Douglas Kutach — Nedensellik (2026)

Douglas Kutach’ın bu kitabı, felsefenin en temel ve en tartışmalı meselelerinden biri olan nedensellik kavramını çağdaş tartışmalar ışığında ele alıyor. Kutach, insanların dünyayı anlamlandırırken sürekli başvurduğu “neden-sonuç” ilişkilerinin aslında sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. ‘Nedensellik’ (‘Causation’), yalnızca “Bir olay başka bir olaya nasıl neden olur?” sorusunu sormakla kalmıyor; aynı zamanda nedenselliğin bilimde, gündelik düşüncede ve metafizikte nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu inceliyor. Böylece okur, nedenselliğin yalnızca doğadaki olayların bağlantısı değil, dünyayı açıklama biçimimizin merkezindeki temel bir düşünme modeli olduğunu fark ediyor.

Kutach, David Hume’dan günümüz analitik felsefesine uzanan nedensellik kuramlarını sistematik biçimde karşılaştırıyor. Düzenli ardışıklık teorileri, karşı-olgusal yaklaşımlar, olasılık artırıcı modeller ve üretken nedensellik anlayışları gibi farklı perspektifleri ele alırken, her yaklaşımın güçlü ve sorunlu yönlerini tartışıyor. Özellikle “fark yaratan neden” fikrine dikkat çeken yazar, bir olayın gerçekten neden sayılabilmesi için yalnızca başka bir olaydan önce gelmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Nedensellik, olaylar arasında anlamlı bir değişim yaratabilen ilişkiler üzerinden düşünülüyor. Bu nedenle kitap, bilimsel açıklamaların nasıl kurulduğundan özgür irade tartışmalarına kadar uzanan geniş bir alana temas ediyor.

Eserin önemli yanlarından biri de nedenselliği yalnızca soyut bir metafizik problem olarak değil, bilimsel modelleme ve günlük yaşamla bağlantılı pratik bir mesele olarak ele alması. Kutach, fizik, biyoloji ve sosyal bilimlerden örneklerle nedensel açıklamaların nasıl işlediğini gösterirken, doğa yasalarıyla nedensellik arasındaki ilişkinin de kesin ve tartışmasız olmadığını vurguluyor. ‘Nedensellik’, bu yönüyle hem çağdaş analitik felsefeye giriş niteliği taşıyor hem de insanların dünyayı açıklarken kullandıkları düşünsel çerçevenin sınırlarını sorgulayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Douglas Kutach — Nedensellik
Çeviren: Alper Bilgehan Yardımcı • Say Yayınları
Felsefe • 232 sayfa • 2026

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda (2026)

Arturo Goicoechea’nın bu kitabı, modern tıbbın en karmaşık meselelerinden biri olan kronik ağrıyı nörobilimsel bir perspektifle yeniden ele alıyor. Goicoechea’ya göre ağrı her zaman bedendeki fiziksel bir hasarın doğrudan sonucu olmuyor. Çoğu durumda ağrı, beynin organizmayı korumak amacıyla geliştirdiği biyolojik bir alarm sistemi olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu sistem bazen yanlış öğrenmeler, korkular ve tehdit algıları nedeniyle aşırı hassas hale geliyor; ortada ciddi bir doku hasarı bulunmasa bile beden gerçek bir acı hissediyor.

‘Beden Konuştuğunda’ (‘Tu cuerpo habla’) özellikle “Bütün testler normal ama hâlâ ağrım var” deneyimine odaklanıyor. Goicoechea, bu durumun hastanın ağrısını “hayal ettiği” anlamına gelmediğini vurguluyor. Ağrı tamamen gerçek; fakat kaynağı çoğu zaman hasarlı dokular değil, beynin tehlike değerlendirme biçimi oluyor. Beyin geçmiş deneyimler, toplumsal söylemler, tıbbi korkular ve öğrenilmiş savunma kalıpları üzerinden bedeni sürekli tehdit altında hissedebiliyor. Böylece organizma hipervijilans denilen aşırı tetikte olma durumuna sürükleniyor.

