Frank McLynn – Cengiz Han (2025)

Cengiz Han’ın yükselişi, kabileler arası kaosun ve vahşi hayatta kalma mücadelesinin damgasını vurduğu bir ortamda başlıyor. Temuçin, zorlu bir çocukluk geçiriyor; babası zehirlenerek öldürülüyor, ailesi kabilesiz kalıyor ve hayatta kalmak için mücadele veriyor. Bu erken dönem deneyimleri, onun demir disiplinini, sadakat anlayışını ve sert liderlik tarzını şekillendiriyor. Frank McLynn, Temuçin’in kişiliğini anlatırken yalnızca tarihsel olaylara değil, onun ruhsal dünyasına ve iç çatışmalarına da odaklanıyor.

Kitapta, Cengiz Han’ın Moğol kabilelerini nasıl bir araya getirdiği ve merkezi bir otorite kurarak güçlü bir ordu oluşturduğu detaylı biçimde anlatılıyor. Yazar, bu ordunun sadece savaş gücüyle değil, organizasyon yapısıyla da benzersiz olduğunu vurguluyor. Yüzbaşılar, binbaşılar sistemi ve meritokrasi esasına dayanan terfi düzeniyle Moğol ordusu, dönemin en gelişmiş askeri yapılarından biri haline geliyor. McLynn, Cengiz Han’ın savaş stratejilerini, düşmanı yanıltma taktiklerini ve istihbarat ağını büyük bir dikkatle inceliyor.

Cengiz Han yalnızca askeri zaferleriyle değil, aynı zamanda kurduğu imparatorluğun sürekliliğiyle öne çıkıyor. Çin’den İran’a, Rusya’dan Hindistan sınırlarına dek uzanan bu devasa topraklar üzerinde, ticaret yollarını güvence altına alıyor ve yerel halklara dinî özgürlük tanıyor. Yazar, Moğol yönetiminin bazı yönleriyle sert ve yıkıcı olsa da, aynı zamanda düzen kurucu bir etkisi olduğunu söylüyor. Kitapta özellikle Buhara, Semerkand, Çin ve Orta Doğu seferleri, büyük yıkımlar ve diplomatik hesaplaşmalar üzerinden aktarılıyor.

McLynn, Cengiz Han’ı ne yalnızca bir barbar ne de bir kurtarıcı olarak gösteriyor. Onun yükselişini, dönemin siyasi dengeleri, iklim koşulları, göçebe kültürü ve kişisel karizmasıyla birlikte ele alıyor. Kitap boyunca tarihsel veriler, seyyahların ve düşmanların anlatıları ile bir araya gelerek eleştirel bir perspektif sunuyor. Yazar, bu geniş tarihsel tablo içinde Cengiz Han’ın modern dünyanın şekillenmesinde oynadığı rolü de tartışıyor.

  • Künye: Frank McLynn – Cengiz Han, çeviren: Özgür Özol, İş Kültür Yayınları, biyografi, 560 sayfa, 2025

Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri (2025)

Muzaffer Özgüleş bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların mimari üretim süreçlerindeki etkisini ve özellikle sultana annelerin, eşlerin ve kızların toplumsal yapıyı şekillendirme gücünü inceliyor. ‘Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası’ (‘The Women Who Built The Ottoman World: Female Patronage and the Architectural Legacy of Gülnuş Sultan’), merkezine II. Mehmed’den itibaren gelişen harem yapısını değil, haremin dışına taşan kadın varlığını alıyor. Gülnuş Sultan özelinde odaklanan eser, onun 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başındaki etkin mimari hamiliğini örnek göstererek, Osmanlı saray kadınlarının mimari vasıtasıyla nasıl siyasi ve sosyal nüfuz sahibi olduklarını detaylandırıyor.

Özgüleş, arşiv belgeleri, vakfiye metinleri ve dönemin seyyah anlatılarıyla desteklediği bu çalışmasında, kadınların yaptırdığı cami, medrese, sebil, han gibi yapıları yalnızca hayır kurumları olarak değil, aynı zamanda güç gösterisi, hafıza üretimi ve kamusal varlık tezahürleri olarak yorumluyor. Mimarlık tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen kadınlar, bu eserde özneleşiyor; üstelik sadece padişah annesi kimliğiyle değil, bireysel inşa ettirici olarak da öne çıkıyor.

