Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor (2026)

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, Amedspor’u bir futbol kulübünün ötesinde, Türkiye’de kimlik, aidiyet ve siyaset ekseninde şekillenen toplumsal gerilimlerin sahadaki yansıması olarak ele alıyor. Vahap Coşkun, futbolun sadece spor olmadığını; hafızayı, dışlanmayı, dayanışmayı ve temsil arzusunu taşıyan güçlü bir toplumsal alan olduğunu gösteriyor. Amedspor’un etrafında oluşan destek, tepki ve kutuplaşma üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin geçirdiği dönüşüm okunuyor.

Çalışma, Amedspor’u Diyarbakırspor’un mirasını devralan ama aynı zamanda ondan ayrışan bir yapı olarak değerlendiriyor. Diyarbakırspor uzun yıllar boyunca “Kürtlerin takımı” olarak algılansa da devlet politikalarıyla halkın aidiyet duygusu arasında sıkışmış bir kulüp görünümü taşıyordu. Amedspor ise daha açık biçimde “halkın takımı” olma iddiasıyla ortaya çıkıyor; Kürt kimliğini görünmezleştirmeden, onu doğrudan kamusal alana taşıyan bir temsil biçimi geliştiriyor. Bu nedenle kulüp, yalnızca sportif başarılarıyla değil, adıyla, renkleriyle, taraftar profiliyle ve uğradığı muameleyle de politik bir anlam kazanıyor.

Kitap boyunca futbol ile etnik kimlik arasındaki tarihsel ilişki de inceleniyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül sonrasından günümüz endüstriyel futboluna kadar uzanan süreçte futbolun nasıl bir “milli kimlik üretim alanı” hâline geldiği tartışılıyor. Bu bağlamda Amedspor, merkezi milliyetçi futbol kültürünün dışında kalan bir kimlik alanı açıyor. Deplasmanlarda karşılaştığı ırkçı söylemler, cezalar, medya dili ve hukuki baskılar da bu çatışmalı zeminin parçaları olarak değerlendiriliyor.

Coşkun’un saha araştırmasına dayanan çalışması, taraftarların Amedspor’u nasıl hissettiğine özel önem veriyor. Kulüp, birçok insan için yalnızca bir takım değil; görünür olmanın, birlikte konuşmanın ve temsil edilmenin simgesi hâline geliyor. Taraftarların farklı kuşaklardan gelen anlatıları, Amedspor’un bir şehir kulübünün ötesine geçerek kolektif bir hafıza ve dayanışma alanına dönüştüğünü gösteriyor. Bunun yanında kitap, kulübe yönelik eleştirileri de dışarıda bırakmıyor; profesyonelleşme baskısı, yerli oyuncu meselesi, futbol dışındaki branşlardan uzaklaşılması ve başarı odaklı dönüşüm gibi başlıklar da tartışılıyor.

‘Sahadaki Kimlik: Amedspor’, özetle futbolun toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Amedspor’u bir nevi “sahalardaki kimlik” olarak okuyarak Türkiye’de aidiyet, dışlanma, temsil ve kültürel mücadele meselelerini görünür kılıyor. Kulübün hikâyesi, yalnızca bir spor tarihini değil; aynı zamanda tanınma talebinin, kolektif hafızanın ve kamusal var olma mücadelesinin hikâyesini anlatıyor.

Vahap Coşkun — Sahadaki Kimlik: Amedspor
• İletişim Yayınları
İnceleme • 199 sayfa • 2026

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (2026)

‘Radikalleşen Türkiye (1960–1980)’, Türkiye’nin modern siyasal tarihini yalnızca darbeler, sokak çatışmaları ya da örgütsel şiddet olayları üzerinden değil; devletin kuruluş mantığıyla politik şiddet arasındaki uzun süreli ilişkinin içinden okuyor. Kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan merkezileştirici ve tekçi modernleşme siyasetinin, zamanla yalnızca resmî devlet şiddetini değil, paramiliter yapıları, karşılıklı radikalleşmeleri ve toplumsal kutuplaşmayı da besleyen bir zemin yarattığını savunuyor. Bu nedenle 1960–1980 dönemi, yalnızca ideolojik kamplaşmaların değil, devlet-toplum ilişkisinin krizinin yoğunlaştığı bir tarihsel eşik olarak ele alınıyor.

