Jean-Paul Roux – Dinlerin Çatışması (2025)

Jean-Paul Roux, bu eserinde İslam ve Hristiyanlık dünyaları arasında yüzyıllar boyunca süren çatışmalı ilişkiyi tarihsel bir bütünlük içinde inceliyor. 622 yılında başlayan bu uzun karşılaşma, yalnızca savaşlardan ibaret değildir; aynı zamanda kültürel, ekonomik ve teolojik rekabetin de bir tarihidir. ‘Dinlerin Çatışması: İslâm’ın Hıristiyanlık ile Uzun Savaşı 622 – 2007’ (‘Un choc de religions: La longue guerre de l’islam et de la chrétienté 622-2007’), bu iki büyük dinin birbiriyle kurduğu karmaşık ilişkinin, Batı-Doğu ayrımının temel taşlarından biri olduğunu gösteriyor.

Roux, Emevîler dönemindeki ilk fetihlerden başlayarak Haçlı Seferleri’ne, Endülüs’ten Osmanlı-Habsburg rekabetine kadar uzanan bir dizi tarihsel dönemeçte İslam ve Hristiyanlık dünyalarının nasıl karşı karşıya geldiğini anlatıyor. Bu karşılaşmalar sadece cephede değil, düşünsel ve sembolik düzeyde de yaşanmıştır. Örneğin, birbirini “öteki” olarak tanımlama biçimleri, hem kimlik inşasında hem de çatışmaların gerekçelendirilmesinde belirleyici rol oynamıştır.

Modern çağla birlikte bu dinî gerilimler yerini farklı formlarda sürdürmeye devam etmiştir. Kolonyalizm, göç, küreselleşme ve terör gibi olgular, eski dinsel düşmanlıkları yeniden canlandırmış ya da başka biçimlerde yeniden üretmiştir. Roux, bu uzun tarihsel süreci değerlendirirken taraf tutmayan, analitik bir yaklaşımla ilerler.

Kitap, okura sadece geçmişte yaşanan çatışmaları değil, günümüz dünyasında dinlerarası ilişkilerin nasıl şekillendiğini anlamak için de sağlam bir çerçeve sunar.

  • Künye: Jean-Paul Roux – Dinlerin Çatışması: İslâm’ın Hıristiyanlık ile Uzun Savaşı 622 – 2007, çeviren: Lale Arslan Özcan, Doğu Batı Yayınları, tarih, 519 sayfa, 2025

Bartholomaeus Georgieviz – Türklerin Âdetleri Üzerine (2025)

Bartholomaeus Georgieviz’in bu eseri, 16. yüzyılda Osmanlı toplumunun yaşam biçimini, inanç sistemini ve siyasi yapısını Avrupalı okuyuculara tanıtmak amacıyla yazılmış. Georgieviz, bir dönem Osmanlılar tarafından esir alınmış bir Hristiyan din adamı olarak gözlem ve deneyimlerine dayanır.

‘Türklerin Âdetleri Üzerine’ (‘De Turcarum Moribus Epitome’), Osmanlıların günlük yaşam alışkanlıklarını, yemek kültürünü, giyim tarzlarını, toplumsal sınıflarını ve özellikle dinî uygulamalarını ayrıntılı şekilde aktarıyor. Yazar, İslam dininin Osmanlı toplumundaki etkisini vurgular; namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri tanımlar. Ancak bu aktarım, genellikle Hristiyanlık merkezli bir bakış açısıyla yapılır.

‘De Turcarum Moribus Epitome’ adlı derlemesi, Batı dünyasında Türklere dair yazılmış eserler arasında farklı bir yere sahiptir. Zira bu eser, yukarıdaki bilgilere ilaveten Türk dilinin kullanımına dair karineler de sunuyor. Bartholomaeus duyduğu Türkçe sözcükleri Latin alfabesi ile transkripte etmeye çalışmış, bu sözcüklerin Latince karşılıklarını aktarmaya gayret etmiş, hattâ Türkçe diyaloglar kaleme almıştır.

Georgieviz, Osmanlı toplumundaki disiplinli askeri düzeni ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nı överken, aynı zamanda imparatorluğun genişlemesini bir tehdit olarak sunar. Osmanlıların adalet sistemini etkileyici bulduğunu belirtse de, despotik yönetime dair eleştirilerde bulunur.

