Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi (2025)

Mart Kuldkepp’in bu kitabı, İskandinavya tarihini mitlerden modern refah devletlerine uzanan geniş bir zaman diliminde, yoğun ama berrak bir anlatıyla ele alan bir tarih çalışması. Kitap, bölgeyi tek bir kültürel bütün olarak sunmak yerine, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda’nın ortaklıklarını ve ayrışmalarını birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kuldkepp anlatıya Viking Çağı ile başlıyor, ancak Vikingleri yalnızca yağmacı savaşçılar olarak değil, ticaret ağları kuran, hukuk geliştiren ve Avrupa’nın siyasi yapısını etkileyen aktörler olarak konumlandırıyor. Pagan inançlardan Hristiyanlığa geçiş, krallıkların oluşumu ve Ortaçağ boyunca süren güç mücadeleleri, İskandinav toplumlarının erken siyasal ve kültürel temellerini açıklamak için kullanılıyor.

‘Kısa İskandinavya Tarihi’ (‘The Shortest History of Scandinavia’), erken modern dönemde İskandinavya’nın Avrupa içindeki konumuna özellikle odaklanıyor. Kalmar Birliği, İsveç İmparatorluğu’nun yükselişi, Danimarka-Norveç hattı ve Rusya ile ilişkiler, bölgenin bir “kenar” değil, Avrupa siyasetinin aktif bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu süreçte savaş, vergi, din reformları ve merkezileşme politikalarının toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor.

Modern döneme gelindiğinde Kuldkepp, İskandinav refah devletinin ortaya çıkışını tarihsel bir kopuş olarak değil, uzun vadeli siyasal uzlaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin sonucu olarak ele alıyor. Tarım toplumundan sanayiye geçiş, işçi hareketleri, demokrasi kültürü ve tarafsızlık politikaları, bugünkü “İskandinav modeli”nin arka planını oluşturuyor. Aynı zamanda kitap, bu modelin homojenlik, sömürgecilik ve azınlıklar gibi karanlık yüzlerini de dışarıda bırakmıyor.

Sonuç olarak bu kitap, İskandinavya’yı romantize eden anlatıların ötesine geçerek, bölgenin tarihini çatışmalar, pazarlıklar ve dönüşümler üzerinden okuyor. Kısa ama yoğun yapısıyla kitap, İskandinavya’nın neden bugün olduğu gibi bir yer hâline geldiğini anlamak isteyenler için güçlü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi, çeviren: Özlem Özarpacı, Say Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025

Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0 (2025)

Ray Kurzweil’in bu kitabı, yazarın yıllardır savunduğu “tekillik” tezini güncel yapay zekâ gelişmeleri ışığında yeniden ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Kurzweil bu kitapta, insan ile makine arasındaki sınırın giderek silindiğini ve bu sürecin artık uzak bir gelecek değil, yaşanmakta olan bir dönüşüm olduğunu savunuyor.

Kitabın merkezinde, teknolojik ilerlemenin doğrusal değil üstel biçimde ilerlediği fikri yer alıyor. Kurzweil’e göre yapay zekâ, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve sinirbilim alanlarındaki gelişmeler birbirini besleyerek insan zekâsını aşan sistemlerin ortaya çıkmasını hızlandırıyor. Özellikle büyük dil modelleri ve öğrenen algoritmalar, bu sürecin teorik değil pratik bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor.

‘İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda’ (‘The Singularity Is Nearer: When We Merge with AI’), yapay zekânın insanı “yerine geçecek” bir tehdit olarak değil, insan zekâsını genişletecek bir ortak olarak ele alıyor. Beyin–bilgisayar arayüzleri, artırılmış biliş, dijital hafıza ve biyolojik bedenin teknolojik olarak güçlendirilmesi gibi başlıklar üzerinden, insanın kendi evrimini bilinçli biçimde yönlendireceğini savunuyor. Ona göre tekillik, insanlığın sonu değil, insan olmanın yeni bir aşamasıdır.

