Yıldırım Kaya – Laik Eğitim Mücadelemiz (2022)

AKP’nin iktidar olduğu son 20 yılda laik, bilimsel ve kamusal eğitime yapılan saldırıların Cumhuriyetin temellerini sarsacak boyutta olduğu bir döneme tanıklık ediyoruz.

Bu süreçte özellikle tüm dünyada 1990’lardan sonra hız kazanan neoliberal dönüşüm ve buna eşlik eden neomuhafazakâr politikalar etkili olmakla birlikte Türkiye’de iktidara egemen olan İslamcı hegemonyanın kendine özgü politikaları belirleyici oldu.

Neoliberal dönüşümün eğitime yansımaları eğitimde piyasalaşma ve özelleşme süreçleri olarak ortaya çıkmış, neomuhafazakâr dönüşümün eğitime yansımaları ise müfredatın dinselleşmesi, dini cemaat ve vakıfların devlet okullarında yayın dağıtması ve eğitim etkinlikleri gerçekleştirmesinin yollarının açılması, İmam Hatip Liseleri’nin toplumun ihtiyaçları gözetilmeksizin sayılarının artırılması gibi süreçlerle gerçekleşmiş sonuçta kamusal, nitelikli, bilimsel ve laik eğitim Cumhuriyetin hiçbir döneminde olmadığı kadar aşındı.

CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya tarafından kaleme alınan ‘Laik Eğitim Mücadelemiz’ adlı bu kitap 2018 yılından bu yana Kaya’nın yukarıda söz ettiğimiz süreçlerle ilgili olarak yaptığı açıklamaları, çeşitli panel ve toplantılarda yaptığı konuşmaları, Meclis önergelerini kapsayan kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor; eğitim çok yönlü sorunlarına dikkat çekmekle kalmayıp, aynı zamanda ne yapılması gerektiğine ilişkin politika ve önerileri de kapsıyor.

  • Künye: Yıldırım Kaya – Laik Eğitim Mücadelemiz, Kalkedon Yayınları, eğitim, 354 sayfa, 2022

Kolektif – Patriyarka ve Kapitalizm (2022)

Kadınların aile yapısının neredeyse evrensel bir parçası olan annelikleri, bütün toplumlarda bildiğimiz şekliyle toplumsal cinsiyetin örgütlenmesine ve değer biçilmesine belirli özellikler kazandırdı, ebeveynlik düzenlemeleri kadar toplumsal cinsiyet sistemimiz de bize kapitalizm öncesi geçmişimizden miras kaldı.

Aynı zamanda toplumsal cinsiyetin örgütlenmesinin ve değerlendirilmesinin belli özellikleri kendi toplumumuzda da önem kazanmış durumda.

Yaşadığımız şekliyle toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi ve erkek egemenliği tarihin ürünleridir ve bunların tarihsel olarak anlaşılması gerekir.

Kadınların annelikleri kadınların hayatlarının ve aile örgütlenmesinin temelini oluşturmaya devam ediyor ve kadınlara dair ideoloji bu temelden doğdu.

Ancak endüstriyel kapitalizmin gelişimi bunu değiştirdi, kadınların anneliğine ve erkek egemenliğine özel anlamlar yükledi, bunların önemlerini kendilerine özgü yollarla arttırdı.

Aynı baskılar, duygulanımların ve bağlanmanın inkârı, kadınların ve dişil şeylerin dünyasının reddi, erkeklerin dünyasının sahiplenilmesi, idealize edilmiş evde olmayan babayla özdeşleşme -hepsi de kadınların anneliğinin ürünü- toplumsal cinsiyet sistemi içinde erilliği ve erkek egemenliğini yaratır ve aynı zamanda erkekleri kapitalist iş dünyasının katılımcıları olarak var eder. Dolayısıyla, aile yapısının ve erkek egemenliğinin temelini oluşturan kadınların anneliğiyle kapitalizmin yeniden üretimi arasında içsel bir bağlantı gelişmiştir.