‘De Turcarum Moribus Epitome’, erken modern dönemde Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışını şekillendiren önemli metinlerden biridir. Eser, dönemin oryantalist söylemini besleyen bir kaynak olarak hem tarihsel hem kültürel değer taşır. Georgieviz’in anlatımı, hem bilgi verici hem de ideolojik izler taşır.

  • Künye: Bartholomaeus Georgieviz – Türklerin Âdetleri Üzerine, çeviren: A. Doğucan Hanegelioğlu, Doğu Batı Yayınları, tarih, 149 sayfa, 2025

Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler (2025)

Jean Baudrillard’ın bu kitabı, postmodern düşüncenin ve hipergerçekliğin önde gelen isimlerinden Baudrillard’ın 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı dünyasına dair kısa, keskin ve aforizma gözlemlerini bir araya getiriyor. ‘Anahtar Sözcükler’ (‘Mots de passe’), derinlemesine teorik bir argüman sunmaktan ziyade, modern toplumun simülasyon, medya, tüketim ve anlam yitimi gibi temel sorunlarına dair hızlı ve düşündürücü içgörüler sunuyor. Baudrillard, günümüz dünyasının, gerçeğin taklitlerinin (simülakrlar) gerçeğin kendisinden daha gerçek hale geldiği bir “hipergerçeklik” durumuna ulaştığını savunur.

Kitap, medya çağında bilginin ve görüntülerin aşırı üretimiyle gerçeğin nasıl buharlaştığını ve yerine sürekli çoğalan taklitlerin geçtiğini irdeliyor. Bu süreçte, olaylar, insanlar ve kavramlar, kendi özgün anlamlarını yitirerek, sadece medya ve iletişim araçları tarafından yeniden üretilen işaretlere dönüşür. Baudrillard’a göre, bu durum, modern toplumun en büyük paradoksunu oluşturur: Her şeyin görünürde daha şeffaf ve erişilebilir olduğu bir dünyada, gerçeklik aslında daha da belirsizleşir ve kaybolur.

‘Anahtar Sözcükler’, teknolojinin ve küreselleşmenin insan deneyimini nasıl dönüştürdüğüne dair eleştirel bir bakış sunar. Tüketim toplumunun birey üzerindeki baskısını, hazzın ve mutluluğun zorunlu birer görev haline gelmesini, özgürlüğün bir yanılsama olduğunu ve bireyin bu sistem içinde nasıl yabancılaştığını tartışıyor. Politikaların, sosyal ilişkilerin ve hatta tarihin bile bu simülasyon zinciri içinde anlamını yitirdiğini ileri sürüyor.

Baudrillard, çağımızın olaylarının, özellikle televizyon ekranlarında deneyimlendiğinde, bir tür “kara deliğe” dönüştüğünü ve gerçek toplumsal etki yaratmadığını belirtiyor. Gerçek trajedilerin ve travmaların bile, medyada gösterildikçe soğuk bir estetiğe bürünerek anlamsızlaştığını savunuyor. Bu durum, olayların bir gerçeklik gücü kazanmasını imkânsız kılar ve her şeyin birer görüntüden ibaret olduğu bir dünyada anlam kaybının kalıcı hale geldiğini vurgular.

Sonuç olarak bu kitap, Jean Baudrillard’ın postmodern teorisinin özünü, daha kısa ve erişilebilir bir formatta sunan bir eser. Kitap, okuyucuyu modern yaşamın yüzeyselliği, medyanın etkisi ve gerçeğin kayboluşu üzerine derinlemesine düşünmeye teşvik eder. Her bir “parola” veya “anahtar sözcük”, günümüz toplumunun karmaşık dinamiklerine dair incelikli bir eleştiri ve sorgulama fırsatı sunar.

  • Künye: Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler, çeviren: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 74 sayfa, 2025

Jean-Paul Roux – Ortaçağ Seyyahları (2025)

Jean-Paul Roux’nun bu kitabı, Avrupa’nın Orta Çağ’da dünyayı nasıl keşfettiğini ve bu sürecin kültürel bir devrim niteliği taşıdığını anlatıyor. ‘Ortaçağ Seyyahları’ (‘Les explorateurs au Moyen Age’), dönemin Avrupa’sının, İslam dünyası dışında başka bir yaşam veya medeniyet olabileceğine dair sınırlı bir algısı olduğunu belirtiyor. Ancak Cengiz Han ve haleflerinin kurduğu Moğol İmparatorluğu’nun Asya’yı, Doğu Avrupa bozkırlarından Pasifik’e kadar birleştirmesiyle bu durum kökten değişir. Bu büyük imparatorluk, Avrupalıların Orta Asya, Hindistan ve Çin gibi uzak medeniyetlerle doğrudan temasa geçmesine ve hatta Müslüman topraklarının kalbine nüfuz etmesine olanak tanır.

