Bill Mollison — Permakültüre Giriş (2026)

Bill Mollison’ın bu çalışması, permakültürün temel ilkelerini, felsefesini ve uygulama yöntemlerini sistematik biçimde ortaya koyan bir klasik. Mollison, permakültürü yalnızca sürdürülebilir bir tarım modeli olarak değil; doğayı örnek alan, tarımı, mimariyi, su ve enerji yönetimini, ekonomiyi ve insan yerleşimlerini ortak bir tasarım anlayışı içinde buluşturan bütüncül bir yaşam sistemi olarak tanımlıyor. ‘Permakültüre Giriş’ (‘Introduction to Permaculture’), iklim krizi, doğal kaynakların tükenmesi ve çevresel yıkım karşısında, insanın doğayla çatışmadan yaşayabileceğini ve kendi kendine yeten üretken sistemler kurabileceğini gösteriyor.

Eserin giriş bölümleri, permakültür fikrinin ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. Mollison, Tazmanya’da doğayla iç içe geçen çocukluğunu, balık stoklarının azalmasına ve ormanların tahrip edilmesine tanıklık edişini, ardından bilim insanı olarak yürüttüğü çalışmalar sırasında modern endüstriyel sistemlerin ekolojik yıkımını gözlemleyişini aktarıyor. Protestoların tek başına yeterli olmadığını fark eden yazar, çözümün doğanın işleyişini dikkatle gözlemleyerek onu örnek alan üretim sistemleri geliştirmekten geçtiğini savunuyor. David Holmgren ile birlikte geliştirdiği permakültür yaklaşımının doğuşunu ve bu düşüncenin zamanla dünya çapında yayılışını da bu çerçevede ele alıyor.

Kitabın ilk bölümü, permakültürün etik ve tasarım ilkelerini açıklıyor. Mollison’a göre permakültürün özü, doğaya hükmetmek yerine onunla birlikte çalışmayı gerektiriyor. Doğal ekosistemlerdeki çeşitlilik, döngüsellik ve karşılıklı ilişkiler örnek alınarak bitkiler, hayvanlar, yapılar ve altyapılar tek tek değil, birbirini destekleyen bir bütünün parçaları olarak tasarlanıyor. Bu yaklaşım, kısa vadeli verim yerine uzun vadeli dayanıklılığı; yoğun müdahale yerine dikkatli gözlemi; tek ürünlü tarım yerine çok katmanlı ve çeşitlilik içeren üretim sistemlerini öne çıkarıyor.

İzleyen bölümlerde permakültürün pratik uygulamaları ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Geniş ölçekli arazi planlaması, doğal örüntülerin okunması, enerji verimli yapı tasarımı, ev bahçeleri, meyve bahçeleri, tarımsal ormancılık, tahıl üretimi, hayvan yetiştiriciliği ve su ürünleri sistemleri ortak tasarım ilkeleri doğrultusunda inceleniyor. Mollison, suyun arazide en verimli şekilde tutulmasını sağlayan yöntemlerden toprağın doğal yollarla iyileştirilmesine, farklı türlerin birbirini desteklediği üretim sistemlerinden enerji tasarrufuna kadar çok sayıda uygulanabilir çözüm öneriyor. Kitabın son bölümü ise permakültürün yalnızca kırsal alanlara değil, kentlere ve yerel topluluklara da uygulanabilecek bir yaklaşım olduğunu gösteriyor; mahalle ölçeğinde gıda üretimi, su yönetimi, enerji kullanımı ve dayanışma ağlarına odaklanıyor.

Mollison’un temel savı, sürdürülebilir bir kültürün ancak sürdürülebilir arazi kullanımıyla mümkün olduğunu vurguluyor. Modern endüstriyel tarımın toprağı, suyu ve enerjiyi tüketen yapısını eleştirirken, doğayla mücadele etmek yerine onun işleyişinden öğrenmeyi öneriyor. Yazara göre insanlar kendilerini doğanın efendisi olarak görmekten vazgeçip diğer canlılarla aynı yaşam ağının parçası olduklarını kabul ettiklerinde hem ekolojik hem de toplumsal açıdan daha dayanıklı sistemler kurabiliyor.

