Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük (2026)

Atilla Akalın’ın bu kitabı, Peter van Inwagen’ın çağdaş analitik felsefe içindeki temel tartışmalarını bütünlüklü bir çerçevede yeniden ele alıyor. Kitap, özgür irade meselesini yalnızca tekil bir problem olarak değil; metafizik, nedensellik ve teolojiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir soruşturma alanı olarak konumlandırıyor.

Eserin merkezinde, özgürlük ile determinizm arasındaki klasik gerilim yer alıyor. Akalın, van Inwagen’ın geliştirdiği “sonuç argümanı” üzerinden, eğer tüm olaylar geçmiş ve doğa yasaları tarafından belirleniyorsa, bireyin eylemleri üzerinde gerçek bir kontrolünün kalıp kalmadığını sorguluyor. Bu çerçevede yani özgürlük ile determinizmin birlikte var olabileceğini savunan görüşlerin sınırları açığa çıkarılıyor. Determinizmin reddi durumunda ise bu kez özgürlüğün rastlantıya indirgenip indirgenmediği problemi gündeme geliyor.

Kitap, yalnızca özgür irade tartışmasıyla sınırlı kalmayıp van Inwagen’ın metafiziğe dair diğer katkılarını da inceliyor. Özellikle “özel birleşim sorusu” (parçaların ne zaman ve nasıl bir bütün oluşturduğu problemi) üzerinden parça-bütün kuramı tartışmaları ele alınıyor ve organizmacı yaklaşımla canlı varlıkların ontolojik statüsü tartışılıyor

Bu analizler, varlık anlayışının özgürlük ve nedensellik meseleleriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Eserde ayrıca kötülük problemi önemli bir yer tutuyor. Van Inwagen’ın geliştirdiği yaklaşım doğrultusunda, dünyadaki kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığı arasındaki gerilim, “kuşkucu teizm” perspektifiyle değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, insanın sınırlı bilişsel kapasitesi nedeniyle ilahi planın tümünü kavrayamayacağını öne sürerek klasik teodiselere alternatif bir bakış sunuyor

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “şans argümanı” üzerinden özgürlük tartışması derinleştiriliyor. Determinizmin reddiyle ortaya çıkan indeterminist evrende, eylemlerin gerçekten özneye ait olup olmadığı sorgulanıyor. Bu bağlamda faile dayalı nedensellik, mümkün dünyalar teorisi ve karşı-olgusallık gibi kavramlar devreye girerek özgür iradenin felsefi temelleri ayrıntılı biçimde tartışılıyor.

Bu çalışma, van Inwagen’ın düşüncesini yalnızca açıklamakla kalmıyor; özgürlük, kötülük ve varlık gibi temel felsefi sorunları birbirine bağlayarak kapsamlı bir analiz sunuyor. Türkçe literatürde analitik felsefe alanında önemli bir boşluğu dolduran eser, özgür irade tartışmasını derinleştirmek isteyenler için güçlü bir kavramsal rehber niteliğinde.

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 172 sayfa • 2026

Kolektif — Estetiğin Tarihi (2026)

‘Estetiğin Tarihi’, estetiği yalnızca sanat üzerine düşünmenin bir alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu duyusal ve varoluşsal ilişkinin tarihsel ve felsefi bir incelemesi olarak yeniden konumlandırıyor. Ayşe Taşkent ve Gamze Keskin editörlüğünde hazırlanan bu çalışma, estetik düşüncenin Antikçağ’dan günümüze uzanan çok katmanlı serüvenini, kavramlar, filozoflar ve temalar etrafında bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Kitap, estetiğin kökenini duyum ve algı kavramlarına dayandırarak, Alexander Baumgarten ile bağımsız bir disiplin hâline gelen bu alanın aslında çok daha eski düşünsel tartışmalara uzandığını gösteriyor. Güzellik, yüce, temsil, beden, doğa ve hayal gücü gibi kavramlar, yalnızca teorik başlıklar olarak değil, farklı dönemlerin düşünsel ve kültürel bağlamları içinde anlam kazanan dinamik unsurlar olarak ele alınıyor.

