Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi (2025)

Evrenin hikâyesi, akıl almaz bir sıkışıklığın içindeki kozmik bir kıvılcımla başlıyor; 13,8 milyar yıl önceki bu başlangıç, ışınımın maddeye dönüşmesiyle atomaltı parçacıkların, atomların, yıldızların ve galaksilerin sahneye çıktığı uzun soluklu bir dönüşüme kapı açıyor. Kerem Cankoçak, bu büyük serüveni yalnızca fizik yasalarının soğuk diliyle değil, maddenin kendi macerasını felsefi bir derinlikle kavrayan bir anlatımla iz sürerek aktarıyor. Evrenin sürekli değişen yapısından yola çıkarak Dünya’nın oluşumuna, canlılığın ortaya çıkışına ve sonunda Homo sapiens’in evreni gözleyen bir varlık hâline gelişine uzanan çizgiyi berrak bir dille yeniden kuruyor.

Cankoçak’ın çalışması, yalnızca kozmolojinin ve parçacık fiziğinin temel taşlarını sadeleştiren bir popüler bilim kitabı değil; aynı zamanda Türkiye’de bilim yazınının gelişmesine büyük katkı sunan bir yaklaşımın ürünü. CERN’deki deneysel fiziğin karmaşık ayrıntılarını herkesin anlayabileceği bir açıklıkla aktarması, onu Türkiye’de bilimsel düşüncenin kamusallaşmasında öne çıkan isimlerden biri hâline getiriyor. ‘Maddenin Kısa Tarihi’, evrenin başlangıcından bugünkü toplumsal tartışmalara uzanan çizgide bilimin nasıl düşünsel bir pusula olabileceğini gösteriyor.

Her bölüm sonunda yer alan ileri okuma önerileriyle kitabı yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir rehber hâline getiren Cankoçak, maddenin yolculuğunu hem bilimsel hem de kültürel bağlamlarda kavramamıza yardımcı oluyor. Bu kısa tarih, evrenin kendini bizler aracılığıyla anlamaya başlayan bir hikâye olduğunu hatırlatan, Türkiye’de bilime ilginin gelişimini de besleyen önemli bir çalışma.

  • Künye: Kerem Cankoçak – Maddenin Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan CERN Deneylerine Maddenin Yolculuğu, Alfa Yayınları, bilim, 304 sayfa, 2025

Anthony Storr – Müzik ve Zihin (2025)

Anthony Storr, bu kitabında müziğin insan zihnindeki kökenini ve işlevini araştırıyor. Müzik üretme ve müzikten haz alma kapasitesinin biyolojik bir lüks değil, insan deneyiminin temel unsuru olduğunu savunuyor. Storr, müziğin duyguları ifade etme biçimimizi derinleştirdiğini, zaman algımızı düzenlediğini ve kişilerarası bağları güçlendirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, müziğin yalnızca estetik bir etkinlik olmadığını, bilişsel süreçleri ve benlik deneyimini şekillendiren bir yapı oluşturduğunu düşündürüyor.

Yazar, müziğin konuşmanın bir türevi olarak değil, kendi başına gelişen bağımsız bir iletişim sistemi olduğunu vurguluyor. Müziğin ritim, tekrar ve yapı yoluyla zihinsel düzen yarattığını, kaotik duyguları bütünleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Storr, yaratıcılık ile psişik bütünlük arasındaki ilişkiyi değerlendirerek müziğin içsel dünyayı dengede tuttuğunu öne sürüyor. Bu çerçeve, müziğin hem bireysel iyilik halini hem de kolektif uyumu desteklediğini gösteriyor.