Sonuç olarak ‘Permakültüre Giriş’, permakültürü yalnızca tarımsal bir teknik değil, doğayla uyumlu bir yaşam ve tasarım felsefesi olarak ele alıyor. Teorik ilkeleri somut uygulamalarla birleştiren eser, bireylerin ve toplulukların daha az enerji tüketen, yerel kaynaklara dayanan, kendi kendine yeten ve ekolojik dengeyi gözeten yaşam alanları oluşturabileceklerini gösterirken, sürdürülebilir bir geleceğe yönelik bütüncül ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

Bill Mollison — Permakültüre Giriş
Çeviren: Evren Yıldırım • Doğan Kitap
Tarım • 360 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Stephen Porder — Elementler (2026)

Stephen Porder’ın bu çalışması, yaşamın ve gezegen tarihinin merkezine hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosforu yerleştiriyor. Porder’a göre Dünya’nın milyarlarca yıllık hikâyesi, aslında canlıların bu beş temel elementi elde etme, dönüştürme ve kullanma biçimlerinin hikâyesidir. Yaşamın varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan bu elementler, yalnızca organizmaların yapısını oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda iklimi, atmosferi ve gezegenin yaşanabilir koşullarını da belirliyor.

Kitabın ilk bölümü, Dünya tarihindeki büyük çevresel dönüşümlere odaklanıyor. Yazar, yaklaşık 2,5 milyar yıl önce ortaya çıkan siyanobakterilerin geliştirdiği fotosentez mekanizmasının gezegen tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir değişime yol açtığını savunuyor. Bu mikroorganizmalar atmosferde oksijen birikmesini sağlayarak “Büyük Oksidasyon Olayı”nı tetikliyor. O dönemde yaşayan birçok canlı için bu gelişme bir felaket anlamına gelirken, uzun vadede karmaşık yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasının önünü açıyor. Böylece yaşam, ilk kez gezegenin kimyasını küresel ölçekte dönüştüren bir güç hâline geliyor.

İkinci büyük dönüşüm ise bitkilerin karaya çıkışıyla yaşanıyor. Yaklaşık 400 milyon yıl önce kara bitkileri suyu, karbonu ve özellikle fosforu daha etkin kullanabilen yeni biyolojik stratejiler geliştiriyor. Kıtaların bitki örtüsüyle kaplanması, atmosferdeki karbondioksitin azalmasına neden oluyor ve Dünya’nın iklimini köklü biçimde değiştiriyor. Sonuçta sıcak ve tropikal özellikler taşıyan gezegen uzun süreli soğuma dönemlerine ve buzul çağlarına sürükleniyor. Porder, bitkilerin yalnızca ekosistemleri değil, gezegenin iklim sistemini de yeniden şekillendirdiğini gösteriyor.

Kitabın merkezindeki temel kavramlardan biri “yaşamın formülü” olarak adlandırılan HOCNP dizisi: hidrojen, oksijen, karbon, azot ve fosfor. Yazar, bakterilerden insanlara kadar tüm canlıların şaşırtıcı ölçüde benzer kimyasal temellere sahip olduğunu vurguluyor. Bu nedenle yaşamın tarihi, farklı türlerin bu elementlere erişim konusunda geliştirdiği yeniliklerin tarihi olarak okunabiliyor. Evrimsel başarı çoğu zaman bu elementleri daha verimli kullanabilme yeteneğinden kaynaklanıyor.

Porder daha sonra günümüze, yani insanlığın yarattığı Antroposen çağına geliyor. Ona göre insanlar da siyanobakteriler ve kara bitkileri gibi gezegeni dönüştüren üçüncü büyük biyolojik güç hâline gelmiş durumda. Fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere devasa miktarda karbon salınıyor; endüstriyel tarım sayesinde azot döngüsü doğal sınırlarının dışına taşınıyor; fosfor kaynakları yoğun biçimde tüketiliyor ve su sistemleri yeniden şekillendiriliyor. İnsan uygarlığı, daha önce hiçbir türün erişemediği ölçekte bu beş elementi harekete geçirerek küresel çevreyi dönüştürüyor.