Eserin temel yaklaşımı, estetik düşünceyi tek bir geleneğe indirgememek. Bu nedenle Platon’dan Jacques Rancière’e uzanan Batı felsefesi hattı kadar, İbn Rüşd ve İhvân-ı Safâ gibi isimlerle İslam düşüncesinin estetik birikimi de çalışmaya dahil ediliyor. Böylece estetik, farklı coğrafya ve geleneklerin katkısıyla çoğul bir düşünme alanı olarak yeniden kuruluyor.

Kitap, yalnızca filozofların ne söylediğini aktarmakla yetinmiyor; onların düşüncelerinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl şekillendiğini de sorguluyor. Bu yönüyle estetik tarihini, sabit bir anlatıdan ziyade eleştirel ve metodolojik bir problem alanı olarak ele alıyor. Aynı zamanda sanat eserlerini anlama, yorumlama ve estetik duyarlılığı geliştirme amacıyla teorik bilgi ile deneyim arasında bir köprü kuruyor.

Genel olarak eser, estetiği hem felsefi bir disiplin hem de yaşam pratiğinin merkezinde yer alan bir duyarlılık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor; farklı düşünsel hatları bir araya getirerek estetik tarihine kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Onur Aktaş, Abdulkadir Coşkun, Abdullah Başaran, Ateş Uslu, Ayşe Taşkent, Berker Basmacı, Çiğdem Yazıcı, Derya Sakin Hanoğlu, Elis Şimşon, Emre Şan, Fatma Turgay, Gamze Keskin, Habip Türker, Hazal Gemicioğlu, M. Taha Tunç, Maya Mandalinci, Mehmet Barış Albayrak, Mehmet Şiray, Mert Erçetin, Merve Arlı Özekes, Muhammet Fatih Kılıç, Murat Tala, Oğuzcan Sever, Özge Ejder, Sena Aydın, Seniye Tilev, Serkan Denkçi, Umur Başdaş, Zeynep Talay Turner.

Kolektif — Estetiğin Tarihi
Editör: Ayşe Taşkent, Gamze Keskin • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 860 sayfa • 2026

Berkay Üstün – Nova Historia (2025)

Berkay Üstün’ün ‘Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları’, tarihin yalnızca olmuş bitmiş olayların kaydı olmadığını, hayal gücüyle temas ettiğinde yeniden kurulabilen bir düşünme alanı olduğunu gösteriyor. Kitap, bilimkurgunun zamanı bükebilen anlatı olanakları sayesinde tarihyazımının temel varsayımlarını sorguluyor ve geçmişin sabit değil, yorumlara açık bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Çalışma, tarihin tanıklık, arşiv ve nedensellik gibi kavramlar üzerinden nasıl inşa edildiğini tartışıyor. Zaman yolculuğu, alternatif tarih ve anakronik karşılaşmalar gibi bilimkurgu motifleri, geçmişe dair kesinlik iddialarını sarsıyor. Tarihsel bilginin görgüye mi, teknolojiye mi, yoksa kolektif sezgiye mi dayandığı sorusu, kitabın merkezinde dönüp duruyor.

Antikacı tarih anlayışı, simülasyonlar, tarihoskoplar ve “bilgi novumları” üzerinden bilimkurgunun tarihsel bilgi üretme biçimleri ele alınıyor. Bu anlatılar, geçmişi temsil etmekle kalmıyor, onu deneyimlenebilir bir alana dönüştürüyor. Böylece tarih, yalnızca belgelerden değil, olasılıklardan da beslenen bir düşünce pratiği hâline geliyor.

Kitap, altyapı, çevre, kent ve sistemler gibi maddi unsurların tarihsel belirleyiciliğini öne çıkarıyor. Bilimkurgu, toplumsal evrimi yalnızca insan merkezli değil, teknik ve ekolojik ağlar içinde düşünmeyi sağlıyor. Türleşme, süreklilik ve kırılma meseleleri bu bağlamda yeniden anlam kazanıyor.