İşte bu usta işi derleme, patriyarka ile kapitalizm arasındaki sıkı ilişkiyi ayrıntılı bir şekilde ortaya koyması ve buna karşı çözüm önerileri sunmasıyla dikkat çekiyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle. Ellen DuBois, Heidi Hartmann, Linda Gordon, Margery Davies, Nancy Chodorow, Nancy Hartstock ve Zillah Eisenstein.

  • Künye: Kolektif – Patriyarka ve Kapitalizm, Kalkedon Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2022

Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi (2021)

Yeni iletişim teknolojilerinin toplumu birbirine daha da yakınlaştıracağı öngörülmüştü.

Oysa ortaya bağımsız ve bağlantısız bir iletişim çıktı.

Hüseyin Köse de bu çalışmasında, bugünün enformasyon bolluğunun paradoksal olarak nasıl muazzam bir anlam boşluğu yarattığını sosyolojik bakışla ele alıyor.

Medya, özellikle de yeni iletişim teknolojileriyle biçimlenmiş ilişki ortamı yapayalnız sosyalliğimizin üreticisi, yansıtıcısı ve yayıcısı haline geldi son birkaç yıldır.

İletişimsel ilişkilerimizin toplumsal boyutunu daha da tahkim edeceği söylenen yeni teknolojiler, sonunda birbirinden kopuk anlam/empati halkalarından müteşekkil devasa boşluklar, bağlamsız ve bağlantısız zincirler yarattı.

Adeta, Sokrat’ın kehaneti birdenbire gerçek oluverdi.

Malum, filozof çağlar öncesinden yeni bulunan yazının kullanılmasına kuşkuyla yaklaşarak şöyle diyordu:

“Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar (…) Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin de cahili olacaklar…”

Ne kadar da isabetli bir öngörü gerçekten.

Bilhassa da 2000 ve sonrası doğumlular için.

Zira görece olarak bir sonraki kuşakla birlikte en fazla onlar aşırı enformasyon bolluğuna koşut bir biçimde bilgi meşgulü ama anlam malulü bir uygarlığın içine doğmuş oldular.

Son beş on yıldan bu yana ise, yaşam herkes için hiç olmadığı ölçüde dijitalleşti, gerçeklik de aksine bir o kadar okunaksız ve akışkan hale geldi.

İşte Köse de, yaşanan bu büyük dönüşümün birey ve toplum üzerinde ne gibi etkiler aldığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi: Medya ve İletişim Sosyolojisi Odağında Eleştirel Okumalar, Kalkedon Yayınları, medya, 342 sayfa, 2021

Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi (2021)

Yeni iletişim teknolojilerinin toplumu birbirine daha da yakınlaştıracağı öngörülmüştü.

Oysa ortaya bağımsız ve bağlantısız bir iletişim çıktı.

Hüseyin Köse de bu çalışmasında, bugünün enformasyon bolluğunun paradoksal olarak nasıl muazzam bir anlam boşluğu yarattığını sosyolojik bakışla ele alıyor.

Medya, özellikle de yeni iletişim teknolojileriyle biçimlenmiş ilişki ortamı yapayalnız sosyalliğimizin üreticisi, yansıtıcısı ve yayıcısı haline geldi son birkaç yıldır.

İletişimsel ilişkilerimizin toplumsal boyutunu daha da tahkim edeceği söylenen yeni teknolojiler, sonunda birbirinden kopuk anlam/empati halkalarından müteşekkil devasa boşluklar, bağlamsız ve bağlantısız zincirler yarattı.

Adeta, Sokrat’ın kehaneti birdenbire gerçek oluverdi.

Malum, filozof çağlar öncesinden yeni bulunan yazının kullanılmasına kuşkuyla yaklaşarak şöyle diyordu:

“Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar (…) Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin de cahili olacaklar…”

Ne kadar da isabetli bir öngörü gerçekten.