Kitapta iklim değişikliğinin bilimsel temelleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Karbon döngüsünün işleyişi, sera gazlarının etkisi ve geçmiş iklim değişimlerinden elde edilen veriler üzerinden günümüzde yaşanan ısınmanın nedenleri açıklanıyor. Yazar, iklim krizini yalnızca karbon meselesi olarak görmüyor; azot, fosfor ve su döngülerindeki bozulmaların da aynı derecede önemli olduğunu savunuyor. Özellikle fosforun hem vazgeçilmez hem de sınırlı bir kaynak olması, geleceğin en kritik sorunlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Son bölümde Porder, geçmişteki büyük dönüşümlerin insanlık için taşıdığı dersleri tartışıyor. Dünya tarihi, canlıların çevreyi değiştirme kapasitesinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Ancak insanlar, önceki örneklerden farklı olarak kendi etkilerinin farkında olan ilk tür konumunda bulunuyor. Bu nedenle geleceğin nasıl şekilleneceği kaçınılmaz biyolojik süreçlerden çok, insanların element döngülerini ne ölçüde sürdürülebilir biçimde yönetebileceğine bağlı görünüyor.

Sonuç olarak ‘Elementler’ (‘Elemental’), yaşamın tarihini beş temel element etrafında yeniden yorumlayan disiplinlerarası bir çalışma niteliği taşıyor. Biyoloji, jeoloji, iklim bilimi ve ekolojiyi bir araya getiren Porder, Dünya’nın geçmişindeki büyük dönüşümlerin ortak mekanizmasını ortaya koyarken, günümüz çevre krizlerini de aynı çerçevede açıklıyor. Kitabın temel tezi, yaşam ile iklim arasındaki bağın bu beş element üzerinden kurulduğu ve insanlığın geleceğinin de onların kullanım biçimine bağlı olduğu yönünde şekilleniyor.

Stephen Porder — Elementler: Dünya’yı Şekillendiren Beş Kimyasal Elementin Geçmişi ve Geleceği
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 216 sayfa • 2026

Sarah Iles Johnston — Tanrılar ve Ölümlüler (2026)

Sarah Iles Johnston bu kitabında, Antik Yunan mitlerini dağınık efsaneler olarak değil, birbirine bağlanan büyük bir anlatı olarak yeniden kuruyor. ‘Tanrılar ve Ölümlüler’ (‘Gods And Mortals’), evrenin doğuşuyla başlayıp Troya Savaşı’nın ardından yaşanan dönüşlere kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Böylece tanrıların, kahramanların ve sıradan insanların hikâyeleri tek bir bütün içinde anlam kazanıyor. Johnston, mitleri yalnızca geçmişe ait masallar olarak değil, insanın güç, adalet, arzu, kader ve değişim arayışını yansıtan anlatılar olarak yorumluyor.

Anlatının ilk bölümü, Gaia’dan Zeus’un iktidarına uzanan kozmik düzenin kuruluşunu ele alıyor. Titanların yükselişi ve düşüşü, Olimpos tanrılarının doğuşu, Demeter ile Persephone’nin öyküsü, Apollon, Artemis, Hermes, Dionysos ve Aphrodite gibi figürlerin serüvenleri üzerinden evrenin nasıl şekillendiğini gösteriyor. Tanrılar burada kusursuz varlıklar gibi görünmüyor; kıskanıyor, seviyor, öfkeleniyor ve hata yapıyor. Bu durum, ilahi dünya ile insan dünyası arasındaki mesafeyi azaltıyor.

İkinci bölümde tanrılarla ölümlülerin ilişkileri öne çıkıyor. Prometheus’un ateşi çalması, Pandora’nın ortaya çıkışı, tufan anlatısı, Narkissos, Arakne, Midas ve İkaros gibi karakterlerin hikâyeleri insanın sınırlarını, tutkularını ve kibirle kurduğu ilişkiyi inceliyor. Mitlerin ortak mesajı, her eylemin bir sonucu bulunduğunu ve insanın kendi seçimleriyle kaderini biçimlendirdiğini gösteriyor.

Kitabın en geniş kısmı kahramanlara ayrılıyor. Perseus, Herakles, Atalante, Orpheus, Jason, Medea, Theseus ve Oidipus gibi figürler yalnızca canavarlarla savaşmıyor; korkularıyla, hatalarıyla ve yazgılarıyla da mücadele ediyor. Johnston, kahramanlığı fiziksel güçten çok ahlaki ve psikolojik bir sınanma olarak ele alıyor. Özellikle Herakles’in görevleri, Orpheus’un kaybı ve Oidipus’un trajedisi, insanın kendisini tanıma çabasını görünür kılıyor.