‘Müzik ve Zihin’ (‘Music and the Mind’), antropolojiden psikolojiye uzanan geniş bir alanı birleştirerek müziğin insan türünün gelişiminde neden merkezi bir rol oynadığını açıklıyor. Storr’un müziği zihinsel sağlık, bilinç ve toplumsal yaşam bağlamında yorumlaması, eseri alanında önemli kılıyor. Kitap, müziğin biyolojik, kültürel ve duygusal boyutlarını bütünleyen yaklaşımıyla modern müzik psikolojisinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kitap, müziğin insan zihnindeki yerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Anthony Storr – Müzik ve Zihin, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, psikoloji, 312 sayfa, 2025

Tony Judt – Olgular Değişince (2025)

Tony Judt’un birbirinden ufuk açıcı denemelerini bir araya getiren bu derleme, 1995-2010 yılları arasında kaleme aldığı denemeler üzerinden çağdaş dünyanın siyasal, entelektüel ve ahlaki çelişkilerini sorguluyor. Jennifer Homans’ın önsözü, Judt’un düşünsel evrimini ve tutarlı entelektüel coşkusunu görünür kılıyor ve metinlerin yalnızca yorum değil, etik bir duruş içerdiğini hissettiriyor.

Judt, tarih yazımının popüler anlatılarla bulanıklaştığını, gerçeklerin yerini rahatlatıcı kurguların aldığını söylüyor ve okuru eleştirel dikkatini yitirmemeye çağırıyor. Avrupa sosyal demokrasisi, neoliberal dönüşüm, Irak Savaşı ve Orta Doğu siyaseti gibi başlıklar, onun gözünde yalnızca politik meseleler değil, ahlaki bir vicdan sınavı olarak da anlam kazanıyor.

Denemeler boyunca Judt, geçmişle kurulan ilişkinin bugünü nasıl biçimlendirdiğini vurguluyor ve tarihin hafızadan değil sorumluluktan güç aldığını söylüyor. Entelektüelin iktidarla arasına mesafe koyduğunu, düşüncenin kamusal alandaki rolünü koruduğunu ve hakikatle kurduğu bağın diri kaldığını sezdiriyor. Okur, bu yaklaşım içinde dünyayı daha bilinçli okuduğunu fark ediyor.

‘Olgular Değişince: Denemeler, 1995-2010’ (‘When the Facts Change: Essays, 1995-2010’), soğukkanlı analiz ile kişisel kırılganlığı dengeliyor ve Judt’un yaşamının son dönemlerinde bile düşünsel canlılığını sürdürdüğünü yansıtıyor. Olgular değiştiğinde düşüncenin de değişmesi gerektiğini hatırlatıyor ve konforlu inançların sorgulandığını ortaya koyuyor. Böylece eser, tarih okumasını etik bir dikkat pratiğine dönüştürüyor ve sorumluluk bilincini derinleştiriyor.

  • Künye: Tony Judt – Olgular Değişince: Denemeler, 1995-2010, çeviren: Dilek Şendil, Alfa Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

Michael Allen Gillespie – Modernitenin Teolojik Kaynakları (2025)

Michael Allen Gillespie bu çalışmasında, modern dünyanın kökeninin bütünüyle seküler olmadığını, aksine uzun süreli teolojik tartışmaların içinden doğduğunu gösteriyor. Moderniteyi Tanrı’dan kopuş olarak yorumlayan yerleşik anlatıya karşı çıkarak, sekülerleşmenin tamamlanmış bir kırılma değil, çözülemeyen inanç krizlerinin dönüştürücü bir devamı olduğunu savunuyor ve özgürlük, akıl ile vahiy arasındaki gerilimin düşünce tarihini nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyuyor.

‘Modernitenin Teolojik Kaynakları’ (‘The Theological Origins of Modernity’), Ortaçağ nominalizminin yarattığı ontolojik kırılmadan başlayarak Ockham, Petrarca, Erasmus, Luther, Descartes ve Hobbes üzerinden ilerliyor ve bireyin doğuşunu, Reformasyonun sarsıcı etkilerini, rasyonalizmin yükselişini ve Aydınlanmanın iç çelişkilerini izliyor. Bu süreçte modern öznenin mutlak özerklik iddiasının, Tanrı merkezli anlam evreninin boşalmasıyla oluşan belirsizliği telafi etmeye çalıştığını vurguluyor.