Sonuçta çalışma, bilimkurgunun yalnızca geleceği değil, geçmişi de hayal etme gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Tarihle kurduğumuz ilişkinin sınırlarını genişletiyor ve tarihyazımını, kesinlikten çok olasılıklar üzerinden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Berkay Üstün – Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları, Akademim Yayıncılık, inceleme, 240 sayfa, 2025

Robert T. Tally Jr. – Topofreni (2025)

Robert T. Tally Jr.’ın bu eseri, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bağlamında tartışıyor. Tally, modern dünyada “yer” duygusunun hem derin bir aidiyet hem de varoluşsal bir tedirginlik kaynağı haline geldiğini savunuyor. “Topophrenia” kavramı, Yunancadan türetilmiş bir birleşim; “yer” anlamına gelen topos ile “zihin” ya da “delilik” anlamındaki phren köklerinden oluşuyor. Bu kavram, insanın mekân karşısındaki çift yönlü duygusunu —hem bağ kurma arzusunu hem de yabancılaşma korkusunu— tanımlıyor. ‘Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem’ (‘Topophrenia: Place, Narrative, and the Spatial Imagination’), mekânın yalnızca fiziksel bir bağlam değil, anlatıların biçimini ve anlamını belirleyen bir zihinsel inşa olduğunu ileri sürüyor.

Tally, roman, şiir, haritacılık ve felsefe gibi alanlar arasında dolaşarak mekânın edebi temsillerini çözümlüyor. Edebi mekânların, toplumsal ve ideolojik düzenlerin nasıl kurulduğunu açığa çıkardığını savunuyor. Dickens’tan Conrad’a, Joyce’tan Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede yazarların dünyayı anlatma biçimlerinin aynı zamanda “dünyayı haritalama” biçimleri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle mekân, yalnızca karakterlerin yaşadığı bir alan değil; düşüncenin, belleğin ve kimliğin dokusuna işlenmiş bir anlatı aracına dönüşüyor.

Eserde modernliğin getirdiği mekânsal kırılmalar —kentleşme, küreselleşme, kimlik kaymaları— bireyin yerle ilişkisini karmaşıklaştıran süreçler olarak ele alınıyor. Tally, bu parçalanmış deneyimi anlamanın yolunun “mekânsal tahayyül”ü geliştirmekten geçtiğini öne sürüyor. ‘Topofreni’, edebiyat teorisi ile mekân düşüncesini buluşturarak, çağdaş insanın nerede olduğunu değil, nasıl yer tuttuğunu sorguluyor.

  • Künye: Robert T. Tally Jr. – Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem, çeviren: Selin Şencan, Akademim Yayıncılık, inceleme, 304 sayfa, 2025

Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları (2025)

 

Bu eser, çağdaş analitik felsefenin en temel meselelerine odaklanarak düşünsel berraklık ve kavramsal derinliği bir araya getiriyor. Berk Celayir, klasik felsefi soruları güncel yaklaşımlarla yeniden değerlendirirken, açıklama, anlam, ahlak, bilinç, eylem, toplumsallık ve metafizik gibi alanlar arasında güçlü bir diyalog kuruyor. Kitap, yalnızca teorik tartışmaları aktarmakla kalmıyor; farklı felsefi gelenekler arasındaki sınırları aşan özgün bir yorum alanı açıyor.

İçerdiği bölümler, analitik felsefenin kapsamını geniş bir perspektiften sunuyor: Açıklama Olmadan Anlamanın İmkânı, anlam ve açıklama ilişkisini tartışarak bilginin sınırlarına dair yeni bir sorgulama başlatıyor. “Ahlaki Yükümlülüklerimizin Kapsamı Sadece Yapabileceklerimizle mi Sınırlıdır?” başlıklı bölüm, etik sorumluluğun sınırlarını tartışıyor. “Donald Davidson’ın Eylem Teorisi’nin Bir Eleştirisi ve Ortak Taahhütler ve Sosyal Gruplar” yazıları, bireysel niyet ile kolektif eylem arasındaki karmaşık bağı açığa çıkarıyor. “Ölümün ve Ölümsüzlüğün Değeri Üzerine Bazı Tartışmalar” ise, yaşamın anlamı, ölümün değeri ve ölümsüzlüğün paradoksları üzerine analitik bir değerlendirme sunuyor.