Troya Savaşı ve Odysseus’un dönüş yolculuğu kitabın doruk noktasını oluşturuyor. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un onuru, savaşın yıkımı ve Odysseus’un eve ulaşma arzusu, mitolojik dünyanın temel temalarını bir araya getiriyor. Johnston’a göre bu öyküler geçmişi anlatmaktan çok insan doğasını anlamaya yardımcı oluyor. Eser, Yunan mitolojisini bütünlüklü biçimde yorumlayan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Sarah Iles Johnston — Tanrılar ve Ölümlüler: Modern Okur İçin Antik Yunan Mitleri
Çeviren: Kemal Tokgöz • Doğan Kitap
Mitoloji • 544 sayfa • 2026

Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin (2026)

Joseph Jebelli’nin bu kitabı, çağdaş çalışma kültürünün sürekli üretkenlik talebini nörobilimsel veriler ışığında sorguluyor. Yazar, başarıya ulaşmanın yolunun daha fazla çalışmaktan geçtiği yönündeki yaygın inancın her zaman doğru olmadığını savunuyor. Kendi akademik yaşamında yaşadığı tükenmişlik deneyiminden hareketle, aşırı çalışmanın hafıza, dikkat, yaratıcılık ve ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerini inceliyor. Kitabın ilk bölümü, modern iş hayatının insan beynini nasıl zorladığını ve kronik stresin bedensel olduğu kadar bilişsel sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor. Sürekli meşgul olmanın verimliliği artırmadığını, aksine zihinsel kaynakları tükettiğini ortaya koyuyor.

‘Dinlenen Beyin’in (‘The Brain at Rest’) merkezinde, beynin “varsayılan ağ” olarak adlandırılan sistemi yer alıyor. Jebelli’ye göre insan zihni yalnızca yoğun biçimde çalışırken değil, görünüşte hiçbir şey yapmazken de son derece aktif kalıyor. Hayal kurma, geçmişi değerlendirme, geleceği tasarlama ve yaratıcı bağlantılar kurma gibi süreçler bu ağ sayesinde gerçekleşiyor. Bilimsel araştırmalar, kısa molaların, zihin gezinmesinin ve dinlenme anlarının problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor. Yazar, Henri Poincaré’den günümüz nörobilim çalışmalarına kadar uzanan örneklerle büyük fikirlerin çoğu zaman masa başında değil, yürüyüş sırasında, doğada ya da dinlenme anlarında ortaya çıktığını kanıtlıyor. Böylece dinlenmenin üretkenliğin karşıtı değil, onun vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci kısmında dinlenmenin farklı biçimleri ele alınıyor. Zihin gezinmesi, doğayla temas, yalnız kalabilme becerisi ve kaliteli uyku, beynin kendini onarmasını sağlayan temel unsurlar olarak değerlendiriliyor. Özellikle doğada geçirilen zamanın stres hormonlarını azalttığını, dikkat kapasitesini yenilediğini ve psikolojik dayanıklılığı artırdığını aktarıyor. Yalnızlık ise toplumsal yaşamdan kaçış olarak değil, kişinin kendi düşünceleriyle temas kurabildiği yaratıcı bir alan olarak değerlendiriliyor. Uyku bölümü, beynin gün içinde biriktirdiği bilgileri düzenleme, duyguları işleme ve sinir sistemini yenileme işlevlerine odaklanıyor. Jebelli, uyku eksikliğinin yalnızca yorgunluk değil, karar verme ve öğrenme süreçlerinde de ciddi kayıplar yarattığını gösteriyor.