Kitap, bu keşif hareketine katılan yüzlerce din adamı, elçi, tüccar ve maceraperestin hikâyelerine odaklanıyor. Bu cesur insanlar, Asya’nın büyük kara ve deniz yollarında sayısız zorlukla karşılaşmışlardır. Örneğin, 13. yüzyılın ortalarında bilinmeyen ve vahşi Tataristan’a doğru yola çıkan Giovanni da Pian del Carpine’nin geri döndüğünde nasıl bir kahraman gibi karşılandığı anlatılır. Onu takiben William of Rubruck’un seyahatinden modern bir etnologunkine benzer titiz bir anlatımla geri döndüğü belirtilir.

Roux, en bilinen gezginlerden Marco Polo’nun yanı sıra, Faslı İbn Battuta gibi başka önemli seyyahların da bu döneme damga vurduğunu vurguluyor. Kitap, Asyalıların da bu dönemde Avrupa’ya geldiklerini, böylece eski dünyanın yavaş yavaş daha tutarlı bir sistem oluşturmaya başladığını gösteriyor. Bir asırdan fazla süren ve Moğol İmparatorluğu’nun çöküşüyle sona eren bu muazzam keşif hareketinden günümüze, seyyahların anıları ve onların inançlarını, cesaretlerini, saflıklarını, gururlarını veya basitliklerini yansıtan önemli kitaplar kalmıştır.

Bu seyahatnameler, gezginlerin katlandığı acıları ve yolculukların tehlikelerini detaylandırır. Aynı zamanda, Avrupalıların artık gidemediği uzak diyarların hem gerçekçi hem de masalsı bir tablosunu çizer. Jean-Paul Roux, bu eseriyle, Orta Çağ’da yaşanan bu keşiflerin sadece coğrafi bir genişleme değil, aynı zamanda Avrupa’nın dünya algısında ve kültürel kimliğinde yarattığı derin dönüşümü gözler önüne seriyor. Kitap, Orta Çağ insanının dünyayı anlama çabasına ve bilinmeyene karşı duyduğu meraka ışık tutuyor.

  • Künye: Jean-Paul Roux – Ortaçağ Seyyahları, çeviren: Hakan Meral, Doğu Batı Yayınları, tarih, 357 sayfa, 2025

Marcus Gavius Apicius – Aşçılık Sanatı (2025)

Marcus Gavius Apicius’un ‘Aşçılık Sanatı Üzerine’ (‘Dē Rē Coquinariā’) adlı kitabı, Antik Roma mutfağına dair günümüze ulaşan en önemli kaynaklardan biridir. Kitap, MS 4. yüzyılın sonlarında derlenmiş olsa da, içerdiği tariflerin büyük bir kısmının MS 1. yüzyılda yaşamış olan Apicius’a atfedildiği düşünülmektedir. Apicius, lüks ve gösterişli yemeklere düşkünlüğüyle tanınan zengin bir Romalı gurmedir ve bu kitap, onun adıyla özdeşleşmiştir.

Kitap, Antik Roma’nın zengin sofralarını ve yemek kültürünü detaylı bir şekilde yansıtır. İçerisinde et, balık, sebze ve tatlı tarifleri bulunur. Apicius, yemeklerinde sıklıkla egzotik baharatlar, şaraplar ve soslar kullanmıştır. Kitapta, flamingo, devekuşu ve papağan gibi nadir bulunan hayvanların etleriyle hazırlanan yemek tarifleri de yer alır. Apicius, yemeklerinde sadece lezzete değil, aynı zamanda sunuma da büyük önem vermiştir. Yemeklerin renkleri, kokuları ve dokularıyla uyumlu bir şekilde hazırlanması gerektiğini savunmuştur.

