Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil (2026)

Victoria Lady Welby’nin bu eseri, anlam sorununu yalnızca sözcüklerin ve dilsel yapıların anlamıyla sınırlamayan, onu insanın ifade etme, yorumlama, düşünme ve yaratma biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir felsefi araştırma olarak ele alıyor. Welby, kendi döneminin dar semantik anlayışının ötesine geçerek anlamı insan deneyiminin bütününe yayıyor ve dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olmadığını, dünyayı kavrama ve ona anlam verme biçimimizi de şekillendirdiğini savunuyor.

Eserin merkezinde Welby’nin geliştirdiği anlambilim yaklaşımı yer alıyor. Welby, anlamın tek ve değişmez bir düzeyde ortaya çıkmadığını, her ifadenin farklı bilinç ve yorumlama katmanlarında açıldığını ileri sürüyor. Bir sözün ne söylediği, söyleyen kişinin onunla ne kastettiği ve bu sözün daha geniş bir bağlamda ne ifade ettiği soruları, anlamın giderek genişleyen boyutlarını ortaya çıkarıyor. Çevirmenin de vurguladığı üzere Welby bu üç düzeyi “kullanılan anlam” (sense), “kullanıcının niyeti olarak anlam” (meaning) ve “taşıdığı nihai anlam” (significance) şeklinde birbirinden ayırıyor ve bunları sırasıyla gezegensel, güneşsel ve kozmik düzeylerle ilişkilendiriyor.

Welby için anlam, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarında bulunmuyor. İnsanların sözleri nasıl kullandığı, hangi niyetlerle ifade ettiği ve bu ifadelerin başka insanlar üzerindeki etkileri de anlamın oluşumuna katılıyor. Bu nedenle anlamlandırma süreci, dilsel işaretlerin çözümlenmesinden ibaret kalmıyor; davranışları, eylemleri, keşifleri ve yaratıcı faaliyetleri de içine alıyor. Welby’nin “significs” adını verdiği yaklaşım tam da bu geniş anlam alanını kavramaya çalışıyor ve dil ile insan deneyimi arasındaki bağı merkeze yerleştiriyor.

‘Anlambilim ve Dil’ (‘Significs and Language’), dilin çok anlamlılığı ve belirsizliği üzerinde de duruyor. Welby, insan dilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebildiğini vurgularken, düşüncenin ve iletişimin sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi için “net ifade” ihtiyacını öne çıkarıyor. Ancak netlik, anlamın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; aksine bir ifadenin farklı düzeylerde taşıyabileceği anlamları fark etmeyi ve bunları bilinçli biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Böylece dilin hem iletişim kuran hem de yorumlamaya açık yapısı birlikte ele alınıyor.

Welby’nin yaklaşımı, anlamı yalnızca dilbilimin konusu olmaktan çıkararak felsefe, psikoloji, etik ve göstergebilimle ilişkilendiriyor. Bir ifadenin anlamını kavramak, aynı zamanda onu üreten insanın amaçlarını, içinde bulunduğu koşulları ve ortaya çıkardığı sonuçları anlamayı gerektiriyor. Bu nedenle eser, anlam ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem veriyor ve insanların dünyayı yalnızca betimlemediğini, kullandıkları dil ve işaretler aracılığıyla onu yorumlayıp dönüştürdüğünü gösteriyor.

Welby’nin düşüncesi, döneminin entelektüel ortamında yeterince karşılık bulmasa da daha sonra gelişen dil felsefesi ve göstergebilim açısından önemli bir öncü oldu. Özellikle Charles S. Peirce ile yıllar boyunca sürdürdüğü yazışmalar, iki düşünür arasındaki verimli etkileşimi gösteriyor. Peirce’in Welby’nin düşüncelerinden kendi göstergebilim kuramı açısından önemli dersler çıkarması, onun anlam sorununa getirdiği yaklaşımın daha sonraki düşünce tarihinde taşıdığı önemi ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kitap, anlamı sözcüklerin dar sınırlarından çıkarıp insanın ifade, yorumlama, eylem ve yaratma kapasitesinin tamamına yayıyor. Welby, anlamı “ne söyleniyor?”, “ne kastediliyor?” ve “sonunda ne ifade ediliyor?” soruları üzerinden katmanlandırarak dilin ardındaki düşünsel ve toplumsal süreçleri görünür kılıyor. Böylece eser, dil felsefesi ve göstergebilimin daha sonraki gelişmelerini önceleyen özgün bir anlam kuramı sunuyor ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temelinde anlamlandırma faaliyetinin bulunduğunu gösteriyor.

