Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade (2025)

Jules Payot’nun bu kitabı, düşünsel üretimin yalnızca zekâya değil, irade disiplinine dayandığını savunan bir ahlak ve eğitim felsefesi metnidir. İlk kez 1909 yılında yayımlanan bu eser, yazarın klasikleşmiş ‘İrade Terbiyesi’ adlı kitabının devamı niteliğinde ve bireyin zihinsel emeği nasıl sürdürebileceğini, düşünmeyi bir alışkanlık haline nasıl getirebileceğini inceler.

Payot, entelektüel emeği “bedensel çalışmadan daha incelikli ama aynı ölçüde zorlu” bir uğraş olarak tanımlar. Ona göre zekâ, irade olmadan yalnızca potansiyeldir; gerçek üretkenlik, kararlılık ve özdenetim sayesinde mümkündür. Dikkat dağınıklığı, tembellik, acelecilik ve yüzeysellik, modern çağın zihinsel hastalıklarıdır. Payot, bu alışkanlıkların üstesinden gelmek için sabırlı, planlı ve öz disipline dayalı bir düşünme tarzı öneriyor.

Kitapta, özellikle öğrenciler ve araştırmacılar için pratik nitelikte öneriler bulunuyor: çalışma saatlerinin düzenlenmesi, zihinsel yorgunlukla baş etme yolları, okuma stratejileri, bilgiyi özümseme ve yazıya aktarma teknikleri. Ancak bu yönlendirmeler salt pedagojik değildir; Payot, zihinsel çalışmayı ahlaki bir sorumluluk olarak da görür. İnsan düşünme yetisini ne kadar geliştirirse, hem kendine hem de topluma o ölçüde katkı sunar.

‘Entelektüel Çalışma ve İrade’ (‘Le Travail Intellectuel et la Volonté’), düşünmeyi bir beceri değil, bir yaşam biçimi olarak tanımlayan klasik bir eserdir. Payot, aklın üretkenliğini iradenin gücüyle birleştirerek, zihinsel emeğin hem kişisel olgunlaşmanın hem de toplumsal ilerlemenin temeli olduğunu savunur.

  • Künye: Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2025

Jules Payot – İrade Terbiyesi (2025)

Jules Payot’un ‘İrade Terbiyesi’, (‘L’Éducation de la Volonté’) adlı kitabı, iradeyi geliştirmenin ve güçlendirmenin yollarını ele alan bir kişisel gelişim klasiğidir. Kitap, iradenin doğasını, önemini ve nasıl geliştirilebileceğini derinlemesine inceler. Payot, iradenin doğuştan gelen bir özellik olmadığını, aksine öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir yetenek olduğunu savunur.

Kitapta, iradeyi zayıflatan alışkanlıklar ve düşünce kalıpları detaylı bir şekilde ele alınır. Erteleme, tembellik, kararsızlık ve olumsuz düşünceler gibi iradeyi engelleyen unsurlar üzerinde durulur. Payot, bu engelleri aşmak için pratik yöntemler ve egzersizler sunar. İradeyi güçlendirmek için düzenli egzersiz yapmanın, hedefler belirlemenin ve kararlılıkla bu hedeflere ulaşmanın önemini vurgular.

Kitapta, iradenin zihinsel ve duygusal boyutları arasındaki ilişki incelenir. Payot, iradenin sadece zihinsel bir güç olmadığını, aynı zamanda duygusal kontrolü de içerdiğini belirtir. Duygusal zekanın geliştirilmesi, olumsuz duygularla başa çıkma becerisi ve içsel motivasyonun önemi üzerinde durulur. İradeyi güçlendirmek için olumlu düşünce alışkanlıkları geliştirmek, özgüveni artırmak ve içsel motivasyonu korumak gerektiğini vurgular.

Kitapta ayrıca, iradenin günlük yaşamdaki önemi ve başarıya etkisi ele alınır. Payot, iradenin sadece kişisel gelişim için değil, aynı zamanda başarıya ulaşmak için de kritik bir faktör olduğunu savunur. İrade gücü yüksek olan bireylerin, zorluklarla daha iyi başa çıktığını, hedeflerine daha kararlı bir şekilde ilerlediğini ve daha başarılı olduklarını belirtir. İradeyi güçlendirmek için disiplinli bir yaşam tarzı benimsemek, düzenli alışkanlıklar oluşturmak ve zamanı etkili bir şekilde yönetmek gerektiğini vurgular.