Kitapta ele alınan yapılar yalnızca mimari değerleriyle değil, kent dokusuna, halkla ilişkiye ve siyasi bağlama etkileriyle de analiz ediliyor. Gülnuş Sultan’ın özellikle İstanbul’daki mimari izleri üzerinden yürüyen anlatı, bir kadının imparatorluk mimarlığı üzerindeki belirleyici etkisini görünür kılıyor. Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı mimarlık tarihinin eril anlatısına güçlü bir alternatif sunarak, kadınların da şehirleri ve anlamları inşa ettiğini kanıtlıyor.

  • Künye: Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2025

Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı (2025)

Ben Hoare’nin bu kitabı, şehir yaşamının karmaşası içinde doğanın hâlâ nasıl var olmaya devam ettiğini anlatan etkileyici bir keşif yolculuğudur. ‘Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış’ (‘Wild City’), kentlerin sadece beton ve metalden ibaret olmadığını; binaların çatılarında, kaldırımların kenarlarında, kanalizasyonlarda ve hatta gökdelenlerin aralarında gizlice gelişen yaban hayatını gözler önüne seriyor. Kitap, doğanın kentle kurduğu karmaşık ve çoğu zaman görünmez ilişkileri açığa çıkarırken, insan merkezli bakış açımızı sorgulamamıza da vesile oluyor.

Kitapta dünyanın farklı şehirlerinden örnekler sunulurken, tilkilerden baykuşlara, balinalardan arılara kadar çok çeşitli hayvanların kentsel ortama nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Bu hayvanlar bazen insanların bıraktığı atıklarla beslenir, bazen de unutulmuş yeşil alanlarda kendi ekosistemlerini kurar. Kentteki her çatlak, her çöp yığını ya da terk edilmiş bina bir yaşam alanına dönüşebilir. Yaban hayatı, insan faaliyetlerine rağmen değil, bazen tam da bu faaliyetler sayesinde yaşam bulur.

Hoare, kent doğasının sadece hayvanlarla sınırlı olmadığını, bitkilerin, mantarların ve mikroorganizmaların da bu ekolojik dokunun bir parçası olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda insanın da bu ekosistemin bir unsuru olduğunu hatırlatılıyor: Doğayı dışlamak yerine onunla birlikte yaşamanın yollarını aramak gerektiğini savunur. Bu yönüyle ‘Kentlerde Yaban Hayatı’, ekolojik farkındalığı artırmayı hedefleyen bir çağrıdır.

Kitap, doğayla yeniden bağ kurmak isteyen şehir insanı için ilham verici. Yalnızca büyük ormanlarda ya da milli parklarda değil, apartmanların arasında, otobüs duraklarında ve yağmur suyu kanallarında bile yaşamın direncine tanıklık ediyoruz. Kitap, modern kentlerin ortasında bile doğanın ısrarla sürdüğünü, yaşadığımız çevrenin aslında ne kadar “yaban” olabileceğini fark ettiriyor.

  • Künye: Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış, çeviren: Ali Berktay, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 64 sayfa, 2025

Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi (2025)

Robert C. Allen bu eserinde, küresel ekonomik tarihin büyük hatlarını açıklayarak insanlık tarihinin zenginleşme sürecini anlatıyor. ‘Küresel Ekonomi Tarihi’ (‘Global Economic History’), neden bazı toplumlar zenginleşirken diğerlerinin yoksullukta kaldığını tarihsel verilerle analiz ediyor. Allen, ekonomik büyümeyi sadece teknolojik gelişmeyle değil, aynı zamanda sosyal, politik ve coğrafi etkenlerle birlikte değerlendiriyor.

Kitap, tarım devrimiyle başlayan ekonomik değişimi, sanayi devrimiyle kırılma noktasına taşıyor. Allen, sanayi devriminin neden ilk olarak İngiltere’de gerçekleştiğini, iş gücü maliyetleri, enerji kaynaklarına erişim ve kurumsal yapılar bağlamında açıklıyor. Bu süreçte Avrupa’nın yükselişi ile Asya’nın göreli gerilemesi arasında karşılaştırmalı bir analiz sunarak, klasik Batı-merkezci tarih anlatısını sorguluyor.

Allen, Çin, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük medeniyetlerin neden Avrupa’yla aynı ekonomik sıçramayı yapamadığını da tarihsel bağlam içinde değerlendiriyor. Kitap, aynı zamanda kolonyalizmin ekonomik etkilerine ve küresel eşitsizliklerin kökenine de ışık tutuyor. Bu eşitsizliklerin günümüze kadar nasıl taşındığını göstererek, ekonomik tarih ile güncel küresel adaletsizlikler arasındaki bağı kuruyor.