Victoria Lady Welby — Anlambilim ve Dil: Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
Çeviren: Beyza Nur Doğan • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine (2026)

Sinan Alper’in ‘Yanlış Bilgi Üzerine adlı çalışması, yanlış bilginin yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığını; insan zihninin işleyişi, toplumsal dinamikler ve dijital çağın iletişim biçimleriyle yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yazar, sahte haberlerden komplo teorilerine, paranormal inançlardan sahte bilimlere kadar uzanan geniş bir alanı bilimsel araştırmalar ışığında inceleyerek neden hepimizin yanlış bilgiye açık olabileceğini açıklıyor.

Kitap, öncelikle yanlış bilginin ne olduğu ve hangi ölçütlerle ayırt edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Bilimsel düşüncenin temel ilkeleri olan yanlışlanabilirlik ve parsimoni (yalınlık) kavramları üzerinden, iddiaların nasıl değerlendirilmesi gerektiği gösteriliyor. Böylece okura yalnızca yanlış bilgiyi tanıtmak değil, onu sorgulayabilecek eleştirel düşünme araçları kazandırmak amaçlanıyor.

Alper, “post-truth” çağında duyguların ve kimliklerin çoğu zaman olgulardan daha etkili hâle geldiğini vurguluyor. Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı manipülasyonlarla değil, insanların ait oldukları grupları koruma, mevcut inançlarını doğrulama ve belirsizlik karşısında anlam arama eğilimleriyle de güç kazandığını gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, yanlış bilginin evrimsel psikolojisine ayrılıyor. Yazar, insan beyninin mutlak gerçeği bulmak için değil, hayatta kalmayı ve toplumsal iş birliğini kolaylaştıracak biçimde evrimleştiğini savunuyor. Bu nedenle doğru olmayan bazı inançların bile belirli koşullarda uyum sağlayıcı olabileceğini; gerçeği değerlendirme biçimimizin sosyal ilişkiler, grup aidiyeti ve ortak hareket etme ihtiyacı tarafından şekillendirildiğini tartışıyor.

Eser, yanlış bilgiye inanmayı etkileyen ulusal ve bireysel faktörleri de inceliyor. Eğitim düzeyi, bilişsel önyargılar, siyasal kutuplaşma, kurumsal güven ve kültürel ortam gibi değişkenlerin yanlış bilgiye açıklığı nasıl etkilediği araştırma bulgularıyla ele alınıyor. Böylece yanlış bilginin tek bir nedene indirgenemeyecek karmaşık bir olgu olduğu gösteriliyor.

Son bölümde sosyal medya ve yapay zekâ teknolojilerinin yanlış bilginin üretimini ve dolaşımını nasıl hızlandırdığı değerlendiriliyor. Ancak yazar, çözümün yalnızca teknolojik denetimden ibaret olmadığını; eleştirel düşünme becerilerinin geliştirilmesi, bilimsel yöntemin anlaşılması ve sağlıklı kamusal tartışma kültürünün güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Sonuç olarak ‘Yanlış Bilgi Üzerine’, yanlış bilginin psikolojik, toplumsal ve teknolojik kökenlerini birlikte ele alan; komplo teorileri, sahte haberler ve sahte bilimlerin neden ikna edici görünebildiğini bilimsel verilerle açıklayan kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor. Okuru yalnızca yanlış bilgiyi tanımaya değil, kendi düşünme süreçlerini de sorgulamaya davet eden önemli bir çalışma.