Son bölümde oyun, hareket ve “hiçbir şey yapmama” pratiği ele alınıyor. Oyun yalnızca çocuklara özgü bir etkinlik olarak değil, yetişkin beyninin esnekliğini koruyan önemli bir faaliyet olarak değerlendiriliyor. Egzersiz ve yürüyüş gibi aktif dinlenme biçimleri zihinsel berraklığı desteklerken, zaman zaman amaçsız görünmeyi göze almak da yaratıcılığı besliyor. Jebelli’nin temel mesajı, insan beyninin aralıksız çalışmak için tasarlanmadığı yönünde. Kitap, dinlenmeyi tembellik ya da başarısızlık belirtisi olarak değil, sağlıklı düşünmenin, duygusal dengenin ve sürdürülebilir üretkenliğin önkoşulu olarak yeniden tanımlıyor. Bu yönüyle eser, çalışma kültürüne eleştirel bir bakış getirirken daha dengeli, daha yaratıcı ve daha insani bir yaşamın mümkün olduğunu gösteriyor.

Joseph Jebelli — Dinlenen Beyin: Hiçbir Şey Yapmamak Hayatınızı Nasıl Değiştirir?
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Bilim • 248 sayfa • 2026

Claude Béata — Kedi Psikolojisi (2026)

Claude Béata’nın bu çalışması, kedilerin davranışlarını ve ruhsal dünyasını veteriner psikiyatrisi perspektifinden ele alıyor. Uzun yıllardır hayvan davranışları üzerine çalışan Béata, klinik deneyimlerini ve güncel bilimsel araştırmaları bir araya getirerek kedilerin psikolojisini anlamaya çalışıyor. ‘Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?’ (‘La folie des chats’), insanların çoğu zaman kedilerin davranışlarını yalnızca içgüdüsel refleksler olarak gördüğünü, oysa bu davranışların karmaşık bir duygusal ve bilişsel dünyaya dayandığını gösteriyor. Bu yaklaşım kedilere yönelik bakışı değiştiriyor ve onları yalnızca evcil hayvanlar olarak değil, özgün bir psikolojik yapıya sahip canlılar olarak düşünmeyi sağlıyor. Claude Béata böylece kedi davranışlarını açıklarken çevre koşullarının, insanlarla kurulan ilişkilerin ve stresin hayvanların ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Kitapta yer alan örnek vakalar bu yaklaşımı somut hâle getiriyor. Béata, barınaklarda yaşayan ve depresyon belirtileri gösteren kedileri, sahiplerinden ayrıldığında yoğun kaygı yaşayan Tabatha’yı ve davranışlarında keskin dalgalanmalar görülen Nugatin’i anlatıyor. Ayrıca Melly adlı kedinin yaşadığı ve şizofreniye benzetilen davranış bozukluğu gibi dikkat çekici örnekler üzerinden kedilerin ruhsal sorunlarını tartışıyor. Bu hikâyeler yalnızca ilginç vakalar sunmuyor; aynı zamanda kedilerin stres, yalnızlık ve çevresel değişimlere nasıl tepki verdiğini açıklıyor. Yazar bu örneklerle okuyucuyu kedilerin zihinsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor ve onların davranışlarını daha dikkatli gözlemlemeye teşvik ediyor.

Béata kitabın genelinde kedilerin ruhsal ve fiziksel sağlığının birbirinden ayrılmaz olduğunu vurguluyor. Kedilerin yaşadığı çevre, günlük rutinler ve insanlarla kurdukları bağlar onların psikolojik dengesini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle yazar kedilerin ihtiyaçlarını anlamanın yalnızca davranış sorunlarını çözmek için değil, onların refahını korumak için de gerekli olduğunu söylüyor. Bilimsel araştırmalar ile klinik gözlemleri birleştiren bu çalışma, kedilerin psikolojisini anlaşılır biçimde açıklayan önemli bir rehber sunuyor. Bu yönüyle Kitap, kedilerin davranışlarını daha iyi anlamak ve onların sağlığını korumak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Claude Béata — Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • Doğan Kitap
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Gangsheng Bao — Demokrasiler Neden Çöker? (2026)

Gangsheng Bao’nun bu kitabı, demokrasilerin neden ve nasıl çöktüğünü yalnızca kurumsal zayıflıklarla değil, siyasal aktörlerin stratejik tercihleriyle birlikte açıklıyor. Bao, demokratik gerilemenin ani darbelerle değil, çoğu zaman seçimle işbaşına gelen aktörlerin sistem içindeki araçları kullanarak kuralları aşındırmasıyla gerçekleştiğini savunuyor. Bu süreci, “içeriden çöküş” olarak kavramsallaştırıyor.