‘Küresel Ekonomi Tarihi’, yalnızca büyüme rakamlarıyla ilgilenmeyen, aynı zamanda emeğin, sermayenin ve kaynakların nasıl dönüştüğünü anlatan bir çalışma. Allen’ın yaklaşımı, ekonomik tarihi sadece Batı’nın başarısı üzerinden okumayı reddediyor; bunun yerine farklı toplumların izledikleri yolları ve karşılaştıkları sınırları ele alan daha kapsayıcı bir bakış sunuyor.

  • Künye: Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, ekonomi, 192 sayfa, 2025

Vlad Glăveanu – Yaratıcılık (2025)

Vlad Glăveanu, bu kısa ama yoğun kitapta “yaratıcılık” kavramını psikoloji, sosyoloji ve kültürel çalışmalar ekseninde yeniden ele alıyor. Yaratıcılığı sadece bireysel bir yetenek ya da zihinsel süreç olarak değil, toplumsal bağlamda şekillenen bir eylem biçimi olarak tanımlıyor. ‘Yaratıcılık’ (‘Creativity: A Very Short Introduction’), yaratıcı düşüncenin yalnızca “dahi” bireylere özgü olmadığını, herkesin katılabileceği bir süreç olduğunu vurguluyor.

Glăveanu’ya göre yaratıcılık; birey, çevre, kültür ve tarih arasındaki etkileşimle ortaya çıkar. Bu çok katmanlı yapı sayesinde yaratıcı eylem, yeni ve anlamlı olanı üretmenin ötesinde, var olanı dönüştürmenin ve toplumla ilişki kurmanın bir biçimine dönüşür. Yaratıcılık, yalnızca “yeni” olanı üretmekle değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle uyumlu ya da onlara meydan okuyan anlamlar yaratmakla ilgilidir.

Kitap, sanat ve bilim gibi alanların ötesinde, gündelik yaşamda da yaratıcılığın nasıl işlediğine dikkat çeker. Bir çocuğun oyuncaklarla kurduğu ilişki, bir marangozun işçiliği ya da bir anneannenin yemek tarifini yeniden yorumlaması da yaratıcı eylemlerdir. Bu yaklaşım, yaratıcılığı olağanüstü olmaktan çıkararak gündelik olanın içinde görünür kılar.

Glăveanu, bireysel ilhamın ötesine geçerek “dağıtılmış yaratıcılık” kavramını öneriyor. Bu modelde fikirler, kişiler arası etkileşim ve kültürel aktarım yoluyla evriliyor. Dolayısıyla yaratıcı olmak hem kişisel hem kolektif bir süreçtir. ‘Yaratıcılık’, yaratıcılığı yeniden tanımlarken, okuyucuyu sadece yaratıcı düşünmeye değil, yaratıcı yaşamaya da davet ediyor.

  • Künye: Vlad Glăveanu – Yaratıcılık, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, İş Kültür Yayınları, inceleme, 152 sayfa, 2025

Kolektif – Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi II: 1600-1914 (2025)

Suraiya Faroqhi, Bruce McGowan, Donald Quataert ve Şevket Pamuk’un birlikte kaleme aldığı bu kapsamlı eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1600’lü yıllardan 1914’e kadar uzanan yaklaşık üç yüz yıllık dönemine odaklanarak, ekonomik ve toplumsal yapılarındaki dönüşümleri ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi II: 1600-1914’ (‘An Economic and Social History of the Ottoman Empire – II’), merkezi devletin değişen yapısı ile yerel topluluklar arasındaki karmaşık ilişkileri çözümlemeye çalışırken, bölgesel çeşitliliğe de dikkat çekiyor. Osmanlı toplumunun çok etnili ve çok dinli yapısı, bu analizlerin temelini oluşturuyor.

Kitapta, taşra ekonomilerinden büyük şehirlerin ticaret hayatına; esnaf loncalarından toprak sistemlerine kadar birçok başlık detaylı olarak ele alınıyor. 17. ve 18. yüzyıllarda görülen ekonomik daralma ve iç isyanlar, merkezi otoritenin kırılganlığıyla birlikte değerlendirilirken; 19. yüzyılda Tanzimat reformlarının getirdiği yapısal değişimlerin toplum üzerindeki etkileri tartışılıyor. Bu reformlar, vergi sisteminden mülkiyet yapısına kadar pek çok alanda dönüşüm yaratır.