Goicoechea’nın en önemli kavramlarından biri “ağrı pedagojisi”. Yazara göre beynin yanlış alarm sistemini değiştirebilmenin yolu yalnızca ilaçlardan değil, bilgiden geçiyor. İnsan bedenin nasıl çalıştığını, ağrının biyolojik mekanizmalarını ve beynin koruma stratejilerini öğrendikçe korku döngüsü zayıflıyor. Çünkü kronik ağrının sürmesinde çoğu zaman korku, kaçınma davranışları ve sürekli tehdit beklentisi belirleyici rol oynuyor. Kitap bu nedenle ağrıyı yalnızca semptom olarak değil, öğrenilmiş bir biyolojik anlatı olarak ele alıyor.

Eserde migren, fibromiyalji, kronik kas-iskelet ağrıları ve açıklanamayan bedensel yakınmalar gibi durumlar da bu çerçevede değerlendiriliyor. Goicoechea, modern toplumun beden hakkındaki felaket odaklı söylemlerinin insanları kendi organizmalarından korkar hale getirdiğini savunuyor. Ağrının mutlak biçimde “hasar” anlamına geldiği inancı, beynin savunma sistemini daha da sertleştirebiliyor.

‘Beden Konuştuğunda’, kronik ağrıyı yalnızca biyomekanik bir problem değil, algı, öğrenme, korku ve nörobiyoloji arasındaki karmaşık ilişkinin ürünü olarak yorumluyor. Goicoechea, insanın kendi bedenini yeniden anlamasının, korku merkezli yaşamdan çıkıp daha özgür bir ilişki kurabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, ağrıya dair yerleşik düşünceleri sarsan ve nörobilim ile gündelik deneyim arasında köprü kuran dikkat çekici bir çalışma haline geliyor.

Arturo Goicoechea — Beden Konuştuğunda: Hiçbir Şeyim Yoksa Neden Ağrım Var?
Çeviren: Gonca Tanakol • Say Yayınları
Sağlık • 208 sayfa • 2026

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini (2026)

Kadın düşmanlığının yalnızca bireysel önyargılardan ibaret olmadığını; mitoloji, din, hukuk, tıp, bilim ve kültür aracılığıyla yüzyıllar boyunca kurumsallaştırılmış tarihsel bir zihniyet olduğunu gösteren kapsamlı bir çalışma. Adeline Gargam ile Bertrand Lançon, Antik Yunan’dan günümüze uzanan geniş bir tarihsel hat boyunca, kadının neden sürekli “eksik”, “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” bir varlık olarak tasvir edildiğini inceliyor.

‘Mizojini’ (‘Histoire de la misogynie’), mizojininin yalnızca toplumsal davranışlarda değil, düşünce sistemlerinin merkezinde yer alan köklü bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin başlangıcında Yunan-Roma mitolojisi ile Kitabı Mukaddes’teki kadın figürleri ele alınıyor. Pandora ve Havva gibi karakterlerin, felaketin ve günahın kaynağı olarak sunulmasının Batı düşüncesinde kadınlığın suçla özdeşleştirilmesine nasıl zemin hazırladığı gösteriliyor. Özellikle Havva anlatısının, kadını baştan çıkarıcı, zayıf iradeli ve erkeği yoldan çıkaran bir figür şeklinde yeniden ürettiği vurgulanıyor. Böylece kadın bedeni ve arzusu, tarih boyunca korkulan ve kontrol edilmesi gereken bir alan haline geliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, bilimsel ve tıbbi söylemlerin kadın düşmanlığını nasıl meşrulaştırdığına odaklanıyor. Kadının “zayıf cinsiyet” olarak tanımlanması, biyolojik farklılıkların toplumsal eşitsizlik için gerekçe haline getirilmesi ve özellikle rahim etrafında geliştirilen tanımları ve histeri teorileri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rahmin “gezgin”, “zehirli” ya da “düşünen” bir organ gibi görülmesi, kadınların irrasyonel ve dengesiz kabul edilmesine hizmet eden uzun bir düşünsel geleneğin parçası olarak ele alınıyor. Böylece tıp ve bilim, tarafsız bilgi üretmekten çok eril tahakkümü destekleyen araçlara dönüşüyor.