‘Demokrasiler Neden Çöker?’ (‘Politics of Democratic Breakdown’), demokratik çöküşü hazırlayan koşulları üç düzlemde inceliyor: kurumsal tasarım, siyasal kutuplaşma ve elit davranışı. Zayıf denge-denetim mekanizmaları, yürütmenin aşırı güçlenmesi ve partizan yargı yapıları sistemi kırılgan hâle getiriyor. Ancak Bao’ya göre belirleyici olan, kriz anlarında siyasal elitlerin uzlaşma yerine sıfır toplamlı mücadeleyi tercih etmesi oluyor. Bu tercih, muhalefeti gayrimeşru ilan eden söylemlerle birleştiğinde demokratik normlar hızla aşınıyor.

Bao, farklı ülkelerden karşılaştırmalı örneklerle seçim sistemleri, anayasal düzenlemeler ve parti yapılarının çöküş dinamiklerini nasıl etkilediğini gösteriyor. Ekonomik krizlerin, güvenlik tehditlerinin ve kimlik temelli siyasetlerin otoriterleşme için fırsat pencereleri açtığını vurguluyor. Buna karşılık güçlü sivil toplum, bağımsız medya ve kurumsallaşmış parti rekabeti demokrasiyi dirençli kılıyor.

Sonuç olarak kitap, demokratik çöküşü kaçınılmaz bir kader olarak değil, siyasal tercihlerin ve kurumsal tasarımın sonucu olarak değerlendiriyor. Bao, demokrasiyi korumanın yalnızca normatif bağlılık değil, bilinçli kurumsal mühendislik ve uzlaşma kültürü gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, çağdaş demokratik gerileme tartışmalarına analitik bir çerçeve sunuyor.

Gangsheng Bao — Demokrasiler Neden Çöker?
Çeviren: Durmuş Bayram • Doğan Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler (2025)

Doğanın yüzeyde masum görünen düzeni, aslında canlıların hayatta kalmak için sürekli olarak hileye başvurduğu bir denge oyunu kuruyor. Lixing Sun, doğadaki aldatmanın evrimsel kökenlerini araştırırken hilenin ahlaki bir kusur değil, yaşamın temel stratejilerinden biri olduğunu gösteriyor.

‘Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma’ (‘The Liars of Nature and the Nature of Liars’), yalanı kasıtlı bir davranış olarak tanımlayan insan merkezli bakışın ötesine geçerek organizmaların niyet taşımadan da birbirlerini kandırabildiğini ortaya koyuyor. Guguk kuşlarının yavru değiştirmesinden orkide çiçeklerinin sahte eş taklidine, bakterilerin ortak kaynaklardan beleşçilik yapmasına kadar uzanan örnekler, yaşamın her düzeyinde hileyi görünür kılıyor.

Sun, hilenin karmaşık bir beyin gerektirmediğini, bitkilerden mantarlara, hatta tek hücrelilere kadar tüm canlı formlarında ortaya çıktığını vurguluyor. Bu davranışlar, evrimsel silahlanma yarışlarını tetikleyerek yeni özelliklerin doğmasına katkı sağlıyor. Hile arttıkça karşı-hile stratejileri gelişiyor; böylece çeşitlilik ve karmaşıklık güçleniyor. Yazar, doğanın dürüstlükle değil, çıkar dengeleriyle işlediğini ve evrimin ahlaki ilkeler gözetmeden işe yarayan davranışları ödüllendirdiğini ileri sürüyor.

‘Doğa Yalan Söyler’, modern insan toplumlarındaki aldatma biçimlerinin de biyolojik temellerle akraba olduğunu hatırlatarak hem bilimsel hem felsefi bir tartışma açıyor. Sun’ın çalışması, hilenin dünyayı nasıl şekillendirdiğini göstererek evrimsel biyoloji yazını içinde önemli bir yer ediniyor.