Bilhassa da 2000 ve sonrası doğumlular için.

Zira görece olarak bir sonraki kuşakla birlikte en fazla onlar aşırı enformasyon bolluğuna koşut bir biçimde bilgi meşgulü ama anlam malulü bir uygarlığın içine doğmuş oldular.

Son beş on yıldan bu yana ise, yaşam herkes için hiç olmadığı ölçüde dijitalleşti, gerçeklik de aksine bir o kadar okunaksız ve akışkan hale geldi.

İşte Köse de, yaşanan bu büyük dönüşümün birey ve toplum üzerinde ne gibi etkiler aldığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Künye: Hüseyin Köse – Medya ve Toplum İmgesi: Medya ve İletişim Sosyolojisi Odağında Eleştirel Okumalar, Kalkedon Yayınları, medya, 342 sayfa, 2021

Erdem Denk – 50 Bin Yıllık Dünya Düzeni (2021)

“İnsanlık tarihi” aslında “evrensel sorunlar”a verilen “yerel” yanıtlardan ibaret.

Erdem Denk, uygarlıkların ilksel örneklerini irdeleyerek toplumlar ve hukuklarının tarih içinde nasıl dönüştüğünü tartışıyor.

Devletin ne zaman, nasıl ve daha da önemlisi niçin ortaya çıktığı bitmeyen bir tartışma konusu.

Genellikle dünya/insanlık tarihinin kronolojik olarak ele alındığı literatürde, temelleri 18-19. yüzyılda atılan Avrupa/Batı-merkezci paradigmanın dışına da pek çıkılamıyor.

Öyle ki, bir yerden sonra radikal eleştiriler bile aslında kendi uygarlıklarının daha önce ya da daha iyi yol kat ettiğini gösterme çabasına dönüşüyor.

Oysa “insanlık tarihi” aslında “evrensel sorunlar”a verilen “yerel” yanıtlardan ibaret.

Ve her bir yanıt da yaşam ve üretim biçimine koşut geliştirilen güvenlik ve üretim araçlarının sahipliği çerçevesinde şekillenmiş.

Ortak ya da benzer çıkarları olanlar iç ve dış dinamikler arası itip çekmelere göre farklı ölçek ve niteliklerde örgütlenme birim ve biçimleri kurulmuş.

Yeni koşullara daha iyi adapte olanlar yükselirken, eski koşulların ürünü olanlarsa zamanla dağılmış.

Dolayısıyla, tüm ilgili değişkenlerin birlikte şekillendirdiği biçimsel farklılıklar bir yana, özü itibariyle farklı -ve dolayısıyla daha üstün ya da aşağı- herhangi bir “uygarlık” olduğunu söylemek zor.

Nihayetinde göçer avcı-toplayıcı, çiftçi yerleşik ve kandaş yarı-göçer gibi başlıca yaşam ve üretim biçimlerine göre şekillenip çöken tipolojik örgütlenme biçim ve birimleri söz konusu.

İşte Denk de bu nitelikli çalışmasında, ilksel örnekleri üzerinden bu farklılıkların tarih içinde nasıl ortaya çıktığını gözler önüne sermesiyle önemli.

  • Künye: Erdem Denk – 50 Bin Yıllık Dünya Düzeni: Toplumlar ve Hukukları, Kalkedon Yayınları, tarih, 144 sayfa, 2021

Onur Akşit ve Aslı Favaro – Teknokültürel Düşler ve Kâbuslar (2021)

Yirmi birinci yüzyıl bilimkurgu sinemasında, teknoloji ve insan ilişkisinin nasıl inşa edildiği üzerine iyi bir analiz.

Onur Akşit ve Aslı Favaro’ya göre, teknokültür kendine has yapısıyla yeni bir sosyal gerçekliğin temsilcisidir.

Yazarlar bu amaçla, güncel bir anlatı olarak (teknokültürel ideoloji ve söylem düzenine sahip) bilim kurgu sineması üzerinden teknokültürün tematik bir çözümlemesini yapıyor.