Donald Quataert ve Şevket Pamuk’un katkılarıyla sanayileşme girişimleri, dış borçlanma ve küresel ticaretin Osmanlı üzerindeki etkileri inceleniyor. Bu bağlamda Avrupa ile ekonomik ilişkilerin artması, dışa bağımlılığı da beraberinde getirir. Eserde, ekonomik yapıların yalnızca üretim ve ticareti değil, aynı zamanda sosyal sınıfların oluşumunu ve toplumsal hareketliliği nasıl etkilediği de analiz ediliyor.

Bu kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son üç yüzyılını anlamak isteyenler için disiplinlerarası bir çerçeve sunar ve imparatorluğun karmaşık sosyal dokusuna derinlemesine bir bakış sağlar.

  • Künye: Suraiya Faroqhi, Bruce Mcgowan, Donald Quataert, Şevket Pamuk – Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi II: 1600-1914, editör: Halil İnalcık, Donald Quataert, çeviren: Ayşe Berktay, İsmail Ferhat Çekem, Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, tarih, 608 sayfa, 2025

Olivier Reboul – Eğitim Felsefesi (2025)

Olivier Reboul’un bu eseri, eğitimin felsefi temellerini irdeleyen derinlikli bir çalışma. ‘Eğitim Felsefesi’ (‘La Philosophie de l’éducation’), eğitimi yalnızca bilgi aktarımı değil, bireyin akıl yürütme ve özgür düşünme kapasitesini geliştiren bir süreç olarak tanımlıyor. Reboul’e göre eğitim, insanın yalnızca bilen değil, düşünen ve sorumluluk taşıyan bir varlık olmasına katkı sunar.

Kitap, “eğitim nedir?”, “niçin eğitiriz?” ve “nasıl eğitmeliyiz?” gibi temel soruları ele alıyor. Bu bağlamda otorite, disiplin, özgürlük, kültür, değer, bilgi ve anlam kavramları felsefi düzeyde tartışılıyor. Reboul’a göre eğitim, bireyin hem aklını hem de vicdanını geliştirmeyi hedefler. Bu yönüyle pedagojik faaliyet, ahlaki bir sorumluluk taşır.

Yazar, eğitimin ideolojik yönünü de göz ardı etmez. Eğitim sistemi, yalnızca bireyleri biçimlendirmez; aynı zamanda toplumun değerlerini, inançlarını ve ön kabullerini yeniden üretir. Bu nedenle eğitimin eleştirel düşünceyle birlikte yürütülmesi gerekir. İyi bir eğitim, bireyi hazır bilgiyle donatmak yerine soru sormaya, anlamaya ve etkin bir yurttaş olmaya yönlendirmelidir.

Reboul’un eseri, eğitime salt teknik bir etkinlik olarak değil, insanlaşma sürecinin felsefi bir boyutu olarak yaklaşanlar için önemli bir kaynak.

  • Künye: Olivier Reboul – Eğitim Felsefesi, çeviren: Kağan Kahveci, İş Kültür Yayınları, eğitim, 128 sayfa, 2025

Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup (2025)

Frédéric Lenoir’in bu kitabı, hayvanlara ve onları seven insanlara yönelik içten bir çağrı niteliğinde. ‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’ (‘Lettre Ouverte aux Animaux (Et à Ceux Qui Les Aiment)’), hayvanlarla olan ilişkimizin ahlaki, felsefi ve duygusal boyutlarını sorgularken, insan-merkezli dünyamızda onların sesine kulak vermemiz gerektiğini vurguluyor.

Kitap, insan ile hayvan arasındaki tarihsel ayrımı eleştirerek başlıyor. Lenoir, Descartes’tan beri süregelen hayvanları “duygusuz makineler” olarak gören anlayışın hem bilimsel hem de etik açıdan çöktüğünü savunuyor. Modern bilimsel bulguların hayvanların bilinç, acı, sevgi ve empati gibi duygulara sahip olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Yazar, hayvanlara yönelik şiddetin, endüstriyel tarımda maruz kaldıkları eziyetin ve doğadaki yaşam alanlarının yok edilmesinin ardında yatan ideolojik körlüğe dikkat çekiyor. Bu durumun sadece hayvanlara değil, insanlığın ruhuna da zarar verdiğini ileri sürüyor.

Lenoir, hayvanlarla daha adil ve saygılı bir ilişki kurmanın yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda içsel bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Onlara duyulan sevginin insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşamasının anahtarlarından biri olduğunu vurguluyor.

‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’, insan merkezli düşünceyi aşarak türler arası empatiyi merkeze alan, duyarlı ve dönüştürücü bir metin olarak öne çıkıyor.