‘Aşçılık Sanatı Üzerine’, sadece bir yemek kitabı değil, aynı zamanda dönemin sosyal ve kültürel yaşamına dair de önemli bilgiler de içeriyor. Kitap, Antik Roma’da zenginlerin sofralarında nelerin yendiğini, nasıl yemekler hazırlandığını ve yemek yemenin nasıl bir ritüel olduğunu gözler önüne serer. Apicius’un tarifleri, Antik Roma’nın lüks ve gösterişli yaşam tarzını yansıtır ve dönemin yemek kültürüne ışık tutar.

Kitap, günümüzde Antik Roma mutfağına ilgi duyanlar için önemli bir kaynak olmaya devam etmektedir. Apicius’un tarifleri, modern aşçılar tarafından da denenmekte ve Antik Roma’nın lezzetlerini günümüze taşımaktadır. ‘Aşçılık Sanatı Üzerine’, sadece bir yemek kitabı değil, aynı zamanda bir tarih ve kültür mirasıdır.

  • Künye: Marcus Gavius Apicius – Aşçılık Sanatı, çeviren: Elif Burcu Özkan, Doğu Batı Yayınları, yemek, 199 sayfa, 2025

Jean-Paul Roux – İran ve İranlıların Tarihi (2025)

Jean-Paul Roux’nun ‘İran ve İranlıların Tarihi: Başlangıcından Günümüze’ (‘Histoire de l’Iran et des Iraniens: Des Origines à nos jours’) adlı eseri, İran ve İranlıların kökenlerinden günümüze kadar uzanan zengin ve karmaşık tarihini ele alıyor. Roux, bu geniş zaman dilimini, İran coğrafyasının jeopolitik önemini, kültürel zenginliğini ve siyasi çalkantılarını vurgulayarak anlatıyor.

Kitap, Elamlılar, Medler, Persler, Partlar ve Sasaniler gibi antik dönem uygarlıklarından başlayarak, İslam’ın İran’a gelişini, Selçuklu ve Moğol istilalarını, Safevi İmparatorluğu’nu ve modern İran’ın oluşumunu detaylı bir şekilde inceliyor. Roux, İran tarihini sadece siyasi olaylarla sınırlamıyor, aynı zamanda İran kültürünün, sanatının, edebiyatının ve felsefesinin gelişimini de ele alıyor.

Kitap, Zerdüştlük, Maniheizm ve İslam gibi farklı inanç sistemlerinin İran toplumunu nasıl etkilediğini ve İran’ın İslam dünyasındaki rolünü irdeliyor. Roux, İran’ın komşu coğrafyalarla olan etkileşimini, özellikle de Orta Asya, Hindistan ve Arap dünyasıyla olan ilişkilerini de inceliyor.

Kitap, İran’ın modern dönemdeki siyasi ve toplumsal değişimlerini, 1979 İslam Devrimi’ni ve İran-Irak Savaşı’nı da kapsayarak, İran tarihine kapsamlı bir bakış sunuyor. Roux, İran tarihini anlatırken, farklı kaynaklardan yararlanarak, okuyucuya zengin ve detaylı bir bilgi sunuyor. Kitap, İran tarihine ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Jean-Paul Roux – İran ve İranlıların Tarihi: Başlangıcından Günümüze, çeviren: Erkan Ataçay, Doğu Batı Yayınları, tarih, 512 sayfa, 2025

Werner Sombart – Modern Kapitalizm (2024)

Werner Sombart’ın bu önemli eseri, kapitalizmin kökenlerini ve gelişimini derinlemesine inceliyor.

Özellikle Avrupa’daki ekonomik ve sosyal dönüşümleri mercek altına alarak, kapitalist sistemin nasıl ortaya çıktığını ve modern dünyayı nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor.

Sombart, kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda belirli bir zihniyet ve değerler bütünü olduğunu vurgular. “Kapitalist ruh” olarak adlandırdığı bu zihniyet, kazanç elde etme arzusunu, sürekli büyüme ihtiyacını ve yenilikçiliği ön plana çıkarır.

Sombart, kapitalizmin kökenlerini Orta Çağ’daki ekonomik ve sosyal değişimlere bağlar. Şehirleşme, ticaretin gelişmesi ve yeni sınıfların ortaya çıkışı gibi faktörlerin kapitalizmin doğuşunda önemli rol oynadığını savunur.

Sombart, kapitalizmin özgün özelliklerini, rakip ekonomik sistemlerle karşılaştırarak analiz eder. Özel mülkiyet, serbest piyasa, rekabet ve kar maksimizasyonu gibi kavramları derinlemesine inceler.