Kitap aynı zamanda etik, eşitsizlik ve kontrol sorunlarını da tartışıyor. Kurzweil, yapay zekânın yanlış kullanımlarının ciddi riskler barındırdığını kabul ediyor; ancak bu risklerin teknolojiyi yavaşlatmakla değil, bilinçli yönetişim ve küresel işbirliğiyle yönetilebileceğini ileri sürüyor. Yapay zekânın sağlık, eğitim ve yaratıcılık alanlarında insan yaşamını kökten dönüştüreceğini vurguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsanlık 5.0’, yapay zekâyı kıyamet senaryolarıyla değil, insan-merkezli bir evrim vizyonuyla ele alan iyimser ama iddialı bir kitap. Kurzweil, insan ile yapay zekânın birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu savunurken, bu sürecin nasıl bir geleceğe dönüşeceğinin bugünkü seçimlerimize bağlı olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır (2025)

Joseph Murphy bu kitabında, zihnin bilinçli ve bilinçaltı katmanlarının insan yaşamını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Ona göre insanın yaşadığı deneyimler, büyük ölçüde zihninde taşıdığı inançlar ve düşünce kalıplarıyla şekilleniyor. Zihin yasaları evrensel biçimde işliyor ve kişi bu yasaları fark ederek kullandığında yaşamında belirgin değişimler yaratabiliyor.

‘Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır’ (‘How to Use the Laws of the Mind’), bilinçli zihnin seçim yapan, düşünen yön olduğunu; bilinçaltının ise bu düşünceleri sorgulamadan kabul edip uygulayan bir güç olarak çalıştığını söylüyor. Murphy, tekrar edilen düşüncelerin ve duyguların bilinçaltına yerleştiğini, bunun da davranışlara ve sonuçlara dönüştüğünü vurguluyor. Bu nedenle olumlama, imgelem ve dua gibi yöntemlerin bilinçaltıyla iletişim kurmanın yolları olduğunu açıklıyor.

Yazar, korku, suçluluk ve olumsuz inançların zihinsel yasaları yanlış yönde çalıştırdığını ifade ediyor. Zihnin korkuya değil güvene odaklandığında daha uyumlu sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sağlık, ilişkiler ve maddi yaşam alanlarında yaşanan pek çok sorunun kökeninde zihinsel çatışmalar bulunduğunu örneklerle anlatıyor.

Murphy ayrıca dini ve spiritüel metinleri simgesel bir dille yorumluyor. Bu metinlerin zihnin işleyişine dair evrensel ilkeleri anlattığını söylüyor. Kitap, zihni bilinçli biçimde kullanmanın bireye hem içsel denge hem de dış dünyada başarı kazandırdığını savunuyor. Bu yönüyle eser, modern kişisel gelişim düşüncesinin temel taşlarından biri sayılıyor.

  • Künye: Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır, çeviren: İbrahim Şener, Salon Yayınları, psikoloji, 208 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi (2025)

Lars Svendsen bu kitabında, korku duygusunun bireysel ve toplumsal yaşamı nasıl derinden etkilediğini felsefi, psikolojik ve sosyolojik açılardan ele alıyor. Modern dünyada korkunun yalnızca içsel bir tepki değil, aynı zamanda kültürel olarak üretilen ve yönlendirilen bir olgu olduğunu savunuyor. Korkunun gündelik hayatı kuşatan görünmez bir çerçeveye dönüştüğünü gösteriyor.

‘Korkunun Felsefesi’ (‘Frykt’), modern toplumda korkunun nasıl sıradanlaştığını günlük örnekler üzerinden tartışıyor. Güvenlik önlemleri, medya dili ve sürekli vurgulanan riskler aracılığıyla bireylerin tehdit algısının nasıl şekillendiğini inceliyor. Svendsen, bu ortamda insanların gerçek tehlikelerle olasılıkları ayırt etmekte zorlandığını ve sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşadığını söylüyor.