  • Künye: Lixing Sun – Doğa Yalan Söyler: Canlılar Dünyasında Hile, Kandırma ve Aldatma, çeviren: Şafak Tahmaz, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi (2025)

Peter Wohlleben’in bu çalışması, insan ile doğa arasındaki görünmez bağın duyular, ritimler ve bilişsel sınırlar üzerinden nasıl kurulduğunu araştırıyor. Wohlleben, modern yaşamın gürültüsü içinde körelen duyusal kapasitemizin aslında ormanlarla, hayvanlarla ve iklimle sürekli bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Yazar, insanın yedi duyusunu açıklarken bu duyuların çevresel uyaranlarla nasıl zenginleştiğini ve doğadan kopmanın algısal fakirleşmeye nasıl yol açtığını örneklerle tartışıyor. Metin, insan bedeninin sezgisel tepkilerinin ormandaki en küçük değişimlere bile karşılık verdiğini vurgulayarak doğayı yalnızca çevresel bir arka plan değil, duyusal bir ortak olarak konumlandırıyor.

Wohlleben, ağaçların “kalp atışına” benzeyen su dolaşımlarını, içsel zamanlamalarını ve çevreye verdikleri tepkileri açıklarken bitkilerin pasif varlıklar olmadığını, karmaşık iletişim biçimleri geliştirdiğini söylüyor. Bu noktada bitkilerin bilinç sahibi olup olmadığı sorusunu dikkatle ele alıyor ve bilimsel sınırları aşmadan bitkisel davranışların nasıl anlamlandırılabileceğini yorumluyor. Bitkilerin çevre koşullarına uyum sağlama biçimlerini, ağaç topluluklarının dayanışmacı yapısını ve ekosistem içindeki ortak yaşam stratejilerini inceliyor.

‘Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ’ (‘Das geheime Band zwischen Mensch und Natur: Erstaunliche Erkenntnisse über die 7 Sinne des Menschen, den Herzschlag der Bäume und die Frage, ob Pflanzen ein Bewusstsein haben’), insanın doğa karşısındaki üstünlük yanılsamasını sorguluyor ve kaybolan bağların yeniden kurulmasının hem ekolojik hem de psikolojik bir iyileşme sunduğunu savunuyor. Wohlleben, doğaya yönelik dikkatin artmasının empatiyi güçlendirdiğini, stres seviyelerini düşürdüğünü ve bilişsel derinliği artırdığını belirtiyor. Böylece çalışma, bilimin sunduğu verileri sezgisel bir anlatıyla birleştirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi hem duyusal hem de etik bir mesele olarak yeniden çerçeveliyor. Bu yaklaşım, doğanın karmaşık örgüsünü anlamaya çalışan her okura yeni bir düşünme biçimi sunuyor.

  • Künye: Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ, çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek, Doğan Kitap, inceleme, 240 sayfa, 2025

Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını (2025)

Özge Öner’in bu kitabı, Türkiye’nin yakın dönemini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla birlikte okumaya çağırıyor. Yazar, karmaşık iktisadi olguları sade ama yüzeyselliğe düşmeyen bir dille ele alıyor; ekonomi tartışmalarını hayatın içinden hikâyelerle ilişkilendiriyor. Metin, bir yandan Türkiye’nin yönetilemeyen ekonomik yapısını, yapısal reformların neden kâğıt üzerinde kaldığını, rant ekonomisinin nasıl toplumun ruhuna sirayet ettiğini tartışıyor; diğer yandan devlet, hukuk ve piyasa arasındaki ilişkilerin kırılgan dengesini sorguluyor.

‘Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını’, rakamlardan çok, bu rakamların ardındaki insan hikâyelerine odaklanıyor. Ekonominin teknik bir mesele değil, bir vicdan ve adalet sorunu olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle, toplumsal dokuyu hesaba katmadan yapılan analizlerin gerçeği yansıtamayacağını gösteriyor. Öner, Türkiye’nin iktisadi kaderini belirleyen yapısal eşitsizlikleri açıklarken hem akademik bir birikim hem de insani bir sezgiyle konuşuyor.

Yazarın yaklaşımı, Türkiye’nin yaşadığı krizin yalnızca makroekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz olduğunu ortaya koyuyor. “Herkes biliyor geminin su aldığını” derken, görünür olanla yüzleşmeye çağırıyor. Kitap, ezberleri tekrarlamadan, umudu ve emeği merkeze alan bir ekonomi anlayışının hâlâ mümkün olup olmadığını sorguluyor.

  • Künye: Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını: Türkiye’nin İktisadi ve Siyasi Ahvali, Doğan Kitap, iktisat, 280 sayfa, 2025