Bilinç ve metafizik alanlarında yer alan “Fizikalizme Karşı Bilgi Argümanı”, “Panpsişizmin Türleri ve Problemleri ve Panpsişizm Hassas Ayarı Açıklayabilir mi?” bölümleri, zihin felsefesiyle teoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Son bölümdeki “Şüpheci Teizm ve Olasılıkçı Tanrı Argümanları”, Tanrı’nın varlığı, kötülük problemi ve olasılıkçı teistik savunuların tutarlılığı üzerine odaklanıyor.

‘Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar’, akademik bir derinliği korurken açık, sistemli ve erişilebilir diliyle analitik düşüncenin Türkiye’deki gelişimine katkı sunuyor. Okurunu yalnızca düşünmeye değil, düşünmenin biçimlerini yeniden sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar, Akademim Yayıncılık, felsefe, 144 sayfa, 2025

Emre Şan – İmaj Üzerine (2025)

Emre Şan’ın ‘İmaj Üzerine’ adlı kitabı, çağımızın görsel taşkınlığını felsefi bir soruya dönüştürüyor: “İmaj, sadece gördüğümüz bir şey midir, yoksa görme biçimimizin kendisi mi?” Yazar, dijital çağda algoritmaların ürettiği sayısız görselin, artık yalnızca dünyayı temsil etmediğini, dünyayı algılama biçimimizi biçimlendirdiğini gösteriyor. Bu bağlamda imaj, estetik bir nesne olmaktan çıkıp bilişsel, kültürel ve varoluşsal bir olgu haline gelmiş durumda.

Kitap üç ana bölümde bu karmaşık ilişkiyi açımlıyor. İlk bölüm olan “İmaj ve Teknoloji”, fotoğraf, sinema, televizyon, sosyal medya ve yapay zekânın imaj üretim biçimlerini inceliyor. Şan, teknik imajların gerçekliği kaydetmek yerine onu yeniden kuran araçlara dönüştüğünü, bu yüzden görsel deneyimin giderek daha sentetik hale geldiğini tartışıyor.

İkinci bölüm “İmaj ve Logos İlişkisi”, görsel olan ile düşünsel olan arasındaki gerilime odaklanıyor. Burada “imajın eksikliği” kavramı öne çıkıyor: hiçbir imaj, temsil ettiği şeyi tam olarak göstermez; her imaj, bir boşluk ve suskunluk alanı taşır. Bu eksiklik, görsel düşünmenin temel dinamiğidir. Aynı zamanda “imajın okunurluğu” üzerine tartışma, imajların nasıl bir dil kurduğunu, bu dilin sözcüklerden nasıl farklılaştığını ele alıyor.

Üçüncü bölüm “İmajlarla Düşünmek”, imajın fazlalığı ve taşkınlığı kavramlarıyla düşünsel ufku genişletiyor. Fazlalık, yalnızca görsel bombardımanı değil, imajların kendi varlık gücünü, yani anlamdan taşan etkilerini ifade ediyor. Şan burada fenomenolojiden yola çıkarak, imajın ne eksiklik ne de fazlalıkla tanımlanabileceğini, onun özünün deneyimle paylaşılan bir ara-alanda yattığını savunuyor.

‘İmaj Üzerine’, görsel kültürün yüzeyselliğine kapılmadan, imajı düşüncenin asli bir biçimi olarak kavrayan, disiplinlerarası bir felsefi sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Şan – İmaj Üzerine, Akademim Yayıncılık, felsefe, 192 sayfa, 2025

İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi (2025)

İbrahim Aylak’ın ‘Şizofreni Fenomenolojisi’ adlı kitabı, zihinsel bozuklukları anlamanın sınırlarını zorlayan özgün bir düşünsel deneme niteliğinde. Kitap, klasik psikiyatrik tanı dilinin ötesine geçerek, şizofreniyi bir “bozukluk”tan çok, insan olma hâlinin uç noktalarından biri olarak ele alıyor. Aylak, fenomenolojik psikopatolojinin kavramsal araçlarını kullanarak şizofreninin zamanı, bedeni ve öznelerarasılığı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor; hastalığın “ne olduğu”ndan çok “nasıl deneyimlendiği” sorusuna yoğunlaşıyor.