Gargam ile Lançon ayrıca mizojininin gündelik kültürde nasıl yeniden üretildiğini de gösteriyor. Edebiyatta, hicivlerde, atasözlerinde ve popüler anlatılarda kadınların geveze, değişken, manipülatif ya da ahlaken zayıf figürler olarak temsil edilmesi, toplumsal algının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Hukuk sistemleri de bu kültürel yapıyı güçlendiriyor; kadınların eğitimden, mülkiyet hakkından, siyasetten ve kamusal yaşamdan dışlanması uzun süre yasalarla destekleniyor.

Kitap yalnızca baskının tarihini anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda buna karşı geliştirilen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Oy hakkı mücadelelerinden feminist hareketlere, ikinci dalga feminizmden MeToo’ya kadar uzanan süreçte kadınların bu tarihsel aşağılanmaya nasıl itiraz ettiği gösteriliyor. Ancak yazarlar, mizojininin yalnızca geçmişe ait bir sorun olmadığını, biçim değiştirerek günümüzde de sürdüğünü vurguluyor. Modern toplumların eşitlik söylemine rağmen kadın cinayetleri, çevrimiçi taciz, beden denetimi ve kültürel dışlama gibi sorunların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar.

Özetle kitap, kadın düşmanlığını münferit nefret örnekleri olarak değil, Batı uygarlığının düşünsel ve kurumsal yapısına işlemiş tarihsel bir mekanizma olarak değerlendiriyor. Mizojininin kökenlerini anlamanın, yalnızca geçmişi çözümlemek değil, günümüzde süren eşitsizlik biçimlerini fark etmek açısından da hayati olduğunu gösteriyor.

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini: Antikçağdan Günümüze Kadın Düşmanlığının Tarihi
Çeviren: Ecenur Değirmenci • Say Yayınları
Tarih • 296 sayfa • 2026

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü (2026)

Britanya’nın birkaç yüzyıl içinde nasıl küresel bir kültürel, bilimsel ve siyasal güç haline geldiğini fikirler tarihi üzerinden anlatan kapsamlı bir çalışma. Peter Watson, Britanya’nın yükselişini yalnızca savaşlar ya da ekonomik başarılarla değil, düşünce üretme kapasitesiyle açıklıyor ve bu dönüşümün ardındaki zihinsel dünyayı incelemeye odaklanıyor.

‘İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi’ (‘The British Imagination: A History of Ideas from Elizabeth I to Elizabeth II’), I. Elizabeth döneminden başlayarak modern Britanya’nın şekillenmesinde etkili olan büyük kırılmaları takip ediyor. William Shakespeare’in edebiyatı, Francis Bacon’ın deneyci düşüncesi, Isaac Newton’ın bilimsel devrimi ve Charles Darwin’in evrim teorisi gibi dönüştürücü fikirler, Britanya’nın dünyaya bakışını belirleyen temel uğraklar olarak ele alınıyor. Watson, bu isimlerin yalnızca bireysel dehalar olmadığını; belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan daha geniş bir entelektüel atmosferin ürünü olduklarını gösteriyor.

Kitapta Royal Society, Industrial Revolution ve Britanya İmparatorluğu gibi yapılar da fikirlerin somutlaşma alanları olarak inceleniyor. Bilimsel düşüncenin yükselişi, teknolojik ilerleme ve liberal siyaset anlayışı, Britanya’nın küresel etkisini mümkün kılan temel unsurlar arasında gösteriliyor. Aynı zamanda sömürgecilik ve imparatorluk fikrinin, yalnızca ekonomik değil kültürel ve zihinsel bir genişleme biçimi olduğu da vurgulanıyor.