Türkiye gibi, teknoloji ve bilimin üreticisi olmasa da zihinsel ve sosyal bir gerçeklik anlamında teknokültürün üreticisi ve tüketicisi konumunda olan Batı dışı toplumların teknokültürü nasıl karşıladığını ve buna bağlı ideoloji ve söylemleri nasıl inşa ettiğini anlamak, teknokültürün hâkimiyetini görünür kılmayı sağlayacaktır.

Teknokültürü anlamak, bu kültürü benimseyen ve aynı zamanda bu kültüre maruz kalan toplumu kendi dinamikleri içinde kavrama, kendine özgü soruları araştırma gündemine getirme, eleştirel bir perspektifi koruma ve yeni anlayışlar geliştirebilme olanaklarını oluşturacaktır.

‘Teknokültürel Düşler ve Kâbuslar’ da, bu anlamda yapılmış önemli bir katkı.

  • Künye: Onur O. Akşit ve Aslı Favaro – Teknokültürel Düşler ve Kâbuslar: 21. Yüzyıl Bilim Kurgu Sinemasında Teknoloji ve İnsan, Kalkedon Yayınları, sinema, 250 sayfa, 2021

John Bellamy Foster – Doğanın Dönüşü (2021)

Bugün toplumlar, ekolojik köklerini yeniden keşfediyor.

John Bellamy Foster, ekolojik ve sosyalist eleştiriye katkıda bulunmuş pek çok düşünürün fikirlerini izleyerek harika bir ekoloji tarihi çalışmasıyla karşımızda.

2020 Isaac and Tamara Deutscher Ödülü’nü kazanmış çalışma, Foster’ın yaklaşık yirmi yıl sürmüş düşünsel yoğunlaşmasının ve arşivlerde yapılmış çalışmalarının ürünü.

Kitap, günümüzün ekososyalizme doğru ilerleyen küresel hareketini daha iyi kavramak açısından büyük önem arz ediyor.

Yazara göre, kitapta ele alınan düşünürler düşüncelerini ekososyalizmin tarihsel bir özgül direniş formu olarak 1980’lerde ortaya çıkışından çok daha önce geliştirmiş olsalar da, çok daha sofistike bir şekilde olsa da, ekolojik eleştiriyi geliştirmek için sosyalist kavramları, sosyalizmi geliştirmek için de ekolojik eleştiriyi kullanarak herkesin izleyeceği yolu hazırladılar.

Foster şöyle diyor:

“Burada bizim geçmişten çıkarmamız gereken şey, sadece bir tarihsel anlam değildir, elde ettiğimiz ancak unutulmuş sonuçlar bugün verdiğimiz mücadeleler bakımından çok büyük önem taşıyor. Homeros’un İlyada’sındaki trajedi, daha iyi bir kahraman olan Hector’un yenilmesiydi. Yine de bu, ölmeyecek ve tekrar tekrar geri dönecek bir geçmişi simgeliyordu.”

  • Künye: John Bellamy Foster – Doğanın Dönüşü: Ekolojinin Uzun Bir Tarihi, Cilt 1, çeviren: İdem Erman, Kalkedon Yayınları, ekoloji, 368 sayfa, 2021

Kolektif – Yeni Medyada Görsel Küresel Politikalar (2021)

Yeni medya, görüntüleri hızlı bir biçimde yerel ve küresel ölçekte kitlelerle buluşturarak yepyeni aidiyet ve ifade biçimleri yaratıyor.

Bu nitelikli derleme de, bu durumun küresel politikaları nasıl etkilediğini çok yönlü bir bakışla ele alıyor.

Dijital ağların zamanı ve mekânı aşan yapısı sayesinde yeni medyadaki içerikler anlık olarak dolaşıma giriyor ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan yeni medya kullanıcıları tükettikleri ve/veya ürettikleri içerikler ile ortak bir paydada buluşabiliyor.