Son olarak kitapta, iradeyi geliştirmenin uzun vadeli bir süreç olduğu ve sabır gerektirdiği vurgulanır. Payot, iradeyi güçlendirmenin bir gecede gerçekleşmeyeceğini, aksine sürekli çaba ve özveri gerektirdiğini belirtir. İradeyi güçlendirmek için küçük adımlarla başlamak, düzenli olarak pratik yapmak ve pes etmemek gerektiğini vurgular. Kitap, iradesini geliştirmek ve daha başarılı bir yaşam sürmek isteyen herkese ilham verici ve yol gösterici bir kaynaktır.

  • Künye: Jules Payot – İrade Terbiyesi: Azim Gerektiren Uzun Soluklu Akli Bir Çalışma, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2025

Lucien-Lévy Bruhl – Gelişmemiş Toplumlarda Zihinsel İşlevler (2025)

Lucien Lévy-Bruhl, ‘İlkel Toplumlarda Zihinsel İşlevler’ adlı çalışmasında, Batı’nın rasyonel düşünce sisteminden farklı olarak, ilkel toplumların üyelerinin “mistik zihin” dediğimiz farklı bir zihinsel yapıya sahip olduğunu öne sürüyor.

Bu görüşe göre, ilkel insanlar nesne ve olayları, Batılıların yaptığı gibi bağımsız olarak değil, mistik bir bütünlük içinde görürler.

Nedensellik ilişkileri de Batı’daki gibi doğrusal değil, sihir ve tabu gibi kavramlarla açıklanır.

Lévy-Bruhl’un bu görüşleri, döneminde büyük tartışmalara yol açmış ve günümüzde de geçerliliği sorgulanan bir konu olmuştur. Bazı bilim insanları, bu görüşün ilkel toplumlara yönelik önyargılı olduğunu savunurken, diğerleri kültürler arası farklılıkları anlamak için önemli bir adım olduğunu düşünmektedir.

Özetle, Lévy-Bruhl, çalışmasıyla Batı merkezli düşünceye meydan okuyarak, farklı kültürlerin zihinsel süreçlerinin de farklı olabileceğini göstermiştir. Ancak bu görüş, günümüzde de tartışılmaya devam ediyor.

  • Künye: Lucien-Lévy Bruhl – Gelişmemiş Toplumlarda Zihinsel İşlevler, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, antropoloji, 416 sayfa, 2025

Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyet (2024)

Lucien Lévy-Bruhl, 20. yüzyılın başlarında antropoloji alanında çığır açan bir Fransız filozof ve sosyologdur.

En önemli eserlerinden biri olan ‘La Mentalité Primitive’ (İlkel Zihniyet’), ilkel toplumların düşünce yapılarını ve batılı düşünce yapısıyla olan farklılıklarını derinlemesine inceliyor.

Lévy-Bruhl’a göre, ilkel toplumların düşünce yapısı, batılıların rasyonel ve mantıksal olarak tanımladığı düşünce biçiminden farklıdır.

O, bu farklılığı “mistik katılım” kavramıyla açıklar.

Mistik katılım, bireyin nesnelerle, ruhlarla ve doğa güçleriyle mistik bir bağ içinde olduğunu ve bu bağın düşünceyi etkilediğini ifade eder.

Bu bağlamda, ilkel insan için nesneler sadece maddi varlıklar değil, aynı zamanda ruhlu varlıklardır.

Bu nedenle, ilkel düşüncede nedensellik ilkesi, batılı anlamda kesin bir şekilde işlemeyebilir ve zihinsel bağlantılar daha çok benzetmelere, sembollere ve mitolojik anlatılara dayanabilir.

Lévy-Bruhl’un bu tezi, döneminde büyük tartışmalara yol açmış ve antropoloji alanında uzun süre tartışılan bir konu olmuştur.

Bazı eleştirmenler, Lévy-Bruhl’un ilkel toplumları romantize ettiğini ve onlara karşı önyargılı olduğunu savunmuşlardır.

Ancak, Lévy-Bruhl’un çalışmaları, kültürel farklılıklar üzerine yapılan çalışmalara önemli katkılar sağlamış ve antropolojinin temel kavramlarından biri olan “kültürel görelilik” kavramının gelişmesine zemin hazırlamıştır.