Sinan Alper — Yanlış Bilgi Üzerine: Sahte Haberler, Komplo Teorileri, Paranormal İnançlar ve Sahte Bilimler
• Akademim Yayıncılık
Psikoloji • 132 sayfa • 2026

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası (2026)

Tom Regan, ‘Hayvan Hakları Davası’ adlı eserinde hayvanlara yönelik etik tartışmayı merhamet ya da fayda hesaplarının ötesine taşıyarak, hak kavramı temelinde yeniden kuruyor. Alanın kurucu metinlerinden biri kabul edilen bu çalışma, hayvanların insanlar için ne kadar yararlı olduklarıyla değil, kendi başlarına taşıdıkları ahlaki değerle ilgileniyor. Regan, Descartes’tan Kant’a ve özellikle Peter Singer’ın faydacı yaklaşımına uzanan geniş bir felsefi mirası eleştirel biçimde değerlendirirken, insan ile hayvan arasındaki ilişkinin daha kapsayıcı bir ahlak anlayışıyla yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Kitabın merkezinde, hayvanların “bir yaşamın öznesi” olduğu düşüncesi yer alıyor. Regan’a göre bilinçli deneyimler yaşayan, istekleri, anıları, duyguları ve geleceğe dönük çıkarları bulunan canlılar yalnızca araç olarak görülemez.

Böyle varlıklar, insanlardan bağımsız olarak içkin bir değere sahiptir ve bu değer onlara vazgeçilmez ahlaki haklar kazandırır. Bu nedenle hayvanların yaşamı, acı çekmemesi ya da özgürlüğü yalnızca insanların çıkarları doğrultusunda değerlendirilemez; onların hakları kendi başına korunması gereken ahlaki bir zorunluluktur.

Regan, kuramını adım adım inşa ederken önce ahlaki haklarla hukuki hakları birbirinden ayırıyor. Hukuki hakların toplumdan topluma ve zamana göre değişebileceğini, buna karşılık gerçek ahlaki hakların evrensel ve eşit olduğunu ileri sürüyor. Irk, cinsiyet, tür ya da toplumsal statü gibi özelliklerin ahlaki değeri belirlemediğini savunan yazar, içkin değere sahip her varlığın saygı görme hakkına eşit biçimde sahip olduğunu temellendiriyor. Böylece hak kavramını yalnızca insanlara özgü olmaktan çıkararak bütün duyarlı canlıları kapsayan bir çerçeveye yerleştiriyor.

Kitap boyunca faydacılık, sözleşmecilik ve geleneksel etik kuramları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Regan, çoğunluğun yararı adına bireyin haklarının feda edilmesini reddediyor ve hayvan deneyleri, endüstriyel hayvancılık, avcılık gibi uygulamaların yalnızca acı üretmeleri nedeniyle değil, hayvanları araçsallaştırmaları nedeniyle de ahlaken yanlış olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca cankurtaran botu gibi zor etik ikilemleri ele alarak hak temelli yaklaşımına yöneltilen itirazları sistemli biçimde yanıtlıyor.

‘Hayvan Hakları Davası’ (‘The Case for Animal Rights’), modern hayvan hakları hareketinin düşünsel temellerini atan en etkili eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Regan, insan merkezli ahlak anlayışını kökten sorgulayarak, tür ayrımı gözetmeyen adalet fikrini savunuyor. Analitik felsefenin yöntemini açık ve sistematik bir anlatımla kullanan kitap, yalnızca hayvan etiği için değil, hak, adalet ve ahlaki eşitlik üzerine yürütülen çağdaş tartışmalar açısından da temel bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor.