Gillespie, modern aklın kendini kutsalın yerini alan yeni bir otorite olarak kurduğunu, ancak bu girişimin sürekli bir istikrarsızlık ürettiğini ileri sürüyor. Teolojik soruların felsefi formlar altında varlığını sürdürdüğünü göstererek modernitenin köklü bir kopuştan çok, yeniden adlandırılmış bir süreklilik olduğunu düşündürüyor ve okuru çağdaş dünyanın temel varsayımlarını yeniden sorgulamaya çağırıyor.

Modernitenin ilerleme miti ile kurtuluş vaadi arasında kurduğu ilişkinin dinsel söylemin dünyevileşmiş bir biçimi olduğunu belirtirken, siyasetin ve hukukun meşruiyet arayışının da teolojik izler taşıdığını söylüyor. Gillespie, özgürlük fikrinin sınırsız bir vaat gibi sunulduğunu, ancak bu vaatle birlikte anlam boşluğunun da derinleştiğini düşünüyor ve modern öznenin güç kazandığını fakat kırılgan varoluş içinde kaldığını söylüyor.

  • Künye: Michael Allen Gillespie – Modernitenin Teolojik Kaynakları, çeviren: Mehmet Serdal Eglen, Alfa Yayınları, inceleme, 560 sayfa, 2025

Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl (2025)

‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, insanın anlam arayışını, ruhun huzursuzluğunu ve düşüncenin Tanrı’ya yönelişini felsefi bir derinlikle ele alıyor. Cana Vilken Çoraklı, bu eserinde, Augustinus’un Cassiciacum’daki inzivasını yalnızca bir dönüm noktası olarak değil, Batı düşüncesinin temellerini şekillendiren bir iç hesaplaşma olarak yorumluyor. Augustinus’un içsel yolculuğu, duyguların, arzuların ve dünyevi bağların ötesinde hakikati bulma çabasıyla örülüyor. Onun için Tanrı bilgisine ulaşmak, sadece inancın teslimiyetiyle değil, aklın sorgulayıcı kudretiyle de mümkün hale geliyor.

Kitap, Augustinus’un iç dünyasındaki gerilimi merkezine alarak inanç ve akıl arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışıyor. Çoraklı, bu gerilimi ne bir karşıtlık ne de bir uzlaşma olarak değil, düşünsel üretkenliğin kaynağı olarak ele alıyor. Augustinus’un dostlarıyla yaptığı diyaloglar, insanın hakikate ulaşmak için başkalarıyla değil, kendi iç sesiyle girdiği mücadeleyi simgeliyor. Bu süreçte ruh, kendini tanıyarak Tanrı’yı tanıma imkânına kavuşuyor; bilmek, inanmakla, inanmak da anlamakla iç içe geçiyor.

Eser, yalnızca bir teolojik inceleme değil, aynı zamanda insanın varoluşsal arayışına dair bir felsefi anlatı. Cassiciacum’daki sessizlikte olgunlaşan bu sorgulama, inanç ile aklın yüzyıllar boyunca sürecek tartışmasına kapı aralıyor. ‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, Tanrı’yı bilmenin yollarını değil, bu bilginin mümkün olma koşullarını sorgulayan bir düşüncenin hikâyesini anlatıyor; ruhun sükûnet arayışını aklın ışığıyla buluşturuyor.