Çalışma, Türkiye’de politik şiddetin rastlantısal ya da yalnızca bireysel radikalleşmenin sonucu olmadığını vurguluyor. Yazarlara göre modern Türkiye’nin tarihi, devlet cebriyle toplumsal muhalefetin birbirini sürekli dönüştürdüğü ilişkisel bir süreç olarak okunmalı. Tek parti döneminden itibaren geliştirilen “makbul vatandaş” anlayışı, yalnızca siyasal alanı değil, etnik, sınıfsal ve kültürel farklılıkları da belirli sınırlar içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt hareketlerinin bastırılması, dinsel kalkışmaların tehdit olarak görülmesi ve merkezkaç güçlerin tasfiye edilmesi, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak radikalleşme biçimlerinin tarihsel arka planını oluşturuyor.

Kitapta 1960’lar, kapitalist militarizmin kurumsallaştığı ve devlet şiddetinin “sivil” uzantılar üretmeye başladığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aşırı milliyetçi sağ hareketlerin paramiliterleşmesi, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda devlet alanıyla iç içe geçmiş bir güvenlik mantığının sonucu olarak değerlendiriliyor. Buna paralel biçimde radikal sol hareketlerin yükselişi de yalnızca dışsal ideolojik etkilerle açıklanmıyor; işçi sınıfı mücadeleleri, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal dışlanma biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Böylece kitap, sağ ve sol şiddeti birbirine simetrik iki “aşırılık” gibi sunmak yerine, bunların farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden doğduğunu göstermeye çalışıyor.

1970’lere gelindiğinde ise Türkiye’nin giderek süreğen bir politik kriz atmosferine sürüklendiği anlatılıyor. Sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler, örgütsel şiddet ve devlet destekli paramiliter yapılar, toplumsal yaşamın sıradan parçaları haline geliyor. Kitap, bu dönemi bir “iç savaş durumu” olarak kavramsallaştırırken, şiddetin yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; toplumu yeniden kurma projeleriyle bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Sol hareketler devrimci bir toplum tahayyülü etrafında şekillenirken, Kürt hareketi de bağımsız siyasal özne olma arayışıyla yeni bir radikal çizgi geliştiriyor.

Çalışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, politik şiddeti psikolojik ya da ahlaki açıklamalara indirgemeyi reddetmesi. Yazarlara göre şiddeti yalnızca bireysel öfke, saldırganlık ya da “aşırı fikirler” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Politik şiddet, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan kolektif mücadele biçimleriyle ilişkili olarak anlaşılmalı. Bu nedenle kitap, Marx’tan Weber’e, Tilly’den Michael Mann’e uzanan tarihsel sosyoloji geleneğinden yararlanarak Türkiye’de devletin şiddet tekeliyle toplumsal muhalefet arasındaki gerilimleri analiz ediyor.

Sonuçta ‘Radikalleşen Türkiye’, 1960–1980 dönemini yalnızca geçmişte kalmış bir kriz dönemi olarak değil, bugünkü siyasal yapının ve toplumsal kutuplaşmaların kökenlerini anlamak için kritik bir eşik olarak değerlendiriyor. Devletin yapısal mantığı, dışlama stratejileri, paramiliterleşme süreçleri ve toplumsal radikalleşme arasındaki bağları görünür kılarak, Türkiye’nin yakın tarihine daha geniş ve ilişkisel bir perspektiften bakmaya çağırıyor.

Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin — Radikalleşen Türkiye (1960–1980)
• İletişim Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek (2026)

‘Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri’, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 1960’lara uzanan dönemde Türkiyeli seyyahların Batı’yla karşılaşma deneyimlerini merkeze alan çok katmanlı bir düşünce atlası sunuyor. Tanıl Bora, Aylin Özman ve Kadir Dede’nin çalışması, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yapılan yolculukları yalnızca gezi anlatıları olarak değil; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, medeniyet tahayyülünü ve kimlik arayışını görünür kılan kültürel belgeler olarak okuyor. Seyahatnameler aracılığıyla Batı’ya bakan göz, aynı anda memlekete de dönüyor; böylece kitap hem Batı’nın nasıl algılandığını hem de Türkiye’nin kendisini hangi ölçütlerle değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Eserde gazetecilerden yazarlara, siyasetçilerden bürokratlara kadar farklı toplumsal kesimlerden seyyahların gözlemleri üzerinden Batı imgesinin nasıl kurulduğu inceleniyor. Sanayi, teknoloji, şehir düzeni, gündelik yaşam alışkanlıkları, sınıf ilişkileri ve toplumsal davranış biçimleri, seyyahların dikkatle gözlemlediği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Batı çoğu zaman “medeniyet” fikrinin somutlaşmış hali olarak görülürken, bu hayranlık duygusuna tedirginlikler, kıyaslamalar ve kültürel mesafeler de eşlik ediyor. Seyyahlar yalnızca gördüklerini aktarmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin eksikliklerini, beklentilerini ve dönüşüm arzularını da satır aralarında tartışıyor.