Watson, modern romanın gelişiminden feminist düşünceye, kent kültüründen eğitim sistemine kadar uzanan geniş bir alanı ele alarak “Britanya hayal gücü”nün nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Virginia Woolf gibi isimler üzerinden bireyin iç dünyasına yönelen modern duyarlılıklar da bu anlatının önemli parçalarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, Britanya tarihini yalnızca politik olaylar zinciri olarak değil, fikirlerin uzun süreli etkisi üzerinden yeniden yorumluyor. Watson, okuru sonunda önemli bir soruyla baş başa bırakıyor: Britanya İmparatorluğu siyasi olarak sona ermiş olsa bile, onun düşünsel ve kültürel etkileri bugün hâlâ dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor olabilir mi?

Peter Watson — İngiliz Hayal Gücü: I. Elizabeth’ten II. Elizabeth’e Fikirler Tarihi
Çeviren: Yavuz Alogan • Say Yayınları
İnceleme • 528 sayfa • 2026

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi (2026)

İnsanın “haklı olma” arzusuna nasıl bağımlı hale geldiğini sorgulayan felsefi ve psikolojik bir çözümleme. Lammert Kamphuis, farklı fikirlerle karşılaşıldığında ortaya çıkan savunma refleksinin yalnızca düşünsel değil, kimliksel bir tepki olduğunu gösteriyor. İnsan zihni belirsizlikten kaçıyor, tutarlılık ve aidiyet hissi arıyor, bu yüzden haklı olma duygusuna sarılıyor. Ancak bu ihtiyaç, bireyin yeni olasılıkları görmesini zorlaştırıyor ve onu kendi düşünsel sınırları içine hapsediyor.

‘Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi’de (‘Verslaafd aan je eigen gelijk’) öne çıkan kavramlardan biri olan allodoksafobi, yani karşıt görüşlerden duyulan korku, bu kapanmanın merkezinde yer alıyor. Bu korku, dünyayı siyah ve beyaz karşıtlıklar üzerinden algılamaya yol açıyor, gri alanları görünmez kılıyor. Böylece birey yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan bir çevrede kalıyor, farklı sesleri tehdit olarak algılıyor. Kamphuis, bu durumun özellikle günümüzün kutuplaşmış toplumsal yapısında daha da keskinleştiğini vurguluyor.

Yazar, bu zihinsel katılığı aşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Haklı olma ihtiyacını gevşetmenin, belirsizlikle yaşamayı kabul etmenin ve farklı bakış açılarına açık olmanın hem bireysel hem toplumsal düzeyde dönüştürücü bir etkisi olduğunu gösteriyor. Kitap, düşünmenin yalnızca savunmak değil, anlamaya yönelmek olduğunu hatırlatıyor ve okuru daha esnek, daha çoğulcu bir zihinsel tutuma doğru davet ediyor.

Lammert Kamphuis — Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi
Çeviren: Gül Özlen • Say Yayınları
Psikoloji • 128 sayfa • 2026

Christophe André — Teselliler (2026)

Bu çalışma, insan hayatının kaçınılmaz kırılmaları karşısında tesellinin ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden vazgeçilmez olduğunu çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Christophe André, yas, kayıp, hastalık ve gündelik hayal kırıklıkları gibi deneyimlerin insanı nasıl sarstığını gösterirken, tesellinin bu sarsıntılar karşısında bir “iyileşme alanı” açtığını söylüyor.

‘Teselliler’ (‘Consolations’), öncelikle tesellinin doğasını sorguluyor: Teselli her derde çare olmuyor, çoğu zaman kırılgan, sınırlı ve yavaş işleyen bir süreç olarak ortaya çıkıyor. Ancak tam da bu sınırlılığı içinde anlam kazanıyor; basitlik, samimiyet ve özen, tesellinin en güçlü unsurları olarak öne çıkıyor. André, acının büyüklüğü arttıkça tesellinin de zamana yayıldığını ve dalgalı bir süreç izlediğini vurguluyor.