  • Künye: Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl, Alfa Yayınları, felsefe, 176 sayfa, 2025

Kolektif – Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri (2025)

Bu derleme, tarih anlatısının merkezine yalnızca insanı değil, onunla birlikte hayvanları, bitkileri, mikro organizmaları, suyu, toprağı, iklimi ve doğa olaylarını yerleştiriyor. Çevre tarihi yaklaşımını benimseyen kitap, geçmişi insan eylemlerinin tek yönlü ürünü olarak değil, insanlar ile insan olmayan aktörler arasındaki sürekli etkileşimin bir sonucu olarak ele alıyor. Hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar, su, toprak ve iklim; tarihin edilgen arka planı değil, olayların seyrini etkileyen aktif unsurlar olarak konumlanıyor. Böylece tarih, yalnızca kahramanlıkların ve imparatorlukların değil, aynı zamanda doğa güçlerinin ve çevresel dönüşümlerin de hikâyesi haline geliyor.

Kitap, Osmanlı-Türkiye tarihyazımına yeni bir perspektif kazandırarak, insan ile doğa arasındaki sınırları yeniden düşünmeye davet ediyor. Doğayı tanımlama biçimleriyle mülkiyet ilişkileri arasındaki bağlantılar, insanın çevre üzerindeki dönüştürücü etkileri ve ekosistemlerle kurduğu karmaşık ilişkiler çeşitli makaleler aracılığıyla tartışılıyor. Bu tartışmalar, imar ve inşa faaliyetlerinden iklim olaylarına, tarımsal üretimden doğal afetlere uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

‘Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri’, çevre tarihinin eleştirel duyarlılığını Osmanlı-Türkiye bağlamına taşıyarak, tarihsel süreci yalnızca ilerleme ya da yıkımın hikâyesi olarak değil, karşılıklı etkileşimlerin çok katmanlı bir ağı olarak yorumluyor. Böylece hem geçmişe daha bütüncül bir bakış getiriyor hem de doğayla daha adil bir gelecek tahayyülünün kapısını aralıyor.

  • Künye: Kolektif – Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri: Müdahale, Etkileşim, Mücadele, editör: Deniz Dölek-Sever, Özlem Sert, Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları ortak yayını, tarih, 464 sayfa, 2025

Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi (2025)

Jacob Bronowski’nin bu eseri, insanın biyolojik bir tür olarak evriminden kültürel ve entelektüel gelişimine uzanan büyük bir ilerleme hikâyesi anlatıyor. Kitap, insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini değil, doğayı anlamlandırma sürecindeki yaratıcı çabasını merkeze alıyor. Bronowski’ye göre insanın asıl başarısı, teknolojik araçlarda değil, merak, hayal gücü ve öğrenme yetisinde yatıyor. “İnsanın yükselişi” bu anlamda bir güç hikâyesi değil, bilgiye ve sezgiye dayalı bir keşif yolculuğu olarak sunuluyor.

Yazar, bilimin yalnızca doğayı açıklama yöntemi değil, insanın özgürleşme aracı olduğunu savunuyor. Bilimsel düşünce, insanın hata yapabilme ve bu hataları düzeltme cesaretiyle gelişiyor. Bronowski, Rönesans’tan modern bilime kadar uzanan süreçte sanat, matematik, felsefe ve bilimin birbirini nasıl beslediğini gösteriyor. Galilei, Newton, Darwin ve Einstein gibi figürler, insan aklının evrimsel sürekliliğini temsil ediyor. Her biri, insanın kendi sınırlarını zorlayarak doğa ve kendilik bilgisine katkıda bulunuyor.

‘İnsanın Yükselişi’ (‘The Ascent of Man’), uygarlığın ilerlemesini etik bir sorumlulukla ilişkilendiriyor. Bronowski, bilimsel gücün denetimsiz kaldığında nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını —özellikle nükleer çağda— hatırlatıyor. Bilgi, ancak merhametle birleştiğinde insana anlam kazandırıyor. İnsanlığın yükselişi, bu nedenle doğayı kontrol altına almak değil, onunla daha bilinçli bir uyum kurmak anlamına geliyor.