Tom Regan — Hayvan Hakları Davası
Çeviren: Zeynep Hayal Erdoğan, Yiğit Aras Tarım • Akademim Yayıncılık
Hayvan • 452 sayfa • 2026

Virginia Morell — Hayvanların Bilgeliği (2026)

Virginia Morell bu çalışmasında, hayvanların yalnızca içgüdülerle hareket eden canlılar olmadığını, öğrenme, hatırlama, iletişim kurma ve duygusal bağ geliştirme gibi karmaşık zihinsel yetilere sahip olduklarını gösteriyor. ‘Hayvanların Bilgeliği’ (‘Animal Wise’), bilişsel etoloji ve davranış bilimleri alanındaki araştırmaları bir araya getirerek insan ile diğer canlılar arasına çizilen keskin sınırları sorguluyor. Morell, uzun yıllar boyunca farklı türler üzerinde çalışan bilim insanlarının gözlemlerini aktarırken hayvanların dünyayı nasıl algıladıklarını anlatıyor. Böylece insan merkezli bakış açısının ötesine geçen daha geniş bir yaşam kavrayışı sunuyor.

İlk bölümlerde karıncaların birbirlerine bilgi aktarması, balıkların sosyal ilişkiler geliştirmesi ve kuşların beklenenden çok daha gelişmiş problem çözme becerileri sergilemesi ele alınıyor. Özellikle papağanlar üzerine yapılan çalışmalar, bazı kuş türlerinin yalnızca kelimeleri tekrar etmediğini, belirli kavramları anlayabildiğini ortaya koyuyor. Hayvanların çevrelerini yorumlama biçimleri incelendikçe öğrenme, planlama ve karar verme süreçlerinin sanıldığından çok daha karmaşık olduğu görülüyor. Morell, bu örnekler üzerinden zekânın yalnızca insana özgü bir özellik olarak düşünülmesinin bilimsel bulgularla uyuşmadığını gösteriyor.

Kitabın önemli bir bölümü duygular konusuna ayrılıyor. Farelerin oyun sırasında neşeye benzer tepkiler vermesi, fillerin ölülerine karşı yas davranışları sergilemesi ve aile üyelerini yıllar sonra hatırlayabilmesi, duygusal yaşamın hayvanlar arasında da yaygın olduğunu düşündürüyor. Yunuslar üzerine yapılan araştırmalar ise öz farkındalık, işbirliği ve iletişim kapasitesinin dikkat çekici boyutlara ulaşabildiğini ortaya koyuyor. Morell, bu bulguların hayvanları mekanik varlıklar olarak gören eski anlayışı zayıflattığını, onların da öznel deneyimler yaşayabildiğine dair güçlü kanıtlar sunduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde şempanzeler, köpekler ve kurtlar üzerinden toplumsal yaşam, kültür ve ilişkiler inceleniyor. Şempanzelerin gelenek oluşturabildiği, bilgi aktarabildiği ve grup içinde karmaşık sosyal kurallar geliştirebildiği anlatılıyor. Köpeklerin insanlarla kurduğu bağların yalnızca koşullanmanın sonucu olmadığı, sevgi, bağlılık ve ayrılık kaygısı gibi duygusal süreçlerle ilişkili olduğu gösteriliyor.

Morell’in temel savı, hayvanların düşünme ve hissetme kapasitesinin uzun süre küçümsendiği yönünde şekilleniyor. Bu nedenle eser, yalnızca hayvan davranışlarını açıklayan popüler bir bilim kitabı olmanın ötesine geçiyor; insanın doğadaki yerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Alanında önemli bir çalışma olarak, bilinç, zekâ ve duygu gibi kavramların yalnızca insan deneyimiyle sınırlı olmadığını güçlü örneklerle ortaya koyuyor.

Virginia Morell — Hayvanların Bilgeliği: Düşünüp Hissettiklerini Nasıl Biliyoruz?
Çeviren: Orhan Düz • Akademim Yayıncılık
Bilim • 340 sayfa • 2026

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük (2026)

Atilla Akalın’ın bu kitabı, Peter van Inwagen’ın çağdaş analitik felsefe içindeki temel tartışmalarını bütünlüklü bir çerçevede yeniden ele alıyor. Kitap, özgür irade meselesini yalnızca tekil bir problem olarak değil; metafizik, nedensellik ve teolojiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir soruşturma alanı olarak konumlandırıyor.

