dinamikleri “habitus” ve “ritimanaliz” kavramlarıyla tartışıyor. Bu sayede bireysel inanç kayıplarını, kültürel süreklilik ve kırılma bağlamında yorumluyor.

‘Beş Vakitli Günden Vazgeçmek’, sekülerleşmenin sadece inançsızlaşma değil, ritüellerle, zaman algısıyla ve gündelik yaşamın ritimleriyle kurulan bir ilişki biçimi olduğunu gösteriyor. Mütedeyyin erkeklerin inançtan uzaklaşırken aynı zamanda geçmişleriyle kurdukları duygusal bağları da yeniden tanımladıkları ortaya çıkıyor.

‘Beş Vakitli Günden Vazgeçmek’, dinî kimliğin erkeklik deneyimiyle iç içe geçtiği bir dünyada, iman kaybının psikolojik olduğu kadar kültürel bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye’de din sosyolojisine ve toplumsal dönüşüm tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

  • Künye: Furkan Dilben – Beş Vakitli Günden Vazgeçmek: Mütedeyyin Erkeklerin Dinden Uzaklaşma Süreçleri, Nika Yayınevi, sosyoloji, 318 sayfa, 2025