Kitap, seyahatnameleri basit gözlem metinleri olarak değil, “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin kurulduğu söylem alanları şeklinde ele alıyor. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’ya dair anlatılar, aynı zamanda Türkiye’nin kendi kimliğini yeniden tanımlama çabasını yansıtıyor. Batı’nın Türkler hakkındaki önyargıları, seyyahların kendilerini temsil etme kaygıları ve memleketi “doğru anlatma” çabaları kitap boyunca önemli bir tema haline geliyor. Seyahat, yalnızca bireysel bir deneyim değil; çoğu zaman memlekete hizmet etme, öğrenilenleri geri taşıma ve Türkiye’yi dışarıda temsil etme görevi olarak düşünülüyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine verdiği önem. Seyahatname yazarlarının büyük ölçüde eğitimli, şehirli ve orta-üst sınıf kesimlerden geldiği; bu nedenle Batı’ya dair değerlendirmelerin de çoğunlukla bu sınıfsal perspektif üzerinden şekillendiği vurgulanıyor. Kadın seyyahların azlığı ise dönemin toplumsal yapısını yansıtan önemli bir gösterge olarak ele alınıyor. Yine de yurtdışına çıkabilen kadınların anlatıları, kadınlık, modernlik ve kamusal görünürlük meselelerini farklı bir açıdan görünür kılıyor.

Kitapta Balkanlar ve Batı’daki eski Osmanlı toplulukları da özel bir yer tutuyor. Rumlar, Ermeniler ve göçmen topluluklarla karşılaşmalar, seyyahların hafızasında hem tanıdık hem de yabancı bir alan açıyor. Böylece Batı deneyimi yalnızca Avrupa’nın merkezleriyle değil, Osmanlı geçmişinin izleriyle de şekilleniyor. Özellikle 1960’lara gelindiğinde Batı’nın ulaşılmaz ve büyülü bir medeniyet olmaktan çıkıp daha gündelik, daha tanıdık bir alana dönüşmeye başlaması, seyahatnamelerin tonunu da değiştiriyor. Önceki dönemlerde baskın olan öğretici ve hayranlık dolu anlatılar yerini daha sıradan, daha eleştirel ve daha karşılıklı ilişkilere bırakıyor.

‘Batı’yı Seyretmek’, seyahat anlatıları üzerinden Türkiye’nin modernleşme tarihini yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma sunuyor. Batı’yı yalnızca dışarıdaki bir dünya olarak değil, Türkiye’nin kendi kimliğini kurarken sürekli bakmak zorunda kaldığı bir ayna olarak ele alıyor. Böylece kitap, seyahatnamelerin yalnızca gidilen yerleri değil, aynı zamanda geride bırakılan memleketi de anlattığını güçlü biçimde gösteriyor.

Tanıl Bora, Aylin Özman, Kadir Dede — Batı’yı Seyretmek: Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri
• İletişim Yayınları
İnceleme • 301 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi (2026)

‘Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji’, Ümit Hassan’ın Türk tarihine alışılmış anlatıların dışından yaklaşan özgün bir çalışması olarak öne çıkıyor. Eser, MÖ 800’de İskitler ile başlayan ve İlhanlı hükümdarı İlhan Abu Said Han’ın (veya yaygın adıyla Ebu Said Bahadır Han) ölümüyle sonlanan geniş bir zaman dilimini kronolojik bir çerçeve içinde ele alıyor. Ancak bu kronoloji, yalnızca tarihsel olayların sıralanmasından ibaret kalmıyor; belirli kırılma noktaları üzerinden Türk topluluklarının devletleşme sürecini anlamaya çalışan bir düşünsel harita sunuyor.

Kitap, klasik tarih yazımında sıkça görülen hanedan, lider ya da büyük olay merkezli yaklaşımı bilinçli biçimde geri plana itiyor. Bunun yerine tarihsel süreci iktisadi, coğrafi ve toplumsal dinamikler içinde değerlendiren bir bakış geliştiriyor. Bu yönüyle eser, Türk tarihini tekil başarı hikâyeleri üzerinden değil, daha geniş bir bağlam içinde, farklı etkenlerin kesişimiyle şekillenen bir süreç olarak okuyor. Kronolojinin akışı içinde yer alan kısa yorumlar da bu çerçeveyi derinleştirerek, okuru yalnızca bilgiyle değil, yorumla da buluşturuyor.