Sombart, kapitalizmi sadece ekonomik bir sistem olarak değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir olgu olarak ele alarak bu konuya yeni bir bakış açısı getirir.

Kapitalizmin tarihsel gelişimini detaylı bir şekilde inceleyerek, günümüzdeki ekonomik sorunların kökenlerini anlamamıza yardımcı olur.

Ekonomik düşünce tarihinde önemli bir yere sahip olan bu kitap, hala güncelliğini koruyan bir başvuru kaynağıdır.

  • Künye: Werner Sombart – Modern Kapitalizm: Kapitalizmin Doğuşu, çeviren: Gözde Türker, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 755 sayfa, 2024

Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı – I (2024)

Lucien Lévy-Bruhl, 20. yüzyılın başlarında antropoloji alanında çığır açan bir Fransız filozof ve sosyologdur.

Özellikle “ilkel zihniyet” üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

En önemli eserlerinden biri olan ‘İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı’, adlı kitabında, “ilkel” olarak nitelendirdiği toplulukların düşünce yapısını, özellikle de doğa ve doğaüstü arasındaki ilişkiyi mercek altına alır.

Lévy-Bruhl’a göre, “ilkel” toplumların düşünce yapısı, modern Batı toplumlarınınkinden temelde farklıdır.

Batı’da doğa ve doğaüstü birbirinden kesin çizgilerle ayrılırken, “ilkel” toplumlarda bu ayrım o kadar net değildir.

İlkel zihniyet, doğa olaylarını ve insan davranışlarını doğaüstü güçlerin etkisi altında görme eğilimindedir.

Bu nedenle, Lévy-Bruhl’a göre “ilkel” düşünce, mistik ve büyülü bir karakter taşır.

Lévy-Bruhl, bu farklılığı açıklamak için “mistik yasa” kavramını kullanır.

Batı düşüncesinde nedensellik ilkesi evrensel olarak geçerliyken, “ilkel” düşüncede mistik yasa, olaylar arasındaki bağlantıyı doğrudan ve mistik bir bağ olarak görür.

Yani bir olay, başka bir olayın doğrudan bir sonucu değil, daha çok bir işaret veya belirti olarak yorumlanır.

Lévy-Bruhl’ün çalışmaları, döneminde büyük ilgi görmüş olsa da günümüzde bazı eleştirilere de maruz kaldı.

Özellikle “ilkel” kavramının etnosentrik olduğu, yani kendi kültürünü merkez alarak diğer kültürleri değerlendirdiği yönünde eleştiriler yöneltildi.

Ayrıca, Lévy-Bruhl’ün “ilkel” zihniyeti tek tip bir yapı olarak göstermesi de eleştirilen noktalardandır.

Kitap, farklı kültürlerin düşünce yapılarını anlamak için önemli bir çerçeve sunar.

Özellikle din, büyü ve mitoloji gibi konularla ilgilenenler için bu kitap oldukça değerli bir kaynaktır.

Kitap, “ilkel” olarak nitelendirdiği toplulukların düşünce yapılarını, özellikle de doğa ve doğaüstü arasındaki ilişkiyi merkeze alarak inceler.

Kitap, kültürler arası farklılıkları anlamak için önemli bir başlangıç noktası olsa da, günümüzde bazı eleştirilere de maruz kalmaktadır.

  • Künye: Lucien Lévy-Bruhl – İlkel Zihniyette Doğaüstü ve Doğa Anlayışı – I, çeviren: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 252 sayfa, 2024

María Jesús Horta – İspanya Tarihi (2024)

İspanya tarihi hiç kuşkusuz klasik Avrupa tarihyazım geleneğinde istisnai bir yerde durmaktadır.

Dili, kültürü, sanatı ve edebiyatıyla İspanya hemen her zaman ilgi ve merak konusu olmuş, temsil ettiği Akdeniz kültürüyle sempati toplamış, kimi yönleri ile Avrupa tarihiyle ortak ancak birçok özelliğiyle başka hiçbir yerde görülmeyen bir düşünce ve medeniyetin temsilcisi olmuştur.

Bu çalışma İber yarımadasındaki ilk yerleşim yerlerinden başlayıp günümüze kadar geliyor.