Yazar, korkunun hem biyolojik hem de toplumsal bir yönü olduğunu vurguluyor. Evrimsel açıdan hayatta kalmayı sağlayan bir refleks olarak ortaya çıkan korkunun, modern dünyada çoğu zaman orantısız ve irrasyonel biçimlerde deneyimlendiğini anlatıyor. Risk kavramının bilimsel ölçütlerden çok duygusal tepkilerle belirlendiğini gösteriyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri korkunun politik ve kültürel olarak nasıl araçsallaştırıldığını ele alıyor. Medya ve siyaset yoluyla yayılan korkunun güvenlik talebini artırdığını, bunun da özgürlük alanlarını daralttığını savunuyor. Korkunun toplumsal güveni aşındırdığını ve bireyleri birbirinden uzaklaştırdığını öne sürüyor.

Svendsen, Aristoteles’ten Hobbes’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden korkunun felsefi arka planını tartışıyor. Etik, sorumluluk ve özgürlük kavramlarının korku ile nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Sonuçta korkunun tamamen yok edilmesi gereken bir duygu olmadığını, fakat bilinçli biçimde sorgulanmadığında yaşamı daraltan bir güce dönüştüğünü söylüyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 184 sayfa, 2025

Anders Winroth – Viking Çağı (2025)

Anders Winroth bu kitapta Viking Çağı’nı yağmacı ve yıkıcı bir dönem olarak sınırlayan geleneksel bakışı sorguluyor. Anlatı, 8. ile 11. yüzyıllar arasında İskandinav toplumlarının nasıl yaşadığını, düşündüğünü ve değiştiğini çok yönlü biçimde ele alıyor. Winroth, Vikinglerin yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda çiftçi, tüccar ve yerleşimci olduklarını gösteriyor.

‘Viking Çağı’ (‘The Age of the Vikings’), Viking dünyasının ekonomik ve toplumsal temellerine odaklanıyor. Denizcilik becerilerinin ticareti nasıl genişlettiğini, kölelik sisteminin toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini ve yerel güç dengelerinin zamanla krallıklara evrildiğini anlatıyor. Bu süreçte şiddetin, gündelik hayatın olağan ama sınırlı bir parçası olduğunu vurguluyor.

Winroth, Viking yayılmasının nedenlerini de sade bir dille açıklıyor. Nüfus artışı, miras düzeni ve siyasal rekabet gibi etkenlerin seferleri tetiklediğini savunuyor. Aynı zamanda, Hristiyanlıkla karşılaşmanın ve kabul sürecinin İskandinav dünyasında derin dönüşümler yarattığını gösteriyor.

Eser, Avrupa ile kurulan ilişkileri merkezine alıyor. İngiltere, Frank toprakları ve Doğu Avrupa ile temasların kültürel etkileşimi hızlandırdığını, Vikinglerin yalnızca alan değil, bilgi ve kurum da taşıdığını ortaya koyuyor. Bu temaslar, Avrupa tarihinin yönünü kalıcı biçimde etkiliyor.

‘Viking Çağı’, arkeolojik bulgular ile yazılı kaynakları dengeli biçimde birleştiriyor. Kitap, Vikingleri mitlerden arındırarak tarihsel bağlamına yerleştiriyor ve bu dönemin Orta Çağ Avrupa’sının oluşumunda neden belirleyici olduğunu açık biçimde gösteriyor.

  • Künye: Anders Winroth – Viking Çağı, çeviren: Samet Öksüz, Say Yayınları, tarih, 400 sayfa, 2025

Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek (2025)

Alain de Botton bu kitabında, gündelik hayatın içindeki sıradan görüntülerin nasıl fark edilmeden akıp gittiğini anlatıyor. Görmenin yalnızca biyolojik bir işlev olmadığını, dikkat ve anlamla kurulan kültürel bir pratik olduğunu savunuyor. Sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin dünyaya bakma biçimlerinden yola çıkarak, bakmanın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri olduğunu gösteriyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’ (‘On Seeing and Noticing’), estetik deneyimi müze ve galeri duvarlarından çıkarıp sokaklara, evlere ve gündelik nesnelere taşıyor. de Botton, bir ağacın, bir sandalyenin, bir binanın ya da bir yüzün ancak dikkatle bakıldığında zenginleştiğini söylüyor. Fark etmenin insanı yavaşlattığını, hız ve verimlilik takıntısıyla şekillenen modern dünyada derinlik duygusunu geri kazandırdığını vurguluyor.