Çalışmanın önemli bir yönü, Osmanlı öncesi döneme odaklanarak, sonraki tarihsel gelişmeleri hazırlayan koşulları görünür kılması. Özellikle Osmanlı’ya giden yolun hangi tarihsel dinamikler içinde şekillendiğini göstermek, kitabın temel amaçlarından biri. Bu tercih, kronolojiyi yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, sonraki tarihsel yapıların nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir araç haline getiriyor.

Eserin arka planında, İbn Haldun’un toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerine dair yaklaşımı ile Zeki Velidi Togan’ın Türk tarihine dair kurucu çalışmaları hissediliyor. Ancak Hassan, bu etkileri tekrar etmek yerine, onları kendi tarihsel yorumuna dâhil ederek özgün bir sentez kuruyor.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihini kronolojik bir dizin olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir analiz alanına dönüştürüyor. Okura yalnızca “ne oldu” sorusunun değil, “nasıl ve neden oldu” sorularının da peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan hem rehber hem de düşünsel bir çerçeve sunuyor.

Ümit Hassan — Türklerin Tarihi: Açıklamalı Bir Kronoloji
• İletişim Yayınları
Tarih • 236 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu (2026)

Vladimir Hamed-Troyansky’nin bu çalışması, 19. yüzyıl ortalarından I. Dünya Savaşı’na uzanan dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na yönelen kitlesel göçleri merkeze alarak, geç Osmanlı tarihini yeniden yorumluyor. Kitap, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirlerin deneyimleri üzerinden, göçün yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri tetikleyen bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin temel iddialarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun modern anlamda bir “mülteci rejimi”ni, uluslararası kurumların ortaya çıkışından çok önce geliştirmiş olması. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yapıların henüz mevcut olmadığı bir dönemde Osmanlı yönetimi, muhacirlerin iskânı, korunması ve topluma entegre edilmesi konusunda kapsamlı politikalar oluşturdu. Bu durum, devletin sorumluluklarına ve mültecilerin haklarına dair erken bir çerçeve sundu.

‘Muhacirler İmparatorluğu’ (‘Empire of Refugees’), yaklaşık bir milyon Kuzey Kafkasyalı Müslümanın imparatorluk topraklarına yerleştirilmesinin çok yönlü etkilerini inceliyor. Bir yandan bu göçler, tarımın genişlemesi ve yeni yerleşimlerin kurulmasıyla bölgesel ekonomileri canlandırıyor; diğer yandan ise toprak paylaşımı ve kaynak kullanımı üzerinden gerilimleri artırıyor. Bu süreç, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da zemin hazırlıyor.

Hamed-Troyansky, göç olgusunu yalnızca devlet politikaları üzerinden değil, muhacirlerin kendi deneyimleri üzerinden de ele alıyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yaklaşımları birleştirerek, yerinden edilmenin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini görünür kılıyor. Böylece göç, yalnızca sayısal bir hareket değil; kimlik, aidiyet ve hayatta kalma mücadelesi olarak resmediliyor.

Eser ayrıca, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki sınırların bu kitlesel hareketlilikle nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Göç, yalnızca demografik yapıyı değil, aynı zamanda jeopolitik dengeleri de değiştiriyor. Bu bağlamda kitap, modern Ortadoğu’daki mülteci yerleştirme pratiklerinin tarihsel kökenlerini izleyerek, günümüz göç krizlerini anlamak için güçlü bir tarihsel perspektif sunuyor.

‘Muhacirler İmparatorluğu’, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir “muhacirler imparatorluğu” olarak kavramsallaştırarak, göçün tarihsel rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Hem arşivsel derinliği hem de çok katmanlı analiziyle, mültecilik tarihine ve Osmanlı çalışmalarına önemli bir katkı sağlıyor.

Vladimir Hamed-Troyansky — Muhacirler İmparatorluğu: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar
Çeviren: Renan Akman • İletişim Yayınları
Tarih • 416 sayfa • 2026

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı (2026)

Sibel Bekiroğlu’nun ‘İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat’ adlı çalışması, yüksek güvenlikli hapishanelerde kurulan mutlak kontrol düzeninin, göründüğü kadar kusursuz ve kapalı olmadığını ortaya koyuyor. Kitap, tecrit mimarisinin yarattığı katı disiplin, sürekli gözetim ve bedensel denetim altında şekillenen yaşamın, aynı zamanda bu düzeni aşındıran küçük ama anlamlı çatlaklar barındırdığını gösteriyor.