Kitabın sunuş bölümünde Özgür Taburoğlu, Aylak’ın yaklaşımını “psikiyatrinin sınırlarını genişleten” bir tutum olarak tanımlıyor. Gerçekten de Aylak, hastayı yalnızca bir “vaka” olarak değil, anlam üreten bir özne olarak konumlandırıyor. DSM veya ICD gibi tanı sistemlerinin dar çerçevesine sıkışmadan, açıklamak ile anlamak arasındaki mesafeyi fenomenolojik bir köprüyle aşmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, Husserl’in yönelimsellik, Heidegger’in dünya-içinde-olmak, Merleau-Ponty’nin bedenlenme gibi kavramlarını modern psikiyatrik gözlemle buluşturuyor.

Kitabın bölümleri de bu kavramsal hattı izliyor: zaman deneyimi, bedenlenmiş kendilik, öznelerarasılık gibi temel fenomenolojik alanlar şizofreni deneyimiyle birlikte yeniden ele alınıyor. Zamanın akışı tuhaflaşıyor, bedenle dünya arasındaki bağ çözülüyor, başkalarıyla ilişki alanı kırılganlaşıyor. Bu çözülme, yalnızca bir patoloji değil, varoluşun sınırında beliren yeni bir anlam biçimi olarak sunuluyor.

‘Şizofreni Fenomenolojisi’, tanıların soğuk yüzeyinin ötesine geçip, hastanın dünyasını içeriden duyumsamaya çağıran bir çalışma. Klinik bilgiyi felsefi sezgiyle birleştiriyor; “normal” bilincin güvenli zeminini sorgularken, düşüncenin sınırına dokunan bir varoluş anlatısı kuruyor.

  • Künye: İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi, Akademim Yayıncılık, felsefe, 262 sayfa, 2025

Hasan Cem Çal – Ludoloji (2025)

Video oyunları, çağımızın kültürel ve estetik dönüşümünü anlamak için güçlü bir mercek sunuyor. Hasan Cem Çal, ‘Ludoloji’ adlı kitabında oyunları salt teknolojik ürünler ya da tüketilen eğlence nesneleri olarak değil, zamanın ruhunu yansıtan karmaşık kültürel metinler olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, oyunların yalnızca teknik yönlerine değil, aynı zamanda kimlik, hafıza ve estetik deneyim gibi alanlara da temas eden çok katmanlı bir anlam evreni sunduğunu gösteriyor. Böylece dijital oyunlar, toplumsal ve bireysel düzeyde deneyimlenen dönüşümlerin okunabileceği bir sahneye dönüşüyor.

Kitapta Fortnite’ın pop kültür mozaiğiyle kurduğu ilişki, Dark Souls’un ölümü ve zorluğu hazla örerek oluşturduğu benzersiz deneyim, GTA: Vice City’nin seksenli yıllara dayanan nostaljisi ya da Silent Hill’in sisleriyle temsil edilen bilinmezlik duygusu gibi örneklerle her bir oyunun kendi atmosferi içinde incelenmesi dikkat çekiyor. Hasan Cem Çal, yıllara dayanan oyun deneyimini ve oyun kültürüne dair birikimini denemeci bir perspektifle buluştururken, hem oyun meraklılarına hem de dijital kültür üzerine düşünenlere taze bir bakış açısı sunuyor.