Künye: Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 144 sayfa, 2025

Mehmet Ali Neyzi – Aşiret Mektebi (2025)

On dokuzuncu yüzyıl sonunda II. Abdülhamid, imparatorluktaki aşiretlerle bağları güçlendirmeyi hedefledi. 1892’de açılan Aşiret Mektebi, Arap, Kürt, Arnavut ve Türkmen aşiret çocuklarına saray himayesinde eğitim sunarak devlete bağlılıklarını artırmayı ve bölgelerine döndüklerinde sadık hizmet etmelerini amaçladı.

Mehmet Ali Neyzi’nin bu kapsamlı çalışması, Aşiret Mektebi’nin kuruluş sürecini, imparatorluğun dört bir yanından gelen öğrencilerin eğitim hayatlarını ve mezuniyet sonrası hikayelerini inceliyor. Türkçe, Fransızca, tarih, coğrafya, matematik ve ilahiyat gibi derslerin yanı sıra, okulun günlük yaşamı da tanıklıklar, belgeler ve fotoğraflarla aydınlatılıyor.

Bu eser, Tanzimat sonrası Osmanlı eğitim tarihinde az bilinen, ancak imparatorluğun son dönem siyasetini ve toplumsal yapısını anlamak için kritik bir döneme ışık tutuyor. Aşiret Mektebi, Osmanlı’nın merkezileşme çabaları ve farklı etnik/aşiret gruplarını imparatorluk çatısı altında birleştirme stratejilerinin önemli bir göstergesi olarak sunuluyor.

  • Künye: Mehmet Ali Neyzi – Aşiret Mektebi: Osmanlı Eğitim Tarihinde Bilinmeyen Bir Girişim, İş Kültür Yayınları, tarih, 176 sayfa, 2025

Serge Latouche – Küçülme (2025)

Serge Latouche’un bu kitabı, günümüzdeki sürdürülemez ekonomik büyüme modelini eleştirerek “küçülme” (degrowth) kavramını savunuyor. ‘Küçülme’ (‘La Décroissance’), sürekli büyüme ideolojisinin gezegenin sınırlı kaynaklarını tükettiğini, çevresel felaketlere yol açtığını ve sosyal eşitsizlikleri derinleştirdiğini iddia ediyor. Kitap, sanayileşmiş ülkelerin ekonomik büyüme takıntısından vazgeçerek daha sürdürülebilir, adil ve insancıl bir toplum modeline geçiş yapması gerektiğini öne sürüyor. Yazar, küçülmenin sadece ekonomik bir durgunluk olmadığını, aksine bilinçli bir seçimle refahın farklı tanımlanması ve yaşam kalitesinin maddi tüketimden ayrıştırılması gerektiğini vurguluyor. Küçülmenin; tüketimi azaltma, yerel ekonomileri güçlendirme, dayanışmayı artırma, ekolojik ayak izini küçültme ve çalışma sürelerini kısaltma gibi bir dizi toplumsal dönüşümü içerdiğini belirtiyor.

Latouche, büyüme toplumunun dayandığı mitleri ve yanılsamaları sorguluyor. Özellikle, teknolojik ilerlemenin tüm sorunları çözeceği, sınırsız kaynakların var olduğu ve her zaman daha fazlasının daha iyi olduğu gibi yaygın inançları eleştiriyor. Kitap, “kutsal inek” olarak görülen ekonomik büyümenin aslında derin bir çıkmaz olduğunu ve bu çıkmazdan çıkışın radikal bir paradigma değişimini gerektirdiğini savunuyor. Latouche, küçülme düşüncesinin sadece çevreci bir kaygıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal adalet, kültürel çeşitlilik ve insan onuru gibi değerleri de içerdiğini gösteriyor.

‘Küçülme’, mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin radikal bir eleştirisini sunarken, okuyucuyu alternatif yaşam biçimleri ve toplumsal örgütlenme modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Latouche, küçülmenin bir tür geriye gidiş değil, aksine daha bilinçli, ölçülü ve anlamlı bir geleceğe doğru ilerleme olduğunu savunuyor. Kitap, büyüme odaklı ideolojilerin yarattığı yıkıcı etkileri gözler önüne sererken, geleceğe yönelik umut verici ve dönüştürücü bir vizyon sunuyor.

  • Künye: Serge Latouche – Küçülme, çeviren: Kağan Kahveci, İş Kültür Yayınları, iktisat, 128 sayfa, 2025