Eserin merkezinde, özgürlük ile determinizm arasındaki klasik gerilim yer alıyor. Akalın, van Inwagen’ın geliştirdiği “sonuç argümanı” üzerinden, eğer tüm olaylar geçmiş ve doğa yasaları tarafından belirleniyorsa, bireyin eylemleri üzerinde gerçek bir kontrolünün kalıp kalmadığını sorguluyor. Bu çerçevede yani özgürlük ile determinizmin birlikte var olabileceğini savunan görüşlerin sınırları açığa çıkarılıyor. Determinizmin reddi durumunda ise bu kez özgürlüğün rastlantıya indirgenip indirgenmediği problemi gündeme geliyor.

Kitap, yalnızca özgür irade tartışmasıyla sınırlı kalmayıp van Inwagen’ın metafiziğe dair diğer katkılarını da inceliyor. Özellikle “özel birleşim sorusu” (parçaların ne zaman ve nasıl bir bütün oluşturduğu problemi) üzerinden parça-bütün kuramı tartışmaları ele alınıyor ve organizmacı yaklaşımla canlı varlıkların ontolojik statüsü tartışılıyor

Bu analizler, varlık anlayışının özgürlük ve nedensellik meseleleriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Eserde ayrıca kötülük problemi önemli bir yer tutuyor. Van Inwagen’ın geliştirdiği yaklaşım doğrultusunda, dünyadaki kötülüğün varlığı ile Tanrı’nın varlığı arasındaki gerilim, “kuşkucu teizm” perspektifiyle değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, insanın sınırlı bilişsel kapasitesi nedeniyle ilahi planın tümünü kavrayamayacağını öne sürerek klasik teodiselere alternatif bir bakış sunuyor

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “şans argümanı” üzerinden özgürlük tartışması derinleştiriliyor. Determinizmin reddiyle ortaya çıkan indeterminist evrende, eylemlerin gerçekten özneye ait olup olmadığı sorgulanıyor. Bu bağlamda faile dayalı nedensellik, mümkün dünyalar teorisi ve karşı-olgusallık gibi kavramlar devreye girerek özgür iradenin felsefi temelleri ayrıntılı biçimde tartışılıyor.

Bu çalışma, van Inwagen’ın düşüncesini yalnızca açıklamakla kalmıyor; özgürlük, kötülük ve varlık gibi temel felsefi sorunları birbirine bağlayarak kapsamlı bir analiz sunuyor. Türkçe literatürde analitik felsefe alanında önemli bir boşluğu dolduran eser, özgür irade tartışmasını derinleştirmek isteyenler için güçlü bir kavramsal rehber niteliğinde.

Atilla Akalın — Metafizik, Kötülük, Özgürlük: Peter van Inwagen’ın Felsefesi
• Akademim Yayıncılık
Felsefe • 172 sayfa • 2026

Kolektif — Estetiğin Tarihi (2026)

‘Estetiğin Tarihi’, estetiği yalnızca sanat üzerine düşünmenin bir alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu duyusal ve varoluşsal ilişkinin tarihsel ve felsefi bir incelemesi olarak yeniden konumlandırıyor. Ayşe Taşkent ve Gamze Keskin editörlüğünde hazırlanan bu çalışma, estetik düşüncenin Antikçağ’dan günümüze uzanan çok katmanlı serüvenini, kavramlar, filozoflar ve temalar etrafında bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Kitap, estetiğin kökenini duyum ve algı kavramlarına dayandırarak, Alexander Baumgarten ile bağımsız bir disiplin hâline gelen bu alanın aslında çok daha eski düşünsel tartışmalara uzandığını gösteriyor. Güzellik, yüce, temsil, beden, doğa ve hayal gücü gibi kavramlar, yalnızca teorik başlıklar olarak değil, farklı dönemlerin düşünsel ve kültürel bağlamları içinde anlam kazanan dinamik unsurlar olarak ele alınıyor.