‘İnsanın Yükselişi’, bilimin tarihini bir gelişmeler kronolojisi olarak değil, insanlığın kendini tanıma serüveni olarak okuyor. Bronowski’nin dili, bilimi bir laboratuvarın duvarlarından çıkarıp insan ruhunun derinliklerine taşıyor.

  • Künye: Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, bilim, 320 sayfa, 2025

Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı (2025)

Leonard Susskind ve Art Friedman’ın bu kitabı, modern fiziğin temel yapı taşlarını herkesin anlayabileceği ama özünü koruyan bir düzeyde anlatıyor. Yazarlar, özel göreliliğin yalnızca yüksek hızlarda ortaya çıkan bir gariplik olmadığını, fizik yasalarının zaman ve uzayda nasıl işlerlik kazandığını gösteren temel bir ilke olduğunu vurguluyor. Uzay ve zamanın birbirinden bağımsız olmadığını, Minkowski uzayzamanının fiziksel gerçekliği nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Lorentz dönüşümlerinin, nedensellik ve ışık hızının sabitliği üzerinden tutarlı bir yapı sunarak Newton fiziğinin sınırlarını görünür kıldığı ifade ediliyor. Böylece hız, momentum, enerji ve zaman kavramlarının yeni tanımlarla değiştiği görülüyor.

‘Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç’ (‘Special Relativity and Classical Field Theory: The Theoretical Minimum’) yalnızca görelilikle sınırlı kalmıyor. Klasik alan kuramı bölümleri, elektrik ve manyetik alanları tek bir elektromanyetik alan çerçevesinde birleştiriyor. Maxwell denklemlerinin Lorentz değişmezliği ile kusursuz biçimde uyumlu çalıştığı örneklerle gösteriliyor. Alanların yalnızca birer matematiksel araç olmadığı, fiziksel etkilerin uzay zamanda yayılımını anlatan gerçek varlıklar olduğu anlatılıyor. Dört-vektörler ve tensörler gibi matematiksel yapılar, sadelikle tanıtılıyor ve bunların fiziksel sezgiyi güçlendirdiği belirtiliyor. Lagrange ve Hamilton ilkelerinin alanlara uyarlanmasıyla, doğanın dinamiklerinin en temel düzeyde nasıl ifade edildiği gösteriliyor.

Susskind ve Friedman, teorik fiziğin kapılarını kapalı tutmak yerine öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu eser, ileri düzey konuları anlaşılır sunarak okuyucunun görelilik ve alan kuramına sağlam bir giriş yapmasını sağlıyor. Bilginin yalnızca ezber değil, düşünmenin bir yolu olduğuna dikkat çekiyor. Merak yolculuğu hep sürüyor.

  • Künye: Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç, çeviren: Zekeriya Aydın, Alfa Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

Nelson Mandela – Özgürlüğe Giden Uzun Yol (2025)

Nelson Mandela’nın, mücadelenin ve bir halkın zaferinin hikâyesi.

Nelson Mandela’nın otobiyografisi, yalnızca bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda Güney Afrika’nın sömürgecilikten demokrasiye geçişinin vicdani bir kaydı olarak öne çıkıyor. Mandela, çocukluk yıllarından başlayarak özgürlük mücadelesine uzanan uzun yolculuğunu, kişisel deneyimleriyle tarihsel olayları iç içe anlatarak aktarıyor. Kırsal Transkei’deki geleneksel yaşamın huzurundan, apartheid rejiminin acımasız gerçekliğine uzanan bu hikâye, bir bireyin kendi adalet anlayışını halkının özgürlük talebiyle nasıl birleştirdiğini gösteriyor.

Mandela, genç bir hukuk öğrencisiyken ırk ayrımcılığına karşı örgütlenmenin önemini fark ediyor. Afrika Ulusal Kongresi’ndeki (ANC) mücadelesi, zamanla pasif direnişten silahlı mücadeleye evriliyor. 27 yıl süren hapis dönemi, kitabın duygusal ve ahlaki merkezini oluşturuyor. Robben Adası’ndaki mahkûmiyet, Mandela’yı kırmıyor; aksine, sabır, dayanışma ve uzlaşma değerlerini derinleştiriyor. Hapishane, onun için bir direniş okuluna dönüşüyor.