Kronolojik olarak dönüm noktalarına yer veriliyor: İspanya’daki ilk medeniyetlerden sonra Vizigotlar dönemi, Endülüs, Hıristiyan Krallıklar dönemi, Gırnata Sultanlığı, Rönesans ve Katolik Hükümdarlar dönemi, Amerika’nın Keşfi, II. Felipe ve II. Isabel’in altın çağları…

Bunun yanı sıra Franco dönemine ve bugünkü İspanya’ya da değinilmiştir.

Kitapta tek başına tarihî olaylar anlatıldığı gibi coğrafya, demografi, ekonomi, düşünce, toplum, eğitim, dil ve kültür konuları bütünlüklü bir biçimde ele alınıyor.

Burada sadece bir ülke tarihi söz konusu değil, aynı zamanda şehir tarihçiliği açısından Batı uygarlığının önemli ve gözde şehirleri Madrid, Barcelona, Valencia, Sevilla, Zaragoza vb. birçok İspanyol şehrinin doğuşu ve gelişimi de tasvir edilmektedir.

Kuşkusuz Endülüs’te (Córdoba) somutlaşan kültürel ve entelektüel zarafet bunun en güzel yansımalarından biridir.

İlk defa Türkçede yayımlanan bu çalışma en başta İspanyolca kaynakların kullanımı konusunda literatüre ciddi bir katkı sağlıyor.

María Jesús Horta İspanya tarihi ile ilgili birçok yanlışı düzeltirken bu sahada okurlara yetkin bir çalışma sunuyor.

  • Künye: María Jesús Horta – İspanya Tarihi, çeviren: İnci Kut, Özlem Şenyıldız, Doğu Batı Yayınları, tarih, 720 sayfa, 2024

Maurice Sartre – Helenistik Anadolu (2024)

Ephesus, İyonya, Bergama, Troya, Karya, Likya, Kapadokya, Komagene…

Her biri ismini uygarlığa kazıyan ve üzerinde yaşadığımız kentler…

MÖ 334’ten itibaren İskender’in fethiyle Anadolu’daki siyasi durum bambaşka bir çehre kazanır.

Yeni devletlerin kuruluşu, siyasi yıkımlar, Helenleşmiş yerli krallıkların ortaya çıkışı, birkaç bağımsız kentin varlığını sürdürmesi ve Galat istilalarıyla Helenistik Anadolu tarihinde savaşlar ve kargaşa hiç eksik olmaz.

Bir yandan Doğu’daki Ahamenişlerin baskısı diğer yandan Batı’daki Yunan-Roma şehir modeli ve örgütlenmesinin Anadolu’da bıraktığı derin izler bu coğrafyanın Doğu ve Batı arasında sürekli değişen yazgısının bir parçası sayılacaktır.

Roma’nın ikinci yüzyılın başında Küçük Asya’ya gelişi ise durumu bir kez daha değiştirecektir.

Arkeoloji dünyasının son dönem keşiflerinden yararlanarak epigrafi ve nümismatikten yoğun bir şekilde beslenen Maurice Sartre, antik çağların en büyüleyici ve merak edilen dönemi olan Helenistik Anadolu’ya ilişkin son derece özgün bir eser kaleme alır.

Sartre, yalnızca Batı Anadolu (ya da Antik Yunan’ın doğusu) ile yetinmeyip tüm Anadolu coğrafyasının birbiriyle nasıl bir alışveriş halinde olduğunu ustalıkla gösterir.

Çalışmanın yayıldığı geniş saha Ege’deki adalar, Trakya, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz bölgeleri, Pontus ve Doğu Anadolu’ya kadar uzanır.

Kitaptaki en ilginç bölümler ise yazıtların ve belgelerin okunmasıyla somutlaşır.

Bu pasajlar o dönemin ticaret ve şehir hayatına dair son derece değerli bilgiler verir.

Bunun yanında anlaşmalar, hukuki yapı, kararnameler, festivaller, armağan ve adaklar, dinî törenler, tanrı ve tanrıçaların öyküleri ve bütünüyle gündelik yaşamdan sunulan kesitler Anadolu’nun çokça dile getirilen zengin mirasını yetkin bir şekilde ortaya koyar.

  • Künye: Maurice Sartre – Helenistik Anadolu: Ege’den Kafkasya’ya, çeviren: Hakan Meral, Doğu Batı Yayınları, tarih, 496 sayfa, 2024