Eserin temel yaklaşımı, estetik düşünceyi tek bir geleneğe indirgememek. Bu nedenle Platon’dan Jacques Rancière’e uzanan Batı felsefesi hattı kadar, İbn Rüşd ve İhvân-ı Safâ gibi isimlerle İslam düşüncesinin estetik birikimi de çalışmaya dahil ediliyor. Böylece estetik, farklı coğrafya ve geleneklerin katkısıyla çoğul bir düşünme alanı olarak yeniden kuruluyor.

Kitap, yalnızca filozofların ne söylediğini aktarmakla yetinmiyor; onların düşüncelerinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl şekillendiğini de sorguluyor. Bu yönüyle estetik tarihini, sabit bir anlatıdan ziyade eleştirel ve metodolojik bir problem alanı olarak ele alıyor. Aynı zamanda sanat eserlerini anlama, yorumlama ve estetik duyarlılığı geliştirme amacıyla teorik bilgi ile deneyim arasında bir köprü kuruyor.

Genel olarak eser, estetiği hem felsefi bir disiplin hem de yaşam pratiğinin merkezinde yer alan bir duyarlılık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor; farklı düşünsel hatları bir araya getirerek estetik tarihine kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Onur Aktaş, Abdulkadir Coşkun, Abdullah Başaran, Ateş Uslu, Ayşe Taşkent, Berker Basmacı, Çiğdem Yazıcı, Derya Sakin Hanoğlu, Elis Şimşon, Emre Şan, Fatma Turgay, Gamze Keskin, Habip Türker, Hazal Gemicioğlu, M. Taha Tunç, Maya Mandalinci, Mehmet Barış Albayrak, Mehmet Şiray, Mert Erçetin, Merve Arlı Özekes, Muhammet Fatih Kılıç, Murat Tala, Oğuzcan Sever, Özge Ejder, Sena Aydın, Seniye Tilev, Serkan Denkçi, Umur Başdaş, Zeynep Talay Turner.

Kolektif — Estetiğin Tarihi
Editör: Ayşe Taşkent, Gamze Keskin • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 860 sayfa • 2026

Berkay Üstün – Nova Historia (2025)

Berkay Üstün’ün ‘Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları’, tarihin yalnızca olmuş bitmiş olayların kaydı olmadığını, hayal gücüyle temas ettiğinde yeniden kurulabilen bir düşünme alanı olduğunu gösteriyor. Kitap, bilimkurgunun zamanı bükebilen anlatı olanakları sayesinde tarihyazımının temel varsayımlarını sorguluyor ve geçmişin sabit değil, yorumlara açık bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Çalışma, tarihin tanıklık, arşiv ve nedensellik gibi kavramlar üzerinden nasıl inşa edildiğini tartışıyor. Zaman yolculuğu, alternatif tarih ve anakronik karşılaşmalar gibi bilimkurgu motifleri, geçmişe dair kesinlik iddialarını sarsıyor. Tarihsel bilginin görgüye mi, teknolojiye mi, yoksa kolektif sezgiye mi dayandığı sorusu, kitabın merkezinde dönüp duruyor.

Antikacı tarih anlayışı, simülasyonlar, tarihoskoplar ve “bilgi novumları” üzerinden bilimkurgunun tarihsel bilgi üretme biçimleri ele alınıyor. Bu anlatılar, geçmişi temsil etmekle kalmıyor, onu deneyimlenebilir bir alana dönüştürüyor. Böylece tarih, yalnızca belgelerden değil, olasılıklardan da beslenen bir düşünce pratiği hâline geliyor.

Kitap, altyapı, çevre, kent ve sistemler gibi maddi unsurların tarihsel belirleyiciliğini öne çıkarıyor. Bilimkurgu, toplumsal evrimi yalnızca insan merkezli değil, teknik ve ekolojik ağlar içinde düşünmeyi sağlıyor. Türleşme, süreklilik ve kırılma meseleleri bu bağlamda yeniden anlam kazanıyor.