Yazar, görmenin aynı zamanda ahlaki bir boyutu olduğunu öne sürüyor. Bir şeye dikkat etmek, ona değer vermek anlamına geliyor ve bu tutum dünyayla kurulan ilişkinin yönünü belirliyor. Görmezden gelinen şeyler silikleşirken, üzerine eğilineni anlamlandırmak mümkün oluyor. Bu nedenle kitap, bakışın niteliğini bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’, okuru dünyaya yeniden bakmaya, sıradan olanın içindeki anlamı keşfetmeye çağırıyor. Görsel yorgunluğun ve dikkat dağınıklığının arttığı çağımızda, algıyı derinleştiren bu yaklaşım estetik düşünce açısından önemli bir yerde duruyor ve gündelik hayatın felsefi değerini görünür kılıyor.

  • Künye: Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek, çeviren: Ahu Antmen, Ahu Sıla Bayer, Ayşe Ece, Everest Yayınları, deneme, 104 sayfa, 2025

Jan Patočka – Heretik Denemeler (2025)

Jan Patočka bu eserinde modern tarihin yalnızca olayların ardışıklığı olmadığını, insan varoluşunu kökten sarsan bir deneyim alanı olduğunu savunuyor. Fenomenolojik geleneği Husserl ve Heidegger üzerinden devralıyor, ancak bu mirası tarih ve siyasetle daha doğrudan ilişkilendiriyor. Tarihi ilerleme, akıl ya da teknik başarı anlatısı olarak değil, insanın anlamla kurduğu ilişkinin krizleri üzerinden okuyor.

Patočka’ya göre modern çağ, yaşamın doğal ve sorgulanmamış akışını parçalıyor. Bu kırılma insanı güvenlik, kesinlik ve konfor arayışına sürüklüyor, ancak aynı zamanda özgürlüğün imkânını da açıyor. Hakikatte yaşamak, sarsıntıyı bastırmak yerine onu bilinçli biçimde üstlenmekle mümkün oluyor. Özgürlük, hazır anlamları terk etmeyi, risk almayı ve dünyanın anlamını yeniden kurma cesaretini gerektiriyor.

Savaş deneyimi, teknik aklın egemenliği ve kitlesel seferberlik, kitapta tarihin en yoğun sarsıntı anları olarak ele alınıyor. İnsan bu anlarda yalnızca edilgen bir tanık olmuyor, kendi varoluşunun kırılganlığıyla doğrudan karşılaşıyor. Bu karşılaşma, sorumluluk duygusunu derinleştiriyor ve bireyi etik bir karar alanına çekiyor.

‘Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler’de (‘Heretical Essays in the Philosophy of History’) felsefe, soyut bir disiplin olmaktan çıkarak “ruha özen gösterme” pratiği olarak ele alınıyor. Bu pratik, bireyi yalnızca düşünmeye değil, sorumluluk almaya ve tarihle yüzleşmeye çağırıyor. Siyasetle metafiziğin kesiştiği bu noktada insan, çağının yükünü taşıyan bir özneye dönüşüyor. Jan Patočka’nın bu eseri, modern dünyanın anlam krizini kavramak isteyenler için tarihin içinden özgürlüğü düşünmeye davet eden temel bir metin olarak önemini koruyor.