Eserde hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı olarak değil, aynı zamanda iktidarın en yoğun biçimde işlediği bir alan olarak ele alınıyor. Ancak bu yoğun denetim, paradoksal biçimde, mahpusların hareket edebileceği dar ama etkili boşluklar da yaratıyor. Bekiroğlu, bu boşluklarda filizlenen gündelik pratikleri “ihlâl sanatı” olarak kavramsallaştırıyor ve mahpusların yaratıcılıkla geliştirdiği bu pratiklerin, kontrol rejimine karşı sessiz bir direnç biçimi olduğunu vurguluyor.

Kitapta, bu “ihlâl sanatı”nı somut örneklerle çeşitleniyor. Bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edilen bu sanat, mahpusların kendi yaşam alanlarını yeniden anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları gibi etkinlikler, mahpusların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, öznenin kendini koruma ve yeniden kurma yolları olarak ortaya çıkıyor.

Eser aynı zamanda Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane sisteminin tarihsel dönüşümüne de ışık tutuyor. Giderek sertleşen tecrit politikalarının, mahpusların yaşamını nasıl daralttığını gösterirken, bu daralmaya karşı gelişen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Böylece kitap, baskının artışı ile yaratıcılığın ve dayanışmanın güçlenmesi arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor.

Özetle ‘İhlâl Sanatı’, görünmez ve sessiz kalan gündelik direniş pratiklerini merkeze alarak, kapatılma deneyiminin tek boyutlu olmadığını ortaya koyuyor. Mahpusların, en sınırlı koşullarda bile yaşamı yeniden kurma çabalarını izleyerek, kontrol ile özgürlük arasındaki ince ve kırılgan sınırı derinlikli bir biçimde düşünmeye davet ediyor.

Sibel Bekiroğlu — İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 223 sayfa • 2026

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar (2026)

‘Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’, arkeolojiyi yalnızca geçmişi ortaya çıkaran nesnel bir bilim olarak değil, geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisini şekillendiren düşünsel ve politik bir pratik olarak yeniden ele alıyor. Güneş Duru, geçmişin sabit ve tamamlanmış bir gerçeklik olmadığını; aksine bugünün bilgi anlayışı, ideolojik yönelimleri ve etik sınırları içinde sürekli yeniden kurulduğunu vurguluyor.

Kitap, arkeolojinin Batı’daki kuramsal kökenlerinden başlayarak Türkiye’deki kurumsallaşma sürecine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve sunuyor. Bu süreçte yalnızca teorik yaklaşımlar ve yöntemler değil, aynı zamanda arkeolojik bilginin nasıl üretildiği, hangi koşullarda meşrulaştırıldığı ve hangi seslerin dışarıda bırakıldığı sorgulanıyor. Duru, böylece arkeolojiyi tarafsız bir bilgi üretimi olarak değil, güç ilişkileri ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen bir alan olarak yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, akademik analiz ile kişisel deneyimi bir araya getirmesi. Yazar, saha çalışmalarından ve mesleki tanıklıklarından hareketle, arkeolojinin yalnızca teorik değil aynı zamanda deneyimsel ve öznel bir yönü olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, bilimin tek sesli ve mutlak bir anlatı olmadığı; farklı perspektifler ve deneyimlerle zenginleşen çoğul bir pratik olduğu fikrini öne çıkarıyor.

Kitap aynı zamanda okuru, geçmişi yalnızca öğrenilecek bir bilgi alanı olarak değil, üzerine düşünülmesi ve yeniden yorumlanması gereken bir ilişki biçimi olarak görmeye davet ediyor. Arkeoloji, bu bağlamda kazı alanlarından akademik tartışmalara uzanan çok katmanlı bir düşünme pratiğine dönüşüyor.

Genel olarak eser, arkeolojinin sınırlarını genişleterek onu eleştirel, çok sesli ve sorgulayıcı bir alan olarak yeniden konumlandırıyor; geçmişi anlamanın aynı zamanda bugünü ve bilgi üretim süreçlerini sorgulamak anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

Güneş Duru — Geçmişle Diyaloglar: Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek
• İletişim Yayınları
Arkeoloji • 304 sayfa • 2026