Sonuçta çalışma, bilimkurgunun yalnızca geleceği değil, geçmişi de hayal etme gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Tarihle kurduğumuz ilişkinin sınırlarını genişletiyor ve tarihyazımını, kesinlikten çok olasılıklar üzerinden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Berkay Üstün – Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları, Akademim Yayıncılık, inceleme, 240 sayfa, 2025

Robert T. Tally Jr. – Topofreni (2025)

Robert T. Tally Jr.’ın bu eseri, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bağlamında tartışıyor. Tally, modern dünyada “yer” duygusunun hem derin bir aidiyet hem de varoluşsal bir tedirginlik kaynağı haline geldiğini savunuyor. “Topophrenia” kavramı, Yunancadan türetilmiş bir birleşim; “yer” anlamına gelen topos ile “zihin” ya da “delilik” anlamındaki phren köklerinden oluşuyor. Bu kavram, insanın mekân karşısındaki çift yönlü duygusunu —hem bağ kurma arzusunu hem de yabancılaşma korkusunu— tanımlıyor. ‘Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem’ (‘Topophrenia: Place, Narrative, and the Spatial Imagination’), mekânın yalnızca fiziksel bir bağlam değil, anlatıların biçimini ve anlamını belirleyen bir zihinsel inşa olduğunu ileri sürüyor.

Tally, roman, şiir, haritacılık ve felsefe gibi alanlar arasında dolaşarak mekânın edebi temsillerini çözümlüyor. Edebi mekânların, toplumsal ve ideolojik düzenlerin nasıl kurulduğunu açığa çıkardığını savunuyor. Dickens’tan Conrad’a, Joyce’tan Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede yazarların dünyayı anlatma biçimlerinin aynı zamanda “dünyayı haritalama” biçimleri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle mekân, yalnızca karakterlerin yaşadığı bir alan değil; düşüncenin, belleğin ve kimliğin dokusuna işlenmiş bir anlatı aracına dönüşüyor.

Eserde modernliğin getirdiği mekânsal kırılmalar —kentleşme, küreselleşme, kimlik kaymaları— bireyin yerle ilişkisini karmaşıklaştıran süreçler olarak ele alınıyor. Tally, bu parçalanmış deneyimi anlamanın yolunun “mekânsal tahayyül”ü geliştirmekten geçtiğini öne sürüyor. ‘Topofreni’, edebiyat teorisi ile mekân düşüncesini buluşturarak, çağdaş insanın nerede olduğunu değil, nasıl yer tuttuğunu sorguluyor.

  • Künye: Robert T. Tally Jr. – Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem, çeviren: Selin Şencan, Akademim Yayıncılık, inceleme, 304 sayfa, 2025

Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları (2025)

 

Bu eser, çağdaş analitik felsefenin en temel meselelerine odaklanarak düşünsel berraklık ve kavramsal derinliği bir araya getiriyor. Berk Celayir, klasik felsefi soruları güncel yaklaşımlarla yeniden değerlendirirken, açıklama, anlam, ahlak, bilinç, eylem, toplumsallık ve metafizik gibi alanlar arasında güçlü bir diyalog kuruyor. Kitap, yalnızca teorik tartışmaları aktarmakla kalmıyor; farklı felsefi gelenekler arasındaki sınırları aşan özgün bir yorum alanı açıyor.

İçerdiği bölümler, analitik felsefenin kapsamını geniş bir perspektiften sunuyor: Açıklama Olmadan Anlamanın İmkânı, anlam ve açıklama ilişkisini tartışarak bilginin sınırlarına dair yeni bir sorgulama başlatıyor. “Ahlaki Yükümlülüklerimizin Kapsamı Sadece Yapabileceklerimizle mi Sınırlıdır?” başlıklı bölüm, etik sorumluluğun sınırlarını tartışıyor. “Donald Davidson’ın Eylem Teorisi’nin Bir Eleştirisi ve Ortak Taahhütler ve Sosyal Gruplar” yazıları, bireysel niyet ile kolektif eylem arasındaki karmaşık bağı açığa çıkarıyor. “Ölümün ve Ölümsüzlüğün Değeri Üzerine Bazı Tartışmalar” ise, yaşamın anlamı, ölümün değeri ve ölümsüzlüğün paradoksları üzerine analitik bir değerlendirme sunuyor.