‘Ludoloji’, pikselden felsefeye uzanan bu yolculukta oyunların yalnızca eğlence değil, çağımızın sanat, kültür ve düşünce dünyasında vazgeçilmez bir ifade biçimi olduğunu ortaya koyuyor. Oyunları anlamanın, bugünün insanını ve kültürünü anlamak demek olduğunu hissettirerek dijital çağın ruhuna dokunan özgün bir metin olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Hasan Cem Çal – Ludoloji: Video Oyunları Üzerine Denemeler, Akademim Yayıncılık, inceleme, 176 sayfa, 2025

Güler Cansu Ağören – Depresyon Fenomenolojisi (2025)

Depresyon, çoğu kez kişisel bir bozukluk olarak görülür; fizyolojideki bir arıza sonucu insanın içten içe çöküşü olarak tanımlanır. Bu bakış açısı, depresyonu yalnızca bireyin içinde olup biten bir sorun olarak konumlandırır. Oysa Güler Ağören, bu kitapta bambaşka bir perspektif öneriyor: Depresyonu, bireyin değil, bireyin ilişkilendiği dünyanın sorunu olarak okumaya davet ediyor.

Kitap, depresyonun yalnızca bir “hastalık” değil, ilişkilenmeye kapalı bir dünyada ortaya çıkan bir varoluş biçimi olabileceğini ileri sürüyor. Bu noktada odağını, kişisel biyolojiden beden-kendilik-dünya üçgenine kaydırıyor. Çünkü depresyon, kişinin kendisiyle ve çevresiyle bağ kuramadığı bir iç kapanma değil, belki de çürümüş bir düzene verilen radikal bir yanıt, aktif bir geri çekilme manevrası olabilir.

Ağören, depresyonu anlamak için onu yalnızca bireysel bir arıza olarak değil, çağımızın yarattığı yabancılaşmış koşulların bir sonucu olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, depresyonu hem felsefi hem de politik bir çerçeveye yerleştiriyor; onu, umutsuzluğun değil, başka bir yaşam ihtimalinin habercisi olarak yorumluyor.

  • Künye: Güler Cansu Ağören – Depresyon Fenomenolojisi, Akademim Yayıncılık, felsefe, 190 sayfa, 2025

Özgür Taburoğlu – Tekil ve Çoğul (2025)

Semiyotik, hayatın her alanında – toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik ve sanatsal – görünmez bir ağ gibi işliyor. Bu ağ, uzak zaman ve mekânların sakinlerini yan yana getirirken, bazen de bağları koparıyor. Bağlantılar, ilişkiler ve ayrışmalar; tıpkı evrenin yapısındaki kararsızlıklar gibi, farklı olay ve nesneler üzerinden okunuyor. Semiyotik hem kuramsal hem pratik bir alan olarak, yalnızca farklı nesneleri değil, tekil ve çoğul varlıkların da bağ kurma koşullarını tanımlıyor. Bu bağlar basitçe yan yana gelişlerden ibaret olmayıp, belirsizlikler içinde yeni imkânlara kapı aralıyor.

Özgür Taburoğlu bu kitabında, Donna Haraway’in figürlerinden Jakob von Uexküll’ün biyosemiyotiğine, Merleau-Ponty’nin düşünce çemberlerinden Achille Mbembe’nin brütalist mimari okumalarına uzanan geniş bir yelpazede, anlamın izini sürüyor. Düz ontolojideki güç mücadelelerinden Montessori pedagojisinin işçi sınıfı çocuklarıyla ilişkisine, çağın sonunu işaret eden korku atmosferinden şiddet tekniklerine, öznesiz tarih anlayışından popüler kültürdeki aktarım ilişkilerine kadar çok farklı alanlar, semiyotik merceğinden yeniden yorumlanıyor.

Bu yaklaşım, tesadüf ile zorunluluk arasındaki karşılaşmaları, bilincin ve bilinçdışının ortak paydalarını, yeryüzünün ve evrenin paydaşlarını anlamak için kullanılıyor. ‘Tekil ve Çoğul’, semiyotiğin yalnızca anlam çözümleme aracı değil, aynı zamanda varoluş biçimlerini yeniden kuran bir ilişki zemini olduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Özgür Taburoğlu – Tekil ve Çoğul: Semiyotik Bağlantılar, Akademim Yayıncılık, felsefe, 184 sayfa, 2025