Ardından yıkım ve umutsuzluk başlığı altında, insanın kaçınılmaz kaderleri—acı çekmek, yaşlanmak ve ölmek—üzerinden teselli ihtiyacının neden evrensel olduğunu tartışıyor. Büyük travmalar kadar gündelik sıkıntıların da insanı yıprattığını, bu yüzden tesellinin sadece büyük felaketler için değil, sıradan hayatın yükü için de gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitabın önemli bir bölümü, “bizi ne teselli eder?” sorusuna ayrılıyor. Dünya ile yeniden bağ kurmak, başkalarıyla ilişki geliştirmek ve kişinin kendi iç dünyasıyla temas etmesi, tesellinin üç temel yolu olarak ele alınıyor. Bunun yanında bir başkasını teselli etmenin incelikleri de detaylandırılıyor: doğru zamanlama, sade sözler, beden dili ve sabır gibi unsurların belirleyici olduğu gösteriliyor.

Sonraki bölümlerde teselli, daha geniş bir varoluşsal çerçeveye yerleştiriliyor. Doğa, sanat, yazı, yürüyüş, meditasyon ve hatta inanç gibi farklı kaynakların insanı nasıl yatıştırdığı inceleniyor. Ancak André, bu alanlarda da yanıltıcı ya da yüzeysel teselli biçimlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtiyor.

Kitap, tesellinin yalnızca acıyı hafifletmekle kalmadığını, aynı zamanda insanı dönüştürebileceğini ileri sürerek sonlanıyor. Travma sonrası gelişim, kırılganlığın kabulü ve başkalarıyla kurulan bağların güçlenmesi, bu sürecin olası kazanımları olarak öne çıkıyor. Böylece eser, teselliyi bir zayıflık değil, insan olmanın temel bir yetisi ve birlikte yaşamanın vazgeçilmez bir biçimi olarak yeniden tanımlıyor.

Christophe André — Teselliler: Yas, Kayıp ve Acı Karşısında Ayakta Kalabilmek
Çeviren: Lale Arslan Özcan • Say Yayınları
Psikoloji • 296 sayfa • 2026

Peter J. Bowler — Evrim (2026)

Peter J. Bowler, evrim fikrinin yalnızca modern biyolojinin bir ürünü olmadığını, aksine insanlığın doğayı ve kendi varoluşunu anlama çabasının uzun tarihsel serüveni içinde şekillendiğini anlatıyor. Kitap, evrim düşüncesini ortaya çıkaran zihinsel dönüşümleri, bilimsel gelişmelerle birlikte felsefi ve toplumsal bağlamlarıyla ele alıyor.

Bowler, evrim fikrinin Charles Darwin ile birdenbire doğmadığını, Darwin öncesinde de doğanın değişimi ve türlerin kökeni üzerine yoğun tartışmalar yürütüldüğünü gösteriyor. Antik düşünceden Aydınlanma’ya uzanan süreçte doğa anlayışı sürekli dönüşüyor ve bu dönüşüm, evrim fikrinin temellerini hazırlıyor. Böylece evrim, yalnızca bilimsel bir keşif değil, aynı zamanda ontolojik bir kırılma olarak beliriyor.

‘Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi’ (‘Evolution: The History of an Idea’), evrimsel biyolojinin bir disiplin olarak oluşumunu tarihsel bağlamından koparmadan açıklıyor. Bilimsel teorilerin ortaya çıkışı, dönemin ekonomik koşulları, kültürel yapıları ve ideolojik mücadeleleriyle iç içe ilerliyor. Bowler, bu çok katmanlı süreci analiz ederek evrim düşüncesinin nasıl “kristalleştiğini” ve modern bilimin merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Eser, evrim fikrinin tarihini sade ama derinlikli bir anlatımla sunarken, bilim tarihine dinamik bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca evrim teorisini değil, düşüncenin tarihsel gelişimini anlamak isteyenler için de temel bir başvuru kaynağı olma niteliği taşıyor.