Bilinç ve metafizik alanlarında yer alan “Fizikalizme Karşı Bilgi Argümanı”, “Panpsişizmin Türleri ve Problemleri ve Panpsişizm Hassas Ayarı Açıklayabilir mi?” bölümleri, zihin felsefesiyle teoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Son bölümdeki “Şüpheci Teizm ve Olasılıkçı Tanrı Argümanları”, Tanrı’nın varlığı, kötülük problemi ve olasılıkçı teistik savunuların tutarlılığı üzerine odaklanıyor.

‘Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar’, akademik bir derinliği korurken açık, sistemli ve erişilebilir diliyle analitik düşüncenin Türkiye’deki gelişimine katkı sunuyor. Okurunu yalnızca düşünmeye değil, düşünmenin biçimlerini yeniden sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar, Akademim Yayıncılık, felsefe, 144 sayfa, 2025

Emre Şan – İmaj Üzerine (2025)

Emre Şan’ın ‘İmaj Üzerine’ adlı kitabı, çağımızın görsel taşkınlığını felsefi bir soruya dönüştürüyor: “İmaj, sadece gördüğümüz bir şey midir, yoksa görme biçimimizin kendisi mi?” Yazar, dijital çağda algoritmaların ürettiği sayısız görselin, artık yalnızca dünyayı temsil etmediğini, dünyayı algılama biçimimizi biçimlendirdiğini gösteriyor. Bu bağlamda imaj, estetik bir nesne olmaktan çıkıp bilişsel, kültürel ve varoluşsal bir olgu haline gelmiş durumda.

Kitap üç ana bölümde bu karmaşık ilişkiyi açımlıyor. İlk bölüm olan “İmaj ve Teknoloji”, fotoğraf, sinema, televizyon, sosyal medya ve yapay zekânın imaj üretim biçimlerini inceliyor. Şan, teknik imajların gerçekliği kaydetmek yerine onu yeniden kuran araçlara dönüştüğünü, bu yüzden görsel deneyimin giderek daha sentetik hale geldiğini tartışıyor.

İkinci bölüm “İmaj ve Logos İlişkisi”, görsel olan ile düşünsel olan arasındaki gerilime odaklanıyor. Burada “imajın eksikliği” kavramı öne çıkıyor: hiçbir imaj, temsil ettiği şeyi tam olarak göstermez; her imaj, bir boşluk ve suskunluk alanı taşır. Bu eksiklik, görsel düşünmenin temel dinamiğidir. Aynı zamanda “imajın okunurluğu” üzerine tartışma, imajların nasıl bir dil kurduğunu, bu dilin sözcüklerden nasıl farklılaştığını ele alıyor.

Üçüncü bölüm “İmajlarla Düşünmek”, imajın fazlalığı ve taşkınlığı kavramlarıyla düşünsel ufku genişletiyor. Fazlalık, yalnızca görsel bombardımanı değil, imajların kendi varlık gücünü, yani anlamdan taşan etkilerini ifade ediyor. Şan burada fenomenolojiden yola çıkarak, imajın ne eksiklik ne de fazlalıkla tanımlanabileceğini, onun özünün deneyimle paylaşılan bir ara-alanda yattığını savunuyor.

‘İmaj Üzerine’, görsel kültürün yüzeyselliğine kapılmadan, imajı düşüncenin asli bir biçimi olarak kavrayan, disiplinlerarası bir felsefi sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Şan – İmaj Üzerine, Akademim Yayıncılık, felsefe, 192 sayfa, 2025