İlkel insan nesnelerle, ruhlarla ve doğa güçleriyle mistik bir bağ içindedir.

Batılı anlamda kesin bir nedensellik yerine, benzetme ve sembolik bağlantılar.

Düşüncenin bireysel değil, toplumsal bir olgu olması.

Farklı kültürlerin farklı düşünce sistemlerine sahip olması.

Lévy-Bruhl’un bu çalışması, günümüzde de antropoloji, psikoloji ve felsefe gibi farklı disiplinlerde hala tartışılmakta ve yeni yorumlamalara konu olmaktadır.

  • Künye: Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyet, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, antropoloji, 496 sayfa, 2024

Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler (2024)

Güncel olaylarla doğrudan ilgili olan bu kitap, 1945’ten günümüze uluslararası siyasi ilişkilere kapsamlı bir genel bakış sunuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi devletlerarasındaki ilişkilerde önemli bir kırılmaya işaret eder.

Öncelikle Avrupa devletlerinin gerilemesi karşısında, kendi etraflarında homojen bloklar oluşturmayı hedefleyen ABD ve Sovyetler Birliği’nin yükselişine tanık olduk.

Soğuk Savaş hız kaybetmezken, sömürgeleştirilmiş halklar Avrupa’nın himayesinden kurtulmaya çabaladı.

Artık yeryüzünde uluslararası ilişkilere bir nebze olsun katılmayan neredeyse hiçbir bölge kalmamıştı.

1960’lı yıllardan 1980’li yıllar arasında iki kutuplu dünya yerini, yeni hesaplaşmaların ortaya çıktığı bir dünyaya bıraktı.

1989-1991 yılları arasında yaşanan devrim niteliğindeki olaylar, Soğuk Savaş’a son verdi.

Amerikan süper gücünün egemen olduğu uluslararası toplum, 11 Eylül 2001 olaylarının daha da olanaksız hale getirdiği yeni bir dünya düzeni arayışındaydı.

Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarına küreselleşme olgusu ve başta Çin olmak üzere yükselen güçlerin ortaya çıkışı damgasını vurdu.

1990’ların barış umutlarından çok uzakta, uluslararası düzene yönelik meydan okumalar 2010’larda dünyayı yeniden bir gerilim ve şiddet sarmalına itti.

Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşının (2022) neden olduğu şokların etkisiyle, ulusötesi sorunlar, çok taraflı çözümler gerektiren bir dünyayı iyice parçaladı.

Kırılma anları, tırmanan kriz ve gerilimler, yeni ittifak arayışları, antlaşmalar, hiç bitmeyen savaş ve barışlar…

Uluslararası ilişkiler alanında yetkin bir isim olan Maurice Vaïsse yaşadığımız dünyanın bu baş döndürücü hızını, siyasi ve ekonomik güç dengelerini gözeterek tarafsız bir gözle analiz ediyor.

  • Künye: Maurice Vaïsse – 1945’ten Günümüze Uluslararası İlişkiler, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, siyaset, 535 sayfa, 2024

Elsa Dorlin – Kendini Savunmak (2024)

  • Bir yatak odasının sessizliğinde, gece yürünen ıssız bir yolda, toplama kampında, zindanda ya da politik bir hareketin kılcal damarlarındaki şiddet döngüsünün işleyişi hangi temellere dayanır?
  • İktidar ilişkilerinden ayrı düşünülemeyecek bir tahakküm mekanizması olarak şiddet, madun bedenlerde ve zihinlerde ne gibi yaralar açıyor?
  • Yaşam mücadelesi veren ezilen halkların ölüm türleri arasında bir seçim yapma mecburiyetinden doğan meşru müdafaa girişimleri ve özsavunma pratikleri nelerdir?

Elsa Dorlin ‘Kendini Savunmak’ta, kölelik ve sömürge karşıtı isyanlardan ju-jitsu pratiklerine, anarşist feministlerin savunma tekniklerinden Varşova Gettosu Ayaklanması’na, Kara Panterler’den queer özsavunma devriyelerine ve krav maga’ya uzanan geniş bir perspektifte, hayatta kalma ve var olma mücadelesinin emperyalizme, faşizme ve dogmacı kodlara savaş açmaktan geçtiğini gözler önüne seren bir çalışma sunuyor.