Peter J. Bowler — Evrim: Bir Düşüncenin Tarihi
Çeviren: Aysel Görkan, Bülent Gözkân, Çağatay Tarhan, Çağatay Tavşanoğlu, Çağlar Karaca, Ergi Deniz Özsoy, Murat Yılmaz, Selenay Tümer, Utku Perktaş • Say Yayınları
Bilim • 520 sayfa • 2026

John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası (2026)

John Lewis Gaddis’in bu eseri, tarihin ne olduğu ve tarihçilerin geçmişi nasıl anlamlandırdığı sorusuna özgün bir yanıt veriyor. Gaddis, tarihi ne yalnızca bir bilim ne de sadece bir sanat olarak tanımlıyor; bunun yerine tarihçiliği, geçmişin parçalarından anlamlı bir bütün kurmaya çalışan yaratıcı bir zanaat olarak konumlandırıyor. Ona göre tarihçiler, doğrudan gözlemleyemedikleri bir zamanı, elde kalan izler ve belgeler üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde yer alan metafor, tarihçilerin “geçmişin haritacıları” olduğu fikri oluyor. Tıpkı bir kartografın karmaşık bir coğrafyayı sadeleştirerek haritalandırması gibi, tarihçiler de geçmişin sonsuz ayrıntıları arasından seçim yaparak anlamlı bir anlatı kuruyor. Bu süreçte mutlak bir nesnellikten ziyade, seçme, düzenleme ve yorumlama kaçınılmaz hale geliyor. Gaddis, bu yönüyle tarihyazımının kaçınılmaz olarak perspektif içerdiğini, ancak bunun keyfilik anlamına gelmediğini savunuyor.

‘Tarihin Manzarası’ (‘The Landscape of History’), zaman, mekân ve nedensellik kavramlarını merkeze alarak tarihsel düşünmenin nasıl işlediğini açıklıyor. Thukydides’ten Niccolò Machiavelli’ye, Marc Bloch ve E. H. Carr’a uzanan bir düşünsel hat üzerinden, tarihçilerin olayları nasıl ilişkilendirdiğini ve anlamlandırdığını tartışıyor. Gaddis’e göre tarihçiler, sosyal bilimlerin katı modellerinden çok, jeoloji ya da evrimsel biyoloji gibi alanlara benzer biçimde, parçalı verilerden hareketle geçmişe dair bütüncül açıklamalar kuruyor.

Kitap aynı zamanda, tarihin doğrusal ve basit bir neden-sonuç zinciriyle açıklanamayacağını vurguluyor. Geçmiş, çoğu zaman karmaşık, çok katmanlı ve öngörülemez süreçlerin ürünü olarak şekilleniyor. Bu nedenle tarihçilik, kesin yasalar koymaktan çok, olasılıklar ve örüntüler üzerinden düşünmeyi gerektiriyor. Gaddis’in yaklaşımı, tarihin “fraktal” bir yapıya sahip olduğunu, yani küçük ölçekli olaylarla büyük tarihsel dönüşümler arasında benzerlikler bulunduğunu ileri sürüyor.

Sonuç olarak ‘Tarihin Manzarası’, tarihçiliği katı bir bilimsel disiplin olmaktan çıkarıp, yaratıcı ama disiplinli bir düşünme biçimi olarak yeniden tanımlıyor. Geçmişi yalnızca öğrenilecek bir veri yığını değil, dikkatle okunması gereken bir harita olarak sunuyor ve bu yönüyle tarihyazımı üzerine çağdaş düşüncede önemli bir yer ediniyor.

John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası: Tarihçiler Geçmişi Nasıl Haritalandırır?
Çeviren: Ayşe H. Köksal • Say Yayınları
Tarih • 232 sayfa • 2026

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi (2026)

Marc Lewis’ın bu kitabı, bağımlılığı hastalık modeliyle açıklayan baskın yaklaşımı eleştiriyor ve bağımlılığı öğrenme, alışkanlık ve beyin esnekliği süreçleri üzerinden yeniden tanımlıyor. Lewis, bağımlılığı patolojik bir bozukluk olarak değil, güçlü arzuların ve tekrar eden davranış kalıplarının zaman içinde beyinde kurduğu nörobiyolojik değişimin sonucu olarak açıklıyor. Bu yaklaşım, bağımlılığı onarılamaz bir hastalık değil, değişebilir bir süreç olarak konumlandırıyor.