Hareketli ve durağan görüntülerin kolayca üretilebilmesi ve tüketilebilmesiyle, söz konusu içeriklerin kullanıcıların olay, kişi ve olgulara bakış açısını şekillendirme gücü bizleri, yeni medya kullanıcılarının görsel küresel politikalar alanında bir özne mi yoksa nesne mi olduğu sorusuna götürüyor.

İşte ‘Yeni Medyada Görsel Küresel Politikalar’ başlıklı bu çalışmanın çıkış noktası da tam olarak, yeni medyanın bu alanda yarattığı değişim ve bu değişimin mimarı olan kullanıcılar.

Etkileşimli yapısı ve multimedya özelliği ile ön plana çıkan yeni medya, durağan ve hareketli görüntüleri anlık ve hızlı bir biçimde yerel ve küresel ölçekteki kitleler ile buluşturarak küresel çapta yeni aidiyet ve ifade biçimleri yaratıyor ve böylece görsel küresel politikaları etkiliyor.

Söz konusu aidiyet ve ifade biçimlerinin farklı alanlardaki yansımaları kitaptaki on bir yazıda detaylı şekilde ele alınmış ve güncel örnekler üzerinden tartışılmış.

  • Künye: Kolektif – Yeni Medyada Görsel Küresel Politikalar, editör: Gözde Kurt ve İrem Çoban, Kalkedon Yayınları, medya, 294 sayfa, 2021

Antonio Gramsci – Hapishane Öncesi Yazılar (2021)

Antonio Gramsci’nin 1929-1935 arasında yazdığı ‘Hapishane Defterleri’ ünlüdür.

Oysa kendisinin cezaevine girmeden önce, 1914-19 arasında kaleme aldığı yazıları, en az bunlar kadar önemli metinlerdir.

İşte elimizdeki kitap, bütün bu metinleri bir araya getirmesiyle dikkat çekiyor.

Gramsci’nin en bilinen eseri ‘Hapishane Defterleri’ olmasına karşın 1914-19 arası dönemde Avanti ve II. Grido del Popolo’da, daha sonra 1919’da Gramsci’nin çıkarttığı L’Ordine Nuovo’daki makaleleri ve ilk dönem yazışmaları da bulunuyor.

Kitapta, bu yazıların tümü dört bölüm halinde bir araya getirilmiş.

Gramsci’nin düşüncesine daha bütünlüklü bakmak için muhakkak okunması gereken bir çalışma.

  • Künye: Antonio Gramsci – Hapishane Öncesi Yazılar, çeviren: İdem Erman, Kalkedon Yayınları, siyaset, 320 sayfa, 2021

Kolektif – Yeni Medyada Nefret Söylemi (2010)

‘Yeni Medyada Nefret Söylemi’, internet ve sosyal paylaşım ağlarında nefret söyleminin yaşam bulmasını ve yeniden üretime girişini inceliyor.

Nefret söyleminin cinsiyet, millet, ırk gibi farklı örnekleri ve kısıtlanmasına yönelik çalışmalar; internet okurlarının gazete haberlerine yaptığı yorumların nefret söylemini nasıl ürettiği; sosyal paylaşım ağlarında ve internet üzerindeki görsel paylaşım ağlarında nefret söyleminin rolü; dijital oyunlarda nefret söylemi; holiganizmin spor seyircisini, taraftarları ve spor yazarlarını nasıl etkilediği; internet üzerinde nefret söylemi ile mücadele etme yolları ve nihayet, bir hukuk sorunu olarak nefret söylemi, kitaptaki yazıların odaklandığı başlıca konular.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Mutlu Binark, Altuğ Akın, Ayşe Kaymak, Burak Doğu, Eser Aygül, Günseli Bayraktutan-Sütcü, İlden Dirini ve Tuğrul Çomu.

  • Künye: Kolektif – Yeni Medyada Nefret Söylemi, Kalkedon Yayınları, medya, 300 sayfa