Bu yönüyle ‘Heretik Denemeler’, okuru edilgen bir tarih anlayışından çıkarıyor ve yaşadığı çağla bilinçli bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Künye: Jan Patočka – Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler, çeviren: Nur Şahankaya, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi (2025)

Lars Svendsen’in bu kitabı, yalnızlığı modern toplumun bir arızası ya da geçici bir ruh hâli olarak değil, insan varoluşunun kaçınılmaz ve çok katmanlı bir deneyimi olarak ele alıyor. Yalnızlığın yalnızca sosyal ilişkilerin yokluğu anlamına gelmediğini vurgulayan Svendsen, insanın kalabalıklar içinde de derin bir yalnızlık yaşayabildiğini söylüyor. Bu nedenle kitap, yalnızlığı niceliksel değil niteliksel bir sorun olarak tartışıyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’ (‘Ensomhetens filosofi’), yalnızlığın tarihsel anlamlarının izini sürüyor. Antik çağda düşünsel geri çekilme ve içsel derinleşmeyle ilişkilendirilen yalnızlık, modern dönemde giderek olumsuz bir duruma indirgeniyor. Bireyciliğin yükselişiyle birlikte ilişkiler daha kırılgan hâle geliyor ve yalnızlık, kişisel bir başarısızlık gibi algılanıyor. Yazar, bu algının kültürel olarak üretildiğini ve kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Kitapta yalnızlığın her zaman zararlı olmadığı özellikle vurgulanıyor. Yaratıcılık, ahlaki sorumluluk ve kendilik bilinci çoğu zaman yalnızlık deneyimi içinde gelişiyor. Sorun yalnızlığın kendisi değil, onun zorunlu ve istenmeyen bir duruma dönüşmesi oluyor. Svendsen, yalnızlığın bastırılacak ya da tamamen ortadan kaldırılacak bir şey olmadığını savunuyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’, yalnızlığı psikolojik bir bozukluk olarak değil, etik, toplumsal ve felsefi bir mesele olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, modern insanın ilişki biçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızlığı çözülmesi gereken bir sorun yerine, anlamlandırılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor ve bu yönüyle çağdaş felsefe içinde önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 208 sayfa, 2025

Albert Einstein – Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler (2025)

Albert Einstein’ın farklı dönemlerde kaleme aldığı metinlerden derlenen ‘Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler’, düşünürün yalnızca bir fizikçi değil, aynı zamanda etik, siyaset ve insanlık durumu üzerine düşünen bir entelektüel olduğunu gösteriyor. Kitap, bilimsel yöntemin temellerinden başlayarak hakikat, akıl ve sezgi arasındaki ilişkiyi sorguluyor; Kopernik, Newton, Kepler ve Maxwell üzerinden bilimin tarihsel ilerleyişini insan zihninin cesaretiyle birlikte okuyor.

Bilim bölümünde Einstein, doğa yasalarının keşfinin teknik bir başarıdan ibaret olmadığını, ortak bir dil ve evrensel bir sorumluluk gerektirdiğini savunuyor. Görelilik, kuantum ve modern fiziğin açtığı belirsizlik alanları, bilginin mutlak değil, sürekli sınanan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre, bilim insanının görevi, kesinlik iddiası değil, entelektüel dürüstlüktür.

Din başlığı altında Einstein, dogmatik inançla etik duyarlılığı birbirinden ayırıyor. Tanrıyı korku ya da ödül cezası mekanizması olarak değil, evrenin düzeninde hissedilen hayranlık ve alçakgönüllülük duygusu üzerinden ele alıyor. Bilimle dinin çatışmak zorunda olmadığını, fakat sınırlarının net olması gerektiğini vurguluyor.

Yaşam, uygarlık, eğitim, barış ve ekonomi bölümleri ise Einstein’ın kamusal vicdanını görünür kılıyor. Faşizm karşıtlığı, pasifizm, akademik özgürlük ve insan hakları üzerine metinler, bilimin etik sorumluluktan koparılamayacağını savunuyor. Kitap, düşüncenin yalnızca anlamak için değil, insanlığı daha adil bir dünyaya taşımak için var olduğunu hatırlatan bütünlüklü bir entelektüel portre sunuyor.

  • Künye: Albert Einstein – Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler, derleyen ve çeviren: Sinan Köseoğlu, Say Yayınları, bilim, 256 sayfa, 2025