Kitabın gücü, Mandela’nın öfkeyi değil, empatiyi seçen bir lider olarak kendini ve düşmanlarını anlamaya çalışmasında yatıyor. Özgürlük fikrini sadece siyasal bir hedef değil, insani bir sorumluluk olarak tanımlıyor. Apartheid rejiminin çöküşüyle birlikte Mandela, intikam yerine barışı tercih ediyor ve “herkes için özgürlük” ilkesine bağlı kalıyor.

‘Özgürlüğe Giden Uzun Yol’ (‘Long Walk to Freedom’), bir halkın kurtuluş mücadelesini kişisel bir iç yolculukla birleştiren güçlü bir tanıklık sunuyor. Mandela, özgürlüğün nihai bir varış değil, her kuşakta yeniden yürünmesi gereken bir yol olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Nelson Mandela – Özgürlüğe Giden Uzun Yol, çeviren: Osman İşçi, Alfa Yayınları, otobiyografi, 680 sayfa, 2025

Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat (2025)

Jeffrey L. Singman’ın ‘Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat’ (‘The Middle Ages: Everyday Life in Medieval Europe’) adlı kitabı, Ortaçağ Avrupa’sında gündelik yaşamın nasıl sürdüğünü tarihsel belgeler, arkeolojik bulgular ve dönemin anlatıları üzerinden aktarıyor. Kitapta saray ve savaş odaklı klasik tarih anlatısından uzaklaşarak, sıradan insanların hayatına yoğunlaşıyor. Köylülerin ağır çalışma koşullarının, soyluların hiyerarşik ayrıcalıklarının ve kilisenin hayatın en temel alanlarını bile denetlediği sosyal düzenin iç içe nasıl işlediğini gösteriyor. Doğumdan ölüme uzanan yaşam döngüsünde aile düzeninin, çocuk yetiştirmenin, inanç pratiklerinin ve ritüellerin insanların dünyasını nasıl şekillendirdiğini görünür kılıyor.

Günlük hayatın maddi yönleri kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Evlerin nasıl inşa edildiğini, kıyafetlerin nasıl üretildiğini, yemek kültürünün coğrafya ve sınıfa göre nasıl farklılaşıyor olduğunu ayrıntılı biçimde açıklıyor. Ekonomik faaliyetlerin tarım, lonca sistemi ve ticaret ağlarıyla nasıl örgütleniyor olduğunu anlatıyor. Tarlada çalışan bir köylü ile bir zanaatkârın yaşam ritimlerinin ne kadar farklı olmasına rağmen aynı toplumsal düzenin parçası olarak birbirine bağlı kalıyor olduğunu vurguluyor. Seyahatlerin, hastalıkların ve doğal afetlerin kırılgan hayatlar üzerindeki etkisini de aktarıyor.

Kitap aynı zamanda insanların duygu dünyasına da bakıyor. İnanç, korku, umut, adalet ve kader gibi kavramların gündelik kararları nasıl yönlendiriyor olduğunu gösteriyor. Bayramlar, dinsel şölenler ve panayırlar sayesinde hayatın zorlukları karşısında toplumsal dayanışmanın nasıl güçleniyor olduğunu örnekliyor. Singman, okuyucunun Ortaçağ insanını egzotik bir yabancı gibi değil, kendi dünyasıyla benzer kaygılar taşıyan biri olarak görmesini sağlıyor. Böylece Ortaçağ yalnızca karanlık bir çağ olarak değil, karmaşık ve dinamik bir toplumsal deneyim olarak yeniden canlanıyor.

  • Künye: Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2025