Thomas Hobbes’tan John Locke’a, Michel Foucault’dan Frantz Fanon’a ve Judith Butler’a uzanan bu kapsamlı araştırma; saldırı, direniş ve karşı saldırı arasındaki diyalektik ilişkilere temas ederek kendini savunma pratiklerinin tarihçesine ve kavramsallaştırılmasına ışık tutuyor.

Egemen şiddetin fay hatlarına nüfuz eden, 2018 Frantz Fanon Ödüllü bir özsavunma arşivi.

  • Künye: Elsa Dorlin – Kendini Savunmak: Bir Şiddet Felsefesi, çeviren: Ayşe Meral, Sel Yayıncılık, siyaset, 255 sayfa, 2024

Jean-François Pérouse – Angora’dan Ankara’ya (2023)

‘Angora’dan Ankara’ya, kendi içinde uzanan bir yolculuk…

Hem zaman hem mekân bakımından başkentin hikâyesi bir bütünlük ve tutarlılık teşkil ediyor.

Ankara’nın inşası, imarı ve şehirleşme süreci yüzüncü yılını geride bırakmış bir ülkeye dair çok fazla şey söylüyor.

Ankara’yı okumak, onun başlangıç ve oluşumuna nüfuz etmek bir bakıma Türkiye’yi somut koşulları içinde anlamak demektir.

Şehir tarihi açısından Ankara ile ilgili ideolojik tespitler, birtakım genelgeçer kıyaslama ve betimlemeler son derece kısıtlayıcı kalıyor.

Oysa kitabın yazarı Jean-François Pérouse burada zor olanı başarıyor, gerçekliğin yükünü üstlenerek tek kelime ile bir şehrin envanterini tutuyor.

Yerleşim yerlerini, yapıları, meydanları, sokak ve caddeleri, ilçeleri adım adım tespit etme ve tanımlama çabasını üstleniyor.

Pérouse, ele aldığı dönem içinde, başkent olmaya giden bir süreci neredeyse gün gün takip ediyor.

İncelenen zaman dilimi içinde olup biten olaylar yalnızca siyasal bir kadronun ufkuna hapsedilmiyor, kurucu isimlerle birlikte tüm toplumsal ilişkiler, çıkar ağları, her türlü imkân ve yoksunluklar, yaşam tarzları, idealler, nüfus, konut ve barınma ihtiyacı gibi gündelik ihtiyaçların bir şehre nasıl kimlik kazandırdığı gösteriliyor, tüm bu oluşumlar bir toplumun zihniyetini de yansıtıyor.

Pérouse, imparatorluk bakiyesi bir ülkenin başkenti olma yolunda, özellikle imar ve şehirleşme sürecine odaklanıyor.

Bu koşulları yaratan tüm karar vericilerin, yöneticilerin şehir planlamacıların ve mimarların yanısıra planlar, haritalar, bütçeler, kronolojiler, en zengin verileriyle birlikte, Ankara’yı, bir ulusun başkentini anlamlı bir çerçeveye yerleştiriyor.

‘Angora’dan Ankara’ya’ aynı zamanda Ankara’yı çeyrek yüzyıl mesken edinmiş bir yayınevinin Cumhuriyet’in yüzüncü yılına armağanı olarak okuruyla buluşmaktadır.

  • Künye: Jean-François Pérouse – Angora’dan Ankara’ya: Bir Başkentin Doğuşu (1919-1950), çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, tarih, 639 sayfa, 2023

Émile Bréhier – Plotinos’un Felsefesi (2023)

Bu metin, Émile Bréhier’nin, 1921-1922 kış döneminde Sorbonne’da verdiği derslerden oluşuyor.

Burada Plotinos felsefesinin baştan sona bir açıklaması yer almıyor; bazı önemli konular göz ardı edilmiş.

Bunlar; duyusal dünya, doğa, madde, maddeyle ilişkisinde kötülük gibi konuları.

Başka bir deyişle, Bréhier çalışmasını Plotinos’un genel bir ad verdiği akledilirin incelemesiyle sınırlandırmış; araştırma, Plotinos’un ifadesiyle “tanrısal şeylerin durduğu” yerde, yani altında sadece maddenin düzensizliğinin ve çirkinliğinin bulunduğu ruhta sonlandırılmış.

Bréhier, bu “tanrısal şeyler”in, Bir’in, Akıl’ın ve Ruh’un incelemesine yine de ‘Plotinos Felsefesi’ başlığını vermiş, çünkü Plotions’un düşüncesinin merkezinin burada yattığına inanıyor.