‘Bağımlılığın Biyolojisi’ (‘The Biology of Desire’), dopamin sisteminin yalnızca haz üretmediğini, asıl olarak motivasyon, yönelim ve öğrenme mekanizmasını şekillendirdiğini gösteriyor. Bağımlılık, bu sistemin tekrar yoluyla güçlenen bağlantılar kurmasıyla ortaya çıkıyor. Beyin, belirli davranışlara ve maddelere yönelmeyi öğreniyor, bu yönelim zamanla otomatikleşiyor. Lewis, bu süreci “derin öğrenme” modeliyle açıklıyor ve bağımlılığı, güçlü arzuların sinirsel alışkanlıklara dönüşmesi olarak yorumluyor.

Eserde irade, özgürlük ve sorumluluk kavramları da yeniden düşünülüyor. Bağımlı birey pasif bir hasta olarak değil, öğrenmiş, koşullanmış ve değişme kapasitesi olan bir özne olarak ele alınıyor. Değişim, baskı ve damgalamayla değil, yeni anlam bağları, yeni alışkanlıklar ve yeni yönelimler kurmakla mümkün oluyor.

Kitap, bağımlılığı yalnızca tıbbi bir sorun olarak değil, psikolojik, toplumsal ve kültürel bir süreç olarak ele alıyor. Bu yönüyle çalışma, bağımlılık alanında hâkim olan hastalık söylemini sorgulayan, insanın değişebilirliğini ve nöroplastisite kapasitesini merkeze alan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Marc Lewis — Bağımlılığın Biyolojisi: Bağımlılık Neden Hastalık Değildir?
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Say Yayınları
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Haru Yamada — Kiku (2025)

Haru Yamada’nın bu kitabı, dinlemeyi yalnızca işitsel bir beceri olarak değil, kültürel, ilişkisel ve etik bir pratik olarak ele alıyor. Yamada’ya göre dinlemek, sesi algılamaktan çok daha fazlasını içeriyor; insanın karşısındakini, bağlamı ve kendisini aynı anda fark ettiği çok katmanlı bir yön bulma becerisi sunuyor. Kitap, dinlemeyi dünyada kaybolmamak için kullanılan bir “insan navigasyon sistemi” olarak düşünmeye davet ediyor.

Kitabın giriş yazısında anlatılan kişisel deneyimler –yanlış durakta inmek, bir yabancının yardımıyla yolu bulmak, Tokyo’daki tren melodileri– dinlemenin hayatın akışını nasıl yönlendirdiğini somutlaştırıyor. Yamada, Japonca “Kiku” (聴く) karakterinin kulak ve “on dört kalp” birleşiminden oluşmasına dikkat çekerek, gerçek dinlemenin yalnızca kulakla değil, çoklu bir duygusal ve zihinsel açıklıkla gerçekleştiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, dinlemenin görsel, bedensel, kültürel ve duygusal boyutlarını birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Kitap boyunca dinlemenin yüzeydeki sözcüklerle sınırlı kalmadığı, dilin “derin yapısını”, yani ilişkisel niyetleri, duygusal enerjileri ve kültürel kodları açığa çıkardığı gösteriliyor. Yamada, dinleyenin pasif bir alıcı olmadığını; hangi sese yanıt verileceğine, nasıl bir mesafe kurulacağına ve dinlemeye devam edip etmemenin anlamına aktif olarak karar verdiğini savunuyor. Bu nedenle dinleme, hem kendini tanıma hem de başkalarıyla ilişki kurma biçimi olarak ele alınıyor.

‘Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı’ (‘KIKU: Japanese Art of Listening’), her bölümde Japon yazı karakterlerinden yola çıkan kavramsal çerçeveler ve gündelik hayata uygulanabilir pratiklerle, dinleme zekâsının geliştirilebilir bir yetkinlik olduğunu ileri sürüyor. Gürültü, yanlış bilgi ve hız çağında kitap, daha iyi konuşmaktan önce daha iyi dinlemenin etik ve insani bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

Haru Yamada — Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı
Çeviren: Şafak Tahmaz • Say Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2025