Bu tanrısal şeyler, duyusal dünyada dolaşan ruhun, Ulysses’in geri dönmesi gereken sevgili vatanıdır; Ulysses gibi ruh da duyusal şeylerin büyüsünden, Kirke’nin cazibesinden kurtulmalıdır.

Plotinos, ruhun bu anavatanının öylesine canlı ve derin bir hissine kapılmıştır ki, eserleri, o zamanlar aynı arayışa girişen pek çok entelektüel maceraperestin eserleri arasında eşsiz olarak kalmıştır.

Bréhier’nin Plotinos’un düşüncesine dair kaleme aldığı bu girişin amacı, başka bir dünyaya duyulan bu tutkulu eğilimin varsaydığı zihin durumunu açıklığa kavuşturmak.

  • Künye: Émile Bréhier – Plotinos’un Felsefesi, çeviren: Ayşe Meral ve Ahmet Faruk Çağlar, Albaraka Yayınları, felsefe, 228 sayfa, 2023

Edmund Husserl – Geometrinin Kökeni (2023)

Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl, 1936 yılında başlıksız kısa bir metin kaleme alır, bu el yazması Eugen Fink tarafından ‘Geometrinin Kökeni’ başlığıyla 1939 yılında yayınlanır.

Husserl geometrinin kökenini ele alıyor gibi görünse de aslında bir bilimin esas anlamını ve hem ortaya çıkışının hem de geleneğinin transandantal koşullarını inceler.

Çağdaş Fransız felsefesinin sıra dışı isimlerinden Jacques Derrida ise bu kısa metni alır, diğer nüshalarla karşılaştırır ve ayrıntılı bir “Önsöz” yazar, ki bu kitabın ortaya çıkmasına vesile olan da zaten bu “Önsöz”dür.

Derrida’nın amacı, devasa sorunlarla ilgilenen ama gayet kısa olan Husserl’in bu kısa ve yoğun metnini anlaşılır kılmaktır.

Derrida, bir yandan Husserl’in tarihsel araştırma yönteminden yola çıkar, diğer yandan ise fenomenolojinin yapısökümcü eleştirisini aşamalı biçimde ortaya koyar.

Husserl’in metniyle birlikte Derrida’nın bu “Önsöz”ü, sadece filozofları değil, başta antropologlar ve matematikçiler olmak üzere çeşitli temel bilimlerden birçok araştırmacının ilgisini çekmeye devam ediyor.

  • Künye: Edmund Husserl – Geometrinin Kökeni, önsöz: Jacques Derrida, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2023

François Recanati – Dil (ve zihnin) Felsefesi (2022)

Dil felsefesi ve zihin felsefesi artık ayrışmaz bir bütün oluşturur.

Dilsel anlatım “anlam içerir”.

Peki, bu ne anlama gelir?

François Recanati üç olası yanıtı birbirinden ayırt eder.

Birinci yanıta göre anlam içermek, (dilsel bir anlatım için) zihinsel temsillerle ilişkilendirilmektir.

İkici yanıta göre anlam içermek, “atıfta bulunmak” ve dünyada bir şeye –dil dışı bir gerçekliğe– gönderme yapmaktır.

Üçüncü yanıta göre ise anlam içermek, söz denilen bu toplumsal etkinlikte ayırt edici bir rol oynamaktır.

Birinci yanıt zihinsel temsillere gönderme yapar.

Ancak zihinsel temsil için bir içeriğe sahip olmak ne demektir?

Asıl soru daha geneldir diye bir düşünceye yöneliriz:

Anlam içermek ya da bir içeriğe sahip olmak ne demek?

(Dilsel ya da zihinsel) bir temsil nedir?

Çağdaş filozoflar, düşüncenin yanı sıra dile de uygulanabilecek kadar geniş bir içerik kuramı arayışındadırlar.

Recanati bunların çabalarını bize tanıtıp Wittgenstein’dan ilham alınmış “pragmatik” yaklaşım lehinde bir sonuca ulaşır.

Düşünceyi ve dili dünyayı temsil ettiren şey, her şeyden önce düşünce ve dilin dünyada olması, ‘burada’ bir yere sahip olması ve ‘burada’ bir rol oynamasıdır.

  • Künye: François Recanati – Dil (ve zihnin) Felsefesi, çeviren: Ayşe Meral, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